2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, Piyasa

Ankara’nın “Fed’den swap” rüyası

Korona virüs-19 krizi patlak verdiğinden bu yana Merkez Bankası rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar düştü. Şimdi, “ABD Merkez Bankası Fed’den swap imkânı sağlanabilir mi?” sorusu gündemde.

Korona günlerinde hem kur zıpladı hem de rezervler hızla eridi. Ankara hala kuru tutmak için rezerv eritiyor. Salgın nedeniyle hem ihracatta hem de turizmde hatırı sayılır bir gelir kaybımız olacak. Ama borç servisi de bizi bekliyor olacak.

Bilanço makyajı amaçlı Katar ve Çin Merkez Bankası swapları, ticari bankalarla yapılan swapları ve yurtiçinde park etmiş altın rezervleri düşüldüğünde kullanılabilir rezervler 35 milyar doların altında.

Geçmişte de altını kalınca çizdiğim gibi; Merkez Bankası kaynaklarını kullanma ve yüklü faiz indirimi yapabilmek uğruna rezervleri eritmemek, bunun sonucu olarak da günün birinde rezervleri tartışılır hale getirmemek gerekiyordu. Ne yazık ki “halının altına süpürme” makinesi Ankara’da dur durak bilmedi.

Salgın sonrası yakın dönemde 20 milyar dolarlık rezerv kaybından sonra durumun herhalde farkına varıldı ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan 27 Mart’ta telekonferansla katıldığı G20 toplantısında “merkez bankaları arasındaki swap anlaşmalarının G20’nin tüm üyelerini kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekiyor” dedi.

19 Nisan günü Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal’ın Anadolu Ajansı’na verdiği mülakattan öğreniyoruz ki; “yeni swap anlaşmaları tesis etmek amaçlı görüşmeler” yapılıyormuş.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la yaptığı görüşmelerde de bu konuyu talep etmiş olması muhtemel.

Muhatap çok açık; ABD Merkez Bankası Fed’den swap imkânı istiyor Türkiye.

Bu talebe ilişkin Bloomberg’in 9 Nisan, Reuters’ın da 10 Nisan haberleri henüz yalanlanmadı.

Salgının mali piyasalara etkisinin görülmeye başlandığı hafta Fed 15 Mart günü 5 büyük merkez bankasına swap penceresi açarak işe koyuldu. 19 Mart günü ise ilave olarak 9 merkez bankasına genişletti bu swap kolaylığını.

Merkez bankalarına Fed tarafından swap penceresi açılan ve bugüne dek 400 milyar dolar kullanan 14 ülke şunlar; Avrupa, Britanya, Kanada, Japonya, İsviçre, Avustralya, Danimarka, Norveç, Singapur, Brezilya, Kore, Meksika, Yeni Zelanda, İsveç.

Bu liste, 2008 küresel krizinde swap penceresi açılan ülkeler listesinden farklı değil; aynısı.

Peki Fed Türk Merkez Bankası’na swap penceresi açar mı? Ya da şöyle soralım; 2008’de açmayan Fed şimdi açar mı? Bir ilave soru da Fed’in hangi kriterleri kullandığıdır.

2008’de Fed önce gelişmiş ülkelerin merkez bankalarına sınırlı miktarla başlayıp devamında swap limitini “sınırsız” hale getirirken, Brezilya, Kore, Meksika ve Singapur’a 30’ar milyar dolarlık swap imkânı tanımıştı. Bunu da onayla kullanabileceklerdi.

Fed hiçbir zaman swap imkanına dahil olan merkez bankalarına dair temel kriterleri açıklamadı. Ancak, Brezilya, Kore, Meksika ve Singapur gibi 4 gelişen ülke merkez bankalarına swap imkânı tanıdığı Ekim 2008’deki Açık Piyasa Komitesi (FOMC) toplantısında konuşulan-tartışılan başlıklar tutanaklarda yer alıyordu.  Bu da bize kriterlerin neler olduğunu söylüyor.

Ayrıca, daha sonra Fed’e doğrudan ya da diplomatik yollarla ABD yönetimine başvuran, swap imkânı talep eden gelişen ülkelerin de refüze edildiği çeşitli kaynaklarda yer alıyor.

Kriterler neler?

Birincisi, swap imkânı tanınacak her bir ülkenin belirgin ekonomik ve finansal ağırlığı olması gerektiği, bu ekonomilerdeki finansal kırılganlıkların giderek ortaya çıkan finansal baskıyla yoğunlaşması ve ABD ekonomisine ya da küresel ekonomiye yayılmasını tetikleme olasılığı başta geliyor. Bu konuda 700 milyar dolara yakın ticaret hacmi olan Meksika-ABD ilişkisine atıflar çok.

İkincisi, swap imkânı tanınacak ülkelerin o güne kadar genellikle, düşük enflasyon, ödemeler dengesinde ölçülü bir cari denge ve kamusal bütçede mali dengeye dayanan ihtiyatlı politikalar izlediğine işaret ediliyor. Bu yüzden, bu ülkelerdeki baskının, küresel krizle gelişmiş ülkelerden gelen risk iştahında azalış, küresel yatırımcılardan gelen hızlı bilanço-borç küçültme etkisi ve dolar likidite azalışı gibi etkilerin yansıması tehlikesi önemli bir neden olarak görülüyor.

Üçüncüsü, Fed’in açacağı bu swap imkanının, bu ülkelerin karşılaştığı ekonomik ve finansal baskıları etkisiz hale getirmeye yardımı olacağı konusunda güçlü bir neden olmalı.

2008’de Endonezya, Hindistan, Güney Afrika, Türkiye, Şili, Peru gibi ülkelerden bazıları resmi ya da gayri resmi kanallardan başvurarak, Fed’den swap imkânı açılmasını istemişler. Bu konuyu 2014’de Radikal’deki köşemde yazmıştım. Yazı için konuştuğum dönemin Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz Türkiye’ye swap imkânı sağlanması için kesinlikle başvurulmadığını söylemişti. 2008 krizi üzerine 2014 yılında “Dolar Tuzağı” adlı kitabın yazarı iktisatçı Eswar Prasad’a sormuştum; “kitabımda Endonezya, Şili, Peru ve Dominik Cumhuriyeti’nin başvurduğunu ama FED tarafından reddedildiklerini yazdım. 2012’de de Hindistan başvurdu ve reddedildi. Bu çerçevede, Türkiye’nin olduğuna dair bir bilgim yok” demişti.

Özetle 2008’de resmi ya da gayri resmi olarak Türkiye başvurmamıştı.

Fed tutanaklarında seçilen 4 ülke dışındakilerin başvuru yapmasının istenmediği açık biçimde konuşulmuştu. Daha önemlisi, talep edecek olanlara IMF’yi adres gösterme eğilimi vardı.

Fed’in amacı ne?

Fed web sitesinde “sıkça sorulan sorular” penceresi açarak swap konusuna açıklık getirmiş. Fed dolar likiditesi sağladığı swap imkanının amacını özetle şöyle açıklıyor: Dolar likidite swapı ile dışarıdan kaynaklanan finansal stresten dolayı Amerikan piyasalarında ortaya çıkan risk azaltma hareketinin, yani mali varlık satışlarının ABD’li hane halkı ve işletmelerine kredi akışının olumsuz etkilerinin azaltılması için, akışın devam ettirilmesini sağlamak için yapılıyor. Fed yabancı merkez bankalarına swap kanalı ile dolar likiditesi sağlıyor. O merkez bankaları da kendi piyasalarına dolar enjeksiyonu yaparak, Amerikan tahvil ve hisse senetlerine, likidite sağlama amaçlı gelebilecek satışları yavaşlatıyor, dolar kredi kanalının dışarıda da açık kalmasını sağlıyor.

Fed ayrıca, bu kanaldan verilen likidite ile o ülkelerin ekonomik koşullarının da desteklendiğini, bunun da dolaylı olarak ABD ekonomisine yarar sağladığını düşünüyor.

Türkiye’nin durumu

Fed’in yabancı ülke merkez bankalarına swap imkânı sağlama kriterleri ve bu pencereyi açmaktan beklediği yararlar dikkate alınırsa Türkiye’nin bu pencereye oldukça uzak kaldığını söyleyebiliyoruz.

  1. Salgın nedeniyle Merkez Bankası’nın ihtiyaç duyduğu dolar likiditesi için piyasaya çıkıp ABD tahvili satması üç-beş yıl öncesine göre hiç olası değil. Çünkü Merkez Bankası 2017’den itibaren iki şey yaptı; birincisi döviz rezervleri içindeki ABD Merkez Bankası Fed’in menkul değer saklama hesaplarında duran 60 milyar dolara yakın ABD tahvili neredeyse sıfırlandı. ABD için dolar kredi akışına risk oluşturmuyor. Örneğin swap imkânı sağlanan Brezilya, tuttuğu 300 milyar dolarlık ABD tahvili ile 4. sırada yer alıyor.
  2. Türkiye G-20 içinde milli gelir ve dış ticaret açısından büyük bir ülke. Ancak son 5 yılda Fed’in teknik düzeyde saydığı ikinci kriter olan, “düşük enflasyon”, “ödemeler dengesinde ölçülü bir cari denge” ve “kamusal bütçede mali dengeye” dayanan ihtiyatlı politikalar izlediğine dair görünüm sergilemedi.
  3. Her ne kadar politik kriterlerin adı anılmasa da tutanaklarda Fed’in ABD Hazinesi ve Dışişleri ile dirsek temasında olduğu ve uygulanan dış politika çerçevesine zımnen uyduğu söylenebilir. 2018’de Brunson krizi ve sonrasında Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle hakkında yaptırım yasa tasarıları Kongre’de bekleyen ülkeye, hele ki para vermesi istenen bir merkez bankası fazlasıyla dikkat eder. 
  4. Ekonomisinin kötü yönetildiğini, yapısal sorunların siyasi krizle tetiklendiği ve bunun da “yabancıların komplosu” olarak sunulduğu ülkenin tam tersi yola girip “bize ekonomik savaş ilan eden ülke”den swap imkânı talep etmesi tablosuyla, Fed’in bastığı parayı swap imkânı ile takas etmesi beklenebilir mi?
  5. Şöyle de tuhaf bir durum var; bankalarına, swap piyasasında yabancı banka ve kurumlara TL sağlanmasını bizatihi yasaklayan Türkiye, böylelikle fiilen Amerikan banka ve şirketlerine swap yoluyla TL borçlanmalarını yasaklarken, Amerikan Merkez Bankası’ndan swapla dolar almak istemesi kara mizah olmuyor mu?
  6. Ankara tüm bunların ötesinde; acaba “Fed’den swap imkânı” haberleri ile TL’nin değer kaybını önlemeye mi çalışıyor?

Uğur Gürses

Ekonomi

IMF’den 2020 ve 2021 küresel ekonomik küçülme-toparlanma senaryoları

IMF’nin Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda, Korona virüs salgını nedeniyle 2020 yılının tamamında küresel ekonominin yüzde 3, Türkiye ekonomisinin de yüzde 5 küçüleceği tahmini yapıldı.

IMF’nin tahminlerinde, küresel salgının 2020’nin ikinci altı ayında kaybolmaya başlayacağı, karantina koşullarının aşamalı olarak kaldırılacağı varsayımı temel senaryo olarak alınmış.

Ekonomilerdeki bozulmanın ağırlıkla Nisan-Haziran dönemini içeren ikinci çeyrekte olacağı, sonrasında da aşamalı bir toparlanma varsayımı yapılmış.

Salgından sert biçimde etkilenen ülkelerin 2020’de çalışma günlerinden yüzde 8’ini kaybedecekleri varsayılmış. Koruyucu önlemler ve sosyal mesafe adımları atan diğer ülkeler ise 2020’deki işgünlerinden yüzde 5’ini kaybedecekleri varsayılmış.

IMF’nin alternatif senaryolarına göre ise şöyle bir “ilave tablo” ortaya çıkıyor;

Ana senaryo: Ekonomilerdeki bozulma ağırlıkla Nisan-Haziran dönemini içeren ikinci çeyrekte, sonrasında da aşamalı bir toparlanma ile 2020’de yüzde 3’lük bir küresel küçülme, 2021’de yüzde 5.8’lik bir büyüme.

  1.  Salgının kontrolü ana senaryodan uzun sürerse 2020’de ana senaryoya yüzde 3’lük bir ilave küçülme. Yani 2020’de yüzde 6’lık bir küçülme demek.
  2. Eğer 2021’de ikinci dalga bir salgın ortaya çıkarsa 2021’deki ana senaryonun 5 puan altında bir büyüme; yani 2020’deki yüzde 3’ük küçülmenin devamında 2021’de sadece yüzde 0.8’lik bir büyüme.
  3. 2020’deki salgın ana senaryodakinden daha uzun sürerse 2021’de de ikinci bir salgın dalgası ortaya çıkarsa 2020’de 1 puan, 2021’de de 8 puan ilave küçülme. Yani 2020’de yüzde 4, 2021’de 2.2 küçülecek demektir.

IMF baş ekonomisti Gita Gopinath, “iyimser olmak için sebepler var” diyerek, güçlü bir sosyal mesafe uygulaması ile yen vaka artışlarının düşmeye başladığına işaret ediyor. Ülkelerce hızlı ve kapsamlı ekonomi politikası adımlarıyla bireylere ve şirketlere bir kalkan oluşturulduğunu söylüyor.

Türkiye tahminleri

IMF Türkiye’nin 2020’de yüzde 5 küçüleceğini, ama 2021’de yüzde 5 büyüyerek toparlanacağı tahmini yapıyor. 2020’de enflasyonu yüzde 12, cari dengeyi de GSYH’nın yüzde 0.4’ü kadar fazla öngören IMF’nin işsizlik tahmini yüzde 17.2

Sonuç olarak ana senaryo çerçevesinde 2021 sonuna kadar büyüme yok.

IMF’nin tahminlerinin her zaman “ılımlı” ile “”temkinli” arasında olduğu dikkate alınırsa gerçekçi tahminlerin daha olumsuz bir tabloda olması muhtemel. Bunun iyi örneği de şurada; IMF cari dengede GSYH’ya göre yüzde 0.4’lük fazla vereceğimizi tahmin ederken kabaca en iyimser tarafından 20 milyar dolarlık kaybı dikkate almamış görünüyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

Ekonominin sağlığı: “Halının altına süpürülmüş” sorunlar var mıydı?

Dünyayı ve Türkiye’yi saran Korona virüs (Covid-19) tehlikesine karşı sağlık otoriteleri şu uyarıda bulunuyorlar; ileri yaş grupları ile altta yatan hastalıkları bulunanlar yüksek risk altında. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın sıkça tekrarladığı, ölümlerde yüzde 65’e yakın, yoğun bakımda yatan hastalarda ise yüzde 75’e yakın bir oranda “altta yatan hastalık” öyküsü var.

Tüm dünyada bir sağlık krizi yaşanıyor, ama diğer taraftan da eve kapanmak zorunda olan çalışanların, iş sahiplerinin gelir ve iş kaygıları ekonomiye ne olacağını düşündürüyor.

Ekonomilerin derin bir daralma-durgunluk çukuruna düştükleri çok açık. İçinde bulunduğumuz çeyrekte yüzde 10-20’lik küçülme tahminleri yapılmaya başlandı. Yanlış da değil; ekonomilerin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturan hizmet sektörü büyük ölçüde kepenk kapattı.

“Peki hangi ülke nasıl etkilenecek?” sorununun yanıtı, nasıl ki Covid-19 ön taramasında “Ateş var mı? Öksürük var mı?” gibi sorularla yapılıyorsa ekonomide de bugünün koşullarında iki temel unsuru içeriyor; birincisi “altta yatan” yapısal bir sorun var mı? İkincisi dış alem geliri ve bütçe dengesi kırılgan mı?

Covid-19 krizine her ülke farklı pencerelerden etkilenerek girdi; derin bir durgunluk peşinen öngörüldüğünden petrol fiyatları yarıya düştü, Körfez ülkeleri ve Rusya gibi bütçe gelirleri petrol ihracatına dayanan ülkeler de sert biçimde etkilendi.

Bütçe fazlası veren Almanya daha rahat girerken, Covid-19’dan da sert biçimde etkilenen İtalya ekonomik olarak da kötü etkileniyor. ABD, Britanya, Japonya gibi ülkeler de ağırlıklı parasal genişleme ve yüklü bütçe destekleri ile krizde ön almaya çalıştılar.

Ya Türkiye?

Türkiye, Covid-19 salgınına yapısal olarak zayıf bir noktada yakalandı. Covid-19 salgınında olduğu gibi “altta yatan hastalık öyküsü”, ekonomide “halının altına süpürülmüş sorunlar öyküsüdür”.

2018 Ağustos ayında ‘Brunson krizi” sonrasında tetiklenen ekonomik krize karşı alınan önlemler ağırlıkla yapısal çözümlerden çok, sorunların görünürlüğünü azaltma ve “semptom tedavisi” idi; “halının altına süpürme” yani.

2019’da yerel seçimler nedeniyle hızlandı, sonrasında da iki büyük metropol belediyesinin seçimde kaybı iktidarı yapısal çözümlerden çok, kolaycı ve gündelik yola soktu; Merkez Bankası’nın kaynaklarına el atmakla başlayarak.

2019 ikinci yarısı ile 2020 başlarındaki toparlanma kamu bankalarının olağanüstü kredi pompalaması ile sağlanabilmiş, her sektörde olmayan bir toparlanma olurken, özel bankaların iştahının olmadığı gözleniyordu çoktan. Zira 2013’ten itibaren ödemeler dengesindeki bozulma ve bunun aşırı borçlanmış şirketler kesimi bilançolarında yarattığı hasarı en iyi onlar biliyordu.

Bir başka unsur, 2018 sonrasında sermaye hareketleri açısından da azalan girişler, artan çıkışlar tablosu ile karşı karşıya kalırken, düşük TL faizleri ve güven kaybı gibi nedenlerle yerleşiklerin döviz hesaplarında da kayda değer bir artış gözlendi.

Yerleşiklerden gelen bu döviz talebi Merkez Bankası’nın arka kapısından kamu bankalarının piyasaya döviz satışı ile karşılandı. 30 milyar doları aşan bir satıştan bahsediyoruz. Ayrıca, yerleşik olmayanların da portföy azaltarak çıktıklarına tanık oluyorduk.

Döviz kurunu bu şekilde tutabileceğini düşünen ekonomi yönetimi, Merkez Bankası’na hızla blok yüzdeliklerle faiz indirtiyor; iktidara yakın gazetelerde de “faiz de indi kur da”, “Hani faiz düşünce kur patlardı?” başlıkları yer alıyordu.

Ağustos böceği-Karınca

Peki Covid-19 martın ilk haftasından sonra Türkiye’de ciddiye alınmaya başlandıktan sonra ne oldu ekonomiye?

2018 sonrası ekonomi politikasında çözen adımlar değil; yasakçı, kısıtlayıcı, semptomları örtücü kötü bir kriz yönetimi gösterilmişti. Kriz kadar krizin kötü yönetimi ve “halı altına süpürme” çabası, gelecek krizleri daha pahalı hale getiriyordu.

Nitekim ekonomik ya da finansal bir dalgadan değil sağlıktan gelen sert bir tsunami o noktaya taşıdı. Muhtemelen 2008-2009 krizinden daha sert bir küçülmeye tanık olacağız.

Ekonomide atılan adımlar da öncekinden farklı olmadı; içine düşülen krizdeki belirsizliği daha da arttıran, toplumun ve yerel siyasetin bile gerisinde kalan adımlar.

16 milyona yakın çalışanı bulunan hizmetler sektöründe, işyerleri karantina amacıyla idari kararla kapatılırken, çalışanlar kısa çalışma ödeneğine yönlendirilirken, kaygıları gidermek yerine diğer taraftan 5 bin TL’lik ihtiyaç kredisi imkânı işaret ediliyordu. Sonra da ortaya çıkan yasa taslağından anlaşılıyordu ki; işverenlere çalışanları işten çıkarma yasağı getiriliyor ama ücretsiz izne çıkarma kapısı açılarak, çalışanlar 1.752 TL’lik kısa çalışma ödeneğinden daha da düşük 1.177 TL’lik bir “işsizlik ödeneğine” razı edilmeye çalışılıyordu.

16 milyon çalışanı olan, bunun yanında sanayi sektörü ile birlikte kayıt dışı çalışan kabaca 4 milyon kişiye adres de Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nca 1000’er TL’lik nakit yardım gösteriliyordu.

Yakın zamana kadar bildiğimiz, 2 milyona yakın kişi kısa çalışma ödeneğine başvurmuş, sadece 700 bin kişiye maaş bağlanmış. 2 milyon kişiye de 1000’er TL’lik yardım ulaştırılmıştı. İkinci bir 2 milyon kişiye verilecek yardımın kriterlerinin belirlenmediği açıklanıyordu. Neredeyse bir ay oluyor; yetkililer kriterleri bilmiyor da açıkta kalanlar mı bilecek?

Sayılarını bilmiyoruz ama hamasi konuşmaların da ötesinde, kapanan iş yerleri duran ekonomi nedeniyle gelecek, iş, gelir kaygısına kapılanlara doğrudan ve güven veren bir taahhüt yok.

Ayrıca bu krizin ekonomik hasarlarını karşılamak için gerekli “yastık” da yok. Son bir yılda bütçesini toparlamak yerine Merkez Bankası’nın kaynaklarına yaslanan hükümet, bu krizde de orayı adres gösteriyor.

Daha önce görülmemiş bir insani krize karşı çok doğal olarak daha önce atılmamış adımlara ihtiyaç olması yanlış değil. Ancak bunu insani kriz gelmeden kullanan bir ekonomi yönetimi varsa iki defa düşünmek gerekiyor.

Parası rezerv para olan-olmayan

ABD para basıyor diye aynısını yapmaya kalkarsanız paranıza sert biçimde değer kaybettirir, dünyada durgunluk içinde fiyatlar düşerken ülkenizi hiperenflasyona sürüklersiniz.

Gelir transferinin kaynağının kısa vadede İşsizlik Sigortası Fonu olması gerektiğine şüphe yok. Ancak yöntemin yanlış olduğunu düşünüyorum. Merkez Bankası fondaki tahvilleri satın alarak Hazine’ye nakit vermek yerine, repo ile ve sınırlı miktar yapmalıydı. Bunun da belli bir vadede tahsil edilecek bir program dahilinde olmalıydı.

Gelişen ülkelerin bir bölümü benzer pencereler açmasına, hatta Britanya’da olduğu gibi arada tahvil de olmadan merkez bankasının hükümete doğrudan nakit hesap açmasına karşın, iki grup ülke arasındaki fark şurada; gelişmiş ülkelerin paralarının rezerv para olması, gelişen ülkelerin de bu rezerv paralar cinsinden dış alem hesaplarının açık veriyor olmasıdır. Bu yüzden, gelişen ülkelerde parasal genişlemenin etkisi farklı, gelişen ülkelerde parasal genişlemenin etkisi farklı olacaktır.

Covid-19 salgınının Türkiye’de yayılması sırasında mali piyasaların da dünyada olduğu gibi stres altına girdiği malum. TL hızla değer kaybetti, faizler yükseldi, borsa sert düştü. Merkez Bankası rezervleri şubat sonuna göre kabaca 20 milyar dolar düştü. Piyasa uzmanları, kamu bankalarının döviz satmaya devam ettiğini aktarıyorlar. Bu süreçte bile döviz satarak kimin belirlediği bilinmeyen kur seviyelerini savunmak, eriyen rezervleri daha da dibe çekiyor.

Ödemeler dengesinde en büyük kalemlerden turizm gelirlerinde ikinci ve üçüncü çeyrek turizm gelirlerinde olmak üzere kabaca 20 milyar dolar kayıp olası. Ayrıca tüm ülkelerdeki talep düşüşü nedeniyle ihracatımız da yara alacak.

Gelecek bir yılda borç da ödeyeceğimize göre; döviz rezervlerine ihtiyaç duyacağımız bir gelecek ufukta hızla belirirken, bir taraftan bolca para basarak bir taraftan hala kamu bankalarına döviz sattırarak savunulamayan kur seviyeleri için rezervleri çarçur etmek akıl alır gibi değil.

Kendi rezervini çarçur edene başkası verir mi?

Her alanda olduğu gibi bu konuda da savrulma uzun sürmedi; bir taraftan son bir yılda olduğu gibi para basarak, faiz indirerek ulusal parasını değer kaybına kapı açan, eldeki rezervlerini eriterek kur seviyesi savunan ülkenin yönetimi, salgın sonrasında “Fed bize swap penceresi açsın” diye, 2018’de Brunson krizi sırasında “bize ekonomik savaş açtılar” diye halka şikâyet ettikleri ABD yönetimini aramıştı. Bu konudaki Bloomberg’in 9 Nisan, Reuters’ın da 10 Nisan haberleri henüz yalanlanmadı.

2017’den itibaren Reza Zarrab davası ile başlayarak, 2018’de Brunson krizi, 2019’da Rusya’dan S-400 sistemlerinin alınması, buna ilişkin ambargo-blokaj olasılığına karşı Türkiye’nin döviz rezervleri hızla ABD’den transfer edildi. Fed kasalarında emanette duran 30 tona yakın altın sıfırlanarak yurda getirildi, 60 milyar dolara varan ABD devlet tahvil stoku da eritilerek altın ve başka para piyasası alanlarına kaydırıldı.

İşin ilginç tarafı; az sayıdaki diğer ülke merkez bankalarına swap penceresi açan Fed, bu defa Covid-19 salgını nedeniyle hem swap imkânı açıp 400 milyar dolara yakın kullandırdığı gibi, ABD devlet tahvili karşılığı repo yapma imkânı da ilan etti. Swap imkanını Türkiye’ye 2009’da da kullandırmamıştı. Şimdi de öyle görünüyor. ABD’deki tahvil stoku da sıfırlandığı için repo imkânı da şimdilik yok.

Şubat sonunda 107.8 milyar dolar olan Merkez Bankası rezervleri 20 milyardan fazla düşerek 86.5 milyar dolar seviyesine geriledi.

Kriz yönetme şaşkınlığı

Krizi şaşkınlıkla yönetmenin bir örneği de 2018 Brunson krizi sonrasında yapısal krizin nedenini dışsallaştırmak için kamuoyuna dönerek “yabancıların Türkiye’ye operasyon çektiği” söylemini yükselten hükümetin, BDDK düzenlemesiyle Türkiye’deki bankalara yurtdışı yerleşiklerle yapılan swap işlemlerinde öz kaynaklarının yüzde 10’una kadar düşürmüştü. Hafta sonu bu oran yüzde 1’e düşürüldü. Sonra SPK da sermaye piyasası kurumlarına aynı kısıtlamayı getirdi.

Yasaklama, yabancı bankalara TL borç vermeyi kısıtlamak demek.

Ankara’nın kafasında yapısal zayıflıklar çözmek yerine “TL borç alıp döviz alarak TL’ye değer kaybettirme” komploculuğu olduğundan, yüzde 1’lik limit fiilen tamamen TL kapısını kapatmak demek. Bu da örtülü bir sermaye kontrolü ve TL’nin konvertibilitesine darbe demek.

Para basarak, döviz satarak rezerv eritmenin sonu var. Ya rezervinizi güçlendirecek adımlar atacaksınız ya da sermaye kontrollerine doğru savrulacaksınız.

ABD’ye politik taviz vermeden döviz imkânı sağlamak zor. Tek başına Fed’in swap imkânı tanıdığı merkez bankalarına bakmak yeterince fikir veriyor. Bağımsız ve tutarlı bir para politikası izleyen merkez bankalarına pencere açtıkları görülüyor.

Bir başka “döviz kapısı” IMF. Salgının dünyada hem insani hem de ekonomik bir krize yol açacağını gören IMF, 1 trilyon dolarlık bir fonu en başta sağlık harcamasına ihtiyacı olan az gelişmiş ülkelere vererek destek olmaya başladı. 160 üyesi olan IMF’nin bu acil finansal destek programına 100’e yakın ülkenin başvurduğu biliniyor.

Türkiye’nin de IMF’ye başvurup vurmayacağı sorularının yanıtı, CNNTürk’e konuşan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan geldi: “Türkiye’nin IMF ile bir anlaşma yapmak gibi bir şey gündeminde yok.”

Salgında işlerini kaybeden, kaybetme korkusu yaşayan, gelir akışlarının geleceğini düşünen kişilere kuvvetli bir programla yanıt veremeyen Ankara’nın aklına ilk düşen de “Tekalifi Milliye” atfı ile vatandaşlardan 10’ar TL istemek düştü. Böyle bir krizde bunu hatırlatmak en son yapılacak iş olmalıydı.

Kriz yönetiminde geride kalmak

Toplu taşımada maske kullanımı zorunlu kılan, ama yurttaşlara bunu nasıl sağlayacağını düşünmemiş Ankara, yerel yönetimler ücretsiz dağıtınca PTT ile dağıtmaya kalktı. Böyle yürümeyeceğini anlayınca, E-devlet üzerinden başvuruya döndü. Sonunda maskeler belediyelerin yaptığı yere; ücretsiz hale geldi. 48 saatlik sokağa çıkma yasağı bile 2 saat kala duyurularak binlerce kişinin alış-veriş için sokağa dökülmesine yola açıldı ve beklenen fayda zarara çevrildi.

Salgın krizini yönetmede yerel yönetimlerin reflekslerinin de gerisinde kalan Ankara, bunu da siyasi alan tahakkümü altında daha da kötü hale dönüştürürken, son birkaç yıllık kötü ekonomik kriz yönetimin üstüne ekliyor.

Bu salgın, neyi değiştirecek sorusunun ilk önde gelen gelişmesi; ekonomide “idare etme”, “halı altına süpürme” devrini sona erdiriyor olmasıdır.

Hem içeride toplumun tüm kesimleriyle hem de dışarıda uluslararası camianın ortak tutumu oluşturulmadan, salgının ekonomik sonuçlarından az hasarla çıkmak mümkün görünmüyor.

Ne yazık ki o çok sevdiğim söz hep kendini doğrulayıp duruyor; “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız”.

Uğur Gürses

Ekonomi, siyaset

DEVA: Uzlaşmaya manifesto arayışı (*)

Türkiye politik ve ekonomik alanda, önünde tarihsel süreçlerden geçerek doğruyu yapmış örnekler bulunmasına karşın, 10 yıllık dilimlerde içine düştüğü patinaj ve geriye gidişlerle “neyin yanlış olduğunu” deneyerek, bedeller ödeyerek, görerek öğreniyor. Sonra sancılı dönemlerden geçerek bunu düzeltmekle enerji harcıyor.

Bunun iyi örneği, önceki gün yeni kurulan Demokrasi ve Atılım Partisi’nin (DEVA) manifesto niteliğindeki programında bulmak mümkün.

Zaman tünelinde bundan 20 yıl önceye gitseydik ve bu metinle karşılaşarak okumuş olsaydık; ‘yeni kurulmuş bir sosyal demokrat parti’ programı olduğunu düşünebilirdik.

Bugün iktidarda 17’inci yılını dolduran Ak Parti’nin kurucuları arasında olan ve 2002-2007 arası Hazine’den sorumlu bakan, 2007-2009 arası Dışişleri Bakanı, 2009-2015 arası ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olan Ali Babacan tam 13 yıl icraatın içinde idi. 2015-2018 arası dönemde de partisinde milletvekili olarak.

2002-2007 arası dönemde ekonomi politikasını yönetmek adeta sörf yapmak gibiyken; 2009 sonrası dönem ise politik sorunların yükseldiği, daha otoriter çizgiye kayılan, hukukun üstünlüğünden uzaklaşılan, adalet sisteminin siyasi hedeflerle “parmak kestiği”, demokratik hakların kısıtlandığı ve de ekonomik sorunların birikmeye başladığı bir dönemdi. Babacan da oradaydı.

2012 Mart’ında “Türkiye gerçek anlamda hukuk devleti olmadıkça, birinci sınıf ekonomi olamaz ve demokrasi olamaz. Hukuk devleti olmayan bir Türkiye’nin dünyanın ilk 10 ekonomisi olması bir hayal” diyordu. Ama 3 yıl daha bakanlık koltuğunu korudu.

Özeleştirinin kurumsalı

DEVA Partisi’nin programının girişindeki “içindekiler” başlıkları ve ilk başlığın “Özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu demokrasi” olması, öncelik sırasındaki ana başlığın ne olduğunu söylüyor.

Partinin programı, Türkiye’nin son 10 yılda neyi yanlış yaptığının, neyin düzeltilmesi gerektiğinin bir manifestosu olmuş.

Her ne kadar “bu yeni bir parti, yeni bir program” denilebilecek olsa da; Babacan özelinde, kişisel olarak yapması beklenen bir özeleştirinin kurumsal düzeyde partinin programında vücut bulmuş bir özeleştiri olduğuna hiç şüphe yok.

Bu bir Babacan özeleştirisi olsa da bireysel olarak da bunu açık biçimde ifade etmesi beklenir.

Bu, hem son 17 yılda iktidarda olup da bugün neyin yanlış olduğunu fark edenlerin, hem de bugün bu partiyi kuranlar arasındaki görece genç kuşak yeni siyasetçilerin yaşayarak gördükleri deneyimleri ve eleştirileri içeriyor olasılıkla.

Bunun muhalefet bloku açısından da değeri var.

Türkiye bugünkü eğriliği düzeltecekse bu toplumsal mutabakatla, uzlaşmayla olacak. Bu sadece “bir defalık” uzlaşma değil; ülkenin bundan sonraki yolculuğunun kilometre taşları olacak ilkeler, kurumlar ve kuralları olacak.

DEVA Partisi’nin programı, hiç itiraz etmeden her kesimin üzerinde uzlaşacağı temel başlıkları içeriyor. İçeriyor çünkü; muhalefet blokunun da son 10 yılda dile getirdiği temel unsurlar bunlar.

Bireyi devlete karşı koruma

Program, sağ muhafazakâr-merkez eğilimle belki de ilk kez “bireyin özgürlüklerini devlet karşısında korumayı”, bunun da yargının işi olduğunu vurgulayan, bireyi önceleyen bir duruş sergiliyor:

“Yargının en önemli varlık sebebi, bireylerin hak ve özgürlüklerini devlet karşısında korumaktır. Yargı; bireylerin hak ve özgürlüklerini güvence altına alabilmesinin, herkese hak ettiğini teslim edebilmesinin ve adil kararlar verebilmesinin bir gereği olarak bağımsızlık zırhıyla donatılır. Yargıya tanınan bu ayrıcalık, adaleti sağlama amacına yöneliktir.”

 Ekonomi politikası ve durum tespitinde şu sözler dikkat çekici:

“Parti olarak, ülkemizde yaşanan toplumsal huzursuzluğun ve ekonomik krizin temelinde hukuk sistemimizin güvenilirlikten ve öngörülebilirlikten uzak istikrarsız yapısının yattığına inanmaktayız. Hukukun sağladığı istikrar ortamında güvensizliğin ve belirsizliğin azalacağına, üretim ve yatırım kararlarının korkusuzca ve güvenle alınacağına, böylece kalkınma sürecimizin hızlanacağına inanıyoruz”.

Programda Merkez Bankası’nın ve düzenleyici denetleyici kurumların bağımsızlığı ile kurumsal kapasitelerinin güçlendirileceğine işaret ediliyor.

Yine güncel sorunlara parmak basılmaya özen gösterilmiş; TÜİK’e güçlü bir bağımsızlık kazandırılarak kurumun yayımladığı istatistiklerin güvenilirliğinin arttırılacağı vurgulanıyor.

Varlık Fonu’nın kamu mali yönetiminde bütünlüğü bozduğu ve bunun gibi bütçe dışı ve denetimden muaf yapılara son verileceği taahhüt ediliyor.

Tabi bir de vergi ve prim affı uygulamalarına gidilmeyeceği sözü veriliyor.

Dolaylı olarak BDDK’nın düzenlemelerini bankacılık sektöründe kamu ve özel bankalara eşit ve şeffaf biçimde uygulamadığı söyleniyor, bunun yapılmayacağı yazılmış. Ayrıca hükümetin ve BDDK’nın ilgili mevzuat dışına çıkarak bankaların kararlarına ve yönetimlerine müdahale etmesini önleme konusunda söz verilmiş.

Diyorum ya; bugün ne yanlış yapılıyorsa parti programına bunlar işlenerek düzeltme taahhüdü konulmuş.

Kamu bankalarının sektör içinde rekabeti bozmalarının engelleneceği, bu bankaların siyasi baskılarla iş yapmalarının önüne geçileceği anlatılıyor. Bir de üst yönetime atamaların objektif ehliyet ve liyakat kriterleri çerçevesinde yapılacağı vurgulanmış.

Babacan’ın kamu bankalarından sorumlu olduğu hatırlanırsa bu bankaların yönetimlerine atanan kimilerinin evinden “kutu kutu dolar çıktığı” da hatırlanırsa hafif tonlu bir ‘ders almışlık’ kokusu da sezilmiyor değil.

Mali kural çapası

Yine Babacan’ın içinde ukde kalan “mali kural” konusu programa girmiş. Babacan 2010 yılında mali kural uygulamasına başlamak için hazırlık yapmış, ancak Başbakan Erdoğan bunu rafa kaldırmıştı. Şimdi kurduğu DEVA partisi programına yerleştirmiş; “Mali disiplin anlayışını kalıcı hale getirmek ve öngörülebilirliği arttırmak amacıyla, temel bütçe büyüklüklerine ilişkin daimî nitelikteki bazı sayısal hedefler, sınırlamalar ve ilkeler belirlenmesini içeren “Mali Kural” uygulamasını hayata geçireceğiz.”

Dikkat çeken bir diğer başlık da Kamu Özel İş birliği (KOİ) uygulamalarına dair. Malum “koşullu yükümlülükler” içeren köprü, otoyol, havalimanı, şehir hastaneleri gibi projelerin izleyen yıllarda bütçeye ne kadar yük getireceği şeffaf biçimde açıklanmıyor. Program, bu konuda bir çerçeve mevzuat çıkarılacağını, KÖİ modelinin, faydalanıcıların yaptığı ödemelerle kendini finanse eden projelerle sınırlı tutulması esasına dayanacağını söylüyor. Bu projelerin fizibilite çalışmalarına paydaşların katılımının, ihalelerde eşitliğin, şeffaflığın ve rekabetin arttırılmasını ve bu projelerin bağımsız denetime tabi tutulmasının sağlanacağı vurgulanıyor. Bir de, bu projelerin bütçe üzerindeki yükü, verilen garantilerin kapsamı, gerekçeleri, süreleri gibi bilgilerin düzenli olarak kamuoyu ile paylaşılacağı yazılmış.

Uğur Gürses

(*) Duvar English için 12 Mart’ta yayımlanan yazım

Ekonomi, siyaset

Turkey’s new party DEVA searches for manifesting consensus

DEVA’s party program has straightforward chapters that all segments would agree on without any objection. This is so because they are the fundamental components that the opposition block has been voicing for 10 years. 

to continue to read my Duvar English article, please click on the following link below:

Turkey’s new party DEVA searches for manifesting consensus

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

Ankara’nın ‘Alla Turca’ kur rejimi (*)

Türkiye’de kamu bankaları, aldıkları siyasi direktifle 1 yılı aşkın bir süredir döviz piyasasında 24 saat boyunca ‘döviz kuru savunması’ yapıyor. Bunu da örtülü biçimde sürdürürken, artık birkaç haftadır bakan düzeyinde ve Merkez Bankası Başkanı düzeyinde düşük tondan da olsa “yapıyoruz ama ekonomik güvenlik için” anlamında sözlerle kabul ediliyor. Ekonomi yönetiminin başındaki Bakan Berat Albayrak Nikkei’den Sinan Tavşan’ın bu yöndeki sorusuna “Finansal istikrar bir ulusal güvenlik konusudur” diyordu. TL’nin savunması için en önde gelen aracın, TL faizlerinin 12 puandan fazla düşürüldüğü bir süreçte hem de.

Geçen yıl Ocak-Mart ayları arasında tam da seçim öncesinde kurları kontrol etmek ve oy kaybını önlemek için kamu bankaları aracılığı ile döviz satışları yapılmış, kamu bankalarının sattığı dövizler de Merkez Bankası’nın ‘arka kapısından’ bu bankalara verilmişti.

Merkez Bankası’nın döviz giriş-çıkış yaratan işlemlerini mercek altına alan ekonomist Haluk Bürümcekçi, 2019 yılı bütününde yaklaşık 32 milyar dolarlık bir “buharlaşma” izi hesaplıyor. Yani, rezervlere eklenecekken ortada olmayan 32 milyar dolar.

Bunun diğer izi kendini belli ediyordu; yerleşiklerin döviz hesapları 32 milyar dolar artmıştı. Ödemeler dengesi hesaplarında; cari denge ve sermaye akımlarının kabaca başa baş olduğu dikkate alınırsa bu 32 milyar doları kimin sattığı açığa çıkıyordu. Kamu bankaları eliyle, Merkez Bankası’nda birikecek dövizler satılmış demekti.

Kamu bankalarının döviz satışı yapması, Türkiye’nin içinde bulunduğu döviz kuru rejimine ad koymayı da güçleştiriyor.

Türkiye sabit kur rejiminden dalgalı kur rejimine 2001 krizi sonrasında geçmişti. İki rejim arasındaki fark; sabit kur rejiminde Merkez Bankası, belirlediği döviz kurunun çok düşük bir marjla piyasada salınmasına izin verir, ötesinde döviz satarak belirlediği kur seviyesini savunur. Sabit kur rejimi döviz rezervi güçlü olan ülkelerde iyi bir biçimde savunulabilir. Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler buna iyi bir örnek.

Savunulamayacak durumda, örneğin 2000 yılında kurların önceden belli bir patikada artacağını peşinen ilan eden “crawling peg” sistemine geçilmiş, bu da tutmayınca “dalgalı kur” rejimine geçildi. 2001’de krizi patlak verince kur baskısı ve hızla eriyen rezervler, bankalardaki döviz hesaplarından yapılan hızlı çekilişle savunulamayacak durumda olan sabit kur rejimi bir gecede terk edilerek 22 Şubat 2001’de dalgalı kur rejimine geçildi.

Türkiye’de 20 yıla yakındır uygulamada olan dalgalı kur rejiminde Merkez Bankası herhangi bir seviyesini taahhüt etmez, savunmaz. Temel işleyiş; kur yükseldikçe döviz alım iştahını sınırlar, döviz talebini bastırır. Bu yüzden kur kısa sürede çok yükselirse kimi ekonomik birimler, bu seviyeyi döviz satın almak için aşırı pahalı bulurken, kimi ekonomik birimler de satmak için cazip bulabilirler. Piyasa dengesi fiyat oynaması ile sağlanır. Merkez Bankası kısa vadeli döviz likiditesi anomalileri dışında piyasaya döviz vermez. Merkez Bankası piyasa kurlarından ihale ile döviz satabilir. Bunun amacı döviz likidite sıkışıklığını rahatlatmaktır. Bu, uzun vadedeki kur seviyesini etkilemez.

Adı “dalgalı kur rejimi” olsa da artık uygulanan fiili rejimin adı olsa olsa “komutalı kur rejimi” olabilir. Kimi itiraz edebilir; “yönetilen dalgalı kur rejimi denemez mi?” diye. Öyle olsaydı bunu açıktan Merkez Bankası yapardı. Hedefleri, çerçevesi olan, bir sistemi olan kur rejimini herkes bilirdi. Ama bu “distopik rejimin” hiçbir şeyini bilmiyoruz. 

Adı “dalgalı kur rejimi” iken kamunun çeşitli organlarınca (Varlık Fonu ya da kamu bankalarınca) piyasada 24 saat boyunca döviz satışı yapmak ne işe yarar?

Kısa vadede kuru tutabilir, kurun dar bir bant içinde hareket etmesini sağlayabilir. Ancak göreli fiyatları bozduğu için varlık ve sermaye hareketlerini, Merkez Bankası’nın rezervlerini hızla eritir.

Ankara’daki “Ekonomik güvenlik için kurları tutmamız lazım” bakışı, sığ bir bakıştır. Bu bakış, ülkeyi gerçekten de bir ekonomik güvenlik boşluğuna doğru ilerletebilir.

Merkez Bankası’nın rezervlerinin önemli bir bölümü borçla tesis edilmiş bir rezervdir.

Kuru dar bir bantta tutmak için harcanan döviz rezervi, ülkenin gerçekten de ihtiyacı olacağı bir süreçte ekonomik güvenlik çukuru yaratır.

Bugün hala ABD Senatosu’nda yasalaşma eşiğinde olan yaptırım yasası taslağı geçerse gerçekten de çok ihtiyacımız olacak döviz rezervlerini, bugün kuru dar bir bantta tutmak için eritmek akıl alır gibi değil.

Peki döviz rezervlerini eritme yolunda neden kuru dar bir bantta tutma çabası var?

Faizi 10-12 puan indirebilmek için vardı. Oldu da.

Merkez Bankası Cumhurbaşkanlığı talimatıyla faiz indirdikçe, “bakın kura bir şey olmadı” hikayesini yaratmak için kamu bankaları 24 saat görev yaptılar.

Kamu bankalarında döviz satışı yapan ekiplerin de kendilerine “milli takım” dedikleri konuşuluyor.

Hatta öyle ki; faiz indirimini kur artışı takip edeceği bilindiğinden, Merkez Bankası’nın faiz indirimi açıklaması yaptığı dakikalarda piyasaya ilaveten döviz satılarak kur düşürülüyor, sonra da “Faiz de düştü, kur da düştü” başlıklarıyla “sahte cennet” sunuluyordu kamuoyuna.

Kamu bankaları eliyle döviz satılması, daha önce ülkeye parasını getirmiş yabancı yatırımcıları da epey kazançlı kılıyor. Hani hükümetin iddia ettiği haliyle “bizi yıkmak isteyen dış güçlerin”. Bir şekilde elindeki TL cinsi hisse senedi ya da tahvil varlıklarını satıp çıkamamış yabancı yatırımcılar, neredeyse çok dar bir bantta tutulan döviz kurundan alış yaparak paralarını transfer etme şansına sahip oldular. Bir nevi “kur garantisi” verilmiş gibi ‘seviyesi düşük bir çıtadan atlayarak’ çıkıp gidebildiler.

Ekonomi yönetimi kamu bankaları eliyle, dolar kurunda Eylül-Aralık ortası döneminde 5.70-5.85 aralığının savunulmasını sağlarken, yüklü alım talebiyle bunu terk edip aralık ortasından şubat başına kadar da yeni aralığı 5.85-5.95 bandına sıkıştırdılar. BDDK verilerine göre, kamu bankalarının 13 Aralık-3 Ocak arası 2 haftalık dönemde döviz pozisyonlarını 4 milyar dolar açtıkları görülüyor. Yani döviz sattıkları.

Son 10 günde Türkiye’de ya da dünyada ne olursa olsun dolar kurunun 5.98’de tutulduğu görülüyordu. Cuma günü yoğun alımlar olunca dolarda 6 seviyesi aşıldı. Bankacılar kamu bankalarının Cuma günü 3 milyar dolara yakın satış yaptıklarını tahmin ediyorlar.

 Merkez Bankası verilerine göre yerleşik olmayanlar son 12 ayda 5.5 milyar dolarlık tahvil, 1.1 milyar dolarlık da hisse senedi olmak üzere toplam 6.6 milyar dolar varlık azalttılar. Merkez Bankası’nın faiz indirimleri tahvil fiyatlarını yükseltirken, kur seviyesinin dar bir banda sıkıştırılması sayesinde görece ucuz döviz satışı da sermaye çıkışını özendirdi.

Kamu bankaları, hem normal bankacılık hizmeti verirken özel bankalarla yarışıyor, hem de döviz kurunu savunma görevi ile “içeriden bilgi üstünlüğüne” sahipler. Kurun hangi seviyede nereye kadar savunulacağını biliyorlar, ama özel bankalarla “eşit kurallarla” yarışıyorlar. Rekabete aykırı ne var denilirse kamu bankalarının yaptıkları bu işler rekabet bozucu durumlara örnek diye kitaplara girer.

Nitekim yabancı bankaların ufak ufak çantalarını toplayıp Türk bankacılık sistemine veda ettikleri de gözleniyor. Önceki hafta Reuters’ın haberine göre HSBC’nin Türkiye’den çıkmayı planladığını, geçen hafta da Unicredit’in hisselerini satarak Yapı Kredi’deki payını azalttığını öğrendik.

Kurum ve kuralların altı boşalırken, Türkiye serbest piyasa ekonomisinden hızla uzaklaşıyor. Bunun sonu kayda değer bir refah kaybıdır.

Bakalım Türkiye toplumu, göstere göstere gelen bu duruma rıza gösterecek mi?

Benim fikrim; göstermeyecek.

Uğur Gürses

(*) Duvar English için 10 Şubat’ta yayımlanan yazım

Turkish economy

Alla Turca exchange rate regime in Ankara

Even though its name is “floating exchange rate regime,” the current one in Turkey can only be called “commanded foreign exchange regime.” Some may object to that and suggest “managed floating rate regime.” If it was the latter, then the Central Bank would have openly done it. Everybody would have been informed of a rate regime which has targets, a framework and a system. But we do not know anything about this “dystopian regime.”

to continue to read my article, please click on the following link below:

Alla Turca exchange rate regime in Ankara

Ekonomi

Asgari ücrette satın alma gücü paritesine sarılmak

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, yaptığı bir açıklamada, asgari ücretin satın alma gücü paritesine oranında Avrupa’da 8’inci sıraya yükselen Türkiye’nin aynı zamanda asgari ücreti en fazla artıran ikinci ülke olduğunu iddia ediyordu.

Eksik ve yanlış bilgiyle 17 milyon yoksulu olan ülkede bununla övünmek doğru muydu?

Önce Bakan Selçuk’un açıklamasına AA haberinden bakalım;

“Asgari ücretin 2020 yılı için brüt 2 bin 943, net 2 bin 324 lira olarak belirlendiklerini anımsatan Selçuk, Türkiye’deki asgari ücretin birçok AB üyesi ülkeye göre daha iyi durumda olduğunu vurguladı.

Bu durumu Eurostat’ın açıkladığı verilerin de teyit ettiğini belirten Selçuk, “2019 yılında net 2 bin 20 lira olan asgari ücreti, 2020 yılında yüzde 15 artış yaparak net 2 bin 324 liraya yükselttik. Böylece, enflasyonun yaklaşık 3 puan üzerinde sağlanan artış ile Avrupa’da asgari ücreti geçen yıla göre en fazla yükselten ikinci ülke olduk.” dedi.”

Asgari ücretin birçok AB ülkesine göre iyi durumda olduğu doğru değil.

Bakın nasıl?

Önce her ülkenin cari aylık asgari ücretinin Euro cinsi sıralamasına bakıldığında, Türkiye’nin 2015’te 14. sırada iken 2019 ve 2020’de sırasıyla 23 ve 22. sıraya gerilediği görülüyor. Türkiye AB içinde asgari ücret bazında kendi sıkletindeki ülkelerin sonuncusu.

Ayrıca son 10 yılda asgari ücrette birikimli artış sıralamasında en fazla artıran 2. ülke Türkiye değil. Eurostat cari asgari ücret verilerine göre, Türkiye 10 yılda birikimli yüzde 42’lik artışla 16. sırada yer alıyor.

17 yıldır ülkeyi yöneten siyasetçilerin ülke küme düşmeye başlayınca sarıldığı tek “tılsımlı kategori”, satın alma gücü paritesine göre sıralamalar.

Bakan Selçuk da öyle yapıyor. Diyor ki;

“Asgari ücretin satın alma gücü paritesine göre karşılaştırmasına baktığımızda AB’ye üye 27 ülke arasında 2015 yılında 15’inci sırada, 2019 yılında 10’uncu sıradayken bu yıl ülkemiz 8’inci sıraya yükselmiş durumda”

Evet Türkiye Eurostat verilerine göre 2020 yılı başındaki asgari ücret sıralamasında 8. sırada. 2015’te 15. sırada olduğumuz da doğru.

Tabloya bakalım;

(Satın alma gücü standardı cinsinden EUR karşılığı)

Tabloda özellikle boş bırakılan yerlere dikkat; tam 6 üye ülkenin hesaplaması yer almıyor. Çoğunda asgari ücret yok. Çünkü buna gerek duymamışlar. Ya da sendikaların güçlü olmasından dolayı toplu iş sözleşmesi yaygınlığı ile asgari ücrete ihtiyaç kalmamış.

Yani listede 6 “rakibin” eksikliğinden sıra yükselme durumunda bile bir “faul” var. Sendikasızlık, toplu iş sözleşmesinin olmaması sizi ilk 10’a sokuyor ve Çalışma Bakanı bize sevinmemizi öneriyor.

Muhalefet sayesinde

Satın alma gücü paritesine göre 2015 yılında 15. sırada olan Türkiye 2020 yılında 8. sıraya nasıl yükseldi? 2016 başında yapılan yüklü artışla. Peki bu nerden çıktı? 2015 Haziran seçimlerine giderken Şubat 2015’te CHP “asgari ücretin 1500 TL olacağını, emekliye yılda iki kez ikramiye verileceğini ve her hanenin en az 750 TL’nin altında geliri olmayacağını” ilan etti.

CHP bu 1.500 TL’lik asgari ücret taahhüdünü verdiğinde uygulanan asgari ücret 949 TL idi. Ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ise bu konuda taahhütü olmadı.

7 Haziran seçimlerinden hükümet çıkmayınca 3 Kasım 2015’te yeniden seçime gidilirken iktidar partisi asgari ücreti yeni yılda 1.300 TL yapacağını taahhüt etti.

O arada asgari ücret yılın ikinci dilimi için yüzde 5.4’lük artışla 1000 TL yapılmıştı.

BBC Türkçe’de çıkan haberin kupürü aşağıda:

Seçim sonrasında yeniden tek başına iktidarını sürdüren Adalet ve Kalkınma Partisi, Ocak 2016’da asgari ücreti 1.300 TL olarak ilan etti. Artış oranı yıllık yüzde 37 idi.

Bu durum, bir muhalefet partisinin iktidarı bir iş yapmaya yöneltmesi açısından başarılı bir hamledir.

2016 Ocak ayından 2020 Ocak ayına asgari ücret birikimli yüzde 78,6, TÜFE ile ölçülen enflasyon ise yüzde 62.6 artı. Aradaki 16 puanlık farkın “refah farkı” olduğu düşünülebilir. Ancak asgari ücretlinin enflasyonunun da yüzde 62.6’dan daha yüksek olduğu çok açık. Bu konuda daha önce sonuçları yayımlanan birkaç çalışma yapılmıştı.

Çalışanların yarısı asgari ücretli

Asıl sorun 2 ana eksende tartışılmalı:

Birincisi, Türkiye’de işi olanların yüzde kaçının asgari ücret geliri ile çalıştığına bakılmalı. Bunu da değerli bankacı ve yeni siyasetçi Kerim Rota hatırlattı.

Kerim Rota Paraanaliz web sitesine yazdığı yazıda: AB’de asgari ücretle (yüzde 5 daha fazlası dahil) çalışanların toplam çalışanlara oranını gösteren grafiği (2010 ve 2014 verileri) paylaşarak soruyordu:

Listedeki AB ülkeleri ortalamasında çalışanların sadece %7,5’i asgari ücretin %5 fazlasına kadar çalışmakta. Türkiye’de bu oran %43. AB ülkelerinde 12 kişiden biri bu ücretlerle çalışırken Türkiye’de bu neredeyse her 2 kişiden birine dönüşmüş. Biliyoruz ki asgari ücretin 2 katına kadar olan ücret alanlar da %80’in üstünde

Satın alma gücü paritesi, az gelişmişlere züğürt tesellisi

İkincisi, Bakan Selçuk satın alma gücü paritesine dayanarak bundan sevinç duymamızı öneriyor. Satın alma gücü paritesinin gelişmekte olan ülkelere sunulan bir “züğürt tesellisi” faktörü olduğunu unutarak.

Yukarıdaki listede 2020 için cari asgari ücret 440 Euro, satın alma gücü paritesine göre asgari ücret 1.157 EUR.

Bu ne anlama geliyor?

Satın Alma Gücü Paritesi (SPG) üzerinden yapılan hesaplar ne ifade ediyor?

Bunun için daha önceki yazılarımda kullandığım açıklamayı buraya ekliyorum:

“Ülkelerin mal ve hizmet fiyat seviyeleri ile döviz kurları farklı; milli gelirlerini reel olarak karşılaştırabilmek için ortak bir fiyat seviyesine ve döviz kuruna getirmek gerekiyor. Satın alma gücü paritesinin (SGP) işlevi de bu.

Hesaplanan satın alma gücü paritesi; belli bir ülkede elde edilen gelirle o ülkede satın alınabilecek belli bir mal ve hizmet sepetinin, dünya ortalaması bir fiyattan değerini gösteriyor kabaca.

2016 için Türkiye’deki kişi başı milli gelir 10 bin 743 dolar. IMF’nin hesapladığı satın alma gücü paritesine göre kişi başı milli gelir ise 24 bin 912 dolar bulunmuş.

Bunun anlamı şöyle; 10 bin 743 dolarlık gelirle Türkiye’den satın alınabilecek mal ve hizmetin, dünya fiyat ortalamasından ederi 24 bin 912 dolar değerinde demek. Bunun nedeni de, ülkeler arası döviz kuru ve genel fiyat seviyelerindeki farklılık.

Bunu anlamak için ABD’de yaşayan ve dolar kazanan birinin cebinde 10.743 dolarla Türkiye’ye geldiğini ve çeşitli mal ve hizmetler satın aldığını düşünün. Bu aynı içerikteki sepet satın almayı ağırlıklı biçimde dünyanın her ülkesine yaymış olsaydı (dünya fiyat ortalaması) aynı mal ve hizmete 24 .912 dolar ödeyecekti.

Özeti şu; Türkiye’de dolar kazanıp gelişmiş bir ülkede aynı mal ve hizmeti satın almaya kalkarsanız daha az mal ve hizmet alacaksınız demek.

Bu yüzden, satın alma gücü paritesine sarılıp “Mesut Bahtiyar” olmanın, hikayenin sonunda hepimizi üzeceğini bilelim.

Uğur Gürses

Uncategorized

Stand-up show at Davos

Talking about Turkey’s economy is like a stand-up show. Turkey’s Central Bank is as independent as the Fed, says the Finance Minister. This comparison can be uttered because of the mood created in Ankara where the government commands the economy. But even in regimes of command economic, there is interdict and logic.

to continue to read my article, please click on the following link below:

Stand-up show at Davos