Ekonomi

Rus ticaretinde TL’nin adı yok (*)

Türkiye ve Rusya’nın uzun süredir diplomatik kulvarda sık sık niyet beyan ettiği konu, yerel paralarla ticaret ve dolarizasyonu azaltma konusudur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2016 sonlarında Rusya ve İran’a “milli paralarla ticaret” önerisini ortaya atmış, “ithalat yapan tarafın karşı tarafın parası ile ödeme yapmasını” teklif etmişti. Bu öneriye göre; Türkiye Rusya’dan yaptığı ithalatı Ruble ile ödeyecekti.

Bunun hayata geçmesinin zor olacağını yazmıştım. Çünkü böyle niyet beyanlarından başkaca bir adım ortada yoktu.

Ekim başında yine benzer haberler çıktı; Rusya Maliye Bakanlığı Türkiye ile ikili bir anlaşma imzalandığını, bununla “iki ülke arasındaki ticarette kademeli olarak ruble ve Lira kullanımının artırılacağı” söylendi.

Ayrıca, anlaşmayla uygun mali piyasa altyapısının oluşturulacağı, iki ülke para birimlerinin ticari kurumlar nezdindeki cazibesinin de artırılacağı vurgulanmış. İki nokta yeniden altı çizilmiş; Türk bankalarının Rusya’nın Ukrayna krizinden sonra geçen yıl devreye soktuğu ödeme sistemi SWIFT alternatifi SPFS’ye bağlantısı ile Rus MIR kartının Türkiye’de kullanımının genişletileceği.

Bu son ikisi işlerliği olan sistemler değil. SPFS’yi hiç bilmiyoruz. Mir ise 2017’de de gündeme gelmişti. Hala orada duruyor.

Asıl hikâyeye gelelim. O da Rusya Merkez Bankası’nın 29 Ekim’de yayımladığı verilerde. Rusya’nın Türkiye ile dış ticaretinde kullandığı döviz cinslerinin dökümü yayımlandı. Buna göre; Rusya, Türkiye’den gelir elde ettiği işlemlerde (ihracat) ağırlıkla dolar cinsinden tahsilat yapıyor. Rusya’nın 2018 yılında Türkiye’ye sattığı 100 birimlik ürünün tahsilatında, yüzde 11.3’ü Ruble, yüzde 84’ü ABD doları, yüzde 4.4’ü Euro, binde 3’ü ise diğer paralarla yapılmış.

Rusya Türkiye’den satın aldığı ürünlerin ödemesini yaparken de yüzde 31.8 oranında Ruble, yüzde 44.3 oranında dolar, yüzde 22.2 Euro kullanırken, diğer paraların oranı yüzde 1.7 olmuş.

Üç nokta dikkat çekiyor;

Birincisi bu ödemeler içinde hiç TL kullanımının adı geçmiyor. “Diğer paralar” içinde varsa da payı oldukça düşük.

İkincisi, ödeme yapılan-tahsilat yapılan para cinslerinin toplam içindeki payı 2013’te de bugünküne yakın. Yani “Milli paralarla ticaret yapalım” lafta kalmış.

Üçüncüsü, oran olarak bakıldığında, Rusya ithalatını Ruble ile, ihracatını dolarla yapıyor Türkiye ile ticaretinde.

2018’deki en son durum aşağıda:

Uğur Gürses

Bu da 2013’teki durum. Tersine, Rusya gelir sağladığı işlemlerde Ruble kullanımını azaltmış

Uğur Gürses

Şimdi gelelim, ticaret hacmi ile ağırlıklandırarak bakmaya.

TÜİK verilerine göre; Rusya, 2018’de Türkiye’den 3.4 milyar dolarlık mal ithal ederken, 21.9 milyar dolarlık mal satmış. Yani Türkiye ile ticaretinde kabaca 18.5 milyar dolarlık bir ticaret fazlası vermiş. 2017’deki ticaret fazlası da 16.7 milyar dolarmış.

Peki Rusya Merkez Bankası’nın açıkladığı döviz cinslerine göre payları kullanarak bu ticaret verilerine bakarsak ne çıkıyor? Rusya yaptığı ithalatın bir bölümü için yaklaşık 1 milyar dolar karşılığı ruble öderken, ihracatının bir bölümü için yaklaşık 2.5 milyar dolarlık ruble kabul etmiş. Böylece net olarak Türkiye’den 1.5 milyar dolar karşılığı ruble kabul etmiş oluyor. Geri kalan net ihracatı için de 16.8 milyarı dolar olmak üzere, kalanı Euro yaklaşık 17 milyar dolar net giriş sağlıyor.

Böylece 2018’de Rusya, Türkiye’ye karşı sağladığı net dış ticaret fazlasının yüzde 8’i kadar Ruble kabul etmiş görünüyor. Toplam ihracatının ise yüzde 7’sine karşılık geliyor.

Tekrar anımsatalım; bu tablo yeni değil, Rusya Merkez Bankası verileri bunun 2013’te de böyle olduğunu söylüyor.

Şimdi herkesin aklındaki soralım; Türk Lirası bu tabloda nerede?

TL’nin adı yok. Rusya Merkez Bankası’nın açıkladığı istatistiklerde de yok. “Diğer paralar” içinde kaybolmadıysa.

Rusya’nın stratejisi oldukça akıllıca; kendi ihracatında dolar ve Euro, ithalatında da 3’te bir oranında Ruble kullanarak rezerv biriktirmeye devam ediyor. Net dış ticaretine oranla yüzde 7-8 ağırlıkla Ruble kabul ederek, bir taraftan da kendi parasına talep yaratıyor.

Daha fazlası, Ekim başındaki Swift benzeri Rus ev yapımı ödeme sistemi SPFS’ye ve yine ev yapımı kredi kartı sistemi Mir’e Türkiye’yi müşteri almaya çalışıyor.

Putin neden Mir için bastırıyor? Gayet basit; her yıl Türkiye’ye akan 5 milyona yaklaşan Rus turistlerin ülkelerine geri döndüklerinde ödemelerini Ruble ile yapabilmeleri için. Rusya Türkiye’ye sattığı gazın ödemelerini Ruble ile kabul edecek olsaydı bu model işe yarardı. Ama bu hiç telaffuz dahi edilmedi.

Ayrıca not etmek gerekiyor ki; Rusya Merkez Bankası’nın geriye dönük olarak açıkladığı veriler, Rusya’nın Türkiye’ye sattığı ürünler (en büyük kalem doğalgaz) karşılığında kısmen en fazla Ruble kabul ettiği yıl da 2014’te görünüyor. Net Ruble tahsilatı Mart 2014’te net 2.2 milyar dolar karşılığı Ruble ödemesi kabul etmiş.

Öyle görünüyor ki burada da Rusya kazançlı çıkmaya devam ediyor. Hem bir taraftan dış ticaret fazlasını büyütüyor, diğer taraftan da TL’yi hiç işe karıştırmadan, ince ayarla kısmen Ruble, ama büyük ağırlıkla hala rezerv paraları (dolar ve Euro) kabul ederek rezervlerini güçlendiriyor.

(*) Bu yazı Duvar English’te İngilizce olarak yayımlanmıştır.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası

Enflasyon Raporu sunumundan izlenimler

Merkez Bankası yılın dördüncü Enflasyon Raporu’nu İstanbul’da açıkladı. Belleğim beni yanıltmıyorsa uzunca bir süre otel salonlarında yapılan toplantılardan sonra bir ilk olarak Merkez Bankası’nın İstanbul Şubesi’nin olduğu o tarihi binada yapıldı bu toplantı.

Fotoğraf: Uğur Gürses

İstanbul Karaköy’deki Bankalar Caddesi’ndeki Merkez Bankası’nın bu binası, Osmanlı Bankası için 1892 yılında mimar Alexandre Vallaury’ın tasarımı olarak tamamlanmış. 1934’te binanın batı yönündeki yarı kanadı Merkez Bankası’nca satın alınmış.

Binanın mimari değerlendirmesini yapan uzmanlar, Beyoğlu’na bakan kuzey cephenin neoklasik, Haliç’e bakan cephenin ise oryantalist üslupta olmasına işaret ederek, “doğu-batı sentezi” niteliğine atıfta bulunuyorlar.

Merkez Bankası da uzunca bir süredir, modern merkez bankacılığının araçları ve finansal mekanizmalarını kullanırken, enflasyon konusunda epeyce oryantalist bir duruş sergiliyor. Enflasyon hedeflemesi yapmaya devam ederken, son 10 yılda yüzde 5’lik enflasyon hedefini tutturabilmiş değil. Ne hedeflemeyi ne de hedefi değiştirmeye de niyeti yok. Sonunda geldiğimiz nokta da; enflasyon hedefini değil, tahminini tutturmaya çalışmak oldu

Banka son bir yılda kurum olarak da epeyce hasar gördü; en başta Merkez Bankası başkanı bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevden alındı. Yasasına aykırı biçimde hem de. Kararnamenin yasanın üzerine çıkması nerede görülmüş? Sonra banka şeffaflığı kaybederken, temel işlevleriden biri olan döviz kuru politikasını kamu bankalarının “taşeronluğuna” bıraktı.

4. Enflasyon Raporu’nda yılsonu enflasyon tahmini yüzde 11.2-12.8 aralığında olmak üzere yüzde 12 olarak açıklanırken (Yeni Ekonomik Program tahmini ile aynı), 2020 yılı için de yüzde 5.3-11.1 aralığında olmak üzere yüzde 8.2 olarak tahmin veriliyordu.

Geçmiş üç Para Politikası Kurulu toplantısında 10 puanlık faiz indirimi yapan Merkez Bankası, bu rapor sunumunda “artık durup veriye bakacağız” mealinde bir açıklama yaptı.

Başkan Murat Uysal’ın konuşmasında:

“Geldiğimiz noktada, gevşeme yönündeki alanın önemli bir bölümünü kullandığımızı, bununla birlikte atılabilecek ilave adımların zamanlaması ve boyutunu veri akışına ve enflasyon görünümündeki gelişmelere göre şekillendireceğimizi vurgulamak isterim. ” deniliyordu.

Son faiz indirimi öncesinde de “ön yüklemeli faiz indirimi yapıldığı” vurgusu vardı. Ne olduysa 2.5 puanlık bir indirim de patlatılıvermişti.

Şuna hiç şüphe yok; faiz kararı artık siyasi mekanizmalarla belirleniyor.

Uysal’ın konuşmasında vurguladığı bu paragrafta da; “durduk ama fırsat olursa devam ederiz” bakışı var.

Rapor sunumunda Başkan Uysal’a en çok sorulan soru; swap işlemleriyle ilgiliydi.

Merkez Bankası, mart ayından bu yana swap işlemleriyle ilgili ayrıntılar bir tarafa, mevcut toplam büyüklükleri bile açıklamıyor, veriler karartılıyor, hatta piyasa uzmanları hesaplayamasın diye işlemler Borsa İstanbul’a kaydırıldı. Orada da kimin yüzde kaçla ne kadar swap işlemi yaptığı bulunamıyor.

Başkan Uysal swapla ilgili ısrarlı sorulara genel ve yuvarlatılmış cümlelerle yanıt verirken, “ihtiyaç varsa yayınlanır” diyerek , ısrarlı sorularla gelen ihtiyacı görmeme ısrarına kapılmıştı.

Bir başka soru da, “değerleme hesabında” biriken fazlanın Hazine’ye aktarılmasına dair haberler üzerineydi. Değerleme hesabı, bankanın döviz pozisyonundaki fazlanın döviz kuru artışı ile TL bazında ortaya çıkardığı değerleme artışını ifade ediyor. Buna finans kesiminde “realize edilmemiş kazanç” deniyor. Bu hesaba esas alınan dövizler satılmadığı sürece gerçek bir kazanç ortaya çıkmıyor. Bunun da Hazine’ye aktarılması doğru değil.

Bu soruldu; değerleme hesabının aktarılması konusunda Merkez Bankası yönetimi ne düşünüyordu? Başkan Uysal ısrarla üç kez sorulduğunda üç kez “böyle bir çalışma olmadığını” söyledi. Oysa ki soru, bankanın duruşunu, fikrini, yaklaşımını anlamaya dönüktü. Banka yönetimi potansiyel olarak böyle bir yola gidilmesini bunu doğru buluyor muydu?

Fotoğraf: Recep Erçin

Uysal’ın tatmin etmeyen açıklamaları arasında, kredi büyümesinin ivme kazandığı ve bunun da aktarım mekanizmasının çalıştığına işaret etmesi idi. Bu açıklamaya, bankanın üç kez yaptığı 10 puanlık faiz indiriminin başlangıç tarihi olan 24 Temmuz’dan bu yana TL kredilerdeki neredeyse tüm artışın kamu bankalarından geldiğini, bunun da kamu bankalarınca neredeyse mevduat faizi düzeyindeki çok düşük faiz uygulaması ile mümkün olabildiğini, özel ve yabancı bankaların TL kredilerinde 24 Temmuz-18 Ekim arasında artış olmadığını, aynı dönemde yerleşik hane halkı ve şirketlerin döviz hesaplarındaki artışın 8 milyar dolar olduğunu söyleyerek sordum; bu başkaca bir sorun olduğunu ve para politikasının doğru olup olmadığını düşündürmüyor muydu?

Uysal, zor duruma gireceğini düşündüğü her soruda, sorunun öznesi olan konuyu genişçe anlatma, tanımlamaya yöneliyor. Swap işlemlerini saklayarak ne türlü bir yarar beklediklerini sordum; burada da konuyu “merkez bankalarının her şeyi açıklayıp açıklamama tercihlerinin tartışıldığını” anlatmaya yöneldi. Oysa, Merkez Bankası daha önce bilançosunda da açıkça kalem kalem gösterdiği swap işlemlerini neden birden bire saklamaya başladığı, “yokmuş gibi” o kalemlerde göstermeyi kestiği idi konu.

Murat Uysal, eskisine oranla daha uzun bir soru-yanıt seansı yaparken, sorulara verdiği yanıtlar sorunun özüne dönük olamadı.

Toplantı bitiminde de gazetecilerle çay içerken soruları yanıtlaması kimilerince “daha sıcak” bir iletişim olarak yorumlansa da, çaylarını içen gazeteciler sorularına net ve açık bir yanıt alamadan çıktılar o toplantıdan.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

“Değişim Başlıyor”

Bakan Albayrak’ın 2020-2022 Yeni Ekonomik Program sunumunda girizgah son 1 yılda yaşadıklarımızı çarpıtan bir içerikle başlayınca, izlemeyi bırakmayı düşünmüştüm.

Ancak “bakalım ne inciler var?” düşüncesi ekran başında tuttu.

Dünyanın neresinde olursanız olun, yıllık kabaca 50 milyar dolar cari açık veren bir ülkenin 1 yılda bunu sıfırlamasına “dengelenme” denmez. Dengelenme, bu düzeydeki bir cari açığı, çerçevesi çizilen bir programla kademeli olarak azaltmak anlamına gelir.

Oysa son bir yılda, biliyoruz ki bir taraftan kronik yapısal sorunlar, diğer tarafta ise uluslararası politik gerilimle tetiklenen kur şoku Türkiye’yi “ani duruşa” soktu. Yani sermaye girişi durdu, tersine çıktı, yerleşikler de dolara hücum etti.

Kamu bankalarının da biraz iteklemesine karşın kredi stokundaki düşüşü yerine koyulamadığı gibi bundan sonra da kredi büyümesinin hangi kaynakla sürdürülebileceğine dair belirsizlik var.

İşte bu tabloda, Bakan Berat Albayrak 2020-2022 arası 3 yıllık dönemde her yıl yüzde 5’lik bir büyüme hedefi ilan ediyor.

İktisat öğrencisi olsanız da şaşırıp kalmanız muhtemel; Türkiye’nin yıllık yüzde 5 büyüyebilmesi cari açığı büyütmesine bağlı. Bu da ülkeye kaynak girişi olmasına, dış sermaye akmasına.

Albayrak, “harikalar diyarında” kıvamında bir tabloda, bize bunun sıfır ya da sıfıra yakın bir cari açıkla olacağını söylüyor.

Peki ne olacakmış?

2022’ye doğru; yurtiçi tasarruflar yüzde 30’u aşacak, yatırımlar yüzde 8-12 gibi büyürken, hane halkı tüketimi yüzde 3-3.5 gibi artacakmış.

2019’da yatırımların yüzde 10 küçüleceği tahmini de aynı satırlarda paylaşılıyordu.

Cari denge 2020’den 2022’ye; sırasıyla yüzde -1.2, yüzde -0.8 ve yüzde 0 (sıfır) bekleniyor.

Yani ülke 2020-2022 arasında ortalama binde 6 cari açık verirken 2022 sonunda birikimli yüzde 15.7 büyüyecekmiş.

Son 4 ayı çalkantılı olan 2018’i boş verelim, 2015, 2016 ve 2017’de ne olduğunu hatırlatalım.

2015-2017 arası üç yılda, ekonomi ortalama yüzde 4.3 büyürken, ortalama cari açık da milli gelire oranla yıllık yüzde 4.3 olmuş. Yani kabaca her yüzde 1’lik büyümeye yüzde 1’lik cari açık demek.

Bakan Albayrak’ın “sıfır cari açık, yüzde 5 büyüme” iddiasında bir bacak yanlış. Sıfır cari açık veriyor olacaksak sıfır büyüme olacak demektir; bugünkü konjonktür ve çözülemeyen ekonomik sorunları veri alırsak en gerçekçi olan da bu.

Bakan Albayrak bu programın sloganını “Değişim Başlıyor” olarak ilan etti.

İşin doğrusu; bu slogan çok yerinde olmuş. Beğendim.

Belli ki Bakan Albayrak da olan biten bizler gibi görüyor. Kronikleşen ekonomik sorunlara değişen dünya konjonktürüne de bakmadan ve önlem almadan, politik alanda baskıcı bir rejim haline dönüp bunun hane halkı güvenini sarsan bir noktaya geldiğini, yerleşiklerin güven kaybının ülkenin parasına da sirayet ettiğini, arka kapı yöntemleriyle döviz satarak kur baskısını erteleyebileceğini ama ortadan kaldıramayacağını, eli yüzü düzgün bir ekonomik program olmadan ekonominin düzlüğe çıkmayacağını biliyor.

Bunun yanında, son bir yılda ekonomik krizin yanında, Albayrak’ın ekonomik krizi yönetme biçiminin de ekonomin temellerine zarar verdiğinin farkında olan çok. Muhtemelen kayınpederi de.

İşte bu yüzden, ekonomik bireyleri değil ama önce kendisini o koltuğa atayan kayınpederi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ikna ederek “vazo kırılmadı, her şey çok güzel olacak” vitrini peşinde.

Gerçek şu; “vazo” kırıldı. “Her şey çok güzel olacak” da sokakta 16 yaşında bir genç tarafından seslendirildi. Herkes de duydu.

Ekonomik krizin ve dahi krizin kötü yönetiminin faturası yerel seçimde iktidara iki büyük metropol belediyesine mal oldu.

Siyasi olarak da “Değişim başlıyor” hayata geçti.

Türkiye geçmişte olmadığı kadar sert biçimde bir krizin içinde. Geçmişten tek fark şu; baskı rejimi altında, kimse yüksek sesle ekonomik sorunlarını dile getiremiyor.

Bilmiyor ve duymuyor durumdaysanız “mutlusunuzdur”.

Türkiye bu düştüğü yerden yeniden yükselebilir. Yüzde 5-6’lık büyüme yatırımlarla daha yüksek bir seviyede sürdürülebilir hale getirilebilir, enflasyon da siyasetçilerin şovlarında ön sırada oturup ayakta alkışlamayı aklına bile getirmeyen merkez bankacılarla fiyat istikrarı seviyesine çekilebilir.

Giderek tüneldeki ışık, toplumun değişim yönündeki uzlaşmasıyla belirginleşiyor.

Tek adama dayalı güçler ayrılığının yerle bir olduğu hukuksuz bir rejimden, çoğulcu ve katılımcı, hukukun üstünlüğünü esas alan, kapsayıcı ve demokratik bir faza geçmek hiç de uzak değil

İstanbul ve Ankara seçimleri bu uzlaşmanın ilk sinyallerini içeriyor.

Çok açık ki iktidara oy veren ve bu yaşanan rejim koşullarından mutsuz seçmen de bu uzlaşmanın içinde olacaktır.

Türkiye kutuplaştırıcı siyaseti elinin tersiyle ittiğini, birlikte beraber olma arzusunu giderek belirgin biçimde gösteriyor.

Türkiye’ye sermaye akımlarını, yatırımları başlatacak, kendi yurttaşının güvenini artırıp dövizden uzaklaştıracak bir “pozitif şok” gerekiyor. Bunu sağlayacak olan da “yenilikçi bir restorasyon uzlaşması” ile onarım iradesinin ortaya konması olacak.

Ekonominin sadece ekonomi olmadığını o gün geldiğinde daha iyi anlayacağız.

Uğur Gürses

Bankacılık, Fintech, Teknoloji, Yeni Çağ

Dijitalde bulut, klasik bankacılığı unut

Türkiye’de “İstanbul Finans Merkezi” olarak adlandırılan Ataşehir’deki gayrimenkul alanındaki bazı inşaat alanlarının Türkiye Varlık Fonu’nca satın alınmasına dönük anlaşmaların yapıldığı açıklaması yapıldığı günlerde, Microsoft’un davetlisi olarak Londra’da “Bankacılıkta Dijital Farklılaşma” konulu toplantıya katılıyordum.

Türkiye inşaattan finans merkezi çıkarmaya çalışırken, dünyada bankacılık dijitalde yapay zekaya, açık bankacılığa ve “buluta” giriyor.

Öyle ki küresel finans merkezi olma yarışında, Abu Dhabi’nin yenilikçi adımlardan birini attığını orada öğrendim. Yapılan şuydu; dijital işlemlere dayalı dünyanın ilk dijital ticari banka lisansı Anglo-Gulf Trade Bank’a (AGTB) verilmişti. Öyle ya kurumsal bankacılık hizmeti veriyorsanız “bankoya” ihtiyaç yok. Akreditif açmaktan, kredi işlemlerine, tüm ticari işlemleri dijital kanaldan yapmak mümkün.

Geçmişte bankalar, artan ölçüde teknoloji kullanan finansal kurumlar halini alırken; şimdi teknoloji içinde bankacılık hizmetleri yer almaya başladı.

Bundan yaklaşık 30 yıl önce 1989-1993 yılları arasında Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın ODTÜ’de yeni PC’lerin hizmete girmesi nedeniyle “kurdele keserek” açılış yaptığı sahne akıllarda.

Teknoloji geçmişte “hardware” yani fiziksel haliyle bilgisayar demekti. Bugün o bilgisayarların ekranı, klavyesi değil, “aklını” konuşuyoruz; yani öğrenen makinaları, işleri fiziksel mekandan çok uzakta “bulutta” yapan teknolojiyi.

Microsoft’un Finansal Hizmetler Bölümü’nün Avrupa, Orta Doğu ve Afrika Bölgesi’nden sorumlu yöneticisi Patrice Amann da bunu hatırlatarak başladı konuşmasına; bu yıl Londra’da yapılan Finansal Hizmetler Konferansı SİBOS’un ilk yıllarında, bankacılara bilgisayar sergisi açıldığını ama şimdi giderek teknolojinin dijital bankacılık hizmetlere yazılım, bulut ve yapay zekaya kaydığını anlattı.

Patrice Amann

Amann, “finansal hizmetler sektörü, diğer sektörler gibi baskı altında; kesintiye uğrama ve aracılığın ortadan kalkması gibi tehditler, karmaşık regülasyon ortamı, dolandırıcılık ve siber suçlar, kullanılan eski sistemlerin yükü gibi baskılar. Amann, şirketlerin bunun için; düzenlemelerle uyumu kaybetmeden yenilikçi ve bir adım önde olabilmeleri için dönüşüm içinde olmaları gereğine işaret ediyordu.

90’lı yıllarda teknoloji hızla bankacılığa yerleşirken, artık bankacılık teknolojide yerini buluyor. Apple, Google, Microsoft finansal hizmetleri içine almaya başladı. Bu şirketler yazılım ve uygulamalarla, “bulut” içinde hız ve verimli işlem olanağı sunuyorlar.

Yapay zekâ, makine öğrenmesi, “derin öğrenme” gibi algoritma ve büyük veri setlerine dayanan işlemler, giderek insan gücüne daha az inisiyatif bırakarak, hızlı biçimde yapılabiliyor. Tekrarlanan işlemlerde, müşterinin alışkanlıkları, rutini makinalarca öğreniliyor, sonraki işlemlerde “ne yapılacağı” biliniyor.

Microsoft geçmişin “yazılım firması” olmasının çok ötesine geçmiş ve finansal hizmetler konusunda da iddialı. Farklılaştırılmış müşteri deneyimi, temel bankacılık ve modern ödeme sistemleri, şirketlere uyum ve düzenleyici gereklilikler konusunda risk yönetimi ile çalışanlara yardım ve karar almada gereken bilgi hizmetini veriyorlar.

Toplantıda, en temel sorunlardan birinin düzenleyici kurum ve uygulamalarla uyumun sağlanması olduğu, bunun da yapay zekâ ve bulut teknolojisi ile hızla ve güvenli biçimde yapılabildiği anlatıldı.

Bankacılık, genel olarak finansal hizmetler güven ve itibara dayanır.

Eğer dünya bankacılık ve finansal hizmetlerin teknoloji şirketlerince verildiği bir yere doğru gidiyorsa ki öyle; dayanılacak güven ve itibarın teknoloji şirketlerinde olması gerekiyor.

Öyleyse mülkiyet ve hassas bilgilerin, ihmal veya kasıtlı olarak kötüye kullanılmasına karşı korunması da giderek daha önem kazanıyor.

Microsoft gibi teknoloji şirketlerinin finansal kesime hizmet sunması işleri ilginç başka bir boyuta taşıyor.

Örneğin bankacılık otoritelerinin bulut teknolojisine mesafeli durmayı bırakarak yakınlaşması şu olanağı da beraberinde getiriyor; birincisi finansal hizmetler kesimindeki şirket ya da bankaların bulut teknolojisine ağırlık vermesi, ticari iş alanını büyüttüğü gibi, hem kendilerinin düzenleyici kurumların düzenlemelerine uyumuna hem de düzenleyici kurumların bu uyumu denetlemesi ve incelemesine kolaylık sağlıyor.

Herhangi bir bankacılık düzenleme ve denetleme kurumu, ilgili kurumun sunucusuna bağlanarak veri denetimi yapmak yerine çok daha büyük bir bulut bağlantısı ile geniş çaplı denetim ve karşılaştırma olanağına sahip olabiliyor. Tüm bankaların bulut sisteminde olması, denetleyici ve düzenleyici kurumlara politika oluşturma ve tasarımında da müthiş bir hız ve analiz kapasitesi sağlayabilir.

Yapay zekâ ve bulut teknolojisi, rekabetçiliği iyileştiren, büyümeyi sürdüren, müşteri deneyimini ayarlayan, değişen düzenlemelere uyum ve siber güvenlik tehditlerine karşı koruyan bir bileşimle yeni bir aşamaya geçiyor.

Örneğin Microsoft kendi bulut sistemi olan Azure üzerinden, Bank of New York-Mellon ile entegre ederek ödeme sistemleri platformu olan SWİFT’e bağlantı sağlayan ilk bulut sağlayıcı olmuş.

Bulut tabanlı sistemlerin, genelde finansal hizmetlere, özel de ödeme sistemlerinde yapay zekâ aracılığı ile çeşitli dolandırıcılık ve siber hırsızlıklara karşı işlem ve girişimlerde sürekli öğrenen, hesap ve ödemeleri güvenli hale getiren yapısı dikkat çekici.

Dijital bankacılıkta müşteri deneyimi daha kişiye özel hale geliyor. Yapay zekâ ve “öğrenen makineler” sayesinde, kişi ya da kurum müşterinin ihtiyaç, talep ve profiline göre artık teknoloji şirketleri bankaların önüne geçmeye aday.

HSBC’nin geçen hafta ilan ettiği yenilikçi adımı, akıllı cep telefonu üzerinde geliştirilen uygulama ile bir ülkede hesabı olmayan müşterinin bankaya gitmeden o ülkedeki muhataplarına banka garantisi, “teminat mektubu” verebilmesi. Bu başlı başına bir devrim.

Bugün bankalarda şube ya da merkezde birkaç kişi tarafından hayata geçirilebilen müşteri tanıma süreci, yapay zeka ve algoritmalarla öğrenen bulut işlemcilerce çok daha kurumsal bir “müşterini buluta çıkar” ilkesi haline geliyor. Bunun üzerinden çok daha ayrıntılı biçimde müşteri memnuniyeti profili de çıkarılarak finansal hizmetlerin iyileştirilmesi mümkün olabiliyor.

Diğer tarafta ise özellikle finansal suçlar ve para aklama konusunda regülasyonlara uyum süreci bulut ve yapay zeka ile çok daha algoritmik biçimde kontrol altında oluyor.

Bunun farkında olan yatırım bankaları ve ticari bankalar, teknoloji sunan şirketlerle birlikte çalışıyorlar.

Microsoft’un dijital bankacılıkta “başarı hikayesi” çıkardığı iş ortaklığındaki örneklerden biri, yazının başında bahsettiğim, dijital işlemlere dayalı dünyanın ilk dijital ticari banka lisansı alan Anglo-Gulf Trade Bank.

Daniel Gould

Anglo-Gulf Trade Bank CEO vekili Daniel Gould da oradaydı ve ayrıntılı bilgi verdi

Bir başka yeni ve önemli bir kırılma örneği, SWİFT’in iki bulut seçeneğini sunması.

Birincisi müşterisi olan finansal kurumların, SWİFT’in kendi yöneteceği bulut altyapısı üzerinde çalışabilecek olmaları. İkincisi de Microsoft Azure bulut tabanı üzerinden bağlantı sağlamaları.

Bank of New York Mellon için SWIFT ve Microsoft’un bulut tabanlı ödeme mesaj sistemi kurması ikinci seçeneğe iyi bir örnek. Sistem, SWİFT’in altyapı ve ödeme sistemini Microsoft’un bulut sistemi olan Azure üzerine kurulması ve buradan gerçek zamanlı ödeme yapılmasını sağlamış.

Belçika merkezli SWİFT’i, 200’ün üzerinde ülkede 11 binden fazla banka kullanıyor. Mevcut hali ile her banka SWİFT’in yazılımını kendi yerel merkezlerinde kurarak çalışırlarken, bulut tabanlı çalışanlarda buna ihtiyaç olmuyor. Bu da hem yatırım hem de hız konusunda kazanç sağlıyor.

Bir başkası Deutsche Bank ve Deutsche Telekom gibi şirketlerin dijital dönüşüm için çalışmaları. Deutsche Börse’un, Microsoft’un finansal hizmetler sektörü için sunduğu bulut hizmetini kullanması ve uyarlanması konusunda mesafe aldığı da not ediliyor.

Bir başka örnek, HSBC Bankası’nın Hong Kong’da Microsoft Azure bulut tabanına dayanan ödeme uygulaması PayMe’yi kurması güzel bir örnek; 1.5 milyonun üzerindeki kişinin, cep telefonu üzerindeki uygulama ile nakit kullanmadan birbirlerine serbestçe ödeme yaptıkları anlatıldı. İşlemlerin yüzde 98’inin 500 milisaniyede gerçekleştiği ölçülmüş.

Bu şirketlerden biri de İsviçre’nin küresel bankası UBS. Dünyanın en büyük servet yönetim kanalı olan UBS, Dijital dönüşümü güçlendirmek, kritik iş uygulamalarını modernize etmek ve dijital kanalları büyütmek için Microsoft Azure’un bulut teknolojisini kullanmaya başlamış. Her birinin farklı tercih ve yatırımcı profili taşıyan varlık yönetimi müşterileri için robotik finansal danışmanlık hizmeti geliştirmiş.

Tanja von Ehrlich-Treuenstätt

Toplantıda konuşan UBS’in yenilikçi ürün geliştirme bölümünden sorumlu Tanja von Ehrlich-Treuenstätt’ın özgeçmişi dikkatimi çekti; ekonomi eğitimine, oyun teorisi doktorası eşlik ediyordu.

Bulut merkezleri sözleşmelerle belirlenebiliyor, şeffaf biçimde denetlenebiliyor.

İsviçre ve Almanya’da bulut merkezleri kurulmuş.

Bulut teknolojisi alanında dünyanın önde gelen şirketleri şunlar: Amazon Web, Microsoft Azure, Google Cloud, IBM Cloud, Rackspace Cloud.

İzlenimim, diğer şirketlerde farklı olarak Microsoft’un; finansal hizmetlerde, dijital bankacılıkta özel bir alan açmış olması.

Bankacılık, kredi kartları, ödemeler, para transferleri, online alışveriş dijitalde hızla artarken, geleceğin bir başka yaklaşan yıldızı dijital paralar olacak olasılıkla.

Gündelik kullanımdaki “itibari para” (fiat money) yerine dijital para, dijital merkez bankası parası, kripto paralara doğru kaydıkça; tüm bu hizmetlerin yapıldığı platformlar da “buluta” kayacak görünüyor. Orada da aranan yine güven ve itibar hissettiren platformlar olması ilk aranan özellikler olacak.

Yazının başında atıfta bulunduğum 90’lı yıllarda, bilgisayarı fiziksel olarak alıp masa üstüne koymak “modernite” olarak görülüyordu. Ancak bunu iyi ve hızlı kullanan o “moderniteye” sahip.

Şimdi de benzer bir yanılsama mümkün; tek başına müşteri odaklı yazılı ya da uygulama geliştirmek, finansal hizmetlerde dijitalleşmenin bugünün “modernitesi” değil. Bugünün “modernitesi”, bu dijitalleşmeyi kendi iş alanında toptan bir ekosistem haline getiren, bunu bir entegre kültür olarak ele alan yaklaşımda. Bu da “altı kaval, üstü şişhane” derme çatma yapılarla olmuyor.

2017’de 50.8 milyar dolarlık Fintech yatırımı tutarı 2018’de 111.8 milyar dolara çıkmış.

McKinsey’in Şubat 2019’da yayımlanan araştırmasına göre; ABD’nin 25 büyük bankası 2009’dan bu yana şube sayısını azaltmalarına karşın mevduat tabanları büyümeye devam etmiş. Yani, geleneksel biçimde şubelere dayalı bankacılığın eskisi gibi sürdürülmemesi dezavantaj getirmiyor.  Tersine dijital bankacılık arayışı, banka müşterileri arasında giderek artıyor. Hollanda, İsveç ve Fransa’da banka müşterilerinin yüzde 70’inden fazlası, dijital bankacılık ürünü satın alma eğilimi taşıyor.

Genel fotoğrafta da dijital satış penetrasyonu dijital müşteri aktivitesinin çok üzerinde bir hızla yükseliyor. Çoğu banka müşterisinin dijital kanallarda finansal ürünlere dair arayışı varken, çok az bankanın bu arayışı dijital kanallara etkili biçimde aktardığı not ediliyor. Dijital kanallarda dijital ürün kullanım arayışı, sunulan hizmetten daha hızlı gelişiyor.

Apple’ın 1.5 milyara yaklaşan akıllı telefon kullanıcısının olduğu düşünülürse Apple kredi kartı müthiş bir pazar payına aday. Facebook da çıkaracağı dijital para Libra ile potansiyel müşteri tabanı 2.4 milyar kullanıcı ile hazır.

Dünyada 5.5 milyar yetişkin var; bunların da 3’te ikisinin cep telefonu var. Giderek akıllı telefonlar dünyayı kaplıyor.

Peki mevcut bankalar ne yapacak? Herkesin aklına fotoğraf devi Kodak’ın, dijital fotoğraf devriminin herkesin cebine girmesi ile pazar çöküşü ve 2012’de iflas masasına başvurması, sonrasında da kaderin cilvesi, çoğu patent haklarını Google, Apple gibi şirketlere satması.

Dünyanın önde gelen Fintech otoritelerinden sayılan Chris Skinner da toplantıda yaptığı konuşmada, genç kuşak “unicorn” girişimlerine işaret ederek; mevcut finansal hizmet sunan banka ve kuruluşların değişime ayak uyduramaması durumunda güç kaybedeceklerine işaret etti.

Chris Skinner

Skinner’ın verdiği çarpıcı örnek, Stripe adlı ödeme platformunu kuran iki kardeşin başarısı. John Collison (1990) ve Patrick (1988) Collison adlı İrlandalı kardeşler 20’li yaşların başında 2010’da Stripe’ı kuruyor. Tam 6 yıl sonra Ekim 2016’da, 400 kişinin çalıştığı şirketin değeri 9.2 milyar dolara, Ekim 2018’de ise yaklaşık 1000 kişinin çalıştığı şirket değeri 20 milyar dolara ulaşıyor.

Patrick ve John Collision (Kaynak: Chris Skinner sunumu)

Skinner ABD bankacılık devi JP Morgan Chase’den örnek vererek devam ediyor; bankanın CEO’su Jamie Dimon’un akıllı davranarak JP Morgan’a yıllık 10.8 milyar dolarlık bütçeyle Fintech yatırımı yaptığını ve bu sayede “yaklaşan” tehlikeye önlem alarak bankayı yapay zeka, öğrenen makinalar, uygulamalar, açık bankacılık kullanan yapıya yaklaştırdığını, Ekim 2016’da 235 bin kişinin çalıştığı JP Morgan’ın borsa değerinin 245 milyar dolarken, Ekim 2018’de 165 bin kişiye düşmüş çalışan sayısıyla 365 milyar dolara çıktığına dikkat çekti. Çalışan başına şirket değerini iki kat artırmış olsa da, 20’li yaşlardaki iki genç girişimcinin geldiği çalışan başına şirket değerinin 10’da birinde.

Jamie Dimon (Kaynak: Chris Skinner sunumu)

JP Morgan’ın geçmişte 360 bin saat hukuksal mesai alan bir dokümanı işleme süresinin bir saniyeye düşürdüğünü ve bunun da 1500 avukatı azaltmak anlamına geldiğinin altını çiziyor. 165 bin çalışanının 50 bine yakın (Twitter ve Facebook’takilerin toplamından fazla) geliştirme ve teknoloji alanında eleman çalıştırdığını, bunun sonucu da “teknoloji şirketi bankacılık yapıyor” denildiğini vurguluyor.   

Skinner JP Morgan’ın teknoloji şirketlerince dağıtılan, “dağılan” değil, bizatihi “dağıtan” olmayı tercih ettiğine işaret ediyor.

Son bir not da yine güncel bir gelişme üzerine; deprem.

Microsoft’un toplantısında iken İstanbul’da Silivri açıklarında 5.8 şiddetinde bir deprem ve ardından artçıları oldu. Telefonların çalışmadığı, insanların yakınlarına ulaşamadığı haberlerde yer aldı.

Döndüğümde bankacı arkadaşlarıma sordum. “Disaster recovery” planları var mıydı? Aldığım yanıtlar arasında “bulutta var” seçeneği yoktu. İstanbul’un Avrupa yakasında genel merkezi olan bankaların Asya yakasında yedek sunucuları vardı.

Deprem gibi bir felakette, bankaların ne yapacağına dair “disaster recovery” planları olması gerekiyor. Yani potansiyel bir felaket sonrası insanların banka hesaplarına ulaşabilmesi, ihtiyaçlarını karşılayabilecek nakde ulaşabilmesi için sistemlerin çalışır ve ulaşılabilir olması gerekiyor. Bunların da yerleşik sunucuların farklı coğrafi merkezlere konularak yapıldığı biliniyor. Peki ya bulutta olsa daha erişilebilir ve çalışabilir olmaz mıydı?

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi

“Rating Karteli” neden kuruluyor?

Türkiye sadece hukukta, demokraside değil ekonomide de içine kapanan bir yapıya sürükleniyor. Ekonomi yönetimi krizin yapısal nedenlerini çözmek yerine, semptomlarını göz önünden kaldırmaya, serbest piyasa mekanizmasına ve fiyatlamalara “arka kapı” yöntemleriyle ve “telefon direktifleriyle” müdahale etmeye yönelmişti; şimdi de “ülkeye komünizm gerekiyorsa biz getiririz” kafasıyla Ankara güdümlü bir kredi dereceleme şirketi oluşturuyor. Ama bunun “komünizmle” ilgisi yok, tersine kartel kuruluyor.

Geçen haftaydı haber çıktığında; Bloomberg’in haberine göre, birkaç banka, Borsa yönetimi ve finans sektöründe bulunan birliklerden oluşan bir grup JCR Eurasia adlı yerel kredi dereceleme kuruluşunun çoğunluk hissesini satın almak için harekete geçmişlerdi.

Buna göre; JCR Eurasia adlı yerel rating şirketinin yüzde 82.06’lık çoğunluk hisselerini elinde tutan Orhan Ökmen ve Rafi Karagöl, bu hisseleri 13 milyon dolara satacaklardı.

Uluslararası Japon kredi dereceleme kuruluşu JCR (Japan Credit Rating Agency) ise yüzde 14.95’lik hisselerini tutacaktı.

Bankacılık kulislerinden aldığım bilgiye göre; JCR Japonya’nın yüzde 14.9 hissesi dururken, satın alma sonrası Borsa İstanbul yüzde 18.5’la en büyük hissedar olacak. Bankalarınki hariç üç kurumsal birlik; Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği, Türkiye Sigorta Birliği, Finansal Kurumlar Birliği yüzde 6’şar hisse alacaklar. 17 banka ve katılım bankası da yüzde 2.86’lık hisse alarak ortak olacaklar.

Yönetim kurulunun ise 7 üyeden oluşması kararlaştırılmış; 1 koltuk JCR’a, 2 koltuk Borsa ve birliklere, 4 koltuk da bankalara verilecekmiş.

JCR dışındaki olan ve bugünkü mevcut yerli ortaklardan satın alınacak yüzde 85.1’lik hissenin yüzde 20’si kamu bankalarına gidiyor. Yüzde 18.5’i BİST’te olacak; böylece doğrudan yüzde 38.5’luk hisse devletin kontrolünde olacak. Böyle olacak da devlet azınlıkta mı kalacak? Hayır; toplamda yüzde 18’lik hisseleri temsil eden 3 kurumsal birlik de, BDDK ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) bir dediğini iki edemediğinden “Ankara’nın dudaklarını okuyarak” oy kullanacaklar.

Böylece yüzde 56.5’luk hisseyle, yönetim kurulu Ankara’nın “kaş-göz” alanına girecek biçimde yapılandırılmış.

Zaten uluslararası not geçerliği olmayan yerel bir kredi dereceleme kuruluşu olan JCR Eurasia’nın satın alınmasında da olan bu; bankalar ve birlikler kendilerine ne dendi ise itiraz etmeden yapıyorlar. Bu onadıkları anlamına da gelmiyor; ama çok da severek yapmıyorlar.

Konuştuğum bankacılık çevreleri, ödenecek 13 milyon doları da pahalı buluyor. Ama bunun nasıl belirlendiğini de açıktan sorgulamıyorlar.

Yüzde 82’lik çoğunluk hissesine 13 milyon dolar ödeme planına karşılık, şirketin 2018 yılındaki esas faaliyet karının 1 milyon 547 bin TL (ortalama kurla 321 bin dolar) olduğu görülüyor.

Türkiye’de kurulu ve SPK tarafından kredi dereceleme lisansı verilen yerel şirketlerin sayısı ise 5.

Peki amaç ne?

Türkiye’de kurulu bir kredi dereceleme şirketini satın alacak olan banka, katılım, sigorta, leasing, faktöring, sermaye piyasası kuruluşları ne yapacak?

Bu şirketin vereceği notların uluslararası düzlemde müşterisinin olması zor.

Sadece içeride “işe yarayacak”.

İyi de ne olacak? Zaten bu şirket çalışmıyor muydu? Faal değil miydi?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 10 Nisan 2019’da ‘Ulusal kredi derecelendirme şirketi kurulması işlemini bu yıl içinde tamamlayacağız” demişti.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben de Mart ayında “kredi derecelendirme kuruluşunu bu yıl içinde kurmayı hedeflediklerini” söylemişti.

Peki 6 ay bekledikten sonra neden birdenbire bu “milli rating şirketi” şevki canlanıverdi?

BDDK Başkanı Akben, 6 ay önceki açıklamasında bunun ipuçlarını veriyordu.

Amaç borçlanma maliyetlerini düşürmek, ama asıl bankaların uyguladığı kredi risk ağırlığını aşağı çekerek sermaye ihtiyacını azaltmak.

Akben’in anlatımıyla; “Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşunun vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir”.

Akben’in anlatımında, hedeflenen “milli rating şirketinin” işlevi şu işe yarayacaktı:

“Bankalar, portföylerinde TL borçlanmalarda derecelendirmeden bağımsız risk ağırlığı uygulanabilirken, kurumsal kredi portföyünde TL borçlanmalarda ülkemizde hiçbir kurumsal firmaya yüzde 100’den daha düşük bir risk ağırlığı uygulanmamakta, bu da riskin gerçeğe uygun ölçümünü engellemektedir. Etkin derecelendirme, doğru risk ölçümüyle bankalar sermaye gereksinimlerini daha doğru ve hassas hesaplayabileceklerdir. Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşu vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir.”

Geldiğimiz yer şurası; 7 koltuklu yönetim kurulunda 4 koltuğu olan bankalar, kredi dereceleme şirketine yön verecekler. Hali hazırda kredi riski olan, yani önceden kredi verdikleri ve bilançolarında kredisi duran şirketlere ya da potansiyel şirketlere, onların ihraç ettikleri borçlanma araçlarına kredi notu verecekler. “Tek başına belirleyici değiliz” dense de çıkar çatışması olan bir alana giriyorlar.

Zaten işleyen ve 5 yerel kredi dereceleme kuruluşu varken, bu şekilde bir “örgütlenmeyle” mevcut kredi dereceleme kuruluşunu satın alarak diğer kredi dereceleme kuruluşlarına karşı haksız rekabet oluşturması anlaşılır gibi değil.

Bankalara mevduat, kredi ve kredi kartları alanında anlaşma ve uyum halinde rekabeti ihlal ettikleri için, yani “kartel oluşturdukları” iddiasıyla soruşturma açan Ankara, şimdi kredi dereceleme alanında “kartelin babasını” kuruyor.  

Ankara’daki siyasi otorite de hisse yapısı nedeniyle, bu şirketi kontrol ederken, potansiyel olarak kimin kredisini geri ödeyebileceğine, kimin geri ödeyemeyeceğine de müdahil olacak.

Ankara’nın işareti ile zoraki biçimde satın alınacak olan bu yerel kredi dereceleme kuruluşunun uluslararası bir kabul görülür hali yok ve bu hali de olmayacak.

Sadece yerel çapta, belki birkaç ilave düzenleme ile BDDK Başkanının anlattığı gibi bankaların sermaye yeterlik oranı birden yükselecek; bunu da “TL kredileri yüzde 100 riskli varlık olarak tanımlıyorduk, bunu düzelttik” diyerek açıklayacaklar.

Ancak buna rağmen yabancı kreditörlerin kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramayacak. Belki de batık kredi sorununda durumu daha da “hafifletme” olarak görülecek.

Son kez soralım; mevcut hisseleri Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına ait bu şirket zaten çalışmıyor muydu? Bu şirketi devletçe oluşturulan kartel alınca hangi amaca ulaşılacak?

Güncelleme: 18 Eylül 2019

NTV’nin yayınına katılan Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın şu açıklamayı yaptı:

JCR Avrasya ile görüşüyoruz:

Uğur Gürses

Dosya, Ekonomi, Yeni Çağ

Bu gelen dijital paranın ayak sesleri

(Dijital para, kripto para ve Libra)

Dijital paraya temkinli yaklaşanlar birden “haydi yapalım” derse ne olur? İşte bu yıl bu yaşanıyor. Hem de yeni bir para tasarımı ile “Old Lady” ses verdi.

Merkez bankacılığının “Kâbe’si” sayılan toplantılar, bu işin önde gelen merkez bankacılarını, akademisyenlerini, uzmanlarını her yıl ağustos ayında ABD’nin meşhur “yaylası” Wyoming’deki Jackson Hole’da bir araya getiriyor. Kansas Fed’in ev sahipliğindeki toplantıların da her yıl bir ana başlığı var. Bu yıl ki de “Para Politikasının Zorlukları” (Challenges for Monetary Policy) idi.

Doğrusu, önde gelen gelişmiş ülkelerin başında ya popülist şarlatan liderler var ya da yükselen ırkçı ve popülist partilerin yükselişi karşısında “öyle davranma” baskısı altında kalan sağ muhafazakâr liderler. Bu durum da para politikasını yürütenlerin işlerini epey zorlaştırıyor.

İşte ABD’de olan da bu; Trump ticaret savaşı açarken, reel ekonomide resesyon yokken verim eğrisi negatif oldu diye Fed faiz indirimine zorlandı. Fed hala da ne yapacağını bilemiyor. Baskın rezerv para olan doları basan banka da piyasa rüzgarına kapılıp kafası karışınca tüm dünya “sarhoş” oldu.

Merkez bankacılar önünü göremediği için bu toplantılarda en somut çıkışı Britanya Merkez Bankası (BOE) Mark Carney yaptı.

Carney açık biçimde, radikal bir öneride; bir “uluslararası para birimi” yaratılması önerisinde bulundu. Dolar gibi baskın bir para biriminin getirdiği dengesizlikleri gidermek için egemen devletlerce, “ortak sentetik dijital para birimi” yaratılmasını önerdi.

Carney, özetle şöyle bir arka plandan hareket ederek bu öneriyi getiriyor; bugünkü dünyada tek bir para birimi baskın rezerv para. O da ABD doları. Küresel ticarette faturaların yarısı dolarla ifade ediliyor. Küresel milli gelirin yüzde 70’ini oluşturan ülkeler, para çapası olarak doları kullanıyor. Gelişen ülkelerin yaptığı borçlanmaların 3’te 2’si dolar cinsinden. Ülke rezervlerinin de. Küresel tahvil ihraçlarının da. Oysa ABD, dünya ticaretinin sadece yüzde 10’unu, küresel üretimin de yüzde 15’ini yapıyor.

Kaynak: Mark Carney, Jackson Hole Toplantısı Konuşması, 2019

Çin’in yükselişi sürse de Yuan’ın rezerv para rolünü üstlenerek ikinci bir alternatif olması zaman alacak. En iyi ve öncelenmesi gereken çözüm “çok kutuplu sistemi” kurmak. Çoklu rezerv para sistemi, güvenli varlık arzını artıracak, küresel denge faizleri aşağı bastıran baskıları azaltacaktır. Çoklu rezerv para sisteminin yararı, gelişmişlerden gelişenlere yansıyan olumsuz etkilerini azaltacaktır. Böylelikle, kırılganlıklar azalacak, sermaye akımlarının sürdürülebilirliği artacaktır. Carney böyle bir açı koyuyor.

Böyle bir “çoklu rezerv para sisteminin” oluşması uzak gibi görünse de teknolojinin, sanal koşullarda bunu oluşturmaya zemin oluşturduğuna işaret ediyor.

Carney, tarihsel olarak rezerv paranın yükselişinin onun değişim aracı olarak kullanışlılığından dayanak aldığını söylüyor. Rezerv paranın değişim aracı olarak yükselişini ise uluslararası ödemelerde artan rahatlık ve azalan maliyetlere bağlıyor.

Madem ki perakende işlemler fizikselden çok ‘online’a kayıyor, nakit de elektronik ödemelere; giderek maliyetli işlemlerin yeni teknolojik uygulamalar sayesinde ucuz hale gelmesi bir alan açıyor.

Buradan Carney lafı Facebook’un yeni dijital para tasarımı olan Libra’ya getiriyor. Libra’nın dolar, Sterlin, Euro cinsi rezerv varlıklara dayalı yeni uluslararası sabit dijital ödeme alt yapısını örnek göstererek, bunun mesajlaşma platformlarında kullanıcılar arasında ve perakendeciler arasında el değiştireceğine işaret ediyor.

Tasarımına bağlı olarak, parasal ve finansal istikrara çok belirgin etkilerinin olabileceğine dair kaygısını da not düşüyor. Düzenleyici kurumların, bu tür kaygılara ilişkin önceden adım atmalarının gerekebileceğini de.

Sonuçta, Carney; kamusal sektör tarafından (egemen devletlerin para otoritelerince) yeni bir “Sentetik Hegemonik Para” yaratılmasının tartışılmasının yararlı olacağını açıklıyor. Yani ülkelerde para basma yetkisi olan otoritelerin çıkaracağı dijital para. “Dijital merkez bankası parası” basanların ağı tarafından çıkarılacak bir para.

Sentetik Hegemonik Para’nın, küresel ticarette ABD dolarının baskın etkisini kıracağını, bu sentetik dijital paranın payının artması halinde ABD’den kaynaklanacak şokların kurlar aracılığı ile diğer ülkelere yansımasının azalacağını öne sürüyor Carney.

Böylelikle küresel ticaretin, bir para birimi yerine, sentetik dijital parayı oluşturan sepet içinde yer alan ülkelerin koşullarındaki değişikliğe duyarlı olacağını savunuyor.

Eğer devletlerin katılımı ile böyle sepet dağılımlı bir “sentetik dijital para” olursa kredi piyasalarında doların etkisini ortadan kaldırır, böylece doların küresel finansal çevrimler üzerine etkisini azaltır. Hem de gelişen ülkelere sermaye akımlarının oynaklığını azaltır.

Böylece, sepet içindeki paralar rezerv varlık halini alır. Gelişen ülkeler de dolara bağlı rezerv tutmaktan kurtulur. Bunun da denge faiz oranları üzerindeki aşağı yönlü baskıyı azaltacağı açık. Küresel likidite tuzağını da.

Carney’in önerisi, Brexit eşiğindeki Britanya için çok akıllıca öneri; böylece sterlinin bugünkü bulunduğu yerden “uluslararası dijital para” sayesinde görece daha fazla pay alacağı çok açık.

Bu öneri yankı bulsa da “ortak egemen dijital merkez bankası parası sepeti” halindeki “sentetik bir para” yaratılması belki de hiç olmayacak. Ancak şurası açık; “dijital merkez bankası parası” için birçok ülkenin, yaptıkları takvimler olasılıkla öne çekilecek.

Dijital para nedir?

Önce isterseniz dijital paranın ne olmadığına değinelim.

Birkaç yıl önce dünyayı saran bir ilgi odağı vardı. Finansla ilgili olsun olmasın, herkesin dilinde sıfırdan 20 bin dolara yaklaşan bir kripto para Bitcoin vardı. Herkesin ilgisini çeken şuydu; 300-500 dolar gibi fiyatlanan bir dijital varlık, 20 bin dolara yaklaşmıştı. Şehir efsaneleri türeme talep ve ilgi yaratıyordu; “sıfırdan yatırım yapan genç şimdi Porche ile dolaşıyor” türünden hikayeler “köşe dönme” dünyasının besinidir çünkü.

Arzı sınırlı olan varlığın fiyatının taleple patlayacağı çok açıktı. “Bu teknoloji para eder, daha da edecek” kafasında olan ama finansal okur yazarlığı olmayanlar, “future” pazarının açılmasıyla “düz oturdular”. Zirveden sonra uzunca süre 10 bin dolar altında kalan Bitcoin yeniden 10 bin dolara çıktı.

Bitcoin ve arkasındaki blockchain teknolojisi o kadar da konuşulmadı.

Asıl hikâye, giderek dijital kapsayıcılık içinde her şeyi kollektif hale gelen bireye, özel bir koruma alanı yaratılmasıydı.

Blockchain teknolojisi, geleceğin özel alanı için biçilmiş bir kaftandı. Parası neden bu korumalı alan içinde olmasındı ki? Bitcoin bunu sağlıyordu; şifre kimde ise para onda idi. Transfer bile iki kişi arasında sır kalıyordu. Aracı, transfer merkezi gibi üçüncü bir durak yoktu. Elektronik cüzdanlar vardı.

Sadece Bitcoin değil, Ethereum, Ripple gibi diğer kripto paralar da ilgi gördü.

Bu konuda geçmişte iki yazı yazdım; biri 2013’te Bitcoin parlamaya başladığında, diğeri ise 2017 sonunda bu bir “lale çılgınlığına” dönüştüğünde. Hala “Bitcoin nedir” bilmeyenler için özetleyici olabilir:

‘Sanal mangır’ Bitcoin bir hayalin kapısını açtı

Bu çağın lalesi Bitcoin mi?

Asıl hikâye, parayı basan kurumların kripto paralar konusunda çalışma grupları kurması idi.

Neredeyse çoğu merkez bankası açık ya da örtülü biçimde bu konuda çalışma yürütmeye başladılar. Daha doğrusu, çalışmalarını hızlandırdılar.

İşte bu eşikte, önde gelen bir merkez bankasının başkanının “gelin ortak bir sentetik dijital para birimi yaratalım” çıkışı önemli bir dönüm noktasıdır.

Kripto para, bu paranın yaratılmasında, el değiştirmesinde çeşitli algoritmalar olan ve genelde de arzı sınırlı olan şifreli paralar demek.

Dijital para ise bundan farklı; arkasında bir merkez bankası parası ya da bir varlık bulunan elektronik ortamda tutulan para demek. Bu açıdan kripto paralardan ayrılıyor.

Kripto paranın kendisi bir varlık. Dijital para ise bildiğimiz kâğıt paranın dijital formu ya da arkasında bir varlık, değer olan para.

Dijital para denince akla gelen “dijital merkez bankası parası” akla geliyor. Facebook’un çıkarmak istediği “Libra” da arkasında varlık bulunan, blockchain teknolojisi bazlı bir dijital para olarak tasarlanıyor.

Libra’ya sonra döneceğiz.

Peki neden dünya kripto para ya da dijital para konuşmaya başladı?

Sorun şurada, herkes kendinden görebilir; en başta hayatımızın tüm alanına giren dijitalleşme, mobil cihazlar, bu cihazlardaki uygulamalar giderek daha fazla finansla varlık ve ürün kullanmamızı getirdi. Bu daha da artacak. Çünkü hem erişim olanakları, erişim hızları artıyor, hem de yapa zekâ uygulamaları nedeniyle günlük yaşamımızda daha fazla kullanıyoruz. Bir de bunlar yükselirken, siber güvenlik kaygıları ve risklerin yükseldiği, güvenli bir dijital-kripto para ihtiyacının arttığı da bir veri.

Giderek teknoloji elimizde ve cebimizde; finansal alanda da ödeme, tasarruf, borçlanma, transfer, risk yönetim, danışmanlık gibi temel finansal işlemler yayılıyor.

Şimdi dünyanın gündeminde, bir tarafta kripto paralar, diğer tarafta da “dijital merkez bankası parası” var.

Dünyadaki devlet ve merkez bankası yetkilileri, uluslararası kurumlar kripto paralara mesafeli duruyorlar; çünkü hem bu paraların bir para değil, finansal varlık olduğunu, en önemlisi de üçüncü ya da aracı olmadan “uçtan uca” transfer nedeniyle, para aklama ve terör finansmanı kaygıları nedeniyle rezervasyonları var.

Bu yüzden, resmi bakış açısı daha çok “dijital merkez bankası parası” ya da “uluslarararası sentetik dijital paraya” daha sıcaklar.

Dijital para aslında merkez bankalarının ihraç ettiği ve günlük hayatta kullandığımız paraların dijital formu. Nakit değil.

Banka hesabımızdan EFT yaptığımızda, bir bankanın merkez bankasındaki hesabındaki parasını kendi lehimize bir başka bankaya geçiriyoruz. Sonuçta A bankasından B bankasına gidiyorsa da merkez bankasındaki lehdar bankanın hesabı değişiyor. Birey olarak bizim adımız geçmiyor. Dijital para ise merkez bankasınca yaratılmış bir parasal büyüklükte birey olarak doğrudan o paraya herhangi bir aracı olmadan hükmediyor olmamız demek. Bireyden bireye, bireyden şirkete transfer edilebiliyor, aracı banka olmadan.

Bitcoin kripto bir sanal jeton (token) ise dijital para da merkez bankalarınca çıkarılan “sanal jeton” demek. Farkı ikincisinin bir yükümlüsü var.

Dijital merkez bankası parası, jeton bazlı ya da hesaben olabiliyor. Transferleri de aşağıdaki IMF grafiğinde olduğu gibi çizilmiş (3):

Çok açık ki; hesaben yapılanda bugünkü gibi “bakiye yeterliği” kontrol ediliyorken, jeton bazlı dijital merkez bankası parasında jetonun kendisi bir birimi temsil ettiği için buna gerek yoktur. Elektronik bir cüzdandan, diğerine transfer yeterlidir.

Yine asıl “özel alan” meselesine dönüyoruz; dijital paranın transferi nasıl yapılacaktır?

Merkezi mi (centralized), yoksa dağıtık (decentralized) bir sistemde mi?

Dağıtık sistemde transfer “Dağıtık Kayıt Teknolojisi”  (distributed ledger technology-DLT) ile yani “blockchain” sistemi ile olacaktır. Bunun da kapalı bir sistemde merkez bankalarınca yönetilmesi söz konusu.

IMF gibi kurumlar tarafından merkezi sistemin ise daha etkin olacağı değerlendiriliyor. Çünkü sanal jetonların seri numaralarının geçerliğinin kontrol edilmesi, ardından çifte kullanımın önüne geçmek için yeni cüzdana geçmeden önce yeni bir numara verilmesi gibi işlemler, bunu gerekli kılabilir.

IMF çalışmasında, paranın tarihsel gelişimine atıfta bulunarak; “paranın tarihi gösteriyor ki paranın temel işlevleri değişmeyecek, kullanıcı ihtiyaçlarına göre biçimi farklılaşacak”. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte “dijital merkez bankası parasının” yükselişi kaçınılmaz görünüyor. Bunun için de bu dijital paraları çıkarak merkez bankalarının yanıt bulmaları gereken bir dizi soru var. Bunların başında da “sınır aşan dijital merkez bankası paralarının” kapsamı, yerleşik ve yerleşik olmayanların erişebilirliği, para ikamesi, güvenli liman gibi başlıklar geliyor.

Bugün kullandığımız basılmış itibari para, banka hesabı ile dijital merkez bankası parasının tasarım özelliklerinin işlevsel karşılaştırması yapılmış. Dijital merkez bankası parasının “sanal jeton” hali ile “hesaben” olanı da farklı nitelikleri var. Ama genel amaçlı bakıldığında “sanal jeton” biçimi (token) daha işlevsel.

Dijital para neden her şeyin de önüne geçecek?

Bunun çok açık bir nedeni var; mavi küremizde yaklaşık 5.5 milyar yetişkin insan yaşıyor. Ortak yönleri de büyük çoğunluğunun cebinde bir cep telefonu var. Daha fazlası, bu 5.5 milyar yetişkinin yüzde 31’inin yani her 3 yetişkinden birinin (1.7 milyarının) hiçbir banka hesabı yok. Ama bu 1.7 milyar insanın 3’te 2’sinin cep telefonu var.

Bu neden önemli, anlatayım.

Küresel çapta bir finansal kapsayıcılık için, yoksulluğu aşmak için çok önemli.

Banka hesabı ve cep telefonu ikilisi; finansal uygulamalara, banka (ödeme) kartları, mobil para gibi dijital hizmetlere erişim sağlıyor. Dünya Bankası’nın raporuna göre (6) mobil para uygulamalarına özellikle kadınların erişimi, çok büyük faydalar sağlamış.  Tek başına aile reisi olan kadınlar, bu sayede hanenin gelirini artırmışlar. Kenya’daki bir çalışma, 185 bin kadın tarımdan çıkarak iş geliştirmeye ve perakende faaliyetlere geçmiş. Kadın aile reisi olan hanelerde aşırı yoksulluk seviyesi yüzde 22 azalmış.

Sadece 2014-2017 arası dönemde 515 milyon yetişkin bir finansal kurumda ya da mobil para hizmeti uygulamasında hesap açmış. Bu da oranı yüzde 62’den yüzde 69’a çekmiş. Merak edenler için, Türkiye’de de yüzde 69 oranında.

Yüksek gelirli ülkelerde bu oran yüzde 94 iken, gelişen ülkelerde yüzde 63 olmuş.

Banka hesabı olmayan 1.7 milyar kişinin yüzde 56’sı kadınlar.

Yoksulların finansal erişiminin olması, kamu yardımlarının doğrudan aktarılması açısından da çok önemi var.

Yüksek gelirli ekonomilerde yetişkinlerin yüzde 43’ü devletten; ücret, emeklilik maaşı, sosyal yardım, işsizlik ödemesi, eğitim ya da sağlık transferleri gibi ödemeler alıyor. Bunun oranı gelişen ekonomilerde yetişkinlerin yarısı kadar.

Muhtemelen Facebook gibi dijital para çıkarma düşüncesine hızlı giriş yapanların aklındaki de bu; 2.4 milyar kişinin Facebook hesabı var, tamamının da muhtemelen cep telefonu var. Banka hesabı ile birleştiğinde, yoksul veya zengin çok büyük bir finansal kapsayıcılık, erişim sağlanıyor.

Dünya Bankası verilerine göre; küresel olarak yetişkinlerin yüzde 52’si (banka hesabı sahiplerinin yüzde 76’sı) bir yıl içinde en az 1 dijital ödeme aldıklarını beyan etmiş. Bu oran, yüksek gelirli ülkelerde yüzde 91, gelişen ülkelerde yüzde 44 olmuş.

Sadece 2014’den 2017’ye 6 yılda küresel oran yüzde 41’ten yüzde 52’lik orana çıkmış. Gelişen ülkelerdeki artış görece daha hızlı olmuş; yüzde 32’den yüzde 44’e. Bunun üssel olarak artacağını kestirmek zor değil.

 Asıl can alıcı yeri burası; yüksek gelirli ülkelerde yetişkinlerin yüzde 51’i (banka hesabı olanların yüzde 55’i) son 1 yılda en az bir adet finansal işlemi cep telefonu ya da internet üzerinden gerçekleştirmiş.

Gelişen ülkelerde yetişkinlerin yüzde 19’u (banka hesabı olanların yüzde 30’u) son 1 yılda en az bir adet doğrudan ödemeyi cep telefonu ya da internet üzerinden gerçekleştirmiş.

Gümbür gümbür gelen bir finansal dijitalleşme var; her ne kadar nakit seven bir toplum olursanız olun, kuşaklarla dijital para kullanımının 5-10 yıl aralığında bir vadede patlayacağı çok açık.

Bugün hikayesi dijital paradır. İşte bu yüzden Carney gibi merkez bankacılar, bunu bugünden fırsata çevirmek için manevra alanı yaratıyorlar.

Yarın ülkelerin egemen dijital merkez bankası paraları, ertesi gün uluslararası ortak dijital bir para sistemi çok uzak değil.

Libra

Facebook 15 Temmuz 2019 günü “küresel dijital para” olarak Libra’yı ilan etti. 2020’de süreçleri başlayacak.

Blockchain tabanlı bir dijital para olacak Libra. Dayandığı varlık ise içindeki rezerv varlıklar olacak. Libra yaratıldıktan sonra, kullanıcılar satın alacakları Libra’nın karşılığı kadar kendi para cinslerinden ödeme yapacaklar. Libra yaratmanın tek yolu bu. Örneğin Avrupa’da yaşayan biri 1 Libra eşiti karşılığında Euro ödeyecek. İtibari paralar (“Fiat Money”, merkez bankalarının bastığı para) ödendikçe, Libra miktarı da büyüyecek. Yatırılan paralardan bir getiri elde edilemeyecek. Libra işletmecileri faiz ödemeyecekler.

Libra satın alanlardan toplanan ve merkez bankalarını ihraç ettiği ve bugün bizlerin kullandığı “itibari paralar”, düşük riskli varlıklara yatırılacak; mevduat, kısa vadeli devlet tahvilleri gibi.

Geleceği konuşurken, bazı şeylerde geride kalmanın bizlerde bırakacağı izler olacak; çünkü Libra, içinde bulunan rezerv paralar, “istikrarlı ve itibarlı merkez bankalarının bastığı para cinsleri” olarak tanımlanıyor. Bugünkü hali ile TL’nin Libra sepeti içinde yer alması olanaksız.

Aynı şekilde, yatırımların tutulacağı saklamacı kuruluşlar da, hem coğrafi olarak dağıtılmış olacak, hem de yatırım sınıfı kredi derecesine sahip olacaklar.

Libra, üç ana temele dayanıyor; birincisi güvenli, ölçekli ve güvenilir bir blokchain tabanı, ikincisi varlıklardan oluşan bir rezerve dayanıyor, değerini de bundan alıyor, üçüncüsü de İsviçre’de kurulacak bağımsız bir kuruluşça yönetişimi yapılacak. Bu kuruluşu (Libra Association) oluşturacak kesimlerin farklı coğrafyalardan, farklı ticari, akademik ve kar gütmeyen ya da çok taraflı kuruluşlar da olacak. Bugünden Visa ve Mastercard gibi kredi kartları kuruluşları, Pay Pal gibi dijital ödeme kuruluşları, Vodafone gibi iletişim kuruluşları, Uber ve Spotify gibi uygulamalar şimdiden katılmış durumdalar. 

Libra açık bir sistem olacağından, geliştirmecilere açık bir yapı olacak.

İlan edildikten sonra asıl büyümenin ve katılımların olacağı çok açık.

2.4 milyar Facebook kullanıcısı hazır, milyarlarca cep telefonu ve banka hesabı “Voltran”ı oluşturacak.

Teknik tarafında eleştiri getiren, eksiklikleri ve potansiyel riskleri gösterenler var. Ancak, Libra’nın ya da bunun gibi ayağı bugünden yere basan potansiyel yeni oluşumlara “tetikleme” işlevinin yerine geldiğini düşünüyorum.

Britanya Merkez Bankası başkanı Mark Carney’i de heycanlandıran, arkasında rezerv varlıklar bulunan, çoklu ulusal paralardan oluşacak bir “dijital merkez bankası parasıyla” da beraber gidebilecek bir model bu tasarım para Libra.

Türkiye’de son gelişmeler ne?

Türkiye ekonomik zorlukların içinde bir yandan enflasyon, istikrarsız TL, “L” tipinde seyreden bir ekonomik durgunlukla baş etmeye çalışıyor olsa da, son yıllarda iki şey dikkat çekiyor; internet üzerinden yapılan kredi kartı harcamaları hızla büyüyor, temassız kartla yapılan harcamalar da.

İki grafik koyalım;

İnternet üzerinden yapılan alışverişlerde yerli kartlarla yurtiçi ve yurtdışı harcamalar Temmuz 2019’da aylık 17 milyar TL’ye dayanmış durumda. Bunun bir önceki yıl başında kabaca 10 milyar TL olduğu hesaba katılırsa müthiş bir hızla büyüyor demek. Bu tutar toplam kredi kartı işlemlerinin yüzde 20’sini buluyor.

Temassız kartlarla yapılan ödemeler de öyle Temmuz 2019 itibariyle 1.5 milyar TL’ye yaklaşmış.

Evet o klişe ile bitirelim; “olaylar hızla gelişir”.

Uğur Gürses

Kaynaklar:

  1. The Growing Challenges for Monetary Policy in the current International Monetary and Financial System, Mark Carney, Governor of the Bank of England, Jackson Hole Symposium 23 August 2019
  2. Casting Light on Central Bank Digital Currency,  Tommaso Mancini-Griffoli, Maria Soledad Martinez Peria, Itai Agur, Anil Ari, John Kiff, Adina Popescu and Celine Rochon with contributions from Fabio Comelli, Federico Grinberg, Ashraf Khan, and Kristel Poh, IMF 2018
  3. Fintech : The Experience So Far, IMF 2019
  4. Central bank digital currency and the future of monetary policy, Michael Bordo, Andrew Levin 23.9.2017
  5. Central bank digital currencies, BIS Committee on Payments and Market Infrastructures Markets Committee, BIS Mart 2018
  6. The Global Findex Database 2017, Measuring Financial Inclusion and the Fintech Revolution, World Bank
  7. Libra İzahnamesi, (White Paper)
Ekonomi

Hızlanan altın tahkimatı

Edit: Yazının sonundaki notu, yazıyı yayına koyduktan bir süre sonra ekledim. Düzeltme içeriyor.

23 Ağustos tarihi ile biten haftanın verileri, altın hesabında ilginç ayrıntılarla dolu.

O hafta dışarıda Trump-Çin geriliminin bize de yansımaları oldu. İçeride ise Suriye’deki askeri gelişmeler dikkat çekmişti. İdlib’te Suriye birliklerinin cihatçıları püskürterek ilerlemesi ve o alanda mevcut askeri birliklerimizin olduğu 9 numaralı gözlem noktasının kuşatılmasının devamında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ani Rusya ziyareti ilan edilmişti.

Ama 29 Ağustos günü açıklanan Merkez Bankası verilerinde ilginç bir tablo dikkatimi çekti.

Bundan önce birkaç veriyi, arka plan bilgisi olarak paylaşayım. Merkez Bankası’nın altın rezervleri iki bölümden oluşuyor; birincisi bankanın kendi mülkiyetindeki altınlar, diğeri ise bankaya zorunlu karşılık olarak yatırılan “emanet altınlar”.

16 Ağustos haftası tablo şöyleydi; 323.5 tonu kendi mülkiyetinde olan altınlardan, 194 tonu da zorunlu karşılık olarak yatırılan altınlardan olmak üzere toplam 517.8 ton altını vardı Merkez Bankası’nın.

Malum Merkez Bankası 2017 mayısından bu yana, kendi mülkiyetindeki altın varlıklarını arttırıyordu. Bunları da fiziksel olarak Türkiye’ye çekiyordu.

Banka 2019 Şubat ayında Trump’ın damadı Jared Kushner’ın Ankara ziyareti ve Cumhurbaşkanı ile görüşmesi sonrasında, Merkez Bankası 33 ton altın almıştı.

İzleyen dönemde de altın alımları devam etmişti. Banka Mart-Ağustos arasında 31 ton altın daha satın aldı.

23 Ağustos haftası için açıklanan verilerde dikkatimi çeken şuydu; Merkez Bankası sadece o hafta tek başına 33 tona yakın altın satın almıştı.

Böylece yılbaşından bu yana bankanın kendi mülkiyetinde olan ve yurtiçine getirilen altın miktarı 103 tonu buldu.

23 Ağustos haftasındaki alım toplam altın rezervlerinde fark edilmedi; çünkü zorunlu karşılık olarak daha önce kendisine yatırılan altınlardan çekiliş oldu o hafta. Hesap şöyle; bankalarca karşılıklardan 38 ton altın çekildi, banka ise kendi mülkiyetine eklemek için 33 ton altın satın aldı. Nette ise sadece 5 tonluk azalış oldu. Bu yüzden, toplam altın rezervine bakanların dikkatini çekmemiş olabilir.

Banka özellikle “dikkat çekmesin” diye zorunlu karşılıklardan çekilen altın kadar ya da bunun biraz daha fazlasını satın alarak rezervlerine ekliyor; sonuç olarak da toplam altın rezervi değişmemiş görünüyor. Ancak değişen şu oluyor; döviz rezervleri altına çevrilip yurtiçine getirilen miktar artıyor.

33 ton altın deyip geçmeyin; 1 milyar 387 milyon dolar ediyor. Ya da başka bir ifadeyle kendi mülkiyetindeki altınlara bir yüzde 9 daha ilave etmiş demek.  

Kaynak: T.C. Merkez Bankası

Bankanın kendi mülkiyetindeki altın demek, büyük bir çoğunluğu Türkiye sınırları içinde tutulan altın demek.

2017 Mayıs ayına kadar 115.8 ton altını olan Merkez Bankası’nın bugün 356.3 ton altını var. Bunun anlamı, uluslararası bankalarda ya da ABD tahvillerinde duran döviz rezervlerinin bir bölümünü eksiltip, altına çevirip bunu da ülkeye getirdi demek.

Kabaca 5.5 milyar dolarlık altın varlığı, dövizin payı azaltılarak altın alımı yolu ile 17.2 milyar dolara çıkarıldı.

Şu soru akla gelecektir; neden bu altın yığınağı yapılıyor?

ABD’nin İran’a koyduğu ambargo örneği yeterince açıklayıcı bir örnek; uluslararası döviz rezervlerinin kimi ülkelerce herhangi bir yaptırıma tabi tutulması, uluslararası bankalarda duran varlıkların blokajı gibi olası bir gelişmede, elinizde tek bir ödeme aracı kalır; ya nakit rezerv paralar vardır kasanızda ki bu da risklidir, ya da altınla yapacaksınızdır ödemelerinizi. Bizim gibi petrolü olmayan ülkeler için en kritik nokta birincil olarak akaryakıt ve doğal gaz alabilecek rezervinizin olmasıdır.

Öyle görünüyor ki Ankara’daki siyasi otorite, ambargo-yaptırım gibi risklerin güçlü olabileceğini hesap ediyor olmalı; “tampon bölgede anlaştık” açıklamalarına karşın hala ülke sınırları içindeki rezerv varlıklarını güçlendirme kararında. Bunu da mart başından itibaren 5 ayda yapılan artış kadar bir altın artışı tek başına önceki haftada yapılmış. Böylece içeride 17.1 milyar dolarlık bir altın rezervi tahkimatı yapılmış durumda.

Önemli Not:

Yazıyı yayına koyduktan bir süre sonra, bazı bankacılardan şöyle bir not aldım, “o hafta, daha önce Merkez Bankası zorunlu karşılıklarla ilgili 19 Ağustos’taki yeni düzenlemesi sonrasında bir miktar döviz ve altın serbest kaldı. Bunun miktarı, “yaklaşık 5,4 milyar TL ve 2,9 milyar ABD doları karşılığı altın ve döviz likiditesi” oldu. Dolayısıyla 2.9 milyar dolarlık büyüklüğün içinde altın da vardı. Bankalar serbest kalan altınları hemen alıp değerlendirmeyecekleri için Merkez Bankası ile swap yaptılar. Dolayısıyla bu altınların bir kısmı Merkez Bankası’na geri döndü.”

Bu yüzden, “altın cinsi zorunlu karşılık azalışı, Merkez Bankası’nın kendi mülkiyetindeki altınların artışı” gibi görünün tablo kısmi bir durumu yansıtıyor gibi. Ancak yine de kaba bir hesapla (23 tonluk bir teminat altın artışı görünüyor) Merkez Bankası’nın 33 ton yerine 10 ton altın alıp koyduğu hesaplanabilir.

Dolayısıyla kendi mülkiyetindeki altın 356 ton yerine 333 ton hesaplanır ki bu da yine yeni bir zirve.

Merkez Bankası swap işlemlerini şeffaf yapmadığı için, daha doğrusu yakın zamana kadar şeffaf muhasebe ile kamuoyuna açıkladığı işlemleri bir süredir “perdeleyip” sakladığı için tam hesap yapmak zorlaşıyor.

Temel olarak da yazının ana karakterinin değişmediğini de not düşelim.  

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Lira’nın “Flash Crash”ı

26 Ağustos’un ilk saatlerinde Japonya’da mali piyasalar yeni bir TL çakılmasına tanık oldu. Buna mali piyasalarda “flash-crash” ani çakılma deniyor.

Peki ne oldu? Boyutu neydi?

Çorap söküğü Çin’den başladı. Çin Yuanı bir süredir ABD-Çin geriliminin ana odak noktası.

ABD Başkanı Trump geçmişte TV’lerde “Apprentice” (Çırak) adlı bir yarışmada, kendini göstermek için bu yarışmaya giren ve iş planı ile projelerini tasarlayan gençleri yanına “çırak” alıyor, sonra da beğenmediğinde “kovuldun” diyerek bazılarının yarışmacılığını sonlandırıyordu.

Dalgalı ve kimine göre hileli iş yaşamında kendini “pazarlık” uzmanı olarak gördüğünden, siyasi yaşamında da bunu uluslararası ticaret konularına kadar uzattı.

Bu uzatma rakiplerine gümrük tarifesi koyarak onları taviz vermeye zorlamak biçimde gelişti. Kimi ülkelerin kolunu büktüğü de doğru; Kanada ve Meksika gibi.

Şimdi bu taktiği “büyük lokmaya” yani Çin’e uygulamaya kalkıyor.

Çin’den yapılan ithalatın 250 milyar dolarlık kısmına yüzde 25, 300 milyar dolarlık kısmına ise yüzde 10 vergi koydu.

Çin ise 23 Ağustos’ta 75 milyar dolarlık Amerika’dan ithal ürünlere yüzde 10 vergi koyarak yanıt verdi.

Trump ise buna sinirlenerek eli yükseltti; Çin’den yapılan ithalatın 250 milyar dolarlık kısmına yüzde 25 yerine yüzde 30, 300 milyar dolarlık kısmına ise yüzde 10 yerine yüzde 15’e çıkardı.

Öte yandan Çin yönetimi Yuanın offshore’da değer kaybına ses çıkarmamaya başladı ki Trump’ı en çok sinirlendiren konulardan biri bu. Yakın zamanda Çin, ABD tarafından “kur manipülatörü” ilan edildi. Offshore Yuan ile Çin Merkez Bankası’nın belirlediği kur arasında yüzde 2’lik bir bant var. Yuan offshore’da değer kaybettikçe, Çin yönetimi de kurları yüksek belirleyerek bu eğilimi destekledi.

İşte 23 Ağustos’ta ticaret savaşı böyle yükselince offshore Dolar Yuan kuru 7.18’e kadar yükseldi; yani Yuan sert değer kaybetti.

Yuanın değer kaybı, Japon Yeni’nin sert değer kazanması demek.

Öyle de oldu. Dolara karşı 106 olan Japon Yeni 104 gibi son bir yılın en güçlü seviyesine çekti.

Yuan ve Yen’in sert hareketi, başka her zaman olduğu gibi oyuncuların piyasada “en zayıf halkayı” aramasına yol açar; TL gibi.

Nitekim Japon yatırımcıların TL cinsi vadeli kontratları hızla satmaya başladıklarını, içeride TL kurunun dolara karşı 6’yı geçip 6.39’a kadar sert çakılması ile yani “flash crash” ile öğrendik.

Panik satışlar, kayıptan kaçınmak için verilen satışların “stop-loss” emirlerinin devreye girmesi ve her bir “stop-loss”un bir diğerini tetiklemesi ile kur zıpladı. Sonra da sönümlendi.

TL cinsi vadeli kontratlar Japon piyasasında günlük yaklaşık 40 milyon dolar civarında bir hacimle işlem görüyor. Son bir yılın da, son bir ayın ortalaması da bu. Flash Crash’ın yaşandığı 26 ağustos seansında gerekleşen işlem hacmi 1.3 milyar TL yani 230 milyon dolar. Yani, günlük ortalama işlem hacminin 5 katı kadar. Hani öyle kendi pazarında pek de hacimsiz değil. Ama Türkiye piyasasına göre hacimsiz yine de.

TFX (Tokyo Financial Exchange) verilerine göre Japonların Türk Lirası’nda tuttukları vadeli açık kontrat miktarı (Open interest) 347 bin iken, 26 Ağustos’taki panik satışlarla net olarak 44 bin 699 adet azaltıldı. Bunun değeri de kabaca 77.7 milyon dolar.

FFAJ (Financial Futures Association of Japan) verilerine bakarak, borsalar dışındaki ikinci piyasa işlem hacimleri üzerine şunu söylemek mümkün; son bir yılda aylık kabaca 10-15 milyar dolarlık bir işlem hacmi var. 2018 Ağustos ayındaki Brunson krizi sırasında aylık işlem hacminin 45 milyar dolara çıktığı görülüyor. Bu hacim hiç de az değil. İşte bu yüzden, bu hacimler “bize oyun oynuyorlar” edebiyatını desteklemiyor.

Açık kontrat pozisyonları o finansal araca para giriş ya da çıkışının işaretidir. Yukarıda, Tokyo Finans Borsası’ndaki Japon Yeni’ne karşı açık Türk Lirası pozisyonların toplamı gösteriliyor.

2015-2017 arasında 150-200 bin açık kontrat miktarı 2018 başlarında 400 bine ulaşmış. Bunun anlamı; Japon Yeni satılarak TL’ye yatırım yapılmış. Önce seçim kararı, sonra Brunson krizi ile bu seviye yarı yarıya azalmış. Yani 200 bine yakın açık kontrat kapatılmış.

Sonra 3 Ocak 2019’da benzer bir “flash crash” yaşanmıştı. 45 bin kontrat kapatılmıştı. O gün de dolar kuru 5.39’dan 5.6990’a fırlamış, sonra 5.46’ye gerilemişti. En düşük-en yüksek aralığı yüzde 5.7 olmuştu

Son “flash crash”ta ise kabaca 44.7 bin kontrat kapandı. Ancak kur dalgalanma aralığı epey geniş oldu; en düşük-en yüksek aralığı yüzde 10.9 oldu.

Temel soru şu; Ocak kur çakılması ile Ağustos kur çakılması arasında azalan kontrat sayısı aynı iken kur neden iki kat dalgalandı?

Bunu anlamak için de son birkaç aydaki şu yazılarım aydınlatıcı olabilir; TL’nin konvertibilitesi nasıl hasar gördü?

Sonu şöyle biten “Faiz de düştü, kur da düştü özgüveni” yazımı: “Bugün “hiç bir şey olmaz”, yarın en hızlı değer kaybeden para listesinde birinci sırada bulursunuz paranızı. Son 5 yıllık tarihçede bunun çokça yaşanmış örneği var. Bügün ödünç alınan yarın ödeniyor.”

Not: Verilerin derlenmesindeki yardımı için Sinan Tavşan’a teşekkür ederim.

Uğur Gürses