2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

FPK Washington’da toplanmış!


“Artan TL mevduat kanamasına karşı bankalar, Albayrak’tan 2 puanlık faiz artışı kopardılar.”

PPK, Merkez Bankası’nın faizleri belirleyen Para Politikası Kurulu’nun kısaltması. Kabaca 40 günde bir toplanıp Merkez Bankası’nın uyguladığı kısa vadeli politika faizini belirler. Banka bu faiz oranından piyasaya para verir.

Kısa vadeli faizler, Merkez Bankası’nın belirlediği gecelik ve bir haftalık dışında aylık ve 3 aylık vadedeki araçların da faizlerini içerir. Merkez Bankası faizleri bunları da etkiler. Tabi ki serbest piyasa koşullarında. Ancak son 6 ayda bu faizleri bizatihi ekonomi yönetimi belirliyor. Kamuoyu önünde değil, “arka kapı” yollarıyla, “aba altından sopa göstererek”.

Özetle kısa vadeli faizlerinin bir bölümünü Merkez Bankası, bir bölümünü de Albayrak belirliyor. Yani adını biz koyalım; “Faiz Politikası Kurulu”.

İşte bu yüzden bir harfi kaçırıp, başlığa bakarak “Peki PPK Ankara yerine Washington’da mı toplanmış?” diyenler olacak. Hayır ama bu başka. BU FPK. Önce İstanbul’a gidelim. Evet İstanbul. Karıştı mı? Anlatalım.

Malum Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak başkanlığındaki ekonomi yönetimi Ankara’da bankalara mevduat ve kredi faizlerinin nerede olacağını yani uygulayabilecekleri “maksimum faizleri” empoze diyordu.

Bu serbest piyasa olma iddiasındaki bir ülke için tuhaf değil mi? Ama Rahip Brunson krizi geride kaldıktan sonra durum böyle.

Faizler Ankara’dan empoze ediliyor. BDDK sopası altındaki bankalar da mecburen buna uymak zorunda kalıyorlar. Ankara’dan söylenene uymayan üst düzey bankacılar ise bankaların hissedarlarına işaret edilerek gönderiliyor, işten atılıyor. Başkanlık sistemi ile “Komuta ekonomisi” işte böyle hayata geçmiş oldu. Geçmişte de “bakın göreceksiniz faizi nasıl düşüreceğiz” söylemi de yerine oturdu.

Yakın zamana kadar bankalara, TL mevduat faizlerinde en yüksek yüzde 20.50, kredi faizlerinde de en yüksek yüzde 27 olacağı, bu oranların üstüne çıkılmayacağı direktifi verilmişti.

TL Mevduatta Erime

Bunun sonucu iki durum ortaya çıkmıştı; birincisi, TL mevduattan döviz ve diğer yatırım araçlarına kaçış. İkincisi de bastırılmış kredi faizleri ile şirketlere arbitraj olanağı yaratılmıştı. Öyle ki şirketler özellikle süper düşük kredi faizi teklif eden kamu bankalarından kredi alıp bunu euroya çevirerek (Swap işlemleri ile) kur risksiz sıfır faizli bir yıllık Euro kredi almış gibi arbitraj yapar hale gelmişlerdi.

Bastırılan faizler ile tasarrufçu bireyler ve şirketlerin sadece 2019’un ilk üç ayında dövize kaydırdıkları tutar 20 milyar doları geçiyor. Hala elinde TL tutanlar ise ellerindeki TL ile brüt yüzde 20.50’lik faizden (net yüzde 17.4) mevduata yatırmak yerine yüzde 24’e yakın getiri sunan likit fonlara paralarını yatırmaya başlamışlardı.

Bunu engellemek için, Ankara hemen “likit fonların” portföylerinde en az yüzde 50 ağırlık oranında banka mevduatına yatırım yapması koşulunu uygulamaya sokuverdi. Hangi kurum eliyle? Kuruluş felsefesi ve yasasında temel dayanak olan “küçük yatırımcıyı korumak” olan Sermaye Piyasası Kurulu eliyle. Buna rağmen yatırım fonları hala Ankara’dan belirlenip bankalara empoze edilen mevduat faizinden yüksek getirmeye devam ediyordu.

Rahip Brunson’ın serbest bırakıldığı ekim ortasında 1 trilyon 22 milyar TL olan Türk Lirası mevduatlar kabaca 6 ayda nisan başında 972 milyar TL’ye geriledi. Normal koşullarda faiz kadar artmış olsaydı 1 trilyon 130 milyar seviyesinde olacaktı. Özetle 150 milyar TL’lik bir erozyon var.

Bankalar dövize ya da likit fonlara akan TL mevduat erozyonuna önlem almak için bu defa SPK’dan aldıkları izinle banka bonosu ihraç etmeye başladılar. Bankalar 3-4 aylık bonolardan başlayıp 9 aya kadar uzanan vadede bono ihracı yapmaya başladılar. Bunların faizi de mevduat faizlerinin yüzde 20.50 olduğu yerde yüzde 22-22.50 gibi faizlerle yapıldı. Gelir vergisi stopajı da yüzde 10 olduğu için net getirisi yüzde 20.3 olabiliyordu. Yani mevduattan epey yukarıda getiri sağlıyor, likit fonlarla yarışabiliyor, alan oldukça da bankaların TL erozyonuna merhem oluyordu.

Peki ne mi oldu? Bono ihracı yapma izni verilen bankalar bu bonoları müşterilerine satmışlardı ama Ankara’dan engelleme görüyorlardı. Satılan bonolara bir tür elektronik kimlik numarası olan ISIN numarası verilmiyordu. Bu durum bankaları açıkta bıraktı. Çünkü ISIN numarası olmadan, satışı yapılan bonolar müşteri hesaplarına aktarılamıyordu. Bankalar sanki açığa bono satmış 1980’li yıllar bankerleri gibi olmuştu.

İstanbul’daki kulislerde, SPK’dan izin alarak bono ihracına çıkan ve hatta bunu müşterilerine satan bazı finansal kuruluşların Takasbank’tan ISIN numarası alamadığı için bu satışı müşteri hesaplarına geçemediği ve sonuçta, “müşteri talebi gelmedi” diyerek bono satışlarını iptal ettiğini konuşuyor. Engelleme için bu finansal kuruluşlara söylenen bahane de “teknik sorun var” olmuş.  

Ankara bunu neden yapıyordu? Faizi kontrol etme, düşürme takıntısından. TL tasarruflar, Merkez Bankası’nın sunduğu yüzde 24’lük politika faizinden yararlanamıyorlardı. Bankalar, finansal kuruluşlar mevduattan daha yüksek getiri sağlayan bir finansal araca dayalı borçlanmaya eğilim gösterince buna “taş konmuştu”.

Finansal aktarım mekanizmasının işlemesine böyle bir “kaya” dayanmışken, Merkez Bankası yetkilileri “sıkı duruştan” bahsedebiliyorlardı.   

Geçen hafta bu konu kriz yaratınca bankacılar Bankalar Birliği çerçevesinde toplantı talep ediyorlar. Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın’a iletiyorlar bu açmazı.

TL faizlerini baskılayan Ankara, bankaların TL kanamasına yol açmıştı.

Bankalar Birliği yönetiminde olan bankacılar geçen hafta sonu toplanıp durumu konuşuyor ve Başkan Aydın’dan Bakan Albayrak’a durumu iletmesini istiyorlar.

İstedikleri şu; bu faizle mevduat kanaması sürüyor, banka bonosu konusu da malum. Biraz faizlerde Ankara’nın “vidaları gevşetmesi” isteniyor.

Sonunda Washington’dan haber geliyor; evet 2 puanlık bir faiz artışı yapılıyor.

Bakan Albayrak, JP Morgan’ın müşterisi olan topladığı kallavi yatırımcılara “serbest piyasa” türküsü söylerken, geride bıraktığı bankacılar kendisine “serbest faiz duası” için İstanbul’da toplanmışlardı.

Sonunda, bankalara mevduatta yüzde 22.50, kredide ise yüzde 29’a çıkma izni geliyor Washington’dan.

Nasıl yatırım ortamı, nasıl serbest piyasa ama? Sorun, ekonomiyi yönetenlerin bunları yabancı yatırımcıların bilmediğini sanmasında.  Bu yüzden, JP Morgan toplantısının kötü geçmesi sürpriz değil.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

TL’den dövize iten “iç güçler”

Ankara attığı adımlarla tasarrufçuyu düzenli olarak TL’den dövize doğru itmeye çalışıyor. Amaç tabi ki bu değil. ama sonuç bu. Amaç, TL faizini olabildiğince yapay yollarla aşağı çekmek.
Şimdi de yatırım fonlarına mevduat zorunluluğu getirildi. 
Bu konuyu DW Türkçe için yazdım, bağlantıya tıklayınız: TL’den dövize iten “iç güçler”
2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

Milli para da neymiş? Dolarizasyon forever

Bizim yalnız ve güzel paramız TL yine “kanıyor”.

Ulusal paramız TL’nin faizini aşağı bastırmak için siyasi mekanizmalar devrede; bankalara mevduat ve kredi faizinin hangi seviyenin altına çekecekleri dolaylı yollarla iletiliyor, Hazine ihalelerinde piyasada olmayan piyasa dışı faizleri teklif eden 2-3 banka ile (kamu bankaları olmasın?) ihaleler kotarılıp faiz belirleniyor; “faiz düştü” aldatmacası yapılıyor. Sadece aldatmaca değil, ihalede “hile” olmayacağına güvenip “ihale sonucu ortaya çıkacak ortalama faizden” tahvil alacağını taahhüt ederek ihaleye katılan bankalar ve kamu kuruluşları (En başta İşsizlik Fonu) resmen “ütülüyorlar”.

Kur patladığında “döviz ve altınınızı yastık altından çıkarın, TL’ye çevirin” diye seslenen siyasetçiler, şimdi “Bakan Albayrak müjdeyi verdi; pazartesi başlıyor” başlıklarıyla gazetelerden “döviz cinsi tahvil satışı”, “altın tahvili satışı” duyurlarını müjdeliyorlar.

Ekran Resmi 2018-12-14 21.34.01

Sahi vatandaş döviz mi bozduracak? Döviz alıp dolar-euro tahvili mi alacak? Ya da altın tahvili? Bir karar verseniz?

Ekran Resmi 2018-12-14 21.36.03

Hem kriz patladığında vatandaşa “döviz almayın, döviz bozdurup TL’ye yatırın” diyeceksiniz, sonra “gel sana döviz tahvili satalım” diyeceksiniz? Ya da “müjde altın tahvilini satışa sunuyoruz” diyeceksiniz.

“Dövizli sözleşme yapamazsınız” diye yasakladıktan sonra, vatandaşa “dövizli bir sözleşme olan”; “bugün döviz cinsi tahvil al benden, sana yüzde 4 faiz ödeyeyim” teklifi yapacaksınız. İcaba uyup tahvil satın alıp kabul eden vatandaşla “dövizli bir sözleşme” yapmış olacaksınız.

Peki Ankara ne yapmaya çalışıyor?

Şunu: TL borçlanmayarak faizleri düşüreceğini düşünüp, borçlanma ihtiyacını dövizle karşılama peşinde koşuyor.

Koşarken de vatandaşı dolarizasyona teşvik ediyor.

İşte bu yüzden aşağıdaki tweeti yazdım.

Mevcut enflasyon görünümünde faizleri aşağıya iten, yapay biçimde faiz düşürme operasyonları yapan Ankara, vatandaşın ne yapacağını biliyor diye.

 

Hem vatandaşa “döviz tutma TL tut” diyeceksiniz, iş kesimine ve yurtdışı iş ortaklarına “Milli para ile ticaret yapacağız” diye yol göstereceksiniz, sonra dövizli tahvili “bakın burada devlet garantisi var alın” diye pazar açarak “yabancı para tahvili promosyonu” yapacaksınız; hangisi?

Önce vatandaşın elindeki dövizi bozdurmasını istiyorsunuz, sonra kendisinden bunu almak istediğinizi gösteren bir teklif yapıyorsunuz. Başardınız; “bu elimdeki dövize göz koymuşlar” diye düşündürmenin kapısını açtınız.

Vatandaşın tercihinin hangisi olacağına dair tahminimi söyleyeyim; vatandaş dövizini alıp yastık altında tutar.

Sahi milli paramıza “ekonomik saldırı” kapısı nasıl açılıyor? Vatandaşa döviz aldırarak, döviz tutması teşvik edilerek, hem de “devlet güvencesi” vurgusu ile TL’yi zayıflatarak nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?

Sahi paramızı zayıflatmak isteyen bir döviz lobisi mi var?

 

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

 

 

 

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

Faiz düşürme “operasyonlarına” devam

Son 1 ayda olan bitene bakınca “başkanlık sistemi gelince faiz düşecek” söylemlerinin hayata geçirildiğine tanık olduğumuzu anlıyoruz. Ama bunun normal yollardan olmadığını, gelecekte potansiyel olarak ultra-yüksek faizin kilometre taşlarının döşenmesi demek olduğunu da biliyoruz.

Bundan bir ay önce de yapılmıştı. Yazmıştım: Hazine ihalesinde 2 bankanın teklifiyle faizleri düşürme operasyonu yapılmıştı. Bunun bir defalık olduğunu sananlar çoğunlukta olmalıydı. Şaşırtıcı bir “özgüvenle” bu tehlikeli “operasyon” Aralık ayında da tekrarlandı.

11 aralık günü düzenlenen 2 yıllık tahvil (12 Ağustos 2020 vadeli) ihalesinde benzer bir “operasyon” yapıldı.

10 Aralık günü, Borsa İstanbul nezdindeki Tahvil yüzde 20.59 bileşik faizler işlem gördü. Kapanış faizi de ortalama faiz de yüzde 20.59 idi.

İhale 11 Aralık günü yapıldı.

İhale günü sabahı ihalesi yapılacak olan ve piyasada işlem gören tahvilin faizi yüzde 20.50-20.60 aralığında işlem görüyordu.

İhale sonucu şöyle:

İhaleye katılan 8 banka var; Hazine 3 bankaya satış yaptı.

Peki faiz ne olmuş? Yüzde 18.51! En yüksek faiz ne? Yüzde 18.62; her ikisi de “piyasa dışı faiz” denilen yerde. Hazine ihalesine katılan be “Piyasa Yapıcısı” olan bankaların piyasa dışı teklif atması, hani o deyişle “hayatın olağan akışı içinde değil”.

Hazine tahvil ihalesinde gelen teklifler en düşük faizden başlayarak en yükseğe doğru sıralanıp, en düşük faizli tekliflerden başlanarak satış yapılır. Yani bu üç bankanın verdiği teklif en düşük faiz teklifidir.

İhalede 3 banka tahvil almış; en düşük 5 kalem teklifin toplam satıştaki payı yüzde 63. İhaleye teklif atarak tahvil satın almak isteyenlere toplam 503 milyon TL’lik tahvil satılmış.

Piyasa faizi ne? Anımsatalım önceki gün kapanış yüzde 20.59

Durun bitmedi daha.

Daha önceki yazımda da anlatmıştım: Hazine tahvil ihalelerine katılan kimi bankalar “ben ihalede oluşacak ortalama faiz üzerinden almak istiyorum, bunun için de “rekabetçi olmayan teklif” adı verilen pencereden ihaleye girmek istiyorum” derler.

Bu ihaledeki satış sayıları şöyle:

Faiz teklifi atanlara 503 milyon

Ortalama faiz üzerinden satın alanlara 1 milyar 491 milyon.

Yani düşük faizli ihale “sayesinde”; düşük faizli teklif atanların üç katı kadar miktar satılmış. Yani devlete güvenerek ortalamadan tahvil satın alanlar amiyene tabirle “tufaya gelmiş” oldular.

Sorun burada bitmiyor. 503 milyonluk piyasa dışı faiz “teklifi” ile  ilave 1.5 milyarlık satış yanında bir de “kamu kurumlarına” yapılan satış var. Bu da 825 milyon TL. Kim mi bu “kamu kurumları”? En başta İşsizlik Sigortası Fonu. Her ay çalışanların ücretlerinden kesilen, işverenlerden tahsil edilen, devletin de katkısını içeren kesintiler bu ihalelerde tahvile yatırılıyor. İşte İşsizlik Sigortası’nın parası da düşük faizle yatırılmış oldu. Yani bu ihale sonucu ile İşsizlik Fonu da “ütülmüş” oldu.

İhale öncesi kapanışta yüzde 20.59’luk faizle işlem gören tahvil, ihalede yüzde 18.62 ile “tescil” ediliyor, bu faizle 2.8 milyar TL’lik satış yapılıyordu.

İhale günü sabah yüzde 20.50-20.60 aralığında işlem görüyordu.

Peki ihale sonrası ne oldu? Yüzde 20.98’e vuruyor. Ertesi günlü valörle işlemlerde de yüzde 21.37’ye. Ortalama faiz de yüzde 21.19 olmuş. Yani yüzde 18.62 gibi bir faiz yok piyasada; bu tescillenmiş.

İhalenin ertesi günü 12 Aralık Çarşamba günü de 21.36-21.38 bandında olmuş.

Soru şu: Bankalar kendi aralarında anlaşıp Hazine ihalesine yüzde 35’lik bir faizle teklif verseler bunu de her ihalede tekrarlasalar buna ne diyeceksek, geçen ay 5 yıllık tahvil ihalesinde olup bu hafta da 2 yıllık tahvil ihalesinde de tekrarlanan “düşük faiz oyununa” onu diyecektik.

Ankara çok tehlikeli bir oyunun içinde.

Son 1 aylık borçlanma stratejisi şu: Olabildiğince döviz borçlanmak, TL borçlanmaları da olabildiğince az yapmak ve faizi zorlama ile “düşük tutmak”.

Bunun sonucu şu olacak: Düşük faizle ortalamadan tahvil almak durumuna düşürülen bankalar artık ortalamadan tahvil almak istemeyecekler. Piyasa faizinden teklif atacaklardır. Kim aynı gün içinde 2 puan düşük faizle alıp bilançoda 2 puan yüksek yerden değer belirleyerek ya da satarak zarar yazmak ister ki?

Hazine’nin ileride borçlanmasını, borçlanma ihalelerine olan potansiyel ilgiyi tehlikeye atan ve güven sarsan bir çizginin faturası hepimize çıkacak.

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

 

 

 

 

Ekonomi, para politikası

Faiz artışı için “suçlama rehberi”

Türkiye’deki siyaset aklı “doğrular ve başarılar benim, hata ve olumsuzluklar dışsal” teması üzerine söylem tutturuyor.

İşte en son Merkez Bankası’nın 6.25 puanlık faiz artışı öncesinde ve sonrasındaki “bir düşman bulmalı” kaygılı söylemle yürütülüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz artışı kararından birkaç saat önce, “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var. Reel sektördeki yatırımcı, yatırımlarını neye göre yapacak? Faiz konusundaki hassasiyetim değişmedi. İçinizde yüzde 50 karla çalışan var mı? Bu ancak esrar, eroin tüccarlarında olur” demişti.

Ayrıca “Faiz denen bu sömürü aracını kullanmaya asla vesile olamayız” diyerek, “Merkez Bankası bağımsızdır, o kendi kararını alır” sözünü de ekleyip “biz karışmadık, kendi yaptı” söylem yolunu da açtı.

Kendisine sorulmadan iş yapılmayan ülkede faiz artışı sonrasında da “Son olarak Merkez Bankası sürekli gündeme getirilen faiz artırımını, üstelik oldukça yüksek bir oranla gerçekleştirdi. Diyor ya ‘Bağımsızlık’, haydi buyur bağımsızlık. Şimdi bakalım bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen benim sabır safhamdır ve bu sabır bir yere kadar” demişti.

Erdoğan’ın faiz artırımı öncesindeki konuşmasındaki şu vurgu önemli; “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var.”

Yani bankaların faiz kararını Merkez Bankası’nın kararlarına göre aldıklarını vurguluyor. Temel olarak doğru ancak son gelişmeler ışığında “neden-sonuç” ilişkisi bağlamında durum farklı.

Doğru, bankalar normal zamanlarda Merkez Bankası’nın belirlediği kısa vadeli faizleri kılavuz alırlar. Almasalar da fonlama faizi onları “buluşturan” temel faizdir.

Gerek siyasetçilerin gerekse bu siyasetçilere kendini yakın bulan medya kuruluşlarının Merkez Bankası’nın faiz artışı sonrasında yakındıkları şey şu: “Merkez Bankası faiz artırdı; kredi faizleri ve Hazine’nin borçlanma faizleri, bunların yükü arttı”. Yani oraya kadar her şey normalmiş, ama Merkez Bankası bozmuş!

Faizlere yakın geçmişte ne olduğuna bakalım:

  1. Döviz kurundaki artışı “faizsiz” çözme girişimlerinden biri swap piyasasında yabancı oyuncuların TL borçlanmasını kısıtlamak için Türkiye bankalarına swap limiti getirildi. Piyasa deneyimli ve işi bilen vasıflı biri, bunun swap piyasasında TL faizlerini patlatacağını bilirdi. Nitekim öyle de oldu; yıllık swap faizleri yüzde 30’a patladı. Henüz Merkez Bankası faizleri yüzde 17.75-19.25 bandında tutarken.
  2. Kurların olağanüstü artışının (TL’nin değer kaybının) seyredilmesi ve bunun enflasyona potansiyel yansımasını da hesaba katan borç vericiler gelecekte faizlerin artacağını düşünerek potansiyel enflasyonun altında bir faize razı olmadılar. Borç alıcılar da gelecekte daha pahalı borçlanacaklarına bugünden düşük faizle borçlanmak için alıcı oldular. Faizler yükseldi. Para piyasasında da swap faizleri ile birlikte yükseliş hareketi oldu. Ki enflasyon patlarken faizlerin olduğu yerde tutulabileceği ancak iyi bir düş idi.
  3. Aşağıdaki grafikte de görülüyor Merkez Bankası fonlama faizini henüz yüzde 19.25’e çektiğinde para piyasasındaki faizlerin çok önceden yıllık vadede yüzde 20’leri geçtiği görülüyor.
  4. Merkez Bankası faiz artışı yapmadan önce piyasaya yüzde 19.25’lere para verirken, piyasada 1 aylık swap faizi yüzde 24-25’lerde idi. 1 aylık mevduat faizleri de. Kredi faizleri de çoktan yüzde 30’a vurmuştu. Merkez Bankası faiz artışından sonra da durum çok değişmedi.
  5. Yani piyasa faizi çoktan yükselmişti, Merkez Bankası’nın yaptığı da buna geç de olsa yetişmek ve enflasyona karşı durduğunu göstermek oldu.

Ekran Resmi 2018-09-16 11.30.29

 

İşte Hazine’nin aylık ortalama borçlanma maliyeti tablosu:

Ekran Resmi 2018-09-16 15.38.10

 

Nisan ayında ortalama yüzde 13.43 olan borçlanma maliyeti, yüzde 16, yüzde 17 derken Ağustosta yüzde 20.11’e çıktı. Merkez Bankası yükseltti diye değil, o dönemde de geç kaldığı için belirsizlik ve çalkantı nedeniyle maliyet yükseldi.

Daha özelde 5 yıl ve 2 yıllık sabit getirili tahvil ihalelerinde şöyle bir tablo var:

Ekran Resmi 2018-09-16 16.25.41

Merkez Bankası’nın fonlama faizi bileşik yüzde 19’lu bir seviyede dururken, Hazine ihale faizlerinin yükseldiği görülüyor. 17, 18, 22 derken yüzde 24’e vurmuş. Merkez’in de yaptığı bu oldu: Faizi iki yıllık tahvil faizine yaklaştırmak. Merkez artırmasa bile Hazine bu bedeli ödüyordu. Niye? “Kuru istikrara kavuşturma ve enflasyonu dizginleme konusunda harekete geçecekleri yok” fotoğrafından dolayı.

Merkez Bankası’nın eli tutuluyor olmasaydı, daha küçük faiz artışı ile bozulmanın önüne geçilebilir; TL’nin değer kaybı daha düşük boyutta tutulabilir, enflasyon bekleyişleri de piyasa faizleri de bu denli bozuk ve yüksek olmayabilirdi.

Şimdi geride kalan ve “piyasaya yetişen” Merkez Bankası’nı “kötü polis” göstermenin hiç bir anlamı yok. Ayrıca hem elini tutarak, hem de döverek milli parayı basan kurumu kamuoyunda itibarsız hale getirmek de doğru değil.

İlle de bir suçlu aranıyorsa bariz kur artışına karşı TL’yi savunmak yerine seyredenlere, yani Merkez Bankası’nın elini tutanlara bakılmalı.

 

Uğur Gürses

ugur.gurses@gmail.com

 

20708353_251044232081771_6369633781164818234_n (1)

 

Ekonomi, para politikası, Uncategorized

Merkez neden endişelendi?

Merkez Bankası bugün bir duyuru ile bankalara sağlanan likidite imkanını 13 Ağustos öncesindeki limitlerin iki katı ile sınırladı.

Ekran Resmi 2018-08-29 11.40.48

13 Ağustos’ta limitsiz olarak kullandıracağını ilan etmişti.

Ekran Resmi 2018-08-29 11.56.59

Peki ne oldu da Merkez Bankası birden TL likiditeyi kısma kararı aldı? Daha doğrusu “limitsiz gecelik pencereyi” limitli hale getirdi?

Bunun sonucunu not edelim; “iki katı” limitin üzerinde borçlanma ihtiyacı olan bankalar “geç likidite penceresine” düşecekler yani yüzde gecelik yüzde 19.25’ten yüzde 20.75’e itilecekler.

Peki neden?

BDDK Türkiye’deki bankalara swap limitlerini (yabancı bankalara TL verip, döviz alımında) iyice kısınca TL faizleri yüzde 30’a vurmuştu. Olasılıkla yüzde 19.25’le Merkez Bankası’ndan borç alıp repo işlemlerine akan bir arbitraj yaratılmış olabilir.

Swap piyasasını, zihinlerdeki “TL borçlanıp bununla dolar alıp TL’yi zayıflatıyorlar” zannıyla cendereye alalım derken, bir bakmışsınız swap pazarı “ayağınıza gelmiş”.

Merkez Bankası’nın dünkü TL fonlaması 165 milyar TL ile rekor kırdı. Her ne kadar günün sonunda 8 milyar TL’si geri dönmüş olsa da 157 milyar TL’lik net fonlama da rekor.

Buradan hareketle olsa gerek “hımm, demek ki BDDK’nın swapla sıktıkları bize geldi; o zaman bunu da kısıtlarız” mekanizması çalışmış olmalı. “İhtiyaçtan fazla borçlanma; limitin iki katı alanın var” denilmiş bankalara.

Hala “kulağı tersten” gösterme ısrarı var; finansal aracın fiyatını değiştirmekten kaçınıp, kanallarını daraltmayı marifet bilen “teknokratlar” iyi bir iş yaptıklarını zannediyorlar.

Olan şu: Swap piyasasını altüst ederek, riskini azaltmak isteyenleri CDS gibi alanlara sürükleyip, buradaki risk primlerinin patlatılmasıyla son buldu.

Stigma şu: CDS primleri patladığından, artık Türkiye kredi fiyatlamalarına bakmayıp “uzak dur” atmosferine yol açılıyor. Bunun da ödemeler dengesinde “Sudden stop” denilen bir sermaye akışı duruşuna yol açması muhtemel.

Merkez Bankası TL’yi savunmak için, “bir cisim gibi çarpmak üzere” yaklaşan enflasyona karşı kalkanları açmak yerine “miktarı daraltarak” etkili olacağını sanıyor. Uzun vadeli tahvil pazarında işlem ve fiyat oluşmadığı günlerden geçiliyor.

Hani “sadeleşmeye” geçilmişti? Şimdi yeniden aynı yollardan geçiliyor…

Tüm bu olanlarla Merkez Bankası’nın döviz ve altın rezervleri düşüşe geçti.

Muhtemeldir ki Merkez Bankası’nı da endişelendiren bu oldu: Beklediğinden daha fazla rezerv kaybı ve TL’nin değer kaybının durmaması.

13 Ağustos’la başlayan rezerv azalışı devam ediyor ki buna Merkez Bankası’nın döviz ve altın zorunlu karşılıkları serbest bırakma kararı ile de bilinçli olarak yol verildi.

Banka 6 Ağustos’ta aldığı kararla 2.2 milyar dolar, 13 Ağustos’ta aldığı kararla 6 milyar dolar döviz 3 milyar dolar altın karşılığı serbest bırakma kararı almıştı.

6 Ağustos-24 Ağustos arasında; 7.8 milyar dolar döviz rezervi, 2.3 milyar dolar (50 ton) altın rezervi azalışı ile toplam 10.2 milyar dolar rezerv azalışı oldu.

Bayram tatili bitip de piyasalar açılıdığında rezerv kaybının devam ettiği görülüyor.

2 günde; 27 ve 28 Ağustos günlerinde kabaca 5.2 milyar dolarlık rezerv kaybı olmuş.

Böylece 3-28 Ağustos’ta toplam rezerv kaybı 15.4 milyar dolara ulaştı.

3 Ağustos’ta 102.9 milyar dolar olan döviz ve altın rezerv toplamı, 28 Ağustos günü kabaca toplam 88 milyar dolara gerilediğini hesaplıyorum.

Ankara’dakiler TL’yi savunmak ve faizleri artırmak yerine rezerv kaybına razı olmuş görünse de bu durum sürdürülebilir değil.

O halde neden seyrediliyor? Neden daha fazla bedel ödeniyor?

Kasım ayından bu yana Merkez Bankası rezervlerinin yüzde 25’ini kaybetti.

Seçim kararı alındığından bu yana ise yüzde 22’sini.

Tek başına rezerv kaybı bile TL’nin değer kaybı için bir “stigma” halini alabilir.

“Dış güçler”, “ekonomik savaş” bahanesini bırakıp TL’yi savunmak için çok geç olmadan adım atılmalı…

 

Ekran Resmi 2018-08-29 18.07.40

 

 

 

 

Ekonomi, para politikası, Uncategorized

Krizde hasar raporu

Ankara siyaseti ABD ile olan siyasi krizi hemen ekonomiye yamayıverdi; sanki ekonomide herşey güllük gülistanlıkmış gibi “ekonomik saldırı nedeniyle” işlerin bozulduğu söylemi seslendirildi.

Oysa henüz ABD krizi çıkmadan döviz kuru zaten 4.80 seviyesine çoktan gelmişti.

ABD krizi öncesine kadar bize anlatıldığı gibi ekonomi güçlü ise neden böyle oldu?  Neden önlem alınmadı?

Sahi bu bir ekonomik saldırı ise ve dediğiniz gibi ekonomi güçlü ise paramız neden bu denli değer kaybetti? Ya da şöyle soralım: Paramızı neden korunaksız bıraktınız? Madem saldırı var neden TL’yi savunmak için önlem almıyorsunuz?

Şimdi hemen şu söylenebilir: BDDK Türk bankalarının yabancı bankalara “TL verip-döviz borçlanmasını” (Swap işlemlerini) sınırladı. Önce bu işlemlerin özkaynaklara oranını yüzde 50’ye, sonra da yüzde 25’e çekti.

Siyasetçiler halka “paramıza saldırı var” şeklinde anlatıyor ve BDDK da bu yolda ilerliyor. Bu büyük bir hata.

Anlatayım.

Swap işlemlerine limit koyma: “Paramıza saldırmak için döviz alıyorlar; bunun için de TL borçlanıyorlar. O zaman biz de bunların önünü keselim; Türk bankaları yabancı bankalara TL vererek onlara döviz alma ve kuru yukarı itme fırsatı vermesin” kafası bu.

Oysa daha önceden döviz bozdurarak Türkiye piyasasına girip TL varlık satın almış bir yatırımcı düşünün; TL değer kaybediyor ve siyasetçisinden bürokratına, en kötüsü de Merkez Bankası seyrediyor. Hem TL cinsi varlığın piyasa riskini almışsınız (Tahvilse faiz riski, hisse senedi ise fiyat riski) hem de kur riski almışsınız. Böyle çalkantı dönemlerine TL varlığınızı satacak likidite bulamayabilirsiniz; o yüzden TL varlığını satamayan kur riskini azaltmak için döviz satın alır. Muhtemelen yabancı oyuncular da bunu yapmaya çalıştı. Belirsizlik ve siyasi krizde bu olur: risk azaltmak, riski ortadan kaldırmak için yabancılar döviz satın alır.

Eğer siz otorite olarak bu kapıyı daraltırsanız; hem içeride “tutuklu kalan” yatırımcı bir daha gelmez, hem de potansiyel yatırımcı girmez.

Olan biten şu; “Merkez Bankası faiz artırmasın” diye “yan yollara” girildi yine. Evet ilk adımı attığınızda etkili olduğunu düşünüp biraz daha sıkıştırırsınız ama bu defa yan dallara zarar verirsiniz.

Swap ile TL borçlanamayan yatırımcı ne yapar? Ya TL varlıklarını satmaktan başka çare bulamaz, ya da repo yapar. Yani tahvil ya da hisse senedini rehnederek TL bulur. Nitekim BDDK swap limitini yüzde 25’e düşürünce böyle oldu: 2 yıllık tahvillerin yüzde 28’e, yıllık faizlerin de yüzde 30’a vurduğunu gördük. Borsa’da da satış dalgasına…

Kısa vadeli TL faizine dokunmadan kuru sıkıştıralım derken, hem kura çok faydası olmadı; hem de uzun vadeli faizler patladı. Hem de CDS risk primleri 500’ü geçti.

Bir uzman yazıyordu Twitter’da: CDS risk priminin 500’ü geçmesi “default” olasılığını yüzde 28 gösteriyor diye. Peki bu tabloya neden izin veriyor Ankara? Faizi yükseltmeme takıntısı pahalı bedeller ödetiyor bize.

“Kısa vadeli faiz” adı üzerinde kısa vadelidir. En çok ne hasar verir? diye sorulsa uzun vadeli faizin yükselmesi derim. Zira 10 yıllık tahvil faizi yüzde 22’ye çıkıyorsa bunun borçlanıcıya maliyeti 10 yıl boyunca yıllık yüzde 22 ödemek demektir.

Oysa kısa vadeli faizi yüzde 25’e çekmiş olsaydınız; örneğin 6 ay sonra belki indirecektiniz. Hadi siz deyin ki 1 yıl orada kalsın. 10 yıl boyunca değil.

Rezerv kaybı iki haftada 10 milyar dolar 

Peki ekonomideki zayıflık ve kırılganlığın üzerine tüy diken ABD ile olan siyasi krizin son bir haftada rezervlere etkisi ne oldu?

Merkez Bankası kriz karşısında zorunlu karşılıkları indirerek bankalara döviz ve TL likidite sağlamak için doğru kararlar verdi.

6 Ağustos’ta aldığı kararla zorunlu karşılıkları aşağı çekerek 2.2 milyar dolarlık dövizin bankalara dönmesini sağladı.

13 Ağustos tarihinde de ilave indirimler yaptı. Açıklamasında, “değişiklik ile finansal sisteme yaklaşık 10 milyar TL ve 6 milyar ABD doları ile 3 milyar ABD doları tutarında altın cinsinden likidite sağlanmış olacaktır” denilmişti.

Merkez Bankası bilanço verilerinden yaptığım hesaba göre;

10-17 Ağustos haftası Merkez Bankası toplam rezervleri 8.5 milyar dolar azaldı. Bunun ne kadarının altın, ne kadarının döviz olduğunu henüz bilmiyoruz.

Böylece 3-18 Ağustos arası 15 günde bankanın döviz ve altın rezerv kaybı toplam 10.1 milyar dolara ulaştı.

Yaptığım hesaba göre Merkez Bankası’nın toplam altın ve döviz rezervleri 17 Ağustos itibariyle 92.7 milyar dolara geriledi. 3 Ağustos haftasında 102.9 milyar dolardı.

Şimdi “Katar’dan 15 milyar dolar geliyor”, “Katar Merkez Bankası ile 3 milyar dolarlık swap anlaşması” haberlerini bu tablo bütünlüğü içinde okumak gerekiyor. Katar Riyal verecek, biz de Katar’a TL vereceğiz; e sonra? Bunun anons etkisinden öte anlamı yok.

Katar kendi Riyalini bize verecek, biz onlara TL vereceğiz; eğer karşılıklı ticaret artarsa. Ötesi yok.

Sonuç olarak TL’nin savunulabilmesi için resmi faiz oranlarının yukarı çekilmesi ve ekonomik önlemler paketi gerekiyor. Bana kalırsa güven artırıcı bir yola girilmesi gerekiyor. Bu da demokratikleşme, yargının siyasetin gölgesinden çıkarak hukukun üstünlüğüne yol alınmasıyla mümkün.

“Para geldi”, para geliyor” haberleri ile sadece birkaç gün satın alınabilir.

 

Ekran Resmi 2018-08-20 17.48.33

 

Ekonomi, istatistik, para politikası

Başbakan’ın faiz konusunda verdiği ABD, Japonya ve İsrail örnekleri doğru mu?

Başbakan Erdoğan bir süredir, Merkez Bankası’nın yüklü faiz indirimi yapması için baskı yapıyor. Kendi gerekçesini de diğer ülke örneklerinden veriyor; işte bakın hafta sonu yine tekrarladı;

“ABD’de faiz 1, Japonya’da eksi, israil’de aynı. Bütün bunlarda faiz böyle de bizde niye masrafları ile birlikte 13-14’lere çıkıyor. Finansmanın maliyeti ne kadar düşerse yatırımlar o kadar da artar. Bunun başka yolu yok. Türkiye’nin 2.5 milyar dolar faize gidiyor biz bunu sürdürmek durumunda değiliz”

Şimdi gelin bu ülkelerin durumuna bir bakalım.

ABD, Japonya ve İsrail’de faizler Başbakan’ın söylediği gibi yüzde 1’in altında.

Peki bizde yüzde 9.50 iken o ülkelerde nasıl oluyor da  yüzde 1’in altında olabiliyor?

ABD ile başlayalım.

ABD 2009 krizinden bu yana durgunlukla mücadele ediyor. ABD Merkez Bankası FED, ‘İşsizlik yüzde 6.50’ye düşene kadar, ama enflasyon da yüzde 2’yi geçmedikçe’ şartı ile faizleri yüzde 0.25’te tutacağını ilan etti. Bolca da tahvil alarak piyasaya bolca para sürdü.

ABD faizi Mart 2009’dan bu yana yüzde 0.25’de tutarken, enflasyon da yüzde 2’yi geçmedi. Ortalaması da yüzde 1.6’da.

ABD örneği; ekonomi öyle bir halde ki, 5 yıldır faizler yüzde 0.25’de tutulmasına ve devasa bir parasal genişlemeye karşın (enerji fiyat dalgalanması dışında) enflasyon yüzde 2’yi geçemiyor. Fiyat istikrarı seviyesi yüzde 2 olduğuna göre, ABD’lilerin enflasyon sorunu yok, faizleri de istihdam odaklı olabildiğince düşük yerde tutuyorlar.

(Daha iyi görmek için grafiğe tıklayınız)

abd enf 4

 

Japonya:

Japonya 1991’den bu yana resesyon-deflasyon sarmalında.

Son 12 aylık hareketli enflasyon serisini kullanarak, 20 yıl geriye giderek Japonya’daki enflasyon ortalamasını hesaplayalım; yüzde 0.01 buluyoruz. Kafanız fazla karışmasın, basit halini şöyle düşünün; 1994 Ocak ayında 100.98 olan endeks Mart 2014’de 101 olabilmiş! 20 yıl boyunca fiyatlar olduğu yerde kalmış.

Japonlar epeydir faizi sıfır seviyesinde tutuyorlar, birkaç kez de parasal genişleme çabasına giriştiler. Sonuncusu epey fazla bir parasal genişleme öngörüyordu. Amaçları da enflasyonu yüzde 2’ye itebilmek. Son 4 yıl ortalamasının yüzde 0.25’lik gerileme olduğunu not edelim.

Nisan ayında enflasyon deyim yerindeyse patladı; aylık yüzde 2 arttı.

Buradan da bize bir örnek çıkmıyor.

(Daha iyi görmek için grafiğe tıklayınız)

jap enf4

 

İsrail:

İsrail’in son 20 yılı, enflasyonu fiyat istikrarına getirme hikayesidir. İsrail enflasyonu yüzde 4’ün altına çekeli 10 yıl oldu. Son 4 yıl da yüzde 3’ün altına çektiler. IMF’den tanıdığımız ve şimdilerde FED’e Başkan Yardımcısı olan Stanley Fischer, yüzde 2 civarında salınan bir enflasyona getirdi.

Enflasyonun son 4 yıl ortalaması yüzde 2.47, geldiği yer de yüzde 1’de.

Enflasyon hedefi yüzde 1-3 bandı olarak belirlenen İsrail’de, faizlerin de yüzde 0.75’de olması normal.

(Daha iyi görmek için grafiğe tıklayınız)

isr enf4

İşte üç ülkenin ayrı hikayesi var.

Ama ortak tarafları şunlar;

1. Üç ülkede de enflasyon sorunu yok.

2. Olmadığı gibi, yakın zamana kadar enflasyon ‘fiyat istikrarı’ olarak adlandırılan yüzde 2’nin altında seyrediyor.

3. Enflasyon sorunu olmayan, hedefi alttan bile ıskalayan ülkelerin faizi de enflasyonun altında tutmaları normal.

4. Bu üç örnekten hiçbirinden Türkiye’ye ‘karbon kopya’ bir hisse çıkmaz.

Son not: Başbakan’ın bu üç ülkeyi örnek göstermesi, ilgisiz ve anlamsız.

 

Ekonomi, eğitim, gündelik iktisat

Yanıltıcı reklamlara ne demeli?

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde, Ankara’daki bir konut projesinin ilanları yayımlanmaya başlandı. Tanıdığımız ünlü simalar, bize bunun ne kadar kazançlı olacağını anlatıyordu.

Benim ilgili şu çekti; 2014 Haziran başından 2016 Nisan ayına uzanan bir vadedeki ödeme planına göre 3 ayrı fiyatlama yapılmıştı. Şu söyleniyordu; Yüzde 32 kazanç sağlayacaksınız!

Fiyatlar şöyleydi;

TL (bin)
Haz.14 450
Haz.15 525
Nis.16 594

 

‘Yüzde 32 kazanç’ şöyle bir hesaba dayanıyordu; Haziran 2014’te 450 bine satın alınabilecek bir konut, Nisan 2016’da 594 bin TL’ye alınabilecekti.  Şirket de, yüzde 32’lik kazancı “konut teslim tarihine kadar geçen sürede yapmayı planladığı konut satış fiyatı toplam artış oranıdır” diyerek açıklıyordu.

Hatırlatalım; teslimatın Nisan 2016’da olacağı anlaşılıyor.

Peki, bugün 450 bin TL’ye konutu satın aldığınızı, bunun için de kredi kullandığınızı varsayalım. Nisan 2016’da konutu teslim alana kadar ne kadar faiz ödeyeceksiniz? Kredi faizinin yüzde 15.8 olduğunu varsayarsak, Nisan 2016’ya dek birikimli faiz ödemeniz tam olarak yüzde 32 yapar. Aylık faizin de yüzde 1.31 olduğunu not edelim.

Daha düşük faizlerin olduğu malum ama mevduat faizlerinin yüzde 11-12’lere çıktığı son 3 ayda, konut kredisi faizinin aylık yüzde 1.31 olması fena değil.

Peki, şimdi soralım; kabaca 2 yıl sonraki teslimat tarihinde 594 bin TL olacak bir konutu bugün 450 bin TL ödeyerek almakla nasıl yüzde 32 kar etmiş oluyoruz?

Elimizde nakit paramız varsa mevduat faizinden daha hallice bir faiz almış gibi olacaksınız. Bu da bizi enflasyona karşı korumuş olacaktı. Diyelim ki aynı dönemde birikimli enflasyon yüzde 16.1 oldu. Eğer konut fiyatı başlangıca göre yüzde 32 artırılmış olursa ve ikinci el piyasası da bu fiyat seviyesinde olursa reel getiri yüzde 13.75 civarında olacak. Ama yüzde 32 değil.

Paranızın ya da satın alacağınız konutun nominal değerinin enflasyonla eriyebileceği gerçeğini ne yapacağız? Konutu satan şirket, bizi ‘nominal artış sevincine’ gark ederek neden yanıltıyor? Daha vahimi yüzde 32 kar edeceğimizi söyleyen anlı-şanlı bir ekonomist ağabeyimiz?

Güncelleme:

İlgili şirketin genel müdürü şöyle bir açıklama yollamış, yayımlıyorum.

Uğur Bey,
Tarafınızca kaleme alınan “yanıltıcı reklamlara ne demeli” başlıklı yazıda projemizin reklamlarına atıfla, elde edilecek reel getirinin reklamlarda belirtilenden daha düşük olacağı, asıl hesaplanması gereken getirinin reel getiri olduğu ve bu yönüyle yanıltıcı reklam yapıldığı iddia edilmektedir.
Projemiz reklamlarında “%32 kar fırsatı” denilmekte ve bunun ne anlama geldiği ise yine reklamlarımızda ” ….kampanya döneminden konut teslim tarihine kadar geçen sürede yapmayı planladığı konut satış fiyatı toplam artış oranıdır ” şeklinde belirtilmektedir. Bu açıklamanın ne anlama geldiği herhangi bir tereddüte yer vermeyecek derecede açık olup konut satış fiyatındaki artış oranından bahsedilmekte , reel getiriden ise hiçbir şekilde bahsedilmemektedir. Nitekim reel getirinin önümüzdeki dönemler için ne olacağı bugünden bilinebilir bir husus da olamayacağından tam tersine yazınızda belirtilen cinsten bir reel getiriden bahsetmek yanıltıcı olacaktır.
Yazınızda, konut bedelinin konut kredisi ile veya peşin ödenmesi durumunda getirinin ne olacağı gibi varsayımsal durumlara değinilmektedir. Yani kullanılan varsayımlarda konut bedeli 1. Günde tamamı kredili veya peşin ödenmektedir. Oysa projemizde yapılan satışlar bu her iki varsayıma da uymamaktadır. Zira satışlar konut teslimine kadar 24 ay, ya da 50 ay vadeli olabilmekte ve bu dönemde vade farkı alınmamaktadır. Bu durum konut alıcısına kredi faizi ödememe veya peşin parasını değerlendirme imkanı sunmaktadır. Diğer taraftan projemizin konut fiyat artış oranı ilan edilen % 32 ilk artış oranının üzerinde de olabilecektir.
Uğur Bey, unutmayınız ki 9 Haziran günü, hic kimse Akfen den bu konutları, %15 zamli fiyatın altında satın alamayacak. Bence siz de bu fırsatı kaçırmamalısınız.

Saygı ve selamlarımızla,
Barış Barçak
Genel Müdür
Akfen Gayrimenkul Geliştirme ve Tic. A.Ş

 

Barış Bey’e yanıtım şöyle;

“%32 kar fırsatı” deniliyorsa, daha önce satın aldığınız bir konutu; o tarih geldiğinde alış fiyatınızın yüzde 32 üzeri bir fiyattan satabiliyor olmanız lazım. Yani o kar oranını sağlayacak alıcılar gerekiyor. Ama konutları satan ve ‘kar garantisinden’ bahseden şirket alış fiyatı değil, satış fiyatı ilan ediyor. Tuhaflık da burada. Yani size kendi satış fiyatını işaret ederek ‘kontratı bugün yap, iki yıl sonra parayı getir, bu fiyattan satacağım’ diyor. Ama fiyatın iki yıl sonra orada olacağını bilmiyoruz. Şirket de, o tarihte gel, bu fiyattan alırım demiyor.

Yani eğer şirket Haziran 2014’de 450 bin TL’ye sattığı konutu Nisan 2016’da 594 bin TL’den geri alım taahhüdünde bulunuyorsa evet tüm yazdıklarımı geri alıyorum, gerçekten de yüzde 32 kar ediyorsunuz. Ama durum öyle değil. Şirket, Nisan 2016’da konut için alış değil, satış fiyatı ilan ediyor. Çok rahat bir şekilde şunu diyebiliriz; Haziran 2014’de konutu 450 bin TL’ye satın alan biri, Nisan 2016’da örneğin 550 bin TL’den satışa çıkarabilir. Yani bugün alanlar, Nisan 2016’da satıcı olarak piyasaya girebilir, ikinci el  fiyatları kırabilir.

Hala yanıltıcı olma durumu değişmedi.

Özetle şirket, 2 yıl sonrası için 594 bin TL’den geri alırım dese bile sattığı konutları bugün teslim etmiyor.  Özetin özeti şu; şirket bugün sizden 2 yıllık kredi istiyor. Hepsi bu. Ambalaj ise yüzde 32 kar!