2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

7 haftalık hasar raporu

Brunson krizi ile daha da tetiklenen ekonomik krizde Merkez Bankası’nın TL’yi savunmasına izin verilmemesi kuru tetikledi ve döviz rezerv kaybına yol açtı.

21 Eylül haftası da “kanama” devam etti. Döviz rezervi 2 milyar 572 milyon dolar azalırken, altın rezervi de 820 milyon dolar düştü. Geçen haftanın toplam rezerv kaybı böylece 3.3 milyar dolar oldu.

Aradan geçen 7 haftada toplam döviz rezervi kaybı 14.4 milyar dolar, altın rezervi kaybı ise 4.2 milyar dolar oldu. Merkez Bankası’nın 7 haftalık toplam rezerv kaybı 18.7 milyar dolara ulaştı.

Katar Merkez Bankası ile yapılan 3 milyar dolar karşılığı swap işleminin de bu tabloda pozitif katkısı var. Eğer bu “kozmetik swap” olmasaydı tablo daha vahim olacak, toplam rezerv kaybı 21.7 milyar dolar olarak okunacaktı.

Ekran Resmi 2018-09-27 11.00.44

TL’yi savunmak için yapılması gereken faiz artırımdan kaçınmak için BDDK eliyle yan yollara sapıldı. Bu Türkiye’nin kredi riskini ve swap faizlerini patlattı. Sonunda “tabelada” kredi riski yükselen Türkiye’den rezerv çıkışı oldu. Bu işler böyledir; deneyimi iş başında kazanılacak iş değildir ekonomiyi yönetmek. Hatalı yönetimle risk primini yukarı itersiniz, rezerv kaybı olur; “yumurta tavuk” döngüsü gibi “rezerv kaybı var Türkiye riskli” demeye başlarlar.

Hatalarınızla sonuçta hane halkını ve şirketleri vurursunuz.

Sonunda ise “ekonomik sıkıntıların Brunson’la ilgili yok” dersiniz.

Adına ne derseniz deyin; ekonomik sorunların da, sıkıntıların da Türkiye’nin yönetilmesiyle ilgisi var.

Partisini kurma çalışmalarını yürütürken 2001 krizi için ne demişti Erdoğan?

“…Ülke sorunlar sarmalı içinde hapsedildi. Ekonomik kriz, edilgen ülke konumuna düşme, hak kısıtlamaları, dışarda itibar kaybetme, bunalıma neden oluyor. Tek çare seçime gitmektir. Kadrolarımız sorunları tek tek çözmeye muktedirdir. Seçim gününün gelmesini sabırsızlıkla bekliyoruz. Seçim, seçim, illa seçim diyoruz” diye konuştuktan sonra, söyledikleri şöyle yer alıyor:

“Ekonomik, siyasi ve sosyal krizin arkasında “sadece yönetim krizi” olduğunu, yatırımcının güven ortamı bulamadığı için yatırım yapmadığını ifade etti.”

Reklamlar
Ekonomi, para politikası, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomik krizin Brunson’la ilgisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için buluduğu ABD’de Reuters’a konuştu. Bu konuşmada, konu ekonomik krize geldi. Erdoğan’ın sözleri şöyle:

“Brunson olayının bizim ekonomimizle yakından uzaktan alakası yoktur. Bir ekonomik sıkıntı yaşandığında benim, ‘Bu bizim şu anda teğet geçecektir’ demiştim. O sıkıntıyı aştık, Türkiye ekonomik rahatlama sürecine girdi. Şu an ekonomik sıkıntı abartılacak bir sıkıntı süreci değildir. Türkiye kendi imkanlarıyla bunu aşacaktır. Bunun emareleri görülüyor. Bunun Brunson’la yakından uzaktan alakası yoktur.”

Erdoğan, bir süredir krizin “geçici” olduğunu, “aşılacağı” vurgusunu yapıyor. 2009’da küresel krizde söylediği “teğet geçecek” sözünü de hatırlatarak.

Şu vurgu hemen dikkat çekti: “şu andaki ekonomik sıkıntı…” “….bunun Brunson’la yakından uzaktan ilgisi yoktur.”

Oysa hem Erdoğan hem de partisi ve yakın çevresi bu yüzden “ekonomik savaş açıldığı” temasını nerdeyse tellal tutarak ilan etmişlerdi. Hükümet yakını ya da yakın duran medya da bu tema üzerinden yorumlarla ABD’ye veryansın edilmişti.

Peki durup dururken ne oldu da Erdoğan, en fazla “ekonomik sıkıntı” olarak adlandırdığı ekonomik krizle Brunson krizini ayrıştırma ihtiyacı duydu?

Bunları başında şu geliyor; hem “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin” başladığı 9 Temmuz haftasından itibaren giderek şiddetlenen, Ağustos başındaki rahip Brunson krizi ile patlak veren bir durumu yazmıştım: Döviz mevduatlarında çekiliş.

Sadece 17 Ağustos haftasında 7.5 milyar dolarlık bir döviz hesabı azalışı dikkat çekiyordu. Bunun nedeni, Brunson krizine bağlı olarak ABD’nin yaptırım kararları idi.

Döviz kurunun patlaması, yani TL’nin değer kaybının şiddetlenmesi, buna karşı Merkez Bankası’nın elinin tutulması bugün içinde bulunduğumuz krizi tetikleyen unsurlardı. Ana unsur 10 yıla yakındır ekonominin yapısal sorunlarının içten içe çürümesi ve Türkiye’nin giderek hukuku kaybetmesi, demokratik değerlerden uzaklaşması, medya ve ifade özgürlüğünün kafese konulması.

İşte bu yüzden, Rahip Brunson krizi ve ardından ABD yaptırımlarını izleyen günlerde, “ekonomik saldırı altındayız” sözleri ile bizatihi Ankara, içeride krizi derinleştirdi. Vatandaş ABD’den çok, kendi hükümetinin kısıtlayıcı bir yola girmesinden korktu.

Asıl soruya dönelim:

Erdoğan neden Rahip Brunson krizi ile ekonomik krizi ayrı tutmaya çalışan bir açıklamaya yöneldi?

Yanıt belli; Rahip Brunson 12 Ekim’de bırakıldığında kur biraz gerileyecek ve vatandaş soracak: “Neden bu krizi yarattınız neden ekonomiyi hasar getirdiniz? Neden Merkez Bankası’nın elini tuttunuz?

İşte bu yüzden “hakimler bağımsız”, “Merkez Bankası bağımsız” sözleri vurgulanıyor.

Muhtemeldir ki; kamuoyu anketlerinde de toplumun ekonomik krize bakışının değiştiğini de görüyor olmalı.

Yargının Ankara’ya bakmadan bağımsız karar aldığına olasılıkla kendi seçmenleri bile mutlak biçimde inanmıyor. Ne de Merkez Bankası’nın Ankara’da Külliye’ye bakmadan karar aldığına…

Sanırım “mahkemeler bağımsız, bir kriz olduysa da bunun iradesi bizde değil” özetli bir dışsallaştırıcı bir açıklama olmuş ABD’deki açıklama. “Dış güçler saldırıyorsa neden önlem almadınız?” sorusunu karşılamak için.

Geçmişteki ekonomik dalgalanmalar, çalkantılar sonunda geçip gittiğinde işler normale dönebiliyordu. Çünkü sermaye akışı devam ediyordu. Ama bu defa farklı olduğunu herkes görebiliyor. O yüzden “siyasi faturadan” kaçış kolay olmayacak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

Çözümsüz “Yeni Ekonomi Programı”

Orta Vadeli Programlardan beklenen nereye nasıl gidileceğine dair bir yol haritası çizmesidir. Ekonominin yavaşlayacağını, enflasyonun yüksek seyredeceğini söylemek tek başına programı gerçekçi kılmaz. Krizdeki bir ülkede açıklanan programa “dengelenme programı” demek, krizin getirdiği sonuca yanlış bir adlandırma yapmaktan öte geçmiyor. Dengelenme programı; siz bir politika çerçevesi çiziyorsanız ve uyguluyorsanız bunun getirdiği sonuca vereceğiniz bir ad olabilirdi.

Bugün Orta Vadeli Program (OVP) yeni ambalajı ile “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) adı altında tanıtıldı.

Önce biçime dair yorumum şu: OVP’deki büyüme ve enflasyon konusunda yapılan tahminler piyasa analistlerinin tahminlerine ve beklentilerine yakın bir tablo çiziyor. Bu yüzden “gerçekçi bir program” denilmesinin nedeni bu.

Ekonominin nereye doğru bir rota izleyeceğine dair programda yer saptamak programı gerçekçi kılmıyor. Sorun, bugünün mevcut sorunlarına adreslenen bir çözüm ve politika rotası içermiyor olması.

Tam da bugünün sorusu buydu: Bu program bugünkü kriz hasarını nasıl çözecek? Nasıl bir onarım programı getirecek? Bunun yanıtı yoktu.

Bu program kriz içindeki bir ülkenin programı değil ne yazık ki.

Ekran Resmi 2018-09-20 12.42.30

Programda, enflasyon 2019’da yılsonu için yüzde 15.9 olarak öngörülmüş. Bu yıl sonunda ise yüzde 20.8’de. Ağustos sonuna göre yılsonuna kadar kabaca 7.5 puanlık ilave enflasyon geleceği varsayılmış. Buna bakınca, geçmişteki duruşa göre oldukça gerçekçi.

Dolar kuru varsayımı ise 2019’da 5.5975, 2020’de 6.00 olarak görünüyor.

Burada kurun gerçekçi olup olmayacağını Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ile ilgili olduğunu bakarak ölçebilirsiniz. Geçen yılki tahminlerin, hatta 2020 varsayımının bile aşıldığını da anımsatırım. Merkez Bankası bağımsız olabilseydi; bugün gelecek için OVP’de varsayılan tahminlerin gerçekçiliğini tartışmazdık.

TL’nin değer kaybının da enflasyonun da arkasındaki temel sorunun Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusu malum tartışma. Bankanın üzerindeki “Sarayın kılıcı” sallandıkça kur üzerinde de baskı devam eder. Bu da bugünkü görünümde yüzde 20-25’lik patikada ivmelenen enflasyonu kalıcı olarak o rotaya sokar.

Bankanın başkan ve yardımcılarının görev süresini kısaltarak işe başlayan “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” bankanın bağımsızılığına hasar verdi. Bu devam edecek mi? Bunlar doğal olarak OVP’de yer almıyor.

Ekran Resmi 2018-09-20 13.05.17

Bütçe verilerine bakarsanız çok belirgin bir değişim yok. Sadece kabaca 60 milyar TL’Lik harcama azaltıcı, 13 milyar TL de gelir artırıcı önlem alınacağı açıklandı. Buradan harcama azaltııcı önemlerin 30 milyar TL’Lik kamu yatırımlarının azaltılacağı görülüyor.

Bütçede sorun şurada: 2018 bütçe açığı 72 milyar TL öngörülürken, 2019’da 80 milyar TL öngörülmüş. Faiz dışı dengede iyileşme ise 32.4 milyar TL. Yani bütçe büyüklüğünün yüzde 3’ü kadar. GSYH’nın da binde 7’si kadar iyileşme öngörülmüş.

Ekran Resmi 2018-09-20 12.34.54

İçinde bulunduğumuz krizde, Ankara’nın 2019’da büyümeyi ne tahmin ettiğinden çok daha fazlası, hasarların tamiri için yapısal sorunlara ne yapacağı en önemli sorun şu anda.

Batan şirketlerin banka bilançolarında yarattığı hasarı nasıl çözecek Ankara? OVP’deki açıklama şu:

“Bankaların güncel mali yapılarını ve aktif kalitelerini tespit etmek için mali bünye değerlendirme çalışmaları yapılacaktır. Bu çalışmaların sonuçlarına göre gerektiğinde bankacılık sektörünün mali yapısını güçlendirecek, böylece reel sektörün uygun maliyetlerle krediye erişimini ve mevcut kredilerinin yeniden yapılandırılmasını temin edecek bir politika seti devreye sokulacaktır.”

Yani henüz elde bir plan yok.

İşte bu yüzden, “ekonomi cephesinde yeni bir şey yok”

Geride kalan son nokta şu: Sorunun sadece ekonomik bir kriz olmadığını, siyasi kriz olduğunu, bunun da demokratikleşme ve hukuka dönüşle çözüleceğini bir kez daha anımsatmak gerekiyor. Dövizini bankadan çekip yastık altına, kiralık kasalara, yurtdışı hesaplara transfer eden yurttaşların güvenini kazanmadıkça, Türkiye’ye sermaye akışı normale dönmedikçe bu krizden çıkış zorlaşıyor.

Uğur Gürses

ugur.gurses@gmail.com

 

 

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

Geç gelen itfaiye…

Merkez Bankası yine geç kalarak ama eskisine göre daha bir “gereğini” yaparak adım attı; politika faizini yüzde 17.75’ten yüzde 24’e yükseltti. Tam 6.25 puanlık artış. 2002 Sonrasının en yüksek faiz artışı bu. Politik olarak Erdoğan döneminin en yüksek artışı. Bugüne kadar en yüksek artış 2014 Ocak ayındaki 5.5 puanlık artış idi. O tarihte de faize dokunmadan durumu idare etme, kuru döviz satarak durdurma denemesi “ağır bir dersle” sonuçlanmış; o güne kadar faizi yarım puan düşük tutalım derken, 5.5 puanlık faiz artışı ile sonlamıştı.

Logo

Böylece banka düne kadar tavan olan gecelik yüzde 19.25’le verdiği parayı, artık haftalık vadede yüzde 24’le para verecek. Banka isterse likiditeyi kısarak piyasayı gecelik vadede yüzde 25.5’e itebilecek.

Analistler Merkez Bankası’nın, politika faizi olan haftalık repo faizi yüzde 17.75’in üzerine 3-4 puanlık bir artış yapabileceğini düşünüyordu; ama gereği ise 10 puana yakın idi.

Geçmişteki duruşu,  “işin gereğinden” çok “piyasa beklentisinin üzerinde” adımlar olan  Merkez Bankası’nın bu defa kredibiliteyi onarmak için ikisinin de arasında  görece yüksek faiz artışı yaptığı söylenebilir. Ama ilk defa, “gereğini yapmaya” yaklaştı.

Bugüne kadar neden beklendiği, neden ekonomiye bu kadar hasara göz yumulduğu anlaşılır gibi değil.

Geç kaldıkça kuru istikrara kavuşturmak o kadar da kolay değil. Alacağınız önlemlerin daha “acı” olmasını sağlıyor geç kalmak.

Etraftan dolaşma, yan yollarla “kuru hizaya getirme” çabalarının her defasında işe yaramadığını görmek, test etmek mi gerekiyordu? Eğer böyle ise Ankara’da ekonomi politikasına yön verenlerin liyakat ve kapasitelerini de sorgulamak gerekiyor.

Boğazına kadar döviz borçusu olan, bir yıllık vadede cari açığı için her yıl 40-50 milyar dolar, bir yılda vadesi gelecek  döviz borçları için 100-120 milyar dolar, toplamda ortalama 150 milyar dolar bulmaya ihtiyacı olan ülkede, ekonomi politikası savruluyorsa ulusal para savunmasız kalıyorsa döviz kuru yükselir.

Siyasi krizlerde de biraz daha yükselir. Kur yükselişini, daha önce döviz getirmiş ama krizde döviz alarak çıkmak isteyen yabancı yatırımcının önünü kesmek, “dış güçler” diyerek ülkeye ileride gelecek potansiyel fonları ters yüz etmek daha da olumsuz etki yaratıyor.

Hele ki kendi yurttaşını “bize ekonomik savaş açtılar” diyerek tedirgin eden, döviz almayın, bozdurun diye “yatırım tavsiyesi” verilen ve kendi parasını korumak için adım atılmayan ülkede yurttaşlar doğal olarak dövizlerini yastık altına çekmeye başlar.

Ankara’da son yıllarda hep “TL faizine elleme, yan yol bul” denilerek TL’nin değer kaybı seyredildi.

Son ABD krizinde ise zihinler şöyle çalıştı: “hımmm döviz kurları yoluyla bize savaş ilan ediyorlar. Nasıl yapıyorlar? TL bulup döviz alıyorlar. TL’yi nereden buluyorlar? Swap piyasasından. O zaman Swap piyasasından TL borçlanmalarının önünü keselim. Nasıl keselim? Türk bankaların BDDK desin ki; yabancı bankalara TL verdiğin swap işlemlerine özkaynaklarının yarısı kadar limit koydum, olmadı mı yüzde 25’e indir”

Swap piyasasını boğunca ne mi oldu? Swap piyasasında 1 yıllık faizler yüzde 30’a vurdu.

Ne için yapılmıştı? Faize dokunmadan yasakçılıkla kuru dizginlemek için. Ne oldu? Hem kur düşmedi hem de faiz patladı.

Sıcak paraya kalmışsınız basiretli bir para politikası yürütemiyorsunuz; yabancı yatırımcıyı ürkütmüşsünüz. Güvensizliği körükleyen söylemlerle yerleşikleri ürkütmüşsünüz.

İşte bu koşullarda, bugün Merkez Bankası gerisinde kaldığı piyasaya yetişti.

“Merkez faizi 6.25 puan artırınca işte ekonomi resesyona gidiyor” diyenler, bügüne kadar piyasa faizinin zaten aylık vadede yüzde 24-25’te, yıllık vadede yüzde 30’da olduğunun farkındalar mı acaba?  Dün resesyona gitmiyordu da şimdi mi yola çıktı?

Ekonomi derin bir durgunluğa seyrediyor. Bu, TL istikrara kavuşana kadar, sermaye akışı başlayana kadar devam edecek.

Bu faiz artışı gerekli ama her şeye ilaç olamayacak ne yazık ki. Sadece “TL’deki kanamayı” yavaşlatacak.

Bir ekonomi politikası çerçevesi olmayan Ankara’nın sadece “kozmetik önlemlerle”, Merkez Bankası ile ekonomiyi götürmesi mümkün değil.

Erdoğan’ın Merkez Bankası kararı öncesi konuşması

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz kararını açıklamasından birkaç saat önce Merkez Bankası’nı sert sözlerle eleştirmesi, faizin enflasyona neden olduğu fikrini tekrarlaması seçmene yönelikti.

Ekran Resmi 2018-09-13 15.24.28

Belliydi ki; kallavi bir faiz artışı konusunda Cumhurbaşkanı’nı ikna etmişlerdi. Ancak Cumhurbaşkanı’nın da bunu seçmenine anlatması manevrasıydı bu sözler.

“Madem faize karşısın neden izin veriyorsun?” diyeceklere, muhalefet partilerine “Ben aynı yerde duruyorum, ama Merkez Bankası bağımsız ve yükseltiyorlar” mesajı.

Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı seçmene bir TV programında “Şu 24’ünü hayırlısıyla bir atlatalım. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti.

Gelişmiş ülkelerde ülkeyi yönetenler merkez bankalarının faiz kararını önceden bilmez. Daha doğrusu bilmeye fırsatları olmaz. Karar açıklandığında öğrenirler.

Bizde belli ki önceden onay alınmış. Bu hışımla Cumhurbaşkanı “seçmen kaygılı” konuşmayı yapmış oldu.

Peki bu seçmen kaygılı mesajla ne sağlandı? Kuru yüzde 3 yukarı atıp, sonra oradan yüzde 6 aşağıya. Çalkantıya yol açacağınız biliyorsanız bu söylemden kaçınırsınız. Çünkü ekonomik birimler zarar eder, güven kaybı olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomi, istatistik, siyaset

“Ekonomi hakkında çıkan yalan yanlış haberler”

Cumhurbaşkanı Erdoğan Letonya ziyareti sırasında şöyle demiş:
“Türkiye ekonomisi hakkında çıkan yalan ve yanlış haberlere atıfta bulunan Erdoğan, “Bunların asılsız, mesnetsiz olduğunu daha önce de ifade ettim. Türkiye’de gerçek ortada. Yıllık ortalama yüzde 5 büyüyen bir ekonomimiz var. Bankacılık ve mali sistem güçlü, yatırımlar ise her yıl istikrarlı artıyor”.

“Gerçek ortada” dedikten sonra söylediği cümlede iki yanlış, bir eğri var.

1. Ekonomimiz yıllık yüzde 5 büyümüyor. 2014’te yüzde 3 büyüyeceğimizi varsayarsak, son 3 yılın (2012-2013-2014) ortalaması yüzde 3.1 oranında.

2. Yatırımlar her yıl istikrarlı artmıyor. Tersine özel kesim yatırımlarının milli gelire katkısı negatif. Yanlış duymadınız negatif. Son 10 çeyreğin ortalaması büyüme değil, yüzde 2.3 küçülme yönünde.

3. Bankacılık ve mali sistem güçlü; ama başı banka batırmaya çalışan siyasetçilerle belada olan, dolayısıyla en büyük tehdidi devletin en üst kademesinden alan bir bankacılık sistemimiz var.

Sahi ne demişti Cumhurbaşkanı? Ekonomi hakkında çıkan yalan yanlış haberler demişti değil mi? Başka bir denilecek söz kalmıyor.

 

yatırımlar

Ekonomi, eğitim, istatistik, siyaset

Alışkanlıklarımız: Wikipedia güvenilir bir kaynak mı?

Şu yazıma, Bakan Nihat Zeybekçi yanıt verince şunu yazdım.

Bakan Zeybekçi, “yahu yanlış biliyormuşum, düzeltiyorum” diyebileceği bir olguyu, iddialı biçimde hem de yalan yanlış bir referansla yapınca iyice kendini çıkmaza soktu.

Nihai geldiği yer; Wikipedia’daki şu liste idi. Oysa ki bu kaynaktaki bilgi ve verilerin güvenliği tartışmalı. İsteyen bunları manipüle edebiliyor.

Alp Ulagay (@alpos) uyardı: Bakan bu referansı verdikten sonra Wikipedia’da önce Türkiye’nin yerine Slovak Cumhuriyeti konuldu.

Image

Türkiye listeden ‘uçtu’. Sonra Türkiye birinci ülke basamağına çıktı.

Image

Daha sonra, Türkiye yerine konuldu. Ama bu defa sırasında GSYH 1.400 yerine IMF’deki veri 1.174 yazılmıştı.

Şunu gördük; Wikipedia bilgi ve verileri, her ne kadar kaynak referansı gösterilse de doğru olmayabiliyor.

Bakan bana Wikipedia’yı referans gösterirken, ben Wikipedia’da yazılana değil, o bilginin kaynağı olarak gösterilen IMF kaynağına uzandım. Veriyi buldum, sıraladım. Bakanın dediği gibi değildi; ne Türkiye’nin sırası, ne GSYH verisi, ne de sıralamada yer alan ülkelerin veri dönemleri eşdeğerdi.

Buradan hepimiz ders almalıyız. Bakan bey hata yaptı ama; kimin yaptığından çok neyin hatalı olduğu ile ilgilenelim. Çünkü “Google’la ararım, Wikipedia’dan bulurum” sendromu kullanıldığı yere göre epey pahalıya mal olabilir.

 

 

 

 

 

Ekonomi, gündelik iktisat, istatistik, siyaset, Uncategorized

Milli gelirdeki artış oranı ne?

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek 15 Haziran günü Twitter’daki hesabından şunu yazdı: “Türkiye’nin gayri safi milli hasılası 2002’de 230 milyar dolarken bugün 786 milyar dolara yükseldi. 3.5 kat arttı
İktisatçı Prof. Dani Rodrik ise Twitter hesabından yanıtladı: “Eminim bakan Şimşek reel ve cari arasındaki farkı biliyordur. Gayri safi milli hasıla %63 arttı %350 değil” dedi.
Bu konudaki yazışmanın ana noktası buydu.

Bakan Şimşek “Ben üst düzey yatırım bankalarında ve uluslararası kurumlarda ekonomist olarak 15 yıldan fazla çalıştım ve reel bazda kişi başına düşen gayri safi milli hasıla kullanmadım” dedi ama, yaptığı hatayı örtemezdi bu sözler.
Bakan Şimşek, siyasete girmeden önce Merrill Lynch’de analist olarak çalışıyordu. 2007’de siyasete atıldı, milletvekili ve bakan oldu.
Bu konuda çok önceden de yazmıştım; teknik niteliği olan uzmanlar siyasete atılınca ‘o elbiseyi’ kaçınılmaz olarak giyiyorlardı.
Rodrik haklı. Belli bir dönemdeki milli gelir artış hesabını, cari fiyatlarla milli geliri alarak yapamazsınız. Hele ki bizim gibi yüksek enflasyon yaşayan bir ülkede. Şimşek bunu yapmıştı. 2012’deki milli gelirin dolar karşılığını 2002’deki dolar karşılığı ile oranlıyor “3.5 kat arttı” diyordu.

Bunu anlamak için basit bir örneğe bakalım;

2002’deki GSYH’nın 100 olduğunu ve 2012 yılına kadar ekonomik büyümenin her yıl sıfır olduğunu kabul edelim. 2002-2012 arasındaki birikimli enflasyon yüzde 142 olmuş.
2002-2012 arsaında dolar kurundaki değişim ise sadece yüzde 9.2 olmuş.
Şimdi milli geliri dolar cinsinden hesaplayalım…
2002=100, TL/dolar= 1.6345 GSYH=100/1.6345= 61.1
2012=242, TL/dolar=1.7826 GSYH=242/1.7826= 135.7
Görüldüğü gibi; 10 yıl boyunca sıfır büyümeye sahip olan, ama yıllık ortalama yüzde 10.5’e yakın enflasyonu olan bir ülkede cari fiyatlarla GSYH ‘büyüyecektir’. Döviz kuru da yavaş seyretmişse (enflasyondan daha düşük bir artış oranına sahipse) nominal milli gelirin dolar karşılığı da büyümüş olacaktır. Örnekte olduğu gibi. Ekonomi hiç büyümemişken, enflasyon ve kur etkisiyle GSYH iki katından fazla büyümüş görünmektedir.
İşte bu yüzden, çıkıp da “milli gelir 10 yılda yüzde 122 büyüdü” (135.7/61.1) demiş olsaydım, birinin “şaka mı yapıyorsunuz?” demesi kaçınılmazdır. Ama bunu bir bakan söylüyorsa vahim bir durumdur.
Dani Rodrik, Mehmet Şimşek’e yanıt verirken şu verilerin linkini de eklemişti. Bu verilerin tablolaşmış hali aşağıda.

10 Yılda GSYH büyümesi yüzde 63, kişi başı GSYH artışı ise yüzde 43. Mehmet Şimşek’in hesabındaki “artış oranı” da GSYH’nın dolar karşılığındaki yüzde 242’lik (3.5 kat)  artış  olarak tablonun en altında yer alıyor.

Sonuç: 10 yılda kişibaşı GSYH yüzde 43 arttı. Yıllık artışların ortalaması ise yüzde 3.8

GSYH  GSYH GSYH GSYH
Milyar Milyar Kişi Başı Kişi Başı
TL $ TL (Yıllık %)
1998 Fiy. Cari Fiy. 1998 Fiy.
2002                  73                     232                1,099   
2003                  76                     303                1,142    3.9%
2004                  84                     392                1,233    8.0%
2005                  91                     483                1,320    7.1%
2006                  97                     529                1,394    5.6%
2007                101                     649                1,442    3.5%
2008                102                     730                1,434    -0.6%
2009                  97                     614                1,346    -6.1%
2010                106                     731                1,450    7.7%
2011                115                     774                1,554    7.1%
2012                118                     795                1,574    1.3%
10 Yıllık değişim: 63% 243% 43%
Yıllık ortalama >> 3.8%

Kaynak: TÜİK, IMF

2011 Sonrası veriler tahmin