2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomide “steril propaganda” çaresizliği (*)

Geçen hafta “orkestra edilmiş” bir biçimde gündeme getirilen konu, ekonomiye dair yorumların hapis ve para cezası ile cezalandırılmasına dönük kamuoyu oluşturma çabasıydı. Bir taraftan bir gazetede haber, hemen ertesi günü de Bakan Berat Albayrak’ın bunun “düşünsel alt yapısını” oluşturma çabasını içeren bir konuşması oldu.

Gazetede yazıda fısıldanan şuydu: “ekonominin genel yapısı, milli para, finansal göstergelere ilişkin olarak, bunların fiyat, değer veya seviyeleri üzerinde önemli ölçüde etki doğurabilecek yalan, yanlış ve yanıltıcı bilgi veren, söylenti çıkaran, bu suretle menfaat elde edenlerin, 6 aydan iki yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezasıyla” cezalandırılması için yasa hazırlığı yapıldığı idi.

Bu bakış açısıyla, yorum bir yana Türkiye’nin herhangi bir ekonomik verisini haber vermek veya yorumlamak, soru sormak cezalandırma kulvarına sokabilecek.

Çok basit örnek; Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tartışması açılabilir, bunu tartışanlar da “söylenti çıkarıyor” diye hapse atılabilir. Oysa swap işlemleri gibi verilerin üzerini perdelemek için şal örten ve şeffaflığı ortadan kaldıran, yarattıkları muğlaklıkla kaygıları körükleyen Ankara’daki yetkililer de aynı gerekçeyle mahkemeye çıkarılabilir.

Bu yasanın çıkmasına bile gerek yok; haziran ayında Bloomberg’in Türkiye’deki iki muhabiri Kerim Karakaya ve Fercan Yalınkılıç hakkında “Türkiye ekonomisinin istikrarını zayıflatmaya çalıştıkları” ileri sürülerek dava açılmıştı. Bu davada Twitter’da yorum yazan 3 gazeteci ve onlarca kullanıcı hakkında da dava açılmıştı.

Muhabirlerin haberinde 2018 Ağustos ayında ABD ile Rahip Brunson krizinin patlak vermesi ve dolardaki yükseliş sonrası bankaların döviz hesaplarından çekiliş taleplerini karşılayamadığı, bu talepte bulunanlara, bunu bir sonraki iş günü olan pazartesi günü yapabileceklerinin belirtildiği ve BDDK’nın bankaların üst düzey yöneticileriyle hafta sonu bir toplantı düzenleyeceği” haber veriliyordu.

Savcılık iddianamesinde, 36 sanığın ülke ekonomisine ilişkin toplum nezdinde güvensizlik ortamı oluşturmaya matuf eylemde bulundukları, böylelikle manevi menfaat temin ettikleri” iddia edilerek dava açılıyordu. Dava Sermaye Piyasası Yasası’ndaki “Bilgi Bazlı Piyasa Dolandırıcılığı” ile ilgili maddelerle bağlantılı olarak açılıyor, ancak suçlananların maddi kazanç elde ettiklerine dair bir kanıt bulunamamış olsa ki “manevi kazanç” gibi yeni bir suçlama alanı açılmıştı.

Öte yandan iki muhabirin yaptığı haber doğru idi hem BDDK’nın hem de Merkez Bankası’nın verileri, haberin yapıldığı günleri içine alan dönemde döviz hesaplarından çok kuvvetli bir çekiliş olduğunu (3-17 Ağustos arasında 12 milyar dolar), bankalar bir tarafa, Merkez Bankası’nın nakit kasasının bile bankalara döviz banknot desteği sağlamak için hızla boşaldığını (1.3 milyar dolarlık azalış) gösteriyordu.

Bugün de ekonomi politikasını yönetenlerin daha yaygın bir susturma kampanyası için “düşünsel altyapı” peşinde koştukları çok açık.

Soru şu: Yazılı ve görsel tüm medya kanallarının hükümet kontrolünde olduğu, ekonomide her kötü gelişmenin “yabancı güçler” tarafından yaratıldığı, kötü durumdan baz etkisiyle çıkınca da bu başarının ekonomi yönetimine ait olduğu, “ekonomi uçuşa geçtiğine” dair haberler yaygın biçimde seslendirilirken, neden eleştiriler cezalandırılmak isteniyordu? Acaba tüm bu medya egemenliğine rağmen “hükümet propagandasının” kifayetsiz olduğu, “15-20 kişinin” sesinin daha fazla mı dinlendiği düşünülüyordu? Yatırımcılar, tasarrufçular hükümeti dinlemiyor da 15-20 kişiye mi kulak veriyordu?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, geçen hafta Samsun’da yaptığı konuşmada, ekonomi alanında eleştiri yapanları “ülkeye zarar verme”, “milleti korkutmaya”, “Türkiye aleyhinde algı oluşturmaya” çalıştıklarını söyleyip, “bu kişilerin, terör eylemlerinde gördüğümüz ekipten farkı yok” diyordu. Daha da ileri gidip, “Toplasanız 15-20 kişi olan ve dedikleri hiçbir şekilde tutmayan kişilere rağmen, çok önemli bir performans ortaya koyduk, bu söylemi takınanların bir kısmı siyasi, bir kısmı ticari, bir kısmı istihbari saikle birilerinin amacına hizmet ettiler” diyordu.

Özetle, Bakan Albayrak’a göre olumsuz ekonomi eleştirisi yapanlar ya siyasi ya ticari saikle ya da yabancı güçlere istihbarat taşıma saikiyle hareket ediyordu.

Giderek belirginleşiyor ki; Ankara’da ekonomi yönetimi ekonomik krizi yönetemiyor, ama en önce o göreve atamayı yapan Cumhurbaşkanı’na ve de halka karşı da durumu daha iyi göstermeye, “iyi yönetildiği” resmi sunmaya çalışıyor. Eğer kötü bir tablo varsa yabancı güçler, onlara hizmet eden birtakım ekonomistler, analistler ve yazarlar yüzünden.

Akıldaki şu: “Şu eleştirenleri sustursak ekonomiyi ne güzel yönetirdik?”

 “Dolar kuru TL’ye karşı 10 seviyesinde olacak”, “12 TL olacak” gibi tahmin yapılması ya da bu tahminin paylaşılmasının “alıcı bulacağını” düşünmek, bundan rahatsız olmak olsa olsa Ankara’da politika oluşturanların, ekonomiyi yönetenlerin kendilerini yetersiz hissetmeleriyle ilgili olsa gerek.

Onca medya egemenliğine karşın, sosyal medyada bu tür paylaşımlar yapanları hapse tıkmaya çalışmak; bu girişimde bulunan politika ve karar oluşturucuların, halkın ve şirketlerin kendilerini ikna edici görmediğini düşündüklerini ortaya koyuyor. Öyle ki uç bir tahminin ciddiye alındığını düşünerek, geniş halk kitlelerinin ve şirketlerin kendilerini ciddiye almadan bu tahmini satın alacaklarını düşünmek sorunlu.

Bu tür, olumsuz yöndeki eleştiri veya yorum yapanları düşmanlaştırarak ezme ve karalama peşinde koşmak, giderek “fısıltı gazetesini” güçlendiriyor. Ana akım medyada, televizyonlarda ekonomideki olumsuz gelişmelerin haber ve yorumlarını göremeyen kesimler, güven kaybı yaşıyorlar. Bu güven kaybı, en uç örnekteki şayiaları yayan bir fısıltıya dönüşüyor. Bu da vatandaşı döviz almaya, mali sisteme güvende erozyona yol açıyor.

Sahi “dış güçler ekonomimizi çökertmek istiyor” hikayesi anlatan Ankara, yerleşik yurttaşlarının son 1 yılda 40 milyar dolarlık döviz satın almasını neye bağlıyor?

Ekonomi yönetimi, krizi toparlayamadıkça, bunu sorgulayan halkın önüne kendi kifayetsizliğini örtülemek için bir “düşman” bulup yerleştirmek istiyor; hikâyenin özü bu.

Seçim geçti, yedi ayı geride bıraktık; Kasım ayı oldu ama ekonomide baz etkisinin ötesinde bir kıpırdanma yok. Ekonomide yaşanan sert düşüşün üstüne gelen her sayı baz etkisiyle “toparlanma” olarak görünüyor. Hasar olduğu gibi hane halkı ve şirketlerin üzerine yıkılmış durumda.

İstanbul ve Antalya’dan gelen iki ailenin toplu intihar haberleri ise hükümete yakın kimi gazetelerde “aman hükümeti yıpratmasın” havasında örtme çabasıyla ele alınıyor. Kent yoksulluğu ve işsizlik gibi ekonomik temellerine işaret edenler ise “bir şeyleri kaşımakla” itham edildi. Her iki haberde de ölümlerin ardında işsizlik ve ağır borç yükü tablosu vardı.

Türkiye’yi yönetenler, ekonomik krize savrulmamızı yaratan politikaları yürütüp, krizi de önleyemedikleri gibi, yanlış adımlarla krizi daha da derinleştiriyorlar. Giderek toplumu yaralayan bir aşamada ortaya çıkan örneklerin de konuşulmasını engellemeye çalışıp, bunu tartışanları hapse göndermekle tehdit ediyorlar.

Britanyalı merkez bankacı J. C. Stamp’ın sözüyle bitirelim; “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız”.

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

Uğur Gürses

Ekonomi, siyaset, Yatırımlar

5 kat pahalıya mal olan otoyol projesi

Gebze-İzmir otoyolunun kalan bölümleri de törenle işletmeye alındı. Bu tartışmalı projenin toplam yatırım değeri 61 milyar TL’yi (11 milyar doları)  bulmuş.

Projenin temeli; Kamu Özel İş birliği (KOİ) olarak bilinen model. Bir konsorsiyum projeyi inşa ediyor, belli bir süre işletiyor ve sürenin sonunda devlete devrediyor. Bu projede de 16 yıl işletmede (2035’e kadar) kalacak; yani devlet hem Osmangazi Köprüsü’ne 16 yıl boyunca günlük 40 bin araç geçişi garantisi vermeye devam edecek, hem de otoyolda farklı kesimlere farklı garantilerle.

Devlet koşullu bir yükümlülük altına giriyor. Ama öyle ki hem dövize endeksli hem de yüksek garantiler söz konusu. Sonunda kamuya geçtiğinde hesabı yapılacaktır; bütçeden yapılsaydı, zamana yayarak gerekli olan yerlere öncelik vererek yapsaydık daha az toplumsal maliyeti olacaktı deme olasılığımız çok yüksek.

Sözleşmedeki Geçiş Garantisi (Otomobil eşdeğeri)
Adet/Günlük
Osmangazi Köprüsü         40,000
Gebze-Orhangazi         40,000
Orhangazi-Bursa (Ovaakça)         35,000
Bursa (Ovaakça)- Balıkesir (Edremit ayrımı)         17,000
Balıkesir (Edremit ayrımı)- İzmir         23,000

2009’da ilk ihalesi yapıldığında “proje kapsamında köprünün maliyetinin 2.5-3 milyar dolar otoyolla beraber toplam maliyetin ise 6-7 milyar dolar olabileceği” ileri sürülüyordu.

2011’deki bir haberde maliyetin 9.5 milyar doları bulacağı vurgulanıyor.

2013’te açıklama yapan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, otoyolun maliyetinin sorulması üzerine, “Projenin toplam maliyeti aşağı yukarı 11 milyar TL civarında. Sadece inşaat maliyeti 6 milyar dolar. Diğer girdileri de buna eklediğinizde 7,5 milyar doları buluyor. Türk parasına çevirdiğinde 13 milyar TL’yi geçiyor. 53 tane küçük ülkenin milli gelirinden büyük bir proje” demişti.

Dikkatinizi çekmiştir; 2013 Ocak ayında dönemin Ulaştırma Bakanı Yıldırım “TL’ye çevrildiğinde 13 milyarı geçiyor” demişti. Aradan 6 yıl geçti; şimdi 61 milyar harcanmış. Yıldırım bunu söylediğinde dolar kuru 1.75’te idi. Şimdi 5.60’ta. TL’nin değer kaybı tamam. Ama projenin başında ihale yapıldığında kur 1.55 imiş. Tahmini maliyet de bu kur üzerinden 11 milyar TL’ye yakın. Bugün bittiğinde ise 61 milyar TL olduğu açıklandı. Yani 5 kat pahalıya bitmiş.

2013’te 11 milyar TL olan bir maliyet 2019 fiyatlarıyla nerede olur? Merkez Bankası’nın “enflasyon hesaplayıcısı” kolayca söylüyor bize: 20.9 milyar.

Oysa maliyet 61 milyar TL olmuş. “Ama dolar kuru arttı?” diyeceklere, “ayağını yorganına göre uzat” sözünü anımsatarak; bu maliyet ve geçiş yükümlülüklerini karşılamak için bütçeye ilerleyen zaman içinde koyacağınız ödenekleri karşılamak için gereken ana kaynak, bütçe gelirleri. Bu gelirler de en fazla yıllık enflasyon ve büyüme kadar artabiliyor.

Maliyet 5 kart artmış da, bunlar için bütçeden ödenecek taahhütler ne kadar artacak? Onlar da bu kadar.

Günlük geçiş garantileri ve ücretler dolar üzerinden hesaplanıyor. 2008 yılını 35 dolar + KDV olarak baz alan, izleyen yıllarda da ABD’deki tüketici fiyatları endeksine (CPI-U) göre artırılan, yılbaşındaki dolar TL kurundan belirlenen bir ücret bu.

Sözleşmede belirlenen geçiş ücreti (Aynı zamanda araç başına garanti çerçevesindeki ücret) şöyle: 2008’de 35 dolar olan ücret, Haziran 2019 sonu itibariyle 42.64 dolar, yine 2008’de kilometre başına belirlenen ücret 5 cent iken, Haziran sonu itibariyle 6.09 cent’e gelmiş durumda.

Bunu hatırda tutarak, cari açıklanan geçiş ücretleriyle bakıldığında; Gebze’den bu projenin ilk ayağı olan Osmangazi Köprüsü’nü geçip hizmete sokulan bu otoyolu kullanarak İzmir’e varan bir otomobilin ödeyeceği ücret şöyle olacak:

Osmangazi Köprüsü: 103.05 TL, Otoyol: 153.30 TL, toplamda 256.35 TL.

Bir de dönüşü unutmayalım; her bir otomobil sahibinin cebinden çıkan gidiş-dönüş ücreti 512.70 TL olacak.

Ama bitmedi; sözleşme koşullarına göre işletmecilerin her bir otomobil geçişinden almaları gereken ücret; Osmangazi Köprüsü’nden tek geçiş için 103 TL yerine, 42.64 dolar yani 258.91 TL (+%8 KDV dahil), otoyoldan da 153 TL olmak üzere toplam 411.21 TL olacaktı. Dönüşü ile birlikte 822.42 TL.

Bunun 309.72 TL’sini şimdilik sübvansiyon yapıldığı için (geçişleri caydırmamak için) devlet her bir geçiş için bizim adımıza Hazine’den ödüyor.  

Dolarla ifade edelim; Gebze’den İzmir’e gidiş-dönüş ücret 146.81 ABD doları yapıyor.

Otomobilleri bırakalım; asıl bu otoyoldan fayda sağlaması beklenen üretim ve ticari kesime bu otoyolun nasıl bir fayda-maliyet getirdiğine bakalım.

Bu otoyol ve köprüyü kullanarak İstanbul-İzmir seferi yapan, yük taşıyan bir kamyonun gidiş-dönüş ücreti tam 1291.6 TL tutuyor. Bunun ticari olarak fayda yerine maliyet getireceği çok açık.

Deniliyor ki “İstanbul ile İzmir arasındaki yol mevcut şartlarda 515 kilometre ve 8,5 saat sürüyordu. Bugün açılan yol ile bu mesafe 404 kilometreye süre ise 3.5 saate indi, yakıt tasarrufu sağlandı” Bu hesapta büyük ölçüde aşağıdaki İzmit Körfezi’nin Osmangazi Köprüsü ile atlanması var. İyi de Osmangazi Köprüsü’ne 103 TL alarak bu tasarrufu geri aldınız zaten. Ayrıca buradan tasarruf edilen yakıtı da duraksız bir otoyolda görece daha süratli bir seyirle tüketime iade ediliyor olacak. Aynı şeyi köprüyü bütçe imkanlarıyla yaparak da sağlayabilirdik; vatandaşın cebi de kazanırdı.

Bir de kabaca 100 km’lik bir kısalmaya karşılık gelen 5 saatlik bir zaman tasarrufu nasıl hesaplanmış anlaşılır gibi değil.

Başka ülkelerle karşılaştırmalı bakıldığında da böyle bir geçiş ücreti yok.

2017’deki bir yazımda buna değinmiştim;

Devlet ne için yol, köprü, enerji santrali gibi altyapı tesisleri kurar? Birincisi bunlar dokuda bulunan kan damarları gibidir; kurulduğunda en başta ekonomide üretim ve ticarete yeni basamaklar oluşturur. İkincisi devlet kurduğu bu tesisleri inşa ederken ekonomide orta ve uzun vadeli “dışsallık” yaratsın diye kurar ama; kazanç elde etmeyi ilk sıraya koymaz. Bu tesisleri kuracak olan bir özel kesim şirketinin ise temel amacı kar elde etmektir; hem de en kısa sürede yatırılan sermayeyi geri alabilmeyi hedefleyerek.

Ama bizde acele eden ülkeyi yönetenler. Halkın gözünü boyamak için “devasa yatırımlar yaptık” demek için, proejelerdeki yatırımları bitirmeyi hızla öne çekerken, yurttaşların gelecek kuşaklarını borç ve yükümlük altına sokuyorlar. Sonra da diyorlarlar ki; bu KOİ projelerini ülkeler arasında en iyi biz kullanıyoruz. Bu onların iş bilmezliği değil, çok büyük yatırımları 3-5 yılda bitirip gelecek kuşakları borca boğmayı tercih etmedikleri için.

Bunlara gelen çoğunluk itiraz “yapılmasın” diye değil, rasyonel olmadıkları için, farklı alternatifleri bulunduğu için. Bütçe imkanları zamana yayılarak rasyonel tercihlerle yapılmasının daha uygun olduğu için.

Öyle ki yapılan ihalelerin sonradan değiştirilen koşulları, birçok gelişmiş ülkede “uygunsuz” bulunuyor. Örneğin bu projede de ihaleden çok sonra Hazine tarafından ihaleyi alan şirketlerin yaptıkları borçlanmalara Hazine tarafından “borç üstlenim taahhüdü” verildi.  Kredi tutarı ise 4.9 milyar dolar.

11 milyar dolarlık bu büyük projeye girmektense Osmangazi Köprüsü’nün kamu kaynaklarıyla yapılmasının maliyeti kabaca 2 milyar dolar olsa; geride kalan son 5 yılda yıllık 400 milyon dolarlık bir bütçe tahsisi ile rahatlıkla karşılanabilirdi. Köprü ücreti de 10 TL civarında olabilirdi. Böylelikle köprünün kullanımı maksimum düzeyde olur, getireceği dışsallık da öyle.

Bu büyük boyutlu projeyi savunanların kimi karşı “çiğ” yanıtı, “pahalıysa siz kullanmayın o zaman” oluyor. Sorun özel sektörün kendi kendine yaptığı bir köprü ve otoyol olsaydı evet; bu bir yanıt olabilirdi. Sorun bu projenin kamu kaynaklarıyla yüksek taahhütler verilerek ve fizibilitesi olmayan bir modelle yapılmış olmasında. Kamu kaynağı kullanılmışsa bakkaldan bir şişe su satın almış birinin bile söz söylemeye hakkı var; zira ödenen bir vergi söz konusu.

Projenin en demagogca savunusu şu; “efendim 7 milyar dolarlık bir projeye nasıl kaynak bulup bunu bütçe imkanlarıyla nasıl yapacaktık?”

Önce şu Osmangazi Köprüsü’nü bu projeden bütününden çıkararak 2-3 milyar dolara yapardınız, gerisini de yıllara yayarak etap etap bitirirdiniz. Devletin yaptığı köprüden ucuz tarifeyle geçen istediği yola girerdi. Asıl sorun; dövize bağlı sözleşme yapılmış olmasında.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

“Faiz de düştü kur da düştü” özgüveni

“Duvara çarpmış” bir ekonominin cari fazla vermesi bir sonuçtur. Geçmişte de ne zaman ekonomi krize girmiştir; ödemeler dengesinde cari açık hızla daralır, hatta cari fazlaya geçilir. Şimdi bunu yaşıyoruz. İthalat hızla daralıyor. Turizm gelirlerinin de aktığı “sezon zirvesi” dönemde döviz talebinin görece sakin olduğu bir süreç var.

Bu dönemde Merkez Bankası’nın 4.25 puanlık yüklü bir faiz indirimine gitmesi, ilaveten de Eylül’de bir o kadarının da yolda olduğunun sinyalini vermesi, üstüne üstlük Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu faiz indiriminin ardından faizlerin düşürülmeye devam edeceğini vurgulayan aşağıdaki sözleri söylemesi de bu sinyali güçlendirdi.

Bu sözler sadece indirim değil, bu indirim sonrasında “bakın bir şey olmadı” vurgusu da taşıyor.

“Uzun zamandır, yüzde 24 oranındaki faizlerin ülkemiz için oldukça yüksek olduğunu savunuyordum. Tabii yüzde 24’ün üzerine çıktığı zamanlar da oldu. Bundan ne kadar rahatsız olduğumu uzun yıllardır hep söyledim. Ama bunu maalesef o dönemlerin Merkez Bankası başkanlarına ulaştıramadık. Ne dediysek, hep böyle oyalama taktikleriyle gittiler. Her dile getirdiğimizde birileri çıkıyordu, faiz oranlarında dramatik düşüşlerinin ekonomiyi tepetaklak edeceğini öne sürüyordu. Dün Merkez Bankası faizlerde 425 baz puanlık bir düşüşe gitti. Peki ne oldu, battık mı, bittik mi? Her şey yerle yeksan oldu mu? Hayır. Piyasalar bu durumu gayet normal karşıladı. Zira, olması gereken zaten buydu. Bu bile yeterli değil. Yıl sonuna kadar bunun kademeli şekilde devamı gerekir.”

Önce tahvil piyasasının nasıl çalıştığını hatırlatalım.

Tahvil fiyatı, tahvilin vadesine kadar geçecek sürede ödeyeceği kupon (faiz) ödemelerinin bugünkü değeridir. Tahvillerin kuponu ilk çıkış tarihinde sabit olur, ama piyasa faizi değiştikçe kupon sabit olduğu için tahvilin fiyatı değişir. Örneğin, 5 yıllık bir tahvilin altı ayda bir ödenen yıllık yüzde 10’luk bir kuponu varken, 5 yıllık tahvil faizleri zaman içinde yüzde 7.5’e gerilerse tahvilin fiyatı yükselir. Çünkü tahvilin kuponu yüzde 10 öderken piyasa getirisi yüzde 7.5’e gerilemişse tahvil değer kazanır. Yani fiyatı artar.

Örneğin iktidar çevrelerinde çok sıkça dillendirilen “faiz lobisi” öcüsü var malum; faiz lobisinin faizler düşünce kazandığını bildikleri halde halk yanıltılıyor.
Tahvil örneğinden yürüyelim; ABD’de son 3-5 aydır ne oluyor? Fed’in yeniden faiz indirim yapacağı beklentisi ile yatırımcılar tahvile hücum ettiler.

Kasım 2018’de yüzde 3.2’ye yakın olan 10 yıllık ABD tahvil getirisi bugünlerde yüzde 2.05’e indi. Yani 1 puandan fazla geriledi. Peki ne oldu? Tahvil faizleri düştü, tahvil fiyatları yükseldi. Tersi olsaydı ki bundan sonra olası olan bu; tahvil faizleri yükseldiğinde tahvil fiyatları düşecek, yatırımcılar zarar edecekler.

Şimdi Türkiye’ye geri dönelim;

Merkez Bankası 25 Temmuz günü politika faizini yüzde 24’ten 4.25 puan keserek yüzde 19.75’e indirdi. Fazlası; 12 Eylül’deki toplantısı için de yine indirim sinyalini verdi.
Piyasa oyuncuları da şunu gördüler; döviz talebi yok, küresel konjonktür de gevşetici bir çevre koşulları var, Fed de 31 Temmuz’da faiz indirir beklentisi var, muhtemelen ECB de o yola girecek, Merkez Bankası da Eylül’de 2-3 puan da daha aşağı çekecekse yani yüzde 16-17’ye getirecekse tahvil faizleri daha da aşağı gelir denip bir dalga daha tahvil alımı yönünde piyasaya giriş oldu.
Bloomberg’in faiz indirimi sonrasında kurların neden gerilediğine dair haberinde şu satırlar açıklayıcı:

3 Temmuz günü yüzde 20 seviyesinde olan 2 yıllık tahvil faizleri, 6 Temmuz’da Merkez Bankası başkanının görevden alınması sonrasında yüzde 18.5 seviyesine geriledi. Faiz kararının belirleneceği 22 Temmuz haftasına ise yüzde 17.3 seviyesine gerilemiş olarak girildi. Faiz indirimi ile 16.9’larda işlem görürken, kararın açıklanmasıyla yüzde 16.3’e kadar düştü.
Faiz indirimi ile varlık fiyatlarında “bağımlı davranışı” ilişkisi vardır. Faiz indirimi geldikçe, “kokusu” bile yeter; varlık fiyatları yükselme eğilimini korur.

“İlaç” ilk başta bir “rahatlama” sağlar, ama sonra krize sokar, bünyeye hasar verir.
İşte bu yüzden, “faiz de düştü, kur da düştü” illüzyonu “narkotik rahatlamasıyla” şaşkın bir sevinç yaratır.

Buna iyi bir örnek; yılbaşında itibaren ilk üç ayda yerleşik birey ve şirketlerin döviz hesaplarının hızla yükselmesidir. Ankara’da ocak başından itibaren bakan yardımcısı ve danışmanlar eliyle yürütülmeye başlanan “faiz bastırma” operasyonları ile bankalara mevduatta ve kredilerde uygulayacakları oldukça düşük bir “azami faiz seviyesi” tebliğ ediliyordu. Mevduata yüzde 20.5 brüt (yüzde 17.4 net) getiri oranı “azami mevduat faizi” olarak teklif edilince tasarrufçular dövize yöneldiler. Merkez Bankası yüzde 24’te tutarken, yapay biçimde yüzde 20.5’e bastırma operasyonu döviz talebini patlatmıştı.

Kabaca 25 milyar dolar artış oldu. Görünüşte “Faizi bastırıyoruz ama kur artmıyor” durumu vardı; “kur artmıyor” görünüyordu ama TL’den dövize kayan talep kamu bankaları eliyle satılan dövizlerle karşılandı. Kamu bankaları da Merkez Bankası’nın “arka kapısından” teslim aldı bu dövizleri. Merkez Bankası da hiç azalış yokmuş gibi rezerv rakamı açıklamaya devam ediyordu.

Sonra ne mi oldu? Mart sonunda bankanın rezervleri ve döviz pozisyonundaki azalış fark edilince kur zıpladı; 6.25’e kadar tırmandı. Yine kamu bankaları ile döviz satışı ile kur geriledi. Rezervlerin ne kadar eridiğini hala bilmiyoruz.

Tüm bunların özeti şu; TL’nın kalkanlarını aşağı çektiğinizde kısa vadede “hiç bir şey olmadı” dediğiniz değeri orta ve uzun vadede kırılganlığa açık hale gelir. Bir siyasi kriz olur, bir iç politik gerginlik yaşanır, paranız çok kısa sürede hızla değer kaybeder.

Bugün “hiç bir şey olmaz”, yarın en hızlı değer kaybeden para listesinde birinci sırada bulursunuz paranızı. Son 5 yıllık tarihçede bunun çokça yaşanmış örneği var. Bügün ödünç alınan yarın ödeniyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Siyaset faiz düğmesine basınca

Görevden alınan başkanın yerine atanan yeni Merkez Bankası başkanı ve kurulu kendilerinden isteneni verdi; bağımsızlığı kalmayan Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, kısa vadeli faizleri yüzde 24’ten 4.25 puan düşürerek, yüzde 19.75’e çekti.

Döviz kuru zıplamadı; peki ne oluyor?

DW Türkçe için yazdığım yazıyı okumak için şuraya tıklayınız: Siyaset faiz düğmesine basınca

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

Ekonomide Demokles’in kılıcı

“ABD ile ilişkiler yeniden limoni hale geldi ama döviz kuruna bir şey olmadı?” diyenler için anlatayım, bakın bizi ne bekliyor? “Kısa farlardan” çok “uzun farları” yakalım.

Şant Manukyan’ın piyasa yorum notlarında küresel piyasalar çerçevesinde aktardığı Latince bir sözü paylaşayım; “Vulnerant omnia,ultima necat”. (Geçen her saat yaralar, sonuncusu öldürür).

Döviz talebinin görece düşük olduğu, kamu bankaları eliyle neredeyse her yukarı hareketin satışla durdurulduğu, küresel piyasalarda yeniden faiz indirimi beklentilerinin yükseldiği, “güvercinlerin havalandığı” bir piyasa atmosferinde, S-400 teslimatının başlaması, ABD’nin buna karşı F-35 programını askıya alması döviz kuru üzerinde hemen bir etki yapmadı.

Hatta perşembe akşam saatlerinde Trump Şu an için Türkiye’ye yaptırımlara bakmıyorum” dedi. Bu da kuru biraz daha aşağı çekti.

Peki ne olacak?  

Rusya’dan satın alınan hava ve füze savunma sistemi S-400’lerin teslimatı geçen hafta cuma günü başladı. Türkiye böylece yeni bir sürece girmiş oldu; ABD’nin CAATSA olarak adlandırılan yasası nedeniyle potansiyel bir yaptırım süreci de başlamış oldu. Bunun ne zaman uygulamaya konulacağını, hangi sertlikte olacağını, Başkan Trump’ın 180 günlük öteleme yetkisini kullanıp kullanmayacağını, bunun için gerekli geçerli bir dayanak ileri sürüp süremeyeceğini bilmiyoruz. Hemen gelebileceği gibi, Çin’e olduğu gibi 7-8 ay sonrasına yayılabilmesi de söz konusu olabilir.

Bunlar uzmanlarınca dile getirilen unsurlar.

ABD ile ilişkilerin üslubu şimdilik yumuşak da olsa, sonuçlarının ilerleyen zamanla sert bir patikaya girmesinin ekonomiye etkileri olacak. Yaptırımlar şimdi de gelse 7-8 ay sonra da gelecek olsa; kreditörler açısından hiç fark etmeyecek, Türkiye’ye açılan kredi kanallarının teslimatın başlamasıyla girilen süreçte daha da daraldığını göreceğiz.

Asıl temel sorun; yasaya göre bir yaptırım gelecek de bunun ne olacağı bilinmiyor. Şu hali ile de askıda. Yani “Demokles’in kılıcı” olarak duruyor. Belirsizlik finansal piyasalar için de, kreditörler için de en kötüsüdür. Fiyatlayamazsınız. Ama bir yaptırım maddesinin potansiyel hasar tespiti mümkün.

Yaptırım ne?   

CAATSA olarak bilinen yasaya göre ABD başkanı, 12 yaptırım seçeneğinden 5’ini uygulamak zorunda.

Yaptırım seçenekleri arasında, silah sistemlerinin ithalatını yapan tüzel kişilikle ABD Eximbank’ın garanti, sigorta ya da kredi işlemlerini durdurması, ABD’den yapılacak ihracat izinlerinin reddedilmesi, ABD hukukuna göre yapılacak dövizli işlemlerin yasaklanması, ABD finansal sistemi ile işlem yasağı, ABD egemenliği altındaki tüm varlık ve hakların dondurulması gibi yaptırımlar var.

Başkan’ın yaptırımları 180 gün öteleme yetkisi var; ama bunun için Kongre’ye esaslı ve ikna edici gerekçeler sunması gerekiyor. S-400 ekipmanlarının, bataryasının gelmesine karşın füzelerin ise Eylül ayında gemi ile nakledileceği de açıklandı. Metin Gürcan gibi kimi askeri uzmanlara göre Trump’ın, henüz asıl malzemenin teslimatının yapılamamış olmasına dayanarak ötelemesi de mümkün.

Potansiyel yaptırımların muhtemel adresi savunma sistemlerinin ithalatını yapan kurum olabilir. Bu ayrıntılar ilgili uzmanlarca fazlasıyla değerlendiriliyor. 

Konu şu; gelinen eşikte Türkiye ve ABD arasındaki gerilim, kırılma olmadan her iki tarafça da diplomatik incelikle götürülse de kritik eşik geçildi.

Ağustos 2018’de Rahip Brunson krizinde ABD tarafından konulan yaptırımlar şunlardı; iki bakana mal varlığını dondurma, çelik ithalatına uygulanan verginin yüzde 25’ten yüzde 50’ye çıkarılması, alüminyum için de yüzde 20’lik yeni vergi uygulamaya başlanmasıydı.

Ekim ayında Brunson serbest bırakıldıktan sonra çelikte vergi yüzde 50’den yüzde 25’e indirilirken, alüminyum vergisi yürürlükte kalmıştı. Trump ayrıca, 17 Mayıs 2019’dan geçerli olacak biçimde Türkiye’ye ABD ile ticarette vergi avantajı sağlayan ve 2018’de 1.9 milyar dolarlık bir ihracat hacmimize karşılık gelen Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi (GTS) kapsamındaki ülkeler listesinden çıkarmıştı.

Brunson krizi sona erse de eskiye dönüş olmadı; ABD’nin ekonomik adımları kalıcı oldu. Gelinen bu noktada, S-400 teslimatı sonrasında ABD’den ne geleceğini henüz bilmiyoruz.

Teslimatın başlamasıyla “düğmeye basıldı” ve geriye sayım başladı. Geriye sayım sürecinde ABD yönetimi ve Kongresi ile Türkiye arasındaki gerilim yükselecek. Seçim süreci hızlanan ve ABD’deki soruşturmalarla, skandallarla başı belada olan Trump, dengesiz biçimde başlayan bu sürecin bir aşamasında yeni bir sertlik gösterisine girişebilir. Hele ki geçmişte “sert çıkıp sonuç aldığı” bir deneyimin gölgesinde iken.

Ani duruşa yeni takoz

Konu sadece ABD değil, NATO gibi Batı askeri ittifakının da konusu. Bu yüzden “duvardan çekilen tuğla” niteliği de var.

İşte bu yüzden, Ağustos 2018’deki gibi “ver papazı-al papazı basitliğinde” bir kriz de değil bu. Arkada Kongre tüm katılığı ile duruyor. Aynı biçimde Ağustos 2018’deki yaptırımlar ile karşılaştırılamayacak potansiyel yaptırımlar söz konusu.

Bugünkü krize bakınca, Ağustos 2018’deki Brunson krizinde karşılaştığımız yaptırımlar, çelik ve alüminyuma getirilen ilave vergiler haricinde tamamen sembolik kalıyor.

Şimdi potansiyel yaptırımlar, en hafifi de ilk aşamada doğrudan ekonomiye hasar vermese de Ağustos 2018’deki sembolik olanlarına göre “etli-butlu” yaptırımlar.

Ankara’nın bakışıyla “iyi polis Trump” ertelemeye çalışsa da ya da Türkiye’yi kaybetmemeye çalışarak zamana yaysa da “Demokles’in kılıcı” yabancı kreditörler için asılı duruyor olacak.

Bu yaptırımların Eylül’de füzelerin teslimatı sonrasında devreye girme potansiyeli taşısa da uluslararası finansal ilişkilerde Türkiye’nin kredi kanallarını iyiden iyiye kısacaktır.

12 Temmuz tarihindeki ilk malzeme teslimatıyla, “Türkiye bir şekilde S-400’leri almayı erteler, almaz. Başka yere koyar. Kutuyu açmaz” beklentilerini çöpe atıldı. Sürecin başladığı görüldü.

Yerel seçimler sonrasında, ekonomi politikasında “maceracı” yollara sapıldı. Merkez Bankası kaynaklarına el atılıyor, başkanı azlediliyor. Uluslararası siyasette de egemenlik hakkına dayanarak bir savunma sistemi satın alınıyor olsa da terazinin diğer kefesinde ekonomik güvenliği zayıflatan potansiyel bir risk güçleniyor.

S-400 teslimat sürecinin başlaması ile ya da ileride potansiyel bir yaptırımın güçlenmesi ile ille de döviz kuruna bakarak ölçüm yapılmamalı. Asıl etki kredi kanalından gelecek. Kur da orta vadede muhtemelen daha “yapışkan bir merdiven” görünümüne bürünecek.

Böyle bir sürece girerken, paramızı savunacak mekanizmaların altını boşaltmak akıl kârı değildi. Uluslararası konjonktür “Merkez Bankası başkanını gönderdik paramıza bir şey olmadı” şaşkınlığını destekleyecek akışta çünkü.

Brunson krizi Ekim ortasında tahliye ile sonuçlansa da ödemeler dengesinde “ani duruş” sona ermedi. Ekim-Mayıs arası dönemde toplam cari açık sadece 1 milyar dolar olurken, finans hesabından giriş sadece 8 milyar dolar oldu. Bunun da neredeyse tamamını Hazine’nin dışarıdan yaptığı borçlanma oluşturuyor.

Cari fazlaya dönüşen dış alem hesabı övünülecek bir durum değil. Çünkü bunu isteyerek planlayarak yapmış değiliz. Ekonomiyi yöneten damat bey bilmiyor belki ama; bu bir “duvara toslama” duruşu. Bu “ani duruşun” ekonominin çarklarının nasıl yavaşlattığı tüm ekonomik birimlerce fark ediliyor.

Şimdi ABD’de ister hemen, isterse sonra gelecek yeni bir yaptırım dalgası bu tabloyu devam ettirecektir. Bunun ekonomi için sürdürülemez olduğu çok açık.

Neydi o söz; “Vulnerant omnia,ultima necat”. (Geçen her saat yaralar, sonuncusu öldürür).

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Hükümetin yeni ekonomi programı: “MEP”

Merkez Bankası başkanı Murat Çetinkaya 6 Temmuz Cumartesi günü görevden alındı. Aradan geçen 5 günde ekonomiden sorumlu Bakan Berat Albayrak’ın sesi çıkmadı.

Başkan yardımcısı olabilmesi için 2012’de yasa değişikliği yapılarak önü açılan Çetinkaya, 2016’da da başkan olarak atanmıştı. Çetinkaya’nın bir gecede azledilmesi, yeni “maceracı yolun” önündeki engeli kaldırmak için olmalı.

Çetinkaya’yı görevden alan Cumhurbaşkanı Erdoğan. Damadı Albayrak’a da danışmış.  Acaba Albayrak mı talep etmiştir görevden almayı? Mevcut krizin siyasi sorumluluğunun üstüne “şal örtmek” için, “günah keçisi” olarak öne sürerek? Henüz ortaya çıkıp konuşmadığı için bunu bilmiyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, görevden aldıktan sonra Çetinkaya için son 2 günde epey memnuniyetsiz sözler sarf etti. Görevden almayla ilgili en açık sözü şuydu: “Böylelikle faiz denilen bu her türlü kötülüğün anası olan bu konuda verilen talimatlara uymayan arkadaşımızın değişmesi konusunda böyle bir adım attık.

Erdoğan bu sözlerden bir gün önce de Saraybosna ziyareti sonrası yolda gazetecilere “Şimdi burada da yapı içerisinde Sayın Başkanın kendine has birçok tasarrufu olmuştur ve bu tasarruflar neticesinde de maalesef ağır bedeller ödendi. Bu artık bir yere kadar katlanılabilirdi, çekilmez oldu ve ondan sonra da bunu başta Hazine ve Maliye Bakanım olmak üzere arkadaşlarımızla değerlendirmemizi yaptık ve bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra da burada bir değişikliğe gitmenin faydalı olacağına inandık” diyordu.

Öğreniyoruz ki Albayrak’a da danışmış.

Peki Albayrak, Çetinkaya için ne diyordu yakın zamana kadar?

Merkez Bankası Eylül 2018’de faizleri rekor ölçekte 6.25 puan yükseltince, Bakan Albayrak enflasyonla mücadele konusunda yapılması gereken her şeyin yapılmaya başlandığını vurgulayıp “Eylül ayında TCMB’den enflasyonla mücadele için güçlü bir adım geldi ve bu adımla bağımsızlık tartışmaları da kapandı demişti.

Bağımsızlık perdesi kapandı

Şimdi anlaşılıyor ki; Merkez Bankası başkanı görevden alınarak sadece ambalajı kalan bağımsızlık dönemi kapanmış oluyor.

O tarihte Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu yüklü faiz artışı için “Hadi buyurun bağımsızlık. Bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen benim sabır safhamdır. Ve o sabır bir yere kadar” demişti. 9 ay süren sabır da buraya kadarmış.

Biraz daha yakına gelelim; Bakan Albayrak Ocak 2019’da Davos’ta “Herkes kendi işini yapıyor. Merkez Bankası işini bağımsız olarak son birkaç aydır çok iyi yapıyor. Bundan sonra da işlerini analitik bir şekilde verileri inceleyerek yapmaya devam edecek” demişti. Albayrak, “Mali ve para politika uyumu son yılların en iyi seviyesinde. Odaklandığımız konu kaliteli büyüme” diyordu.

Şimdi soru şu; ocak sonunda her şey çok iyi iken ne olmuştu da “ağır bedel ödenen” hale gelinmişti? Bunun da suçlusu Merkez Bankası başkanı oluştu? Seçim sonuçları mı?

İşin doğrusu; görevden alınan Merkez Bankası Başkanı Çetinkaya hükümetle gayet uyumlu biçimde çalıştı. Eylülde faiz artışı yapılmasaydı kur yıkımı çok daha büyük olabilecekti. Kamu bankalarına Merkez Bankası’nın arka kapısından döviz sağlanarak bu bankalarca dövize örtülü müdahale edilmesine rıza göstermesi bile tek başına “uyumun şahikası” sayılır.

Enflasyon hedefinin 15 puan üzerinde, yani 4 katı sonuçla çıkan bir merkez bankası başkanı çok doğaldır ki başarısızdır. Bu sonucu getiren de hükümetle uyumlu çalışmasıdır. Kararlı bir merkez bankası başkanı daha güçlü bir sıkılaştırma ile hedefe daha yakın olabilirdi.

Çetinkaya’nın görevden azli, ekonomik krizin ve krizin kötü yönetiminin siyasi faturasını, siyasi olmayan bir teknokrata keserek “günah keçisi” haline getirerek siyasi sorumluluktan kaçış demek.

Kur yükseliyorsa “dış güçler”, faiz yükseliyorsa “talimatlara uymayan başına buyruk Merkez Bankası başkanı” denilerek, krizin ve kötü yönetimin sorumluluğunun siyasi alandan dışsallaştırma çabasıdır yapılmaya çalışılan.

“Ağır bedelden” kasıt da siyaseten sandıkta ortaya çıkan metropol belediye kayıpları olmalıdır.

Şimdi Merkez Bankası bağımsızlığı vitrinden kaldırılarak şeklen de sona erdirildiğine göre; yeni ekonomi politikasının adı artık “MEP”tir; yani Maceracı Ekonomi Programı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu dönemin de haritasını şöyle açıkladı; “bundan sonra Merkez Bankası ekonomi programımıza çok daha güçlü destek verecektir.”

Bunun sadece “faiz indirin talimatı” olmadığı, Merkez Bankası kaynaklarıyla parasal genişlemeye dayanan mekanizmaların kurulması ya da çalıştırılması demek olduğu çok açık. Bunun sonuçlarının da yeni bir enflasyon-devalüasyon sarmalı, tam gaz hızlanan dolarizasyon olacağına hiç şüphe yok.

Başkan yardımcısı harikalar diyarında

10 Temmuz günü saat 23 sularında Meclis Bütçe Komisyonu’nda “torba yasa” teklifi çerçevesinde, Merkez Bankası yasasında değişiklik yapılarak hem zorunlu karşılıklara değişiklik getiren hem de ihtiyat akçesine değişiklik getiren maddeler üzerinde görüşmeler yapılırken, başkan yardımcısı Emrah Şener de soruları yanıtlıyordu.

Komisyon üyesi Diyarbakır milletvekili Garo Paylan Şener’e soruyor:

“Bakın, Sayın Cumhurbaşkanı “Merkez Bankası Başkanı -yani Para Politikası Kurulundaki arkadaşınız, Başkanınız- talimatlara uymadığı için görevden alındı.” dedi, Sayın Merkez Bankası Başkan Yardımcım. Şimdi ben de açık açık bir soru soruyorum ya, bu bağımsızlık olacak mı, olmayacak mı diye bir soru soruyorum. Bu talimatlardan haberdar mısınız?”


Talimatlardan haberdarsanız Sayın Başkan Vekilim, bu, Merkez Bankasının bağımsızlığıyla bağdaşıyor mu? Sayın Cumhurbaşkanı talimat gönderdiğini söylüyor ve “Yeni dönemde de faizin düşeceğini göreceksiniz.” diyor. Talimatla, emirle faiz düşer mi diye size net bir soru soruyorum.

Şener yanıtlıyor:

“Sayın Milletvekilim, ben iki buçuk senedir görevdeyim. Benim şu ana kadar karar alma mekanizmamda dışarıdan –bunu bütün samimiyetimle söylüyorum herhangi bir baskıyla ya da şeyle karşılaşmadım. Şu anda bana gelen not arkadaşlardan, yazılı cevap verebiliriz şeklinde. Siz samimi bir soru sordunuz, ben de samimi bir şekilde…

GARO PAYLAN – Cumhurbaşkanının beyanı var çünkü.

Şener- Ben henüz onları okuyamadım ama. İki buçuk sene içerisinde şu ana kadar bir defa bile herhangi bir şekilde hiçbir baskıyla karşılaşmadım, görevimi çok rahat bir şekilde yerine getiriyorum. Benim aldığım aile terbiyem gereği, başta anneme, aileme, bu ülkenin güzel insanlarına sorumluluğum, yarın görevden alınacağımı bilsem bile geceli gündüzlü çalışmaya devam ederim. Ama samimiyetle size şunu söyleyeyim: İki buçuk sene içerisinde hiçbir şekilde ne talimatla ne herhangi bir baskıyla karşılaştım mekanizmada.”

Cumhurbaşkanı hem Saraybosna dönüşü yolda konuşmuş, gazetelerde boy boy; hem de ertesi gün yani Meclis’te bu soru sorulduğu günün ortasında konuşmuş aynı konuda. Akşam 23 sularında Paylan’ın sorduğu bu sorunun yanıtı :”Ben henüz onları okuyamadım ama”.

Başkan yardımcısı Şener’in çok parlak bir özgeçmişi var. Türev ürünler üzerine de çalışmış. Analitik bir zihne sahip olduğu da çok belli. Peki ülkenin Cumhurbaşkanı çalışma arkadaşınızı görevden alıyor, bağımsızlığınız çöpe gidiyor, sizin de oy ortağı olduğunuz kararları son 24 saatte yerden yere vuruyor; ama sizin bundan haberiniz yok? Ayrıca da “baskı görmediğini” de söylüyor. Bunun için Cumhurbaşkanı’nın doğrudan Şener’e telefon mu açması gerekiyordu?

Twitter’da bir izleyicim, şu yorumu yapmış: “Baskı görmek için itiraz etmiş olmak gerekir”.

Merkez Bankası’nda para politikasına “karar veren” Para Politikası Kurulu üyeleri bir taraftan kendi özgeçmişlerine bu dönemin kötü referansını nakşederken, diğer taraftan da bir tek şu işi rahatça yapacaklar; hedefi tutmayan enflasyon gerçekleşmesi sonrasında yasa gereği hükümete mektup yazarken, tek satırda “Verdiğiniz faiz talimatı nedeniyle enflasyonu tutturamadık, arz ederiz” yazmaları yeterli olacak.

 Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Merkez Bankası başkanı nasıl seçilmez?

Evine buzdolabı alırken bile eşine-dostuna danışan, internet sitelerinde ürün taraması yapıp kırk kere düşünüp taşınan, hasta olduğunda parası da yetiyorsa en iyi uzman doktoru, hatta akademik ünvanlısını arayıp şifa arayan yurttaşların ülkesinde, ulusal parasını basan kurumun başına getirilecek kişilerde liyakat, yeterlilik aramadan “tek adam” kararı ile atama yapılır hale geldi. Geldi de sonuçları hepimizi sarsıyor.  

Geldi ne mi oldu? Paramız hızla değer kaybetti.

Murat Çetinkaya’nın görevden alınarak yerine atanan Murat Uysal’ın adı intihale karıştı.

Murat Uysal’ın 2001 yılında Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Finans Enstitüsü’nde verdiği “Enflasyon Hedeflenmesi, Dünya’da ve Türkiye’deki Uygulanması” adlı tezinde belirgin biçimde intihal yapıldığı görülüyor. Öyle ki ABD’li iktisatçı Mishkin’den başlayıp, Merkez Bankası iktisatçılarının makalelerine uzanan bir intihal.

Twitter’da önce şurada yazılmış bu intihal iddiası: Kemal Kızılca (@fkkizilca) tarafından.

Sonra ise Research Ethics Econ@EconResEthics hesabınca listelenmiş nereden intihal yapıldığı.

Sonra Can Okar da (@canokar) listelemiş.

Şu üç makaleden paragraf paragraf aynen intihal yapılmış, açıkça görülüyor:

Mishkin (2000), “Inflation Targeting in Emerging Market Countries”,

Kadıoğlu et al (2000), “Inflation Targeting in Developing Countries”

Altınkemer (2001), “How Did They Manage the Floating Crisis?”.

Uysal’ın tezi YÖK sitesinde duruyor. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Finans Enstitüsü’nde 2001’de kabul edilen, bu sayfalarca “kopyala-yapıştır” intihal yapılmış yüksek lisans tezinin “tez danışmanları”, bugün Borsa İstanbul Başkanı olan Erişah Arıcan, Suna Oksay ve İlhan Uludağ.

Hesap sormanın, hukukun el üstünde tutulmadığı yerlerde mümkün bu; hem intihali yapanlar için, hem de basıp onayı geçenler için intihal bir teze.

Paramızın itibarını koruyacak kurumun başına intihal yaptığı açık olan birini getirirken sorun bir değil iki.

Yurttaşlarının refahı ülkemizden çok daha yukarıda olan gelişmiş ülkelerde, kendi paralarını basan merkez bankalarının başına bir başkan atarken “kırk elekten” geçirmelerinin sebebi de bu, sonucu da.

Kırk elekten geçirdikleri için paraları daha istikrarlı, paraları rezerv para olarak kullanılıyor.

14 Mayıs 2016’da Sosyoloji mezunu Murat Çetinkaya Merkez Bankası başkanlığına atandığında yazdığım yazımdan bir alıntıyı paylaşayım;

Bakın, gelişmiş bir ülkede merkez bankasına başkan ataması nasıl yapılıyor?

2013’de Britanya Merkez Bankası’na başkan ataması yapılmadan önce ilana çıkılmış. Aranan özellikler sayılıyor. Deneyim aranıyor, finansal piyasalar ve makro ekonomi bilgisi. Liderlik ve yönetim, iletişim yeteneği de. Politika geliştirme, uygulama yeteneği aranıyor ki; değişen koşullarda manevra yapabilsin.

Aranan koşulların, ‘okulda gördüğü’ ders bilgisinin çok ötesinde olduğu açık. “İşi iş başında öğrenir” ya da ‘paraşütle indirelim, bir 4 yıl öğrensin, sonra ‘içeriden’ deriz’ diye de düşünülmemiş.

Süreç çok açık; adaylar önce bir komite tarafından 9 kişiye düşürülüyor, sonra 6’ya. Hazine Bakanı bu 6 adayla mülakat yapıyor ve adayını Başbakana bildiriyor. O da Kraliçe’ye. Ama belirleyici olan kurallardır. Hazine Bakanı’na kendi seçtiği değil, liyakat süzgecinden geçen adaylar gelir. Sonrası ise ‘ton farkıdır’. Başbakan ‘şunun adını yazın kararnameyi yollayın’ demiyor.

Britanya Parlamentosu Hazine Komisyonu neden Mark Carney’in atandığını şöyle açıklıyor; “Britanya Merkez Bankası’nın guvernörü olmak için gereken profesyonel özelliklerin, kalitenin, deneyimin ve kişisel bağımsızlığın bulunduğu sonucuna vardık”.

Gelişmişlik, kurum ve kurallarla ilgilidir; pozisyonların liyakatle doldurulup doldurulmadığı, o koltuktan işlerin nasıl yönetildiği ile ilgilidir, kişilerle değil.

Britanya gibi küresel ölçekte görece yüksek refah olan bir ülke, ‘zenginiz zaten, ne kaybederiz?’ diye düşünmeden, neden ‘kılı kırk yararak’ yarışma esaslı bir merkez bankası başkanı ataması yapıyor dersiniz? Hatta daha fazlası, yurttaşı olmayan birini merkez bankası başkanı olarak seçerek, neden ulusal parasının itibarını ona emanet ediyor? Acaba Britanyalılar kendilerine güvensiz mi?

Meraklısına, Mark Carney’in Britanya Parlamentosu’ndaki Hazine Komisyonu’ndaki mülakatta sorulara verdiği 45 sayfalık yanıtları okumasını, 4 saate yakın mülakat kaydını izlemesini tavsiye ediyorum. Bu bile tek başına, bir ülkenin kendi parasını basan kurumun başına birini atarken nasıl titizlendiğinin nişanesi olarak kayıtlarda duruyor. ‘Büyük devlet’ iddiasında olan bir ülke için önemli bir ‘nişan’.

İşte Mark Carney’in o kaydı; Britanya Merkez Bankası’na başkan olarak atanmadan önce Britanya Parlamentosu’nda Hazine Komitesi’nde geçirdiği “sözlü sınavın” 3 saat 44 dakikalık kaydı aşağıda.

“Milli irade” ise kallavi bir parlamento ve esaslı bir milli irade. Hem de “çoğunluğu alan hepsini alır” değil, her seçilmiş grubu içine alır biçimde.

Tekrar başa dönelim; ortak akılla, sorgulayarak, liyakata ve deneyime dayalı olarak neden bu ülke milli parasının itibarını intihalci birine teslim eder? Nedir bu gelişmişlerin bilmediği, bizim tek adamlarımızın bildiği sır?

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Bağımsızlık vitrinden de kaldırıldı

Seçimi kaybeden iktidarın, ekonomide ‘maceracı’ bir kulvara girdiğini epeydir düşünüyordum. Hükümetin Merkez Bankası kaynaklarına erişim ve yüklü faiz indirimi beklentisiyle başkanı görevden aldığını düşünüyorum. Ankara’dan gelen kulis haberleri de öyle.

Bunun üzerine DW Türkçe için yazdım, okumak için şu bağlantıya tıklayınız: Bağımsızlık vitrinden de kaldırıldı

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Bütçe açığına banknot matbaası çözümü

Durgunluk ve maliyet şoku içinde Ankara’nın adım atarak bir ekonomi politikası çerçevesi ortaya koymasını bekleyen iş kesiminin aldığı karşılık şu oldu; para basılacak.

Seçim sonrasında elindeki iki büyük metropolü muhalefet ittifakına kaybeden, ama İstanbul sonucunu beğenmeyip YSK eliyle yenileten ve yeniden büyük farkla kaybeden iktidarın ekonomi politikasında temel adımları atamayacağını, “maceracı” yollara başvuracağını düşünüyordum. Bunun doğrulanması uzun zaman almadı.

Merkez Bankası’nın bilançosunda geçmiş yılların kârından ayrılan ve “ihtiyat akçesi” olarak duran 46 milyar TL’lik rezerve el atmak için düzenleme yapılacağı Reuters tarafından duyuruldu.

Peki buna neden ihtiyaç duyuldu? Beş ayda yıllık hedefe yaklaşan bütçe açığını kapatmak, daha da fazla harcayabilmek için. Peki bütçe açığını Merkez Bankası kaynaklarıyla, daha doğrusu Merkez Bankası’nın bastığı parayla kapatmak bizi nereye götürecek? Basamak basamak ilerlediğimiz gibi: Enflasyon-devalüasyon döngülü 90’lı yıllara.

Merkez Bankası bir devlet kurumu değil, özel hukuk tüzel kişiliği olan bir kurum. Bildiğimiz anonim şirket. Kamu kimliği, çoğunluk hissesinin Hazine’de olmasından. Diğer şirketlerden farkı, olağanüstü bir imtiyazının olması; para basma yetkisinin Meclis tarafından çıkarılmış bir yasa ile bu anonim şirkete verilmiş olmasında.

Merkez Bankası’nın bir taraftan yasa ile kendisine verilen görevleri var, bir taraftan da faaliyetlerinde her anonim şirket gibi kurallara uyuyor. Kâr elde ettiğinde vergisini ödüyor; her yıl elde ettiği kârdan da yasa gereği ihtiyat akçesi ayırıyor.

Parasal ihtiyat

İhtiyat akçesi, Merkez Bankası yasasına göre yıllık kârından ayrılır, dağıtılmaz. Brüt kârın yüzde 20’si “ihtiyat akçesi”, vergi karşılığı ayrıldıktan sonra kalan miktar üzerinden de yüzde 10 “fevkalade ihtiyat akçesi” ayrılır.

 Şirketler hukukunda olması bir tarafa, yasasına ihtiyat akçesi oranları konularak kâr dağıtımının bu yolla azaltılmasının, fren konulmasının amacı; yasa koyucu tarafından, para basma imtiyazının temel bir bütçe finansman kaynağı olarak görülmemesidir. Parasal bir ihtiyattır.

Özel şirketlerde, “ihtiyat akçesi” ortaklara dağıtılmamış önceki yıllar kârıdır. Zarar olan yıllarda bu ihtiyat akçesinden karşılanabiliyor. Denildiği gibi “kefen parası”. Ancak Merkez Bankası için “kefen parası” değil, zira onun, başkaları için “kefen parası” olan parayı basma yetkisi var.

Eğer ekonomide işler kötü gidiyorsa şirketler kesiminin kârı azalır, zarar eder. İşler kötüye gittiğinde Merkez Bankası ise genelde kâr eder.

İktidarlar Merkez Bankası kaynaklarına el atıyorsa para basılıyor demektir. Bu da aslında şirketlere zarar ve bireylere yoksullaşma getirir; banka, bir nevi ekonomik birimlere “kefen dikiyor” demektir.

Daha önce bu satırlarda aktarmıştım: banka 2018’de brüt 66.8 milyar TL kâr elde etmiş, bundan 10.6 milyar TL vergi karşılığı ayrılmış, 13.3 milyar TL “ihtiyat akçesi”, 5.3 milyar TL de “fevkalade ihtiyat akçesi” olmak üzere toplam 18.7 milyar TL karşılık ayrılmıştı.

Bütçe açığının tamamı

Bu ayrılan 18.7 milyar TL’lik karşılık; 15 mart tarihinde, bankanın bilançosunda geçmiş yıllardan biriken 27.5 milyar TL’ye ilave edildiğinde toplam karşılık 46.2 milyar TL’ye çıkmıştı.

Geçen yıl bütçeye gelir kaydedilen kamu bankaları ve Merkez Bankası’ndan elde edilen temettü gelirlerinin toplamı 12.4 milyar TL idi. Bunun bütçe gelirlerini içindeki payı yüzde 1.65’i idi.

Bu yıl kamu bankalarından bütçeye aktarılan bir kâr yok. Merkez Bankası’ndan aktarılan tutar 38.1 milyar TL. Bunun, 2019 boyunca “beklenen” bütçe gelirlerine (880 milyar TL) oranı yüzde 4.3 şimdiden. Bütçe gelirlerinin de 880 milyar TL’yi bulacağı şüpheli.

Şimdi gelelim, 46 milyar TL’lik ihtiyat akçesinin de bütçeye gelir olarak aktarılması halinde ne görüneceğine; bu durumda beklenen bütçe gelirlerine oranı yüzde 9.5 olacak.

2019 yılında 84 milyar TL’sı temettü ve ihtiyat akçesi olmak üzere, ayrıca 10.2 milyar TL de kurumlar vergisi olarak ödeyen Merkez Bankası toplamda 94 milyar TL’lik bir nakdi Hazine’ye aktarmış olacak.

Ekim ayında Cumhurbaşkanı’nın damadı olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından hazırlanan Yeni Ekonomik Program’ın (YEP) parçası olarak 2019 bütçesinde öngörülen 80.6 milyar TL’lik yıllık bütçe açığını 94 milyar TL’lik Merkez Bankası’nın bastığı para ile kapatılmış olacak. 

Para basarak bütçe açığının kapatılmasının hiçbir ülkeye fayda getirmediği, tersine zarar getirdiği geçmiş deneyimlerle de bilinmesine rağmen.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Reform, siyaset

23 Haziran depremi sonrasında ekonomi ne olacak?

İstanbul’daki 23 Haziran seçiminde 9 puanlık fark Ankara’da siyasi deprem etkisi yaratttı. Bu sonucun ekonomideki derinleşen krize kapsamlı ve etkili bir program çıkaramayacağı çok açık.

Bir ekonomi programı, yeni kabine, reform mümkün mü?

DW Türkçe için yazdığım yazıyı okumak için şu bağlantıya tıklayınız:

23 Haziran depremi sonrasında ekonomi ne olacak?