2018 Ekonomik Krizi, para politikası

İnşaata banknot matbaası

Son derece tehlikeli bir oyun oynanıyor. Hayır komplo teorisi geliştirmiyorum. Ekonomi yönetiminden bahsediyorum.

Seçim sonrasında ortaya çıkan ekonomik krizi yönetme biçimi soruna dönük değil, sonuçlarına yönelik semptomları saklama, baskılama türü bir tedavi olduğu için, “algıyı değiştirirsek sorunlar da kalmaz” bakışı olduğu için atılan adımlar sorunu daha da derinleşirip, yakın gelecekte potansiyel yeni sorunları su yüzüne çıkarmaya aday.

Hazine borçlanmasında 8 gün önce ilan ettiği ihaleleri 9. gün iptal eden, gerçekleşen ihalelerde de az satışla iki bankanın teklifini piyasa faizi yerine koyarak yapay faiz indirimi peşinde koşan Ankara, bu adıma birkaç adım daha ekledi.

Biri, bankalar ve faktöring gibi finansal kuruluşların birlikleri üzerinden bankalara faiz indirme talimatları verildi. Kredi faizinin yüzde 30’un altına, mevduat faizlerinin de yüzde 25’in altına çekmeleri “tavsiye edildi”. “Aba altından sopa” duruşu ile sonra da devam etti bu.

Bankaların bir bölümü buna uymuyor; çünkü yabancı bankalar bunlar.

Yerli sermayesi olan bankaların uymama lüksleri yok; zira gün sonunda işlem işlem ortalama faiz ve en yüksek faiz bildirimi yapıyorlar BDDK’ya.

Bunun adı; “sopa ile faiz indirimi”.

Faiz düşüşünün temel ekonomik bir nedeni ya da tetikleyicisi yok; tetikleyicisi “sopa”.

Şöyle bir tablo var; tüketici enflasyonu yüzde 25’e vurdu ama ne bundan bir yıl öncesinde yüzde 25’lik bir faiz vardı, ne de şimdi.

Merkez Bankası yüzde 24 faiz uygularken, bankaların mevduat faizi yüzde 24’ün altında.

Peki ne mi oluyor? Kur düştükçe vatandaş, şirketler döviz almaya devam ediyor.

Komplo kuramlarına inanıyor olsaydım; “Ankara’da bir döviz lobisi mi var?” diye sorardım.

Bir diğeri de “bir VDMK çıkarılsın, bunu da Merkez Bankası teminata saysın para versin” cin fikrinin ilk adımının atıldığı haberidir.

Çiğdem Toker’in haberine göre: “farklı tip menkul kıymetlerin bir dizi karmaşık işlemden geçirilerek  Merkez Bankası marifeti ve Hazine tahvil piyasası üzerinden  likidite sağlanmasını hedefliyor”

Haberde BDDK’nın bankalara yazı yazarak, farklı ipotek teminatlı menkul kıymetlerin dayanak gösterilmesi suretiyle ihraç edilecek varlığa dayalı menkul kıymetlerin, bu “ipotek teminatlı menkul kıymetleri” ihraç eden bankalarca satın alınması ve bunlarında da Merkez Bankası’nca teminata kabul edilmesini içeren bir “yapı” kuruluşunu haber veriyor.

BDDK diyor ki bunlara “sıfır risk ağırlığı” uygulayacağım.

Ekran Resmi 2018-11-28 10.55.01.png

Yazıdan şu anlaşılıyor; bir yerde ipoteğe dayalı bir menkul kıymet havuzu oluşacak, bu havuza dayanarak yeni bir “VDMK” çıkarılacak. Bunları alacak potansiyel alıcılara da deniyor ki; “sıfır riskli olarak ağırlıklandırılacak” ve Merkez Bankası teminata kabul edecek.

Bir mekanizma kuruluyor; bir ucu Merkez Bankası’nın banknot matbaasına, diğeri batık inşaatçılara uzanıyor. İnşaata banknot matbaası kurmak demek.

Özetle ve basitçe anlatımı şu: nihai olarak Merkez Bankası batık inşaatlara ve onları finanse edenlere para aktarmış olacak. Para basmış olacak.

Bu ne getirir?

Betonu millete mal etmeyi.

Geri ödenemeyen ipotekli konut kredileri nihai olarak Merkez Bankası’nca parasallaştırılmış olur.

Sahi bunun neresi “sıfır riskli”?

Merkez Bankası para basarak batıkları finanse eder hale gelir.

Yok efendim “miktar çok düşük”, yok efendim “geçici uygulama” makyajları gelecektir.

ABD’de 2008 krizi patlak verdiğinde Fed “Mortgage Backed Securities” (MBS) satın almaya başladı örnekleri de verilecektir.

Sormamız gereken soru şu: ABD’de derin resesyona yüzde 2’nin altına gerileyen bir enflasyon eşlik etti, bizde durum nedir?

ABD’de sıfır faiz ve devasa parasal genişlemeye karşın enflasyon uzun yıllar yüzde 2’nin altında seyretti.

Bizde ne var?

Yüzde 40’ın üzerinde bir üretici enflasyonu, yüzde 25’lik bir tüketici enflasyonu. Bir de hala üzerinde baskı olan ulusal paramız.

Enflasyon yüksekken faizleri bastırıp para basıyorsanız; vatandaşı kendini korumaya itersiniz. Öyle de oluyor.

Bu tabloya en son yapılacak iş; faizleri baskıyla düşük tutmak ve parasal genişlemeye gitmek. Hem de sonunda Merkez Bankası’nın ya da kamu kesiminin elinde “anahtarı tutuşturacak” biçimde.

Batık inşaatçıları para basarak kurtarma çabası döviz kuru ve enflasyona asansör kurmak demektir.

“Piyasada para yok, para sürelim” diye bir açı varsa eğer; temel sorunun bizatihi ekonomi politikasının kendisinde olduğunu görmek gerekiyor.

Tarihten not:

1994 krizine giden yolda, Hazine ihaleleri iptal edildiğini biliyoruz. Ancak daha öncesinde 1992’de meşhur tahkim yasası geçirilmişti. Tahkim yasası kamu kuruluşlarının birbirine olan borcunun mahsup edilmesini yani silinmesini içeriyordu. Ne mi yapıldı? Hazine’nin Merkez Bankası’na olan avans borcu silindi. Daha fazla likidite piyasaya sürüldü.

Temmuz 1992’de çıkan 3836 sayılı Kanun ile Hazine’nin sildiği borç tutarı, kamu iç borç stokunun yarısı kadardı. 92.6 milyar TL (13 milyar dolar) silindi. Bu milli gelirin de yüzde 8’ine karşılık geliyordu.

Sonunda enflasyon da kur da patlamıştı. Yüzde 80-85’lerdeki faizi birkaç puan düşürmek için borcu parasallaştıran, ihaleyi iptal eden hükümet, kurların patlamasına yol açmıştı; önce yüzde 13.5, sonra da yüzde 100’lük bir kur artışı. Borçlanamaz duruma düştüğü için de yüzde 400’lük 3 aylık bonu ihracı yaparak piyasaya dönmüştü.

Şimdi çok daha kaldıraçlı ve yüksek borçlu bir reel ve finansal kesim var. Para basarsanız enflasyon ve kuru daha güçlü patlatırsınız.

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

 

Reklamlar
Ekonomi, para politikası

Faiz artışı için “suçlama rehberi”

Türkiye’deki siyaset aklı “doğrular ve başarılar benim, hata ve olumsuzluklar dışsal” teması üzerine söylem tutturuyor.

İşte en son Merkez Bankası’nın 6.25 puanlık faiz artışı öncesinde ve sonrasındaki “bir düşman bulmalı” kaygılı söylemle yürütülüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz artışı kararından birkaç saat önce, “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var. Reel sektördeki yatırımcı, yatırımlarını neye göre yapacak? Faiz konusundaki hassasiyetim değişmedi. İçinizde yüzde 50 karla çalışan var mı? Bu ancak esrar, eroin tüccarlarında olur” demişti.

Ayrıca “Faiz denen bu sömürü aracını kullanmaya asla vesile olamayız” diyerek, “Merkez Bankası bağımsızdır, o kendi kararını alır” sözünü de ekleyip “biz karışmadık, kendi yaptı” söylem yolunu da açtı.

Kendisine sorulmadan iş yapılmayan ülkede faiz artışı sonrasında da “Son olarak Merkez Bankası sürekli gündeme getirilen faiz artırımını, üstelik oldukça yüksek bir oranla gerçekleştirdi. Diyor ya ‘Bağımsızlık’, haydi buyur bağımsızlık. Şimdi bakalım bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen benim sabır safhamdır ve bu sabır bir yere kadar” demişti.

Erdoğan’ın faiz artırımı öncesindeki konuşmasındaki şu vurgu önemli; “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var.”

Yani bankaların faiz kararını Merkez Bankası’nın kararlarına göre aldıklarını vurguluyor. Temel olarak doğru ancak son gelişmeler ışığında “neden-sonuç” ilişkisi bağlamında durum farklı.

Doğru, bankalar normal zamanlarda Merkez Bankası’nın belirlediği kısa vadeli faizleri kılavuz alırlar. Almasalar da fonlama faizi onları “buluşturan” temel faizdir.

Gerek siyasetçilerin gerekse bu siyasetçilere kendini yakın bulan medya kuruluşlarının Merkez Bankası’nın faiz artışı sonrasında yakındıkları şey şu: “Merkez Bankası faiz artırdı; kredi faizleri ve Hazine’nin borçlanma faizleri, bunların yükü arttı”. Yani oraya kadar her şey normalmiş, ama Merkez Bankası bozmuş!

Faizlere yakın geçmişte ne olduğuna bakalım:

  1. Döviz kurundaki artışı “faizsiz” çözme girişimlerinden biri swap piyasasında yabancı oyuncuların TL borçlanmasını kısıtlamak için Türkiye bankalarına swap limiti getirildi. Piyasa deneyimli ve işi bilen vasıflı biri, bunun swap piyasasında TL faizlerini patlatacağını bilirdi. Nitekim öyle de oldu; yıllık swap faizleri yüzde 30’a patladı. Henüz Merkez Bankası faizleri yüzde 17.75-19.25 bandında tutarken.
  2. Kurların olağanüstü artışının (TL’nin değer kaybının) seyredilmesi ve bunun enflasyona potansiyel yansımasını da hesaba katan borç vericiler gelecekte faizlerin artacağını düşünerek potansiyel enflasyonun altında bir faize razı olmadılar. Borç alıcılar da gelecekte daha pahalı borçlanacaklarına bugünden düşük faizle borçlanmak için alıcı oldular. Faizler yükseldi. Para piyasasında da swap faizleri ile birlikte yükseliş hareketi oldu. Ki enflasyon patlarken faizlerin olduğu yerde tutulabileceği ancak iyi bir düş idi.
  3. Aşağıdaki grafikte de görülüyor Merkez Bankası fonlama faizini henüz yüzde 19.25’e çektiğinde para piyasasındaki faizlerin çok önceden yıllık vadede yüzde 20’leri geçtiği görülüyor.
  4. Merkez Bankası faiz artışı yapmadan önce piyasaya yüzde 19.25’lere para verirken, piyasada 1 aylık swap faizi yüzde 24-25’lerde idi. 1 aylık mevduat faizleri de. Kredi faizleri de çoktan yüzde 30’a vurmuştu. Merkez Bankası faiz artışından sonra da durum çok değişmedi.
  5. Yani piyasa faizi çoktan yükselmişti, Merkez Bankası’nın yaptığı da buna geç de olsa yetişmek ve enflasyona karşı durduğunu göstermek oldu.

Ekran Resmi 2018-09-16 11.30.29

 

İşte Hazine’nin aylık ortalama borçlanma maliyeti tablosu:

Ekran Resmi 2018-09-16 15.38.10

 

Nisan ayında ortalama yüzde 13.43 olan borçlanma maliyeti, yüzde 16, yüzde 17 derken Ağustosta yüzde 20.11’e çıktı. Merkez Bankası yükseltti diye değil, o dönemde de geç kaldığı için belirsizlik ve çalkantı nedeniyle maliyet yükseldi.

Daha özelde 5 yıl ve 2 yıllık sabit getirili tahvil ihalelerinde şöyle bir tablo var:

Ekran Resmi 2018-09-16 16.25.41

Merkez Bankası’nın fonlama faizi bileşik yüzde 19’lu bir seviyede dururken, Hazine ihale faizlerinin yükseldiği görülüyor. 17, 18, 22 derken yüzde 24’e vurmuş. Merkez’in de yaptığı bu oldu: Faizi iki yıllık tahvil faizine yaklaştırmak. Merkez artırmasa bile Hazine bu bedeli ödüyordu. Niye? “Kuru istikrara kavuşturma ve enflasyonu dizginleme konusunda harekete geçecekleri yok” fotoğrafından dolayı.

Merkez Bankası’nın eli tutuluyor olmasaydı, daha küçük faiz artışı ile bozulmanın önüne geçilebilir; TL’nin değer kaybı daha düşük boyutta tutulabilir, enflasyon bekleyişleri de piyasa faizleri de bu denli bozuk ve yüksek olmayabilirdi.

Şimdi geride kalan ve “piyasaya yetişen” Merkez Bankası’nı “kötü polis” göstermenin hiç bir anlamı yok. Ayrıca hem elini tutarak, hem de döverek milli parayı basan kurumu kamuoyunda itibarsız hale getirmek de doğru değil.

İlle de bir suçlu aranıyorsa bariz kur artışına karşı TL’yi savunmak yerine seyredenlere, yani Merkez Bankası’nın elini tutanlara bakılmalı.

 

Uğur Gürses

ugur.gurses@gmail.com

 

20708353_251044232081771_6369633781164818234_n (1)

 

Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

Geç gelen itfaiye…

Merkez Bankası yine geç kalarak ama eskisine göre daha bir “gereğini” yaparak adım attı; politika faizini yüzde 17.75’ten yüzde 24’e yükseltti. Tam 6.25 puanlık artış. 2002 Sonrasının en yüksek faiz artışı bu. Politik olarak Erdoğan döneminin en yüksek artışı. Bugüne kadar en yüksek artış 2014 Ocak ayındaki 5.5 puanlık artış idi. O tarihte de faize dokunmadan durumu idare etme, kuru döviz satarak durdurma denemesi “ağır bir dersle” sonuçlanmış; o güne kadar faizi yarım puan düşük tutalım derken, 5.5 puanlık faiz artışı ile sonlamıştı.

Logo

Böylece banka düne kadar tavan olan gecelik yüzde 19.25’le verdiği parayı, artık haftalık vadede yüzde 24’le para verecek. Banka isterse likiditeyi kısarak piyasayı gecelik vadede yüzde 25.5’e itebilecek.

Analistler Merkez Bankası’nın, politika faizi olan haftalık repo faizi yüzde 17.75’in üzerine 3-4 puanlık bir artış yapabileceğini düşünüyordu; ama gereği ise 10 puana yakın idi.

Geçmişteki duruşu,  “işin gereğinden” çok “piyasa beklentisinin üzerinde” adımlar olan  Merkez Bankası’nın bu defa kredibiliteyi onarmak için ikisinin de arasında  görece yüksek faiz artışı yaptığı söylenebilir. Ama ilk defa, “gereğini yapmaya” yaklaştı.

Bugüne kadar neden beklendiği, neden ekonomiye bu kadar hasara göz yumulduğu anlaşılır gibi değil.

Geç kaldıkça kuru istikrara kavuşturmak o kadar da kolay değil. Alacağınız önlemlerin daha “acı” olmasını sağlıyor geç kalmak.

Etraftan dolaşma, yan yollarla “kuru hizaya getirme” çabalarının her defasında işe yaramadığını görmek, test etmek mi gerekiyordu? Eğer böyle ise Ankara’da ekonomi politikasına yön verenlerin liyakat ve kapasitelerini de sorgulamak gerekiyor.

Boğazına kadar döviz borçusu olan, bir yıllık vadede cari açığı için her yıl 40-50 milyar dolar, bir yılda vadesi gelecek  döviz borçları için 100-120 milyar dolar, toplamda ortalama 150 milyar dolar bulmaya ihtiyacı olan ülkede, ekonomi politikası savruluyorsa ulusal para savunmasız kalıyorsa döviz kuru yükselir.

Siyasi krizlerde de biraz daha yükselir. Kur yükselişini, daha önce döviz getirmiş ama krizde döviz alarak çıkmak isteyen yabancı yatırımcının önünü kesmek, “dış güçler” diyerek ülkeye ileride gelecek potansiyel fonları ters yüz etmek daha da olumsuz etki yaratıyor.

Hele ki kendi yurttaşını “bize ekonomik savaş açtılar” diyerek tedirgin eden, döviz almayın, bozdurun diye “yatırım tavsiyesi” verilen ve kendi parasını korumak için adım atılmayan ülkede yurttaşlar doğal olarak dövizlerini yastık altına çekmeye başlar.

Ankara’da son yıllarda hep “TL faizine elleme, yan yol bul” denilerek TL’nin değer kaybı seyredildi.

Son ABD krizinde ise zihinler şöyle çalıştı: “hımmm döviz kurları yoluyla bize savaş ilan ediyorlar. Nasıl yapıyorlar? TL bulup döviz alıyorlar. TL’yi nereden buluyorlar? Swap piyasasından. O zaman Swap piyasasından TL borçlanmalarının önünü keselim. Nasıl keselim? Türk bankaların BDDK desin ki; yabancı bankalara TL verdiğin swap işlemlerine özkaynaklarının yarısı kadar limit koydum, olmadı mı yüzde 25’e indir”

Swap piyasasını boğunca ne mi oldu? Swap piyasasında 1 yıllık faizler yüzde 30’a vurdu.

Ne için yapılmıştı? Faize dokunmadan yasakçılıkla kuru dizginlemek için. Ne oldu? Hem kur düşmedi hem de faiz patladı.

Sıcak paraya kalmışsınız basiretli bir para politikası yürütemiyorsunuz; yabancı yatırımcıyı ürkütmüşsünüz. Güvensizliği körükleyen söylemlerle yerleşikleri ürkütmüşsünüz.

İşte bu koşullarda, bugün Merkez Bankası gerisinde kaldığı piyasaya yetişti.

“Merkez faizi 6.25 puan artırınca işte ekonomi resesyona gidiyor” diyenler, bügüne kadar piyasa faizinin zaten aylık vadede yüzde 24-25’te, yıllık vadede yüzde 30’da olduğunun farkındalar mı acaba?  Dün resesyona gitmiyordu da şimdi mi yola çıktı?

Ekonomi derin bir durgunluğa seyrediyor. Bu, TL istikrara kavuşana kadar, sermaye akışı başlayana kadar devam edecek.

Bu faiz artışı gerekli ama her şeye ilaç olamayacak ne yazık ki. Sadece “TL’deki kanamayı” yavaşlatacak.

Bir ekonomi politikası çerçevesi olmayan Ankara’nın sadece “kozmetik önlemlerle”, Merkez Bankası ile ekonomiyi götürmesi mümkün değil.

Erdoğan’ın Merkez Bankası kararı öncesi konuşması

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz kararını açıklamasından birkaç saat önce Merkez Bankası’nı sert sözlerle eleştirmesi, faizin enflasyona neden olduğu fikrini tekrarlaması seçmene yönelikti.

Ekran Resmi 2018-09-13 15.24.28

Belliydi ki; kallavi bir faiz artışı konusunda Cumhurbaşkanı’nı ikna etmişlerdi. Ancak Cumhurbaşkanı’nın da bunu seçmenine anlatması manevrasıydı bu sözler.

“Madem faize karşısın neden izin veriyorsun?” diyeceklere, muhalefet partilerine “Ben aynı yerde duruyorum, ama Merkez Bankası bağımsız ve yükseltiyorlar” mesajı.

Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı seçmene bir TV programında “Şu 24’ünü hayırlısıyla bir atlatalım. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti.

Gelişmiş ülkelerde ülkeyi yönetenler merkez bankalarının faiz kararını önceden bilmez. Daha doğrusu bilmeye fırsatları olmaz. Karar açıklandığında öğrenirler.

Bizde belli ki önceden onay alınmış. Bu hışımla Cumhurbaşkanı “seçmen kaygılı” konuşmayı yapmış oldu.

Peki bu seçmen kaygılı mesajla ne sağlandı? Kuru yüzde 3 yukarı atıp, sonra oradan yüzde 6 aşağıya. Çalkantıya yol açacağınız biliyorsanız bu söylemden kaçınırsınız. Çünkü ekonomik birimler zarar eder, güven kaybı olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomi, para politikası

Katar’dan 3 milyar dolar (*) gelmiş

6 Eylül tarihli Merkez Bankası bilançosu gösteriyor ki; Merkez Bankası ile Katar Merkez Bankası arasındaki swap anlaşması işlem yerine getirilerek hayata geçmiş.

Merkez Bankası bilançosunda 6 Eylül günü tam 3 milyar dolarlık rezerv artışı dikkatimi çekti. Bankalar her zaman zorunlu karşılık ya da teminat deposu yatırır-çeker; bu yüzden rezerv hareketi hep olur.

Ancak rezerv artışı vardı da aynı zamanda da net döviz pozisyonundaki 3 milyar dolarlık artış eşlik ediyordu. 5 Eylül tarihinde altın dahil 27.4 milyar dolar olan net döviz pozisyonu 6 Eylül günü 30.4 milyar dolara çıkıyordu.

Bunun anlamı şu; Merkez Bankası ya döviz satın almıştı, ya da swap yapmıştı. Merkez Bankası’na döviz satacak olan sadece Hazine. Onların da hesaplarında belirgin bir değişim yoktu. O zaman bu swap işlemi idi; Merkez Bankası’nın TL verdiği, döviz aldığı türden.

Şöyle olmuş: Swap işlemi ile Katar Merkez Bankası 3 milyar dolar karşılığı Katar Riyali vermiş olmalı, karşılığında da TL almış olmalı. Merkez Bankası’nın aldığı bu riyaller Katar Merkez Bankası’ndaki Merkez Bankası’na ait hesapta duruyor olmalı. Bu durumdagiden-gelen bir döviz yok. Bu işlemin diğer bacağındaki TL’ler de muhtemelen Merkez Bankası’nda Katar Merkez Bankası’na açılmış TL hesabında duruyor olmalı. ZiraMerkez Bankası açık piyasadan verdiği parayı artırmadığı (hatta 2 milyar azaltmış) halde bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu mevduat 17.8 milyar TL artmış.

Tüm bunlar swap hayata geçmiş diyor.

“Peki bu bizim ne işimize yarayacak?” sorusunu soranlara yanıtım şu; bilanço daha gösterişli oluyor; rezervler 3 milyar dolar artmış oluyor. Hepsi bu.

 

(*) Not: Yazıyı tamamladıktan sonra farkettim ki başlık yanıltıcı. Yazı açıklıyor ama gelen dövizin dolar değil Katar Riyali olduğunu, bunun da Katar’da park ettiğini bir daha vurgulamak istedim.

 

20 Ağustos’taki açıklama şöyleydi: (Siyah ve altı çizili bölüm benden)

“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ve Katar Merkez Bankası (QCB) arasında, 17 Ağustos 2018 tarihinde Doha’da düzenlenen bir törenle, ikili bir para takası (swap) anlaşması imzalanmıştır.

Söz konusu anlaşma 3 milyar USD karşılığı Türk Lirası ve Katar Riyali cinsinden imzalanmıştır. Anlaşmanın temel hedefi yerel para birimleri üzerinden gerçekleştirilen ticareti kolaylaştırmak ve iki ülkenin finansal istikrarına destek sağlamaktır.”

Ekonomi, para politikası, Uncategorized

Merkez neden endişelendi?

Merkez Bankası bugün bir duyuru ile bankalara sağlanan likidite imkanını 13 Ağustos öncesindeki limitlerin iki katı ile sınırladı.

Ekran Resmi 2018-08-29 11.40.48

13 Ağustos’ta limitsiz olarak kullandıracağını ilan etmişti.

Ekran Resmi 2018-08-29 11.56.59

Peki ne oldu da Merkez Bankası birden TL likiditeyi kısma kararı aldı? Daha doğrusu “limitsiz gecelik pencereyi” limitli hale getirdi?

Bunun sonucunu not edelim; “iki katı” limitin üzerinde borçlanma ihtiyacı olan bankalar “geç likidite penceresine” düşecekler yani yüzde gecelik yüzde 19.25’ten yüzde 20.75’e itilecekler.

Peki neden?

BDDK Türkiye’deki bankalara swap limitlerini (yabancı bankalara TL verip, döviz alımında) iyice kısınca TL faizleri yüzde 30’a vurmuştu. Olasılıkla yüzde 19.25’le Merkez Bankası’ndan borç alıp repo işlemlerine akan bir arbitraj yaratılmış olabilir.

Swap piyasasını, zihinlerdeki “TL borçlanıp bununla dolar alıp TL’yi zayıflatıyorlar” zannıyla cendereye alalım derken, bir bakmışsınız swap pazarı “ayağınıza gelmiş”.

Merkez Bankası’nın dünkü TL fonlaması 165 milyar TL ile rekor kırdı. Her ne kadar günün sonunda 8 milyar TL’si geri dönmüş olsa da 157 milyar TL’lik net fonlama da rekor.

Buradan hareketle olsa gerek “hımm, demek ki BDDK’nın swapla sıktıkları bize geldi; o zaman bunu da kısıtlarız” mekanizması çalışmış olmalı. “İhtiyaçtan fazla borçlanma; limitin iki katı alanın var” denilmiş bankalara.

Hala “kulağı tersten” gösterme ısrarı var; finansal aracın fiyatını değiştirmekten kaçınıp, kanallarını daraltmayı marifet bilen “teknokratlar” iyi bir iş yaptıklarını zannediyorlar.

Olan şu: Swap piyasasını altüst ederek, riskini azaltmak isteyenleri CDS gibi alanlara sürükleyip, buradaki risk primlerinin patlatılmasıyla son buldu.

Stigma şu: CDS primleri patladığından, artık Türkiye kredi fiyatlamalarına bakmayıp “uzak dur” atmosferine yol açılıyor. Bunun da ödemeler dengesinde “Sudden stop” denilen bir sermaye akışı duruşuna yol açması muhtemel.

Merkez Bankası TL’yi savunmak için, “bir cisim gibi çarpmak üzere” yaklaşan enflasyona karşı kalkanları açmak yerine “miktarı daraltarak” etkili olacağını sanıyor. Uzun vadeli tahvil pazarında işlem ve fiyat oluşmadığı günlerden geçiliyor.

Hani “sadeleşmeye” geçilmişti? Şimdi yeniden aynı yollardan geçiliyor…

Tüm bu olanlarla Merkez Bankası’nın döviz ve altın rezervleri düşüşe geçti.

Muhtemeldir ki Merkez Bankası’nı da endişelendiren bu oldu: Beklediğinden daha fazla rezerv kaybı ve TL’nin değer kaybının durmaması.

13 Ağustos’la başlayan rezerv azalışı devam ediyor ki buna Merkez Bankası’nın döviz ve altın zorunlu karşılıkları serbest bırakma kararı ile de bilinçli olarak yol verildi.

Banka 6 Ağustos’ta aldığı kararla 2.2 milyar dolar, 13 Ağustos’ta aldığı kararla 6 milyar dolar döviz 3 milyar dolar altın karşılığı serbest bırakma kararı almıştı.

6 Ağustos-24 Ağustos arasında; 7.8 milyar dolar döviz rezervi, 2.3 milyar dolar (50 ton) altın rezervi azalışı ile toplam 10.2 milyar dolar rezerv azalışı oldu.

Bayram tatili bitip de piyasalar açılıdığında rezerv kaybının devam ettiği görülüyor.

2 günde; 27 ve 28 Ağustos günlerinde kabaca 5.2 milyar dolarlık rezerv kaybı olmuş.

Böylece 3-28 Ağustos’ta toplam rezerv kaybı 15.4 milyar dolara ulaştı.

3 Ağustos’ta 102.9 milyar dolar olan döviz ve altın rezerv toplamı, 28 Ağustos günü kabaca toplam 88 milyar dolara gerilediğini hesaplıyorum.

Ankara’dakiler TL’yi savunmak ve faizleri artırmak yerine rezerv kaybına razı olmuş görünse de bu durum sürdürülebilir değil.

O halde neden seyrediliyor? Neden daha fazla bedel ödeniyor?

Kasım ayından bu yana Merkez Bankası rezervlerinin yüzde 25’ini kaybetti.

Seçim kararı alındığından bu yana ise yüzde 22’sini.

Tek başına rezerv kaybı bile TL’nin değer kaybı için bir “stigma” halini alabilir.

“Dış güçler”, “ekonomik savaş” bahanesini bırakıp TL’yi savunmak için çok geç olmadan adım atılmalı…

 

Ekran Resmi 2018-08-29 18.07.40

 

 

 

 

Ekonomi, para politikası

Piyasaya sürülen banknotlar karşılıksız mı?

Bayramda Merkez Bankası’nın artan nakit talebini karşılamak için piyasaya banknot sürmesini “banka karşılıksız para mı sürüyor?” diye karşılayanlar oldu. Bunun yanlış olduğunu anlatalım.

Merkez Bankası’nın yarattığı ve piyasaya sürdüğü paranın ölçüsü PARA TABANI‘dır.

Para Tabanı terimi “Emisyon + Bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu mevduattan” oluşur.

Para tabanı tutarı 17 Ağustos Cuma kapanışı itibariyle 204.9 Milyar TL‘dir.

Açılımı da: 180.7 milyar TL Emisyon + 24.2 milyar TL Banka Mevduatıdır

Diyelim ki nakit para talebi bu tablonun üzerine yine 10 milyar TL arttı; bu durumda, Merkez Bankası’nın açık piyasa işlemlerinden hiçbir şey yapmadığı varsayımı ile Emisyon=190.7 milyar TL olur, Banka mevduatı da= 14.2 milyar TL’ye düşer. Yani bankalar Merkez Bankası’nda tuttukları mevduattan nakit çekmiş olur. Bunu da ATM’lerine yerleştirirler.

Eğer bankaların mevduatı nakit talebine yetişmezse ne olur? Merkez Bankası Açık Piyasa İşlemleri ile bankalara para verir; ne karşılığında? Bankaların elinde bulunan devlet tahvilleri karşılığında repo yapar. Ya da teminat olarak tutarak da. Yani karşılıksız para basılmaz.

İşte buradan en kritik soruya geliyoruz:

Soru şu 204.9 milyar TL’lik Para Tabanı’nın kaynağı nedir? Yani Merkez Bankası bugüne kadar yarattığı paranın kaynağı nedir? Ne karşılığı bu para piyasaya sürülmüştür?

Para Tabanı tanımının kaynakları şöyledir:

PARA TABANI= NET İÇ VARLIKLAR + NET DIŞ VARLIKLAR

Anlamlı şudur: Merkez Bankası parayı döviz veya altın karşılığında mı yarattı, yoksa “iç varlık” yani kredi vererek mi?

Tekrar sayılara dönelim:

Merkez Bankamızın 17 Ağustos itibariyle 204.9 Milyar TL‘lik Para Tabanı’nın karşılığı şöyledir:  173.6 milyar TL NET DIŞ VARLIK, 31.3 milyar TL NET İÇ VARLIK.

Yani Merkez Bankası’nın yıllar içinde piyasa sürdüğü 204.9 milyar TL’nin yüzde 85’i dış varlık karşılığında, yüzde 15’i iç varlık karşılığında yaratılmıştır.

Hala “karşılıksız para bastı” diyen varsa; bankanın net döviz pozisyon fazlasının kabaca 30 milyar dolar olduğunu hatırlasın: Bunun karşılığının da kabaca 173 milyar TL yaptığını da. Yani NET DIŞ VARLIK.

Hani ille de “ben altınla ölçerim arkadaş”  diyen olursa diye not düşeyim: 30 milyar dolarlık net döviz varlığı kabaca 800 ton altına karşılık geliyor.

Meraklısına not:

Tarihsel gelişim içinde özellikle de 2013 sonrasında Merkez Bankası’nın para yaratma kapasitesinde NET İÇ VARLIKLARA doğru dönen bir eğilim gözleniyor. 2015’te NET DIŞ VARLIKLAR’ın payı yüzde 95-100’lerde olduğunu hatırlatalım.

Gelen bir soru üzerine günceleme:

Net İç Varlıklar’daki ağırlığın artmasının temel bir nedeni var: Merkez Bankası’nın döviz karşılığı TL yaratma kapasitesi, sermaye akımlarının azalması nedeniyle 2013 sonrasında neredeyse bitti. Bu yüzden ilave para talebi açık piyasa işlemleri ile karşılanıyor. Bu da Net İç Varlıklar’ı büyütüyor.

 

 

Ekran Resmi 2018-08-28 11.26.09

 

 

 

Uncategorized

İktisat literatürüne bir öneri: “Başçı Dilemması”

Önceki gün Başbakan Erdoğan Merkez Bankası’nı ve Başkanı Erdem Başçı’yı fena halde eleştirdi. “Eleştiri” hafif kalır, itibar sarsıcı bir açıklama idi.

En çarpıcı kısmı; Merkez Bankası’nın enflasyon hedefini tutturamıyor olmasını vurgulaması idi. Diyordu ki Erdoğan, “o zaman senin faiz politikan yanlış”. Temelde, faizi yüksek bulduğu için böyle söylüyordu. Çünkü Erdoğan’ın kendi ‘iktisat dünyasında’, faizin seviyesi enflasyonu belirliyordu. Buna dünyada gülerler. Ancak, bizde kimse “ama iktisatta bu sizin söylediğiniz gibi bir neden sonuç ilişkisi yok Sayın Başbakan” diyecek kimse çok az çıkıyor, bu durumda da sanki bu tez doğruymuş gibi kabul gördüğü sanılıyor. Hakikaten ‘şizofenik’ bir durum.

Gerçek durum şöyle; epey bir zamandır, Merkez Bankası’nın belirlediği faizler, hedeflediği enflasyon oranının gerektirdiği faizlerin altında idi. Yani Merkez Bankası, görece daha düşük faizlerle enflasyon hedeflemesi yapıyormuş gibi davranıyordu.

Gelinen noktada şöyle bir durum ortaya çıktı; Erdem Başçı, hükümetin ve tabii ki Başbakan’In arzu ettiği çizgide görece düşük bir faiz politikası izlemiş, ama sonunda bizatihi hükümetin başkanı Başbakan tarafından enflasyonu tutturamamakla suçlanmıştı.

Buna “Başçı dilemması” diyerek, Türk iktisat literatürüne katkıda bulunmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor.