2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

Maceracı ekonomi politikası deneyi

Haziran sonu, temmuzun ilk haftası son iki yılda 3 önemli gelişmenin yıl dönümü. Birincisi; 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası kurulan “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin” ve bu sistemin 9 Temmuz’da ilan edilen kabinesinin ikinci yıldönümü.

İkincisi, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde İstanbul seçiminin zorlama nedenlerle 23 Haziran’da yenilenmesinin ve iktidar partisinin büyük bir oy farkıyla en büyük metropolü kaybedişinin tescil edildiği bir haftanın yıldönümü.

Üçüncüsü de bu seçim yenilgisinden hemen sonra temmuz ayının ilk haftasında Merkez Bankası başkanı Murat Çetinkaya’nın görevden alınmasının yıl dönümü.

Tüm bunların birbiri ile ilişkisi, büyük iddialarla kurulan “Türkiye tipi başkanlık sisteminin” kurumsal başarısızlığı ve çöküşü, yerel seçimde ortaya çıkan siyasi hasar, devamında da maceracı bir ekonomi politikasına kayışı getirmiş olması.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen sonrasında, “Ver papazı, al papazı” biçiminde ortaya koyulan pazarlık girişimin “şantaj diplomasisine” dönmesiyle ABD’nin tehdit ve ambargoları ile karşılaşılması ve devamında da zaten kırılgan olan ekonominin krize girmesiyle sonuçlanan bir kriz yaşandı; 2018 Ağustos krizinde.

Bu kriz, ekonomi jargonunda “ani duruş” olarak tanımlanan sermaye hareketlerinin girişinin durması ve sermaye çıkışı ile kredi çöküşü getirdi. Bu da ekonomiyi sert bir durgunluğa itti.

Başkanlık seçiminin yapıldığı Haziran 2018’de son 4 çeyreklik GSYH 884 milyar dolarken, 2020 sonunda 700 milyar dolar seviyesinde olması kuvvetle muhtemel. Çok belirgin bir düşüş var.

2018’de krizin ilk günlerinde “bize ekonomik savaş ilan ettiler” sözleri ile yerleşikleri daha da endişelendiren Ankara, devamında ise kötü yönetimle krizi geniş bir alana ve zaman yaydı. Atılan adımların büyük kısmı; yasaklama, kısıtlama, “aba altından sopa gösterme” gibi ekonomiyi serbest piyasadan uzaklaştıran adımlar olunca, yurtiçinde ve dışında endişeleri daha da büyüttü.

Kayıpla sonuçlanan 2019 yerel seçimleri sonrasında, maceracı ekonomi politikası tamamen Merkez Bankası kaynaklarına el atmayı ve aşırı biçimde kredi genişlemesine dayanan, özel kesimdeki bankalara kredi verme baskısı ile özel kesim girişimcilere ise fiyatlar ve yatırım kararları üzerine baskıya dayanıyor.

Yerel seçim şoku

2019’da 31 Mart seçimlerinde iki büyük metropol kenti kaybeden, bu iki kentten “amiral gemisi” olan İstanbul’daki seçimleri yapay itiraz ve zorlamalarla yenileten iktidar partisi, 23 Haziran’da yenilenen seçimden büyük bir hezimetle çıkınca herkesin gözü yeniden ekonomiye dönmüştü. Acaba durgunluğa çözüm getirecek miydi?

Çünkü 2018 Ağustos krizinden sonra içine düşülen durgunluktan toparlanma geçişin izleri hala yoktu. 2019 Haziranına kadar geçen sürede, krizin nedenlerine değil, sonuçlarına dönük “örtüleme”, görünür halini kapatma çabası çok daha öne çıkmıştı. İşsizliği perdelemek için uzun bir süre kayıtlı istihdam sayıları “web sitesini yeniden düzenliyoruz” bahanesi ile yayımlanmamaya başlanırken, Ağustos 2018 krizi sonrasında kur şokunun enflasyona yansımasının üzerine de “şal örtme” çabaları vardı. Ankara’dan açılan telefonlarla üreticilere fiyat düşürme baskısı yapılırken, “ucuz sebze meyve” görüntüsü sunulması için kent meydanlarında “tanzim satış tezgâhları” açılıyordu. Kur artışının önüne geçmek için de “arka kapı” yöntemleri ile Merkez Bankası’nın rezervleri eritilmeye başlanmıştı. Bu da swap işlemleri ile saklanıyordu.

Seçimler sonrası herkes ekonomide bir yeni politika çıkacak mı merak içindeydi. Ancak Ankara ve İstanbul gibi iki büyük metropolü kaybeden iktidarın, kaybettiği zemini kazanmak için daha “maceracı bir ekonomi politikasına” kayacağını düşünüyordum. Öyle de oldu.

Ankara yanıltmadı

Temmuz ayının ilk haftasında, “Maceracı ekonomi politikası” olarak nitelediğim politikalara geçişin ilk adımı, 6 Temmuz 2019’da Merkez Bankası başkanı Murat Çetinkaya’nın görevden alınması oldu.

Çok belli idi ki; Ankara seçimdeki kaybı ekonomideki gelişmelere bağlıyor, bunun için de ilave bir “gaza basma” sürecine ihtiyaç duyuyordu.  Bunun önünde kim duracaksa ezip geçiliyordu.

2019’un ilk çeyreğinde yüzde 2.3 küçülen ekonomi, ikinci çeyrekte yüzde 1.6 küçülürken, üçüncü çeyrekte ise yüzde 1 büyüyebilmişti. Son çeyrek büyümesi ise yüzde 6 oldu. Bu büyümenin 3.8 puanı özel tüketimden gelirken, 8.4 puanlık katkının stok artışından gelmesi dikkat çekiciydi.

Zayıf bir genel büyüme tablosu altında borç çeviren, borç yapılandırması ile ilerleyen şirketler kesimi varken, sorunları bir süreliğine halı altına süpüren bir süreç vardı ekonomi yönetiminde.

2019 Temmuz başında Merkez Bankası başkanının görevden alınması sonrasında, politikalarda beklenen oldu.

Çetinkaya’nın yerine atanan Murat Uysal ve ekibi hemen hızla blok faiz indirimlerine girişti. Hemen ilk toplantıda yüzde 24’ten 4.25 puan indirim yapılırken, yılsonuna gelindiğinde yarı yarıya yüzde 12’ye indirilmişti. Bu devam da etti; en son 2020 mayıs ayında yapılan indirimle faizler yüzde 8.25’e düşürüldü. Bir yılda 15 puandan fazla bir indirim yapılırken, Merkez Bankası’nın kârı öne çekilerek bütçeye aktarılıyor, ihtiyat akçesi de yapılan düzenleme ile Hazine kasasına gidiyordu. Aynı zamanda bütçe açığı da kayda değer biçimde açılmaya başlanıyordu.

Mayıs 2018 sonunda 56 milyar TL olan bütçe açığı, Mayıs 2020’de 3 kat aratıp 146 milyar TL’ye çıkarken, Merkez Bankası’ndan alınan ihtiyat akçeleri ve yıllık karın açığı kabaca 100 milyara yakın düşürdüğünü de hesaba katmak gerekiyor.

İlginç olan, ekonominin temel parametrelerinden biri olan faizler bu hızla düşürülürken, iktidara yakın medyada “faiz indi, döviz kuruna bir şey olmadı” söylemi ses buluyordu. Oysa kamu bankaları ile döviz satışları hızla devam ediyor, bu dövizler Merkez Bankası’nın rezervlerinden gidiyor, ortaya çıkan erime de bankalar ve Katar ile Çin Merkez Bankası’ndan alınan swaplarla “makyajlanıyor”, bu dövizler “erimemiş gibi” sunuluyordu.

Covid-19 salgını ile yabancı yatırımcılar dövizlerini yatırımlardan çekme sürecini hızlandırdılar. Yerleşikler de bir kısım döviz hesaplarını sistemden çekerken, bir taraftan da altın almaya başladılar. Sadece Covid-19 salgını sonrasında Merkez Bankası’nın döviz rezervleri haziran sonu itibariyle yaklaşık 31.5 milyar dolar eridi. Mayıs sonunda Katar Merkez Bankası’ndan 10 milyar dolar swap işlemi ile 21.5 milyar dolar erimiş görünse de.

Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin erimesi, çok doğal olarak döviz rezervlerinin yeterliliği tartışmasını gündeme taşıdı.

Son gelinen noktada hesaplar şöyle yapılıyor; haziran sonunda brüt döviz rezervi 51.4 milyar dolar. Altın rezervi de 38.8 milyar dolar. Yani toplam rezerv 90.2 milyar dolar.

Mayıs sonunda 54.3 milyar dolarlık döviz rezervi varken, bankanın açıkladığı swap verilerine göre; 16 milyarı doları Katar ve Çin merkez bankaları ile yapılan swaplardan, 35.8 milyar doları da bankalarla yapılan swaplardan “bilançoya yazılan” rezervler. Yani döviz rezervlerinin neredeyse tamamı swapla sağlanmış. Bankalar, kâğıt üzerinde “Al TL’ni geri, ver dövizimi” derse altınlar dışında rezerv diye bir şey kalmıyor.

Özeti şu; Merkez Bankası “alın size TL, bana döviz borç verin” diyerek swap yapmamış olsa neredeyse altın hariç tüm rezervlerin erimiş olduğunu görecektik.

Peki bu döviz talebi nereden geldi de bu dövizler satılarak eritildi? İşleri ekonomiyi yönetmek olanlar neden çıkıp da “dış güçlerin oyunundan” bahsediyor hala?

Yılbaşından haziran sonuna kadar 6 ayda yabancıların satarak çıktığı tahvil ve hisse senedi miktarı 11.5 milyar doları bulurken, yerleşiklerin bankalardan satın aldığı döviz miktarı 7.5 milyar doları buldu. Bu döviz talebinin “arka kapıdan” kamu bankaları eliyle satılarak karşılandığı hesaba katılırsa sürpriz yok.

Başkanlık sistemine geçişle, devamında da parasallaşan ve hızla düşürülen faizlerle ani duruş güçlendi, döviz girişi bir yana çıkış devam ediyor.

Negatif reel faiz ve devasa kredi genişlemesi

Ankara ise kamuoyuna sürekli bir “yabancıların ekonomiyi çökertmeye çalışması” biçiminde anlatıyor. Ne yapacağını bilemeyen, kötü yönetim sergileyen, sürekli olarak da TL’nin konvertibilitesine hasar veren yasaklar, kısıtlamalar ve ağır işlem vergileri getiren Ankara’nın tek bildiği bu; serbest piyasa koşullarını kilitlemek, iktidar gücü ile kurumlara ve şirketlere “aba altından sopa sallama” ile sorunlara çare arayışı. Kimisi kısa vadede belki zaman zaman etkili olmuş gibi görünse de orta vadede kırılganlığı besleyen, krizi derinleştiren bir politika bu.

Peki neden yerleşik yurttaş ve şirketler dövize yöneliyor?

Basit; hukuksuzluk, keyfilik, ağır baskı, demokratik değerlerden uzaklaşma gösteren iktidara ve onun kurduğu sisteme güvensizlik ile hızla düşürülen faizlerle negatif reel faiz düzeyine gerileyen TL getirileri.

Düşürülen faizler yanında bir de belki de son 10 yılda görmediğimiz, çok kısa bir dönemde devasa kredi genişlemesi yaşanıyor.

Pandemi sonrasında da BDDK eliyle bankaları kredi genişlemesine zorlamak için getirilen “aktif rasyosu” uygulaması da reel getirileri iyice aşağı çekti. Kredi genişlemesine sıcak durmayan bankalar rasyoyu tutturmak için mevduat azaltmayı tercih ederek mevduat faizlerini iyice aşağı çekince faizler enflasyonun altında kaldı.

Kamu bankaları olmadığı kadar büyük bir kredi genişlemesine giderlerken, özel ve yabancı bankalar çok daha yavaş bir artış gösteriyor.

Türkiye’de pandemi döneminin başlangıcı 6 Mart haftası olarak baz alınırsa 26 Haziran haftasına kadar 16 haftada TL krediler yüzde 20’lik oranda 351 milyar TL’lik artış gösterirken, bunun yüzde 66’sını kamu bankaları sağladı. Üç büyük kamu bankasının toplam bankacılık sistemindeki aktif büyüklüğüne göre ağırlığı yüzde 36 seviyesinde.

2019 Haziran’ında yenilenen seçimden sonra bugüne kadar olan TL kredi büyümesi de yüzde 39.4 gibi çok yüksek bir artışı gösteriyor. Bunda yine kamu bankalarının payı çok yüksek; artan kısmın yüzde 65’ini kamu bankaları sağlamış.

Ekonominin kimyası değişti

2018’de başkanlık seçimine giderken başlayan, seçim sonrasında da hızlanan eğilim şöyle bir tablo çıkardı; Türkiye’de ekonominin kimyası değişti. Her alanda özel sektör “kelepçelendi”. Fiyatlamadan, kaynak kullanımına, yatırım izinlerinden her türlü düzenlemeci üst kurulların faaliyet alanına kadar “Parti devleti sizi izliyor” heyulası girişimcilerin üzerinde “kılıcını” hissettirdi.

Kamu bankaları giderek daha baskın hale geldiler. Kamu bankaları bir taraftan hem Merkez Bankası’nın rezervlerini kullanarak hem de kendileri pozisyon açarak (2020 yılında 6 ayda 6.5 milyar dolar) kur politikasına yön verirken, diğer taraftan da TL cinsi kredilerin, 2018 başında yüzde 37’si kamu bankalarına aitken, Haziran 2020 sonunda yüzde 50’sine ulaştı. 

Durgun bir ekonomide temel yapısal sorunları çözmeden yüksek bir kredi enjeksiyonu, komadaki bir hastaya adrenalin zerk etmek gibi kısa vadede bir hareketlenme getirebilir belki ama sürdürülebilirlik olmadan yeni “zombi” firmaların sayısını artırmaktan başka işe yaramayabilir. Pandemi nedeniyle ihracat siparişlerinde düşüş, turizmde neredeyse toptan kayıp tablosu olan ülkede yatırımların da durduğu hesaba katılırsa kredi genişlemesi nereye akacak?

Olağanüstü yüksek kredi genişlemesinin fiyatlar üzerine nasıl bir etki yapacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak, yüksek döviz borçlusu olan, döviz girdileri zayıflayan bir ülke için kur üzerine baskı yapacağı çok açık. Bunun iyi bir örneği KGF kredileri ile yüksek kredi genişlemesi yapılan 2017’dir. Sonuçta kur artışı için zemin oluşturmuştu.

Şimdi sadece turizmden en iyi olasılıkla 25 milyar dolar kayıp ufukta görünüyor. Buna ihracat siparişlerinde de düşüşle; yüzde 10’luk bir kayıpla (IMF tahmini; Euro Bölgesi’nde yüzde 10’luk küçülme öngörülüyor) muhtemelen kabaca bir 15 milyar dolar daha eklenecektir. Nisan ve mayıs ayları gösteriyor ki ihracattaki kayıplar ithalattan çok daha büyük, hacim küçülse de dış ticaret açığı büyüyor. Bunu da binlerce ithal ürüne ilave gümrük vergileri koyarak önleme çabası var.

Dış talep şokuna içeride faiz indirimini negatif alana taşıyarak ve devasa bir kredi genişlemesi ile yanıt veren bir ekonomi yönetimi, muhtemelen ne yaptığını bilmiyor olmalı. Zira bu bir makroekonomik çerçevesi olmayan maceracı ekonomi politikasının sonuçlarının bedelini yerleşikler ödeyecek.

Ankara’nın iktidarı kaybetme korkusu ile ekonomide girdiği maceranın sonunu tahmin etmek zor olmasa da hasarın ne boyutta olacağını merak etmemek mümkün değil.

Uğur Gürses

Ekonomi, para politikası

Dövize müdahale rehberi

Döviz kuruna müdahale etme arzusu olan ancak yeterince deneyimi olmayan, ama bunu hakkını vererek yapmak isteyenler için bir kılavuz yazsaydık içinde ne olurdu?
Bugünkü Türkiye koşullarına bakarak şunları listelerdim:

  1. İlk kural, korumaya çalıştığınız para birimine, Türk Lirası’na bakın; korunma kalkanı olan TL faizleri yeterince koruma sağlıyor mu? TL faizi gerektiği kadar yüksek mi? Koruma sağlamıyorsa TL faizlerini yükseltin.
  2. Şeffaf olun; hiçbir zaman merkez bankanızın bilançosunu saklamayın. Düzenli olarak açıkladığınız veriyi bir noktada kamuoyundan saklamaya başlamayın.
    Bilanço dışı varlık ya da yükümlülük tutmayın, o yola da sapmayın. Unutmayın herkes her şeyi görebiliyor.
    Dövizle ilgili alım-satım verilerini gecikmeli de olsa yayımlayın.
  3. Fazlası, bilanço makyajına girişmeyin. Yapay biçimde rezervi şişkin göstermeye çalışmayın.
    Konvertibilitesi olmayan ya da zayıf döviz cinsleri ile dış ticarette ağırlığı olmayan ülke paralarıyla swap gibi ölçüsüz şişirmelere gitmeyin.
  4. Şeffaf ve hesap verebilir oldukça, “rezervlerin hepsi kullanılabilir” vurgusunu daha güçlü yapabilirsiniz. Unutmayın; merkez bankasının müdahale gücü rezervi ile değil piyasadaki itibarı ile başlar. İtibarı kalmayan merkez bankasının rezervleri tartışılır.
  5. Kur artışının döviz likiditesi kaynaklı olup olmadığını her aşamada kontrol edin. Likidite kaynaklı ise piyasaya döviz likiditesi verin. Eğer piyasadan döviz likiditesi çekiyorsanız (swap vb. araçlarla) bunu durdurun. Tersine bankalararası mevduatla (depo) döviz borç verin, swapla bankalara döviz verip TL çekin.
  6. Döviz talebinin ihtiyaç ya da spekülatif saiklerle arttığı bir dönemde piyasadan swapla döviz toplayarak piyasada döviz ihtiyacına “yeni müşteri” olarak katılmayın, bankaların limitlerini arttırarak “daha fazla döviz istiyorum” mesajı vermeyin.
  7. Likidite kaynaklı tüm önlemlere karşın ihtiyaç kaynaklı döviz likidite talebi varsa ve bankacılık sistemi üzerinde baskı yaratıyorsa ilave olarak döviz satım ihalesi açın. Piyasa kurlarına müdahale etmeden, piyasa kurları üzerinden likidite vermiş, döviz arzını arttırmış olursunuz. Bu da spekülatif dalgalanmaları azaltır.
  8. Bu baskı ekonomik temellerden kaynaklanıyorsa kuru tutmak yerine bırakın, dengelenmesini bekleyin.
  9. TL’yi kendi piyasa koşullarınızda sıkın. Sermaye kısıtlaması alanına sürükleyerek swapla, repoyla, depoyla, krediyle TL verme yasakları getirmeyin. Bu, sıranın dövize geleceği kaygısını yaratır. Yan yollara saptıkça berbat edersiniz.
  10. Dalgalı kur rejiminde iseniz dövize doğrudan müdahale etmeyin. Dalgalı kur rejiminde dövize çeşitli yollarla müdahale ediyorsanız; “dalgalanma korkusu” olduğunu dünyaya ilan edersiniz. Bu işleri düzeltmez, tersine kötüleştirir. Dolarizasyon eğilimi varsa bizatihi yerleşiklerin “döviz uyuzunu” kaşırsınız.
  11. Doğrudan müdahalenin bir merkez bankası için açmazı, sattıkça kurun düşmemesi, yükselmeye devam etmesidir. Bu size, para politikasının bir yerinde hata yaptığınızı söyler. Bu konudaki örnek için: Ocak 2014’teki Merkez Bankası müdahalesine bakın. 3 milyar dolar satıp kuru 1 kuruş düşürememiştir.
  12. Yanlış döviz müdahalesi ile piyasada alıcı olmayanlara bile alıcı talebini göstermiş olursunuz. Kuvvetli talebi tüm oyunculara göstermek, “köpekbalıklarını” plaja çağırmak demektir.
  13. Merkez Bankası ne zaman piyasaya girip dövize müdahale etmelidir? Eğer alıcı ile satıcının kur marjı açılırsa ya da taraflardan biri piyasada yoksa piyasayı işler hale getirmek için girmelidir. Bu da aşırı oynaklığın olduğu piyasa koşulları demektir.
  14. Dalgalı kur rejiminde iseniz ve ille de müdahale edeceğim diyorsanız; bunu “yeniyetme trader” gibi “direnç noktası” savunarak değil, bir merkez bankacı gibi yapın. Dalgalı kur rejiminde Merkez bankalarının kafasında kur hedefi yoktur. Ayrıca “Teknik analistler” gibi direnç-destek noktaları, “psikolojik seviyeler” yoktur. Seviye savunmazlar.
  15. Asla döviz kuru politikanızı “ikinci ele” düşürmeyin. Başka organlar eliyle yürütmeyin. Kredibilite kaybı yaratır. Unutmayın; dövizi merkez bankasının satması başkadır, sistem içindeki oyuncunun kamu bankası dahi olsa broker eliyle satması başkadır. Sinyal etkinizi “kim vurduya getirmeyin”. Unutmayın “ikinci elde” satmak size daha pahalıya, aşırı rezerv kaybına mal olur.
  16. Bir merkez bankacı asla elini belli etmez. Kurun aşırı dalgalanarak yükseldiği yerde (Overshooting) “nokta atışla” yani üç beş milyon dolarlık satışla sinyal verir. Yerinde ve zamanında ortaya çıkıp “buradayım” demek her daim çok etkilidir.
    Bunu yapmadan önce de “acaba ben TL’yi korumak için yeterince düzgün para politikası izliyor muyum?” sorusunu sormuş, kendi içinde “evet” yanıtını vermiştir.
  17. Merkez bankacılar ister sabit kur rejiminde ister yönetilen dalgalı ister dalgalı kur rejiminde olsun; döviz kuru seviyesi savunarak kur müdahalesi yapılmayacağını bilirler. Hele ki “emme basma tulumba” gibi bir taraftan piyasaya kendi bastığı parayı pompalarken, bankaların kredi vermesi teşvik edilirken, diğer taraftan başka merkez bankalarının bastığı parayı satarak savunma yapılmayacağı “merkez bankacılığı 101” dersinin temel kuralıdır unutmayın.
  18. En etkili merkez bankası müdahalesi, aşırı oynaklıkta telefon açarak bankaların ilan ettiği ve ekranlardaki kurun doğru olup olmadığının “check edilmesidir”. Unutmayın; itibarlı bir merkez bankasının yaptığı müdahale, rezerv eritmeden yapılan sonucu çok etkili olan müdahaledir.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası

Dalgalanma korkusu

Ankara’da deniz yok ama fena halde bir “dalgalanma korkusu” basmış durumda. “Dalgalanma korkusu”, kredibiliteyi kaybedenlerin başına geliyor.

Bunun ne olduğuna gelemeden, hikâyenin başına dönelim.

Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal dün (30 Nisan) yılın ikinci Enflasyon Raporu’nu açıkladı. Raporda 2020 sonu için öngörülen enflasyon tahmini ocak ayındaki tahmine göre yüzde 0.8’lik azalışla yüzde 7.4’e çekilmişti. Bunda etkili olan değişim; çıktı açığındaki 1.2 puanlık, gıda fiyatlarında da 0.3 puanlık aşağı yönlü güncelleme ile işgücü maliyetlerinde 0.5 puan, kur artışından gelen 0.2 puanlık etki idi.

Bankanın raporunda daha ayrıntılı analizler var; önemli ölçüde belirsizlik vurgusu bu analizlere eşlik ediyor. Özellikle “çıktı açığı” konusu dikkate değer. Bankanın ekonomide içinde bulunduğumuz çeyrekte kayda değer bir küçülme beklediği anlaşılıyor.

Kimsenin salgının nasıl seyredeceği, bunun ekonomide yaratacağı hasarlar konusunda derinlemesine bir tahmini yok. Çok büyük belirsizlikler içinde temel varsayımlara dayanan analizler paylaşılıyor.

Merkez Bankası da bundan çok uzak değil; “kimseyi ürkütmeden, orta yoldan” ılımlı bir açı paylaşıldı.

Rapordaki belirsizliklerin başında gelen bir diğer unsur da ihracat ve turizm gelirlerindeki kayıplarla, ithalat ve emtia ile enerji fiyatlarındaki düşüşün getireceği olumlu etkinin nasıl denge yaratacağında.

Bu konuyu “Zoom” adlı program üzerinden yapılan görüntülü basın toplantısında Başkan Uysal’a sordum. Uysal, “ödemeler dengesinde ılımlı seyir” beklediklerini söyleyerek muğlak bıraktı. Raporda da “Turizm gelirlerindeki kaybın büyüme, istihdam ve cari denge üzerinde önemli yansımaları olacağı öngörülmektedir. Ancak, mal ve hizmet ihracatında beklenen yavaşlamaya rağmen, emtia fiyatları ve ithalatın sınırlayıcı etkisiyle cari işlemler dengesinin yıl genelinde ılımlı bir seyir izleyeceği tahmin edilmektedir” vurgusu da aynı biçimde yer alıyor.

Geçen yılın Nisan-Aralık dönemindeki turizm gelirleri dikkate alınırsa tek başına turizmde yılın kalan 3 çeyreğindeki kayıp muhtemelen 25 milyar dolar seviyesinde olacak. Eğer oldukça iyimser biçimde “salgın haziran sonuna doğru sönümlenir; kademeli bir toparlanma ve turist akımı başlar” gibi bir varsayım varsa “ılımlı bir seyir” bunun üzerine kurulu ise hiç de gerçekçi değil.

Aynı biçimde ihracat kayıpları da öyle; “dış pazar büyümesindeki 1 puanlık artışın altın hariç ihracat büyümesini yaklaşık 3 puan artırdığı” saptamasının yer aldığı raporda, “Salgın nedeniyle başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dış̧ pazarlarımızda öngörülen daralmanın 2020 yılında ihracat imkânlarını ciddi ölçüde sınırlayacağına işaret etmektedir” denildikten sonra, turizm ve diğer gelişmelerin “ılımlı bir cari denge” sonucuna nasıl götürdüğünü anlayamıyoruz.

Ödemeler dengesinde ufukta görünen sorunları “inşallah iyi olur” gibi şimdilik halı altına süpürürken, döviz kuru seviyesi savunmanın nasıl bir ekonomik fayda sağlayacağı da merak konusu.

“Kur savunması” halüsinasyon mu?

Başkan Uysal’a bir gazeteci tarafından sorulan “Kamu bankaları kanalından neden döviz satıyorsunuz? Dalgalı kur rejiminden kamu kontrollü kur sistemine mi geçildi?” sorusunu takiben şunu sordum; “Giderek daha açık biçim alan örtülü bir kur savunusu var; kur 7’yi geçmesin ama 6.9950’de dursun, bunun nasıl bir ekonomik mantığı var?”

Uysal’ın bu iki sorunun “ortalamasına” yanıtı şöyle oldu:

“Bunun olmadığını çok net biçimde görebiliriz. Mart ayının ikinci haftasından itibaren biraz daha hızlanmakla birlikte, kademeli biçimde kurda bir değişim, TL’de bir miktar değer kaybının kademeli olarak yaşandığını gördük. Biz bu alanda yalnız değiliz; diğer gelişmekte olan ülkelerde de daha yüksek oranda, düşük oranda olanlar da var; TL’de değer kaybının da bizim ortalarda bir yerde, ortaların biraz altında olduğunu görüyoruz. Bu bize aslında kurda seviye savunma gibi bir hareket tarzında olmadığımızı gösteriyor. Reel kur seviyesini de gözetmemiz gerekiyor. Son gelişmelerle reel kur seviyesi son dönemlerin en düşük seviyesinde seyrediyor.

Uysal “Ayrıca kurdaki istikrarı da gözetmemiz gerekiyor” vurgusu da yaptı.

Şunu özellikle yeniden hatırlatayım; sorum “kur seviyesi savunusu” idi.

Kur hedefi olmak başka, kuru seviye seviye savunmak başka. Ankara’nın kur hedefi olmadığı çok açık. Ama seviye savunusu çok açık.

Artık “kasabanın sırrı” boyutunda herkesin bildiği, gördüğü bir durumu, Başkan Uysal kamu bankalarınca piyasada 7 gün-24 saat belli seviyeleri korumak için sürdürülen kur savunusunu “hiç olmuyormuş gibi, yokmuş gibi” yanıtlamayı tercih etti.

Aşağıda Bloomberg’in haberinde kullandığı günlük dolar kuru seyri grafiği var. (Noktalı çizgileri ve seviye etiketlerini ben koydum).

Nisan ayı içinde ilk 15 gün boyunca 6.80 seviyesinin geçilmemesi için döviz satışı yapılarak “kur savunması” yapıldığı, yüklü çıkış geldiğinde bir süre kurun bırakıldığı, sonra yeniden yine bunun sürdürüldüğü grafikten de görülüyor.

Kaynak: Bloomberg

Kur savunmasının Nisan ayının üçüncü haftasında, tavan sınırının 6.95’e kurulduğu hatta devam ettirildiği, sonra gelen bir dalga sonucu da 7 sınırına çekildiği biliniyor ve görülüyor.

Ekonomik birimlerin, uzmanların, ekonomistlerin gözünün içine bakarak bunun yapılmadığını söylemek nasıl açıklanabilir bilmiyorum ama; aynı dönemde Merkez Bankası’nın rezerv kaybı da bize bunun kanıtı olarak çok şey söylüyor.

Merkez Bankası Başkanı Uysal, döviz kurlarında olduğu gibi rezervlerde de dalgalanmalar olduğunu, bunun tüm gelişen ülkelerde olduğunu söylerken, döviz kuru sisteminde değişiklik olmadığını, dalgalı kur rejiminin devam ettiğini vurguluyordu. Bu sözlerine “ancak böyle dönemlerde finansal istikrarın korunması açısından, farklı kanallarda döviz rezervlerimizde değişimler yaşanıyor” diyordu.

Hani şu belediye seçimindeki malum sözler gibi; “hiçbir şey olmasa da bir şeyler oldu” gibi anlam yerini buluyordu.

Vitrininde “dalgalı kur rejimi” olan ülkelerde merkez bankaları kura müdahale ediyorlarsa bunun iktisat yazınındaki adı “dalgalanma korkusu”dur (fear of floating).

İktisatçılar Guillermo Calvo ve Carmen Reinhart tarafından 2002 yılında yazılan makalede dile getiren dalgalanma korkusunun nedeni şunlar; kredibilite eksikliğinden dolayı yüksek dolarizasyon, kur geçişkenliğinin yüksek olması ve ani duruş kaygısı.

Bu nedenler, dalgalı kur rejimin sekteye uğramasına yol açmaktadır. Para otoritesinde kur rejiminin serbestçe uygulanması konusunda tedirginlik vardır; yani dalgalanma korkusu vardır. Döviz piyasasına dolaylı ya da doğrudan müdahaleler yapılır. Kur görece istikrar kazansa da rezerv dalgalanmasına yol açar.  

Kredibilite yokluğu merkez bankalarının otoritesini yok eder. Beklentiler yönü belirler. Dolarizasyonu besler. Merkez bankalarının etkili bir otorite olarak hareket etmesini kısıtlar. Dalgalanma korkusu basar. Nasıl? Son birkaç yıldır tanıdık geliyor değil mi?

Para politikasının kontrolünü Ankara’da Külliye’ye teslim eden Merkez Bankası işte tam da bu durumda. Öyle ki dalgalanmaya karşı bir müdahale de değil; bu, kimin belirlediği bilinmeyen anlamsız bir “kur seviyesi savunması”na dönüştü.

Kamu bankaları kanalıyla “agresif trader” gibi seviye savunması yapılması Merkez Bankası’nın rezervlerini erittiği gibi herhalde bu gidişle iktisat literatürüne de yeni bir başlıkla girmeye aday olacak.

İmkânsız imkânsız

Mundell-Fleming modeli ya da bilinen haliyle “imkânsız üçlü” kavramı; sermaye hareketleri serbestken hem kurun hem de faizin aynı anda kontrol edilemeyeceğini söylüyor.

Dalgalı kur rejimi şok emici esnekliği nedeniyle para politikasının bağımsız biçimde çalışmasını sağlar. Örneğin döviz alıcısı piyasaya girdiğinde kur yükselir, yükselen kur hem yeni alıcılar için daha pahalı hale gelir hem de duruma göre potansiyel satıcılar için de cazip hale gelir.

Sermaye hesabı serbest iken, “hem faizi düşük tutayım hem de kur belli bir seviyeyi geçmesin” olmuyor.   

Aşırılıklara müdahale bir tarafa, birilerinin kafasına göre belirlediği kur seviyesi savunması yapmak, sermaye çıkışı için ucuza döviz “tanzim satışı” yapmak demek. Ayrıca sonsuz döviz rezervi olmadığına göre; hızla rezerv eritmek demek.

Son 2 ayda giderek belirginleşen tablo bu.

Ankara şimdi bu “deneyde” hızla rezerv eritirken, sermaye hesabı serbestisine de kilitler takarak hızla kapanmaya doğru koşuyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

Ankara’nın ‘Alla Turca’ kur rejimi (*)

Türkiye’de kamu bankaları, aldıkları siyasi direktifle 1 yılı aşkın bir süredir döviz piyasasında 24 saat boyunca ‘döviz kuru savunması’ yapıyor. Bunu da örtülü biçimde sürdürürken, artık birkaç haftadır bakan düzeyinde ve Merkez Bankası Başkanı düzeyinde düşük tondan da olsa “yapıyoruz ama ekonomik güvenlik için” anlamında sözlerle kabul ediliyor. Ekonomi yönetiminin başındaki Bakan Berat Albayrak Nikkei’den Sinan Tavşan’ın bu yöndeki sorusuna “Finansal istikrar bir ulusal güvenlik konusudur” diyordu. TL’nin savunması için en önde gelen aracın, TL faizlerinin 12 puandan fazla düşürüldüğü bir süreçte hem de.

Geçen yıl Ocak-Mart ayları arasında tam da seçim öncesinde kurları kontrol etmek ve oy kaybını önlemek için kamu bankaları aracılığı ile döviz satışları yapılmış, kamu bankalarının sattığı dövizler de Merkez Bankası’nın ‘arka kapısından’ bu bankalara verilmişti.

Merkez Bankası’nın döviz giriş-çıkış yaratan işlemlerini mercek altına alan ekonomist Haluk Bürümcekçi, 2019 yılı bütününde yaklaşık 32 milyar dolarlık bir “buharlaşma” izi hesaplıyor. Yani, rezervlere eklenecekken ortada olmayan 32 milyar dolar.

Bunun diğer izi kendini belli ediyordu; yerleşiklerin döviz hesapları 32 milyar dolar artmıştı. Ödemeler dengesi hesaplarında; cari denge ve sermaye akımlarının kabaca başa baş olduğu dikkate alınırsa bu 32 milyar doları kimin sattığı açığa çıkıyordu. Kamu bankaları eliyle, Merkez Bankası’nda birikecek dövizler satılmış demekti.

Kamu bankalarının döviz satışı yapması, Türkiye’nin içinde bulunduğu döviz kuru rejimine ad koymayı da güçleştiriyor.

Türkiye sabit kur rejiminden dalgalı kur rejimine 2001 krizi sonrasında geçmişti. İki rejim arasındaki fark; sabit kur rejiminde Merkez Bankası, belirlediği döviz kurunun çok düşük bir marjla piyasada salınmasına izin verir, ötesinde döviz satarak belirlediği kur seviyesini savunur. Sabit kur rejimi döviz rezervi güçlü olan ülkelerde iyi bir biçimde savunulabilir. Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler buna iyi bir örnek.

Savunulamayacak durumda, örneğin 2000 yılında kurların önceden belli bir patikada artacağını peşinen ilan eden “crawling peg” sistemine geçilmiş, bu da tutmayınca “dalgalı kur” rejimine geçildi. 2001’de krizi patlak verince kur baskısı ve hızla eriyen rezervler, bankalardaki döviz hesaplarından yapılan hızlı çekilişle savunulamayacak durumda olan sabit kur rejimi bir gecede terk edilerek 22 Şubat 2001’de dalgalı kur rejimine geçildi.

Türkiye’de 20 yıla yakındır uygulamada olan dalgalı kur rejiminde Merkez Bankası herhangi bir seviyesini taahhüt etmez, savunmaz. Temel işleyiş; kur yükseldikçe döviz alım iştahını sınırlar, döviz talebini bastırır. Bu yüzden kur kısa sürede çok yükselirse kimi ekonomik birimler, bu seviyeyi döviz satın almak için aşırı pahalı bulurken, kimi ekonomik birimler de satmak için cazip bulabilirler. Piyasa dengesi fiyat oynaması ile sağlanır. Merkez Bankası kısa vadeli döviz likiditesi anomalileri dışında piyasaya döviz vermez. Merkez Bankası piyasa kurlarından ihale ile döviz satabilir. Bunun amacı döviz likidite sıkışıklığını rahatlatmaktır. Bu, uzun vadedeki kur seviyesini etkilemez.

Adı “dalgalı kur rejimi” olsa da artık uygulanan fiili rejimin adı olsa olsa “komutalı kur rejimi” olabilir. Kimi itiraz edebilir; “yönetilen dalgalı kur rejimi denemez mi?” diye. Öyle olsaydı bunu açıktan Merkez Bankası yapardı. Hedefleri, çerçevesi olan, bir sistemi olan kur rejimini herkes bilirdi. Ama bu “distopik rejimin” hiçbir şeyini bilmiyoruz. 

Adı “dalgalı kur rejimi” iken kamunun çeşitli organlarınca (Varlık Fonu ya da kamu bankalarınca) piyasada 24 saat boyunca döviz satışı yapmak ne işe yarar?

Kısa vadede kuru tutabilir, kurun dar bir bant içinde hareket etmesini sağlayabilir. Ancak göreli fiyatları bozduğu için varlık ve sermaye hareketlerini, Merkez Bankası’nın rezervlerini hızla eritir.

Ankara’daki “Ekonomik güvenlik için kurları tutmamız lazım” bakışı, sığ bir bakıştır. Bu bakış, ülkeyi gerçekten de bir ekonomik güvenlik boşluğuna doğru ilerletebilir.

Merkez Bankası’nın rezervlerinin önemli bir bölümü borçla tesis edilmiş bir rezervdir.

Kuru dar bir bantta tutmak için harcanan döviz rezervi, ülkenin gerçekten de ihtiyacı olacağı bir süreçte ekonomik güvenlik çukuru yaratır.

Bugün hala ABD Senatosu’nda yasalaşma eşiğinde olan yaptırım yasası taslağı geçerse gerçekten de çok ihtiyacımız olacak döviz rezervlerini, bugün kuru dar bir bantta tutmak için eritmek akıl alır gibi değil.

Peki döviz rezervlerini eritme yolunda neden kuru dar bir bantta tutma çabası var?

Faizi 10-12 puan indirebilmek için vardı. Oldu da.

Merkez Bankası Cumhurbaşkanlığı talimatıyla faiz indirdikçe, “bakın kura bir şey olmadı” hikayesini yaratmak için kamu bankaları 24 saat görev yaptılar.

Kamu bankalarında döviz satışı yapan ekiplerin de kendilerine “milli takım” dedikleri konuşuluyor.

Hatta öyle ki; faiz indirimini kur artışı takip edeceği bilindiğinden, Merkez Bankası’nın faiz indirimi açıklaması yaptığı dakikalarda piyasaya ilaveten döviz satılarak kur düşürülüyor, sonra da “Faiz de düştü, kur da düştü” başlıklarıyla “sahte cennet” sunuluyordu kamuoyuna.

Kamu bankaları eliyle döviz satılması, daha önce ülkeye parasını getirmiş yabancı yatırımcıları da epey kazançlı kılıyor. Hani hükümetin iddia ettiği haliyle “bizi yıkmak isteyen dış güçlerin”. Bir şekilde elindeki TL cinsi hisse senedi ya da tahvil varlıklarını satıp çıkamamış yabancı yatırımcılar, neredeyse çok dar bir bantta tutulan döviz kurundan alış yaparak paralarını transfer etme şansına sahip oldular. Bir nevi “kur garantisi” verilmiş gibi ‘seviyesi düşük bir çıtadan atlayarak’ çıkıp gidebildiler.

Ekonomi yönetimi kamu bankaları eliyle, dolar kurunda Eylül-Aralık ortası döneminde 5.70-5.85 aralığının savunulmasını sağlarken, yüklü alım talebiyle bunu terk edip aralık ortasından şubat başına kadar da yeni aralığı 5.85-5.95 bandına sıkıştırdılar. BDDK verilerine göre, kamu bankalarının 13 Aralık-3 Ocak arası 2 haftalık dönemde döviz pozisyonlarını 4 milyar dolar açtıkları görülüyor. Yani döviz sattıkları.

Son 10 günde Türkiye’de ya da dünyada ne olursa olsun dolar kurunun 5.98’de tutulduğu görülüyordu. Cuma günü yoğun alımlar olunca dolarda 6 seviyesi aşıldı. Bankacılar kamu bankalarının Cuma günü 3 milyar dolara yakın satış yaptıklarını tahmin ediyorlar.

 Merkez Bankası verilerine göre yerleşik olmayanlar son 12 ayda 5.5 milyar dolarlık tahvil, 1.1 milyar dolarlık da hisse senedi olmak üzere toplam 6.6 milyar dolar varlık azalttılar. Merkez Bankası’nın faiz indirimleri tahvil fiyatlarını yükseltirken, kur seviyesinin dar bir banda sıkıştırılması sayesinde görece ucuz döviz satışı da sermaye çıkışını özendirdi.

Kamu bankaları, hem normal bankacılık hizmeti verirken özel bankalarla yarışıyor, hem de döviz kurunu savunma görevi ile “içeriden bilgi üstünlüğüne” sahipler. Kurun hangi seviyede nereye kadar savunulacağını biliyorlar, ama özel bankalarla “eşit kurallarla” yarışıyorlar. Rekabete aykırı ne var denilirse kamu bankalarının yaptıkları bu işler rekabet bozucu durumlara örnek diye kitaplara girer.

Nitekim yabancı bankaların ufak ufak çantalarını toplayıp Türk bankacılık sistemine veda ettikleri de gözleniyor. Önceki hafta Reuters’ın haberine göre HSBC’nin Türkiye’den çıkmayı planladığını, geçen hafta da Unicredit’in hisselerini satarak Yapı Kredi’deki payını azalttığını öğrendik.

Kurum ve kuralların altı boşalırken, Türkiye serbest piyasa ekonomisinden hızla uzaklaşıyor. Bunun sonu kayda değer bir refah kaybıdır.

Bakalım Türkiye toplumu, göstere göstere gelen bu duruma rıza gösterecek mi?

Benim fikrim; göstermeyecek.

Uğur Gürses

(*) Duvar English için 10 Şubat’ta yayımlanan yazım

2018 Ekonomik Krizi, para politikası

Kâr ne kelime, bütçeye özel para basıyor!

Merkez Bankası 20 Ocak günü Olağanüstü Genel Kurulu’nu yaparak alelacele 2019 kârını Hazine’ye aktarma kararı aldı.

Bankadan yapılan açıklamada, “2019 yılı dönem kârı üzerinden kâr payı avansı ödenmesine ve 2018 yılı kârından ayrılan ihtiyat akçesinin dağıtılmasına karar verilmiştir” denildi. Banka, 35.2 milyar Türk Lirası kâr payı avansı ile 5.3 milyar Türk lirası ihtiyat akçesinin hissedarlara (Neredeyse tamamı Hazine’ye) dağıtımına başlandığını açıkladı.

Hatırlanacağı üzere geçen yıl da aynı biçimde 37.5 milyar TL avans olarak dağıtılmış, sonra da 42 milyar TL’Lik ihtiyat akçesine el atılmıştı. Bunların toplamı 79.5 milyar TL, vergi olarak da 10.5 milyar TL olmak üzere toplam 90 milyar TL Hazine’ye akmıştı. Bankanın bilançosunda kala kala 5.3 milyarlık “fevkalade ihtiyat akçesi” kalmıştı. Onu da bu yılki genel kurulda Hazine’ye aktarıldığını görüyoruz.

Genel Kurul kararıyla toplam 40.5 milyar TL’nin aynı gün hemen Hazine’nin hesaplarına geçtiği görüldü.

Peki bu kârın bir hikayesi yok mu? Var tabii ki.

Yakın zamanda yazmıştım: Sarayın matbaası  başlıklı yazımda, 15 Ekim 2019’dan yılsonuna kadar Merkez Bankası yönetiminin kur artışından gelen “Değerleme Hesabı” artışını çeşitli yöntemlerle “Kâr-Zarar” hesabına aktarıldığına tanık olduğumuzu yazmıştım. Böylelikle değerleme hesabından kâr-zarar hesabına fiktif yollarla aktarıldığı anlaşılan miktarın 22 milyar TL olduğunu hesaplamıştım.

Aradan geçen zamanda o yazıma herhangi bir açıklama gelmedi.

Peki Merkez Bankası yetkilileri neden böyle bir yola başvurup fiktif biçimde kâr yaratıp Hazine’ye para yarattılar?

Açıklanan verilerden brüt kâr rakamını hesaplarsak durum daha iyi ortaya çıkacak.

Tekrarlayayım; yan yollarla fiktif biçimde yapılmışsa Türkiye’de merkez bankacılığı yapanların yüzünü yere düşüren bir iştir. Hiçbir merkez bankacı, kendi hissedarı Hazine’ye de olsa fiktif kazanç oluşturup bunu bütçe finansmanına sunmaz.

Bir şirket düşünün, bilançosunda bolca gayrimenkul olsun. Yılsonu değerlemesinde rayiç değer yerine rayicin üç katı bir değer gösterip, bu değerleme ile olağanüstü bir kâr oluşturup şirketin nakit varlıklarını bu “oluşan” kârdan pay diyerek başta çoğunluğu elinde tutan büyük ortağa nakit olarak ödesin. Buna normal gözüyle bakılabilir mi?

Dönelim açıklanan verilerden brüt kâr rakamını hesaplamaya.

Merkez Bankası’nın yaptığı açıklamada belirttiği 35.2 milyar TL avans aktarıldığına göre; 2018 kârı olarak net 37.5 milyar TL aktarıldığı hesaba katılırsa 22 milyar TL’lik değerleme hesabından fiktif işlemlerle yapılan kaydırma olmasaydı gerçek temettünün 13 milyar TL’de kalacağı ortaya çıkıyor.

Öyle ki geçen yıl vergi sonrası kârdan (56.2 milyar TL) bir de yüzde 20 oranında 13.3 milyar TL adi ihtiyat akçesi ayrılmıştı. Bu yıl o da ayrılmadı. Sadece yaklaşık 3.9 milyar “fevkalade ihtiyat akçesi” ayrılmış olmalı.

2019’da ayrılan 5.3 milyar TL’lik “fevkalade ihtiyat akçesi” de Hazine’ye aktarılması kararı alınmış.

Şişirme kârla yaklaşık 7 milyar TL vergi, 35.2 milyar TL de temettü, 5.3 milyar geçmiş yılın fevkalade ihtiyat akçesi olmak üzere 47.5 milyar TL Hazineye gelir sağlanmış oldu. (Bu bir tahmin; belki toplamda 3-5 milyarlık fark olabilecektir)

Ekim-Aralık dönemindeki ne tür olduğunu bilmediğimiz işlemlerle değerleme hesabındaki kur artışından gelen değer artışını (“realize edilmemiş kâr”) kâr-zarar hesabına aktararak, ilaveten 22 milyarlık “kazanç” olmasaydı; Merkez Bankası yıl sonunu olasılıkla 24 milyar TL kârla kapatacak; 3.8 milyar TL vergi, 18.3 milyar TL temettü, 5.3 milyar TL geçmiş yıl fevkalade ihtiyat akçesi olmak üzere toplam 27.5 milyar TL’yi Hazine’ye ödeyecekti.

Bu da 2019’daki 90 milyar TL’lik bütçeye yakıt olan katkının üçte bire düşmesi, Hazine’nin de ilaveten yaklaşık 60 milyar TL daha fazla borçlanması demek olacaktı.

“İyi olmuş, Hazine’ye kaynak olmuş” denilebilir mi? Karşılıksız para basmaktan hiç farkı yok.

Aşağıdaki grafikte görüleceği üzere;

  1. 1 Ağustos’tan itibaren kur yükselmeye başlıyor; 15 Ekim’e kadar. Alttaki grafikte (1 Nisan=100 olarak alınan kur seviyesi, 1 Ağustos’ta 98.12 iken, 15 Ekim’de 105.01’e çıkıyor. Yani yüzde 7 yükseliyor.
  2. Yaklaşık 32 milyar dolar net döviz fazlası olan Merkez Bankası’nın bu yüzde 7’lik kur artışı nedeniyle Değerleme Hesabı’nın 51.9 milyar TL’den 68.9 milyar TL’ye yani 17 milyar TL arttığını görüyoruz. Bu gayet normal.
  3. Kâr rakamının izlendiği “Diğer Kalemler” kaleminde pek bir oynama yok. 38.3 milyar TL’den 40.9 milyar TL’ye çıkmış. Bu da normal, banka TL borç veriyor, faiz tahsil ediyor. Senyoraj geliri.
  4. 15 Ekim’den sonra “olay başlıyor”.
  5. 15 Ekim’de kur seviyesi 105.01’de. Yıl sonunda ise 105.48’de. Yani kur hiç oynamamış dense yeri.
  6. Kur değişmiyor da nasıl oluyor da kârın da içinde olduğu bilanço kalemi 15 Ekim’den 30 Aralık tarihine 40.9 milyar TL’den 63.7 milyar TL’ye gelerek, tam 22.8 milyar TL artıyor?
  7. Bunun tek yolu var; bir miktar dövizi potansiyel kurumlarla yani Hazine ya da bir takım kamu bankaları ile pozisyon değiştirmeden al-sat yapıp, değerleme hesabındaki gerçekleşmemiş kâr rakamını kâr zarar hesabına aktarılması.
  8. Bu normal bir yol değil. Ancak yan yollarla yapılması mümkün.
  9. Not: 17 Ocak’ta 67.3 milyarlık hesabın, 20 Ocak’ta 23.7 milyara gerilemesi, kâr ve fevkalade ihtiyat akçesinin Hazine hesaplarına aktarılması sonucudur.

Uğur Gürses -www.ugurses.net
Uğur Gürses -www.ugurses.net

Merkez Bankası’na değerleme hesabı yoluyla para bastıran Ankara’da ekonomiyi yönetenler. Bu adımla, aynı zamanda şu da ima ediliyor; “kur bundan sonra düşmez; değerleme hesabında biriken kur farklarının ilerideki yıllarda döviz satışları ile oluşturacağı kârları yıllara dağılmış biçimde taksit taksit alacağımıza, bugün “mambo-cambo” işlemlerle peşinen alalım”.

Buna tam da “Merkez Bankası’nın dibini kazımak” denir.

Değerleme Hesabı Nedir?

TL’nin yabancı paralar karşısında değerlenmesi ya da değer kaybı durumunda bankanın bilançosundaki dış varlık ve yükümlülüklerin değişen döviz kuru üzerinden yeniden değerlenmesi ile ortaya çıkan kur farklarının toplamıdır. Merkez Bankası’nın 2019 boyunca taşıdığı net döviz fazlası 30 milyar dolar civarında olduğundan, takvim yılı başındaki seviyeye göre kur artışı ortaya çıktığında değerleme hesabında artışa yol açmaktadır. Değerleme hesabındaki oluşan pozitif kur farkları temettü olarak dağıtılmaz. Zaten bu hesabın amacı da budur.

Ne zaman kâra dönüşür?

Döviz satışları yapıldıkça. Ama bunun “yapay” biçimde değil, normal akıştaki döviz satışı ile olacağına işaret ediyorum. Hazine’nin dış borç ödemesi olur, Merkez Bankası Hazine’ye döviz satışı yapar; işte o zaman. Ya da piyasaya döviz satarak müdahale eder; o zaman. Fiktif yollarla aynı anda “önce sat-sonra al” yaparak değil.

Bankanın yasasında (61. Maddede) yazıyor;

“Türk parasının yabancı paralar karşısındaki değerinin ve uluslararası piyasalarda altın fiyatlarının değişmesi nedeniyle Bankanın aktifindeki ve pasifindeki dövizlerin, efektiflerin ve yabancı para cinsinden diğer varlık ve yükümlülükler ile altınların değerlemeye tabi tutulması sonucu Banka lehine oluşan gerçekleşmemiş değerleme farkları, değerlemenin yapıldığı dönem kazancına dahil edilmez ve kurumlar vergisi matrahının tespitinde gelir olarak dikkate alınmaz. Banka aleyhine oluşan gerçekleşmemiş değerleme farkları ise değerlemenin yapıldığı dönem kazancından düşülmez ve kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider olarak dikkate alınmaz.”

Tersi durumda da yani zarar ettiğinde de dönemsel kardan düşülmüyor. Ancak şöyle de bir durum var; Merkez Bankası’nın döviz pozisyonunun negatif olduğu durumda (döviz varlıkları döviz yükümlülüklerinin altında) kur artışı olduğunda banka zarar yazar. İşte bu durumda Hazine adına döviz kasadarlığı da yaptığı için, bir tür görev zararı oluşur.  Kamuya açılan bir tür krediye dönüşür. Bu yüzden bu hesap bilançonun aktifinde yer alır.

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası

Sarayın matbaası (*)

Güven üzerine en önemli kurum merkez bankalarıdır. Çünkü o ülkenin parasını basarlar. O parayı itibarlı kılacak olan da ilk önce o ülkenin yurttaşlarının güvenini kazanmaktır.

Merkez Bankası çok uzun zamandır itibar kaybediyordu. 2019 yılı bu itibarın yere düştüğü bir yıl olarak hatırlanacak.

2019’da daha önce hiç yaşanmamış işler oldu bankada. Adeta Anadolu’nun Moğol istilasına uğramış hali gibi; modern bir çağda, ülkenin ulusal parasını basan kurumun çeşitli yollarla içi boşaltıldı.

Yıllar önce parayı basma yetkisi verilen bu kurum, milli parayı basıp itibarını korusun diye değil de iktidarı elinde tutanların siyasi bekasını korumak için yönlendirildi.

Birincisi, bankanın dönem kârı Nisan ortası gibi genel kurul yapıldıktan sonra dağıtılırken, yasal değişiklikle takvim yılı değişince bu karın “avans olarak” önceden Hazinece alınabilmesine olanak sağlandı.

İkincisi, yine yapılan yasal değişiklikle bir anonim şirket olarak ayırdığı “ihtiyat akçesi” Hazine’ye devredildi. 2019’da kadar birikmiş ihtiyat akçesi 42 milyar TL idi. Temmuz-Ağustos’ta alınıp hükümet harcamalarının finansmanı için piyasaya sürüldü.

Üçüncüsü, 6 Temmuz günü bankanın Başkanı görevden alındı. Nedeni bankanın yasasındaki gerekçelere değil, KHK ile yapılan değişikliklerle Cumhurbaşkanı direktifi ile yapıldığı açıklandı. Sebep açıktı; Cumhurbaşkanı’nı kızdırmıştı. Atanan başkanın da master tezinde, önceden yazılmış tezlerden satır satır intihal yaptığı kanıtlandı. Normal koşullarda başta bilmeyip de öğrenince “aman, ülkemin parasının itibarı ne olacak?” diyerek koşup bu hatayı düzeltecek siyasetçi ortaya çıkmadı.

Dördüncüsü, banka ilk defa TL operasyonlarının bir kısmını kamuoyunun bilgisinden sakladı. Swap işlemlerinin ne kadar olduğunu, kamuoyuna açık bilançosunda göstermemeye başladı. Döviz satışı, müdahalesi yapar bir merkez bankası, sonra da der ki “her ayrıntıyı açıklamak elimizi açık etmek olur” der, anlaşılabilir bir durum. Ancak piyasaya sürdüğü ulusal parasının hangi kaynaktan olduğunu saklayan bir Merkez Bankası hiç görmedik.

Beşincisi, bu swap işlemlerini saklamasına neden olan unsur; bankanın rezervlerini kamu bankalarına el altından satıp, onların da piyasaya satmasıydı. “Serbest dalgalı kur rejiminde” olduğunu iddia eden ülkenin merkez bankası, ekonomik birimleri kandırıyordu; “yönetilen dalgalı” kur rejiminde olsaydık bile, bankanın ne zaman döviz sattığını hangi bandı koruduğunu bilecektik. Bu örtülü muğlak kur rejimine olsa olsa “dalgalı kur rejimi görünümlü arka kapılı sabit kur rejimi” demek daha doğru olacaktı.

Ekonomist Haluk Bürümcekçi’nin bankanın döviz akımları üzerinden yaptığı hesaba göre kabaca 31 milyar dolarlık bir “döviz kaçağı” olduğu görülüyor. Bunun anlamı, bankanın rezervleri bu kadar artabilecekken bunun rezervlerde görülmemesi. Ne oldu bu dövizlere? Yanıtını biliyoruz; yerleşiklerin yıl başından bu yana satın aldığı kabaca 30 milyar dolar “arka kapıdan” satılarak karşılanmış demek.

Temmuz’dan itibaren Merkez Bankası faizleri 12 puan düşürdü. Döviz kuru “fazla zıplamadı”. Hükümete yakın medyada “hani faiz indirilince kur zıplıyordu? Ne oldu?” gibi başlıklar, yorumlar yer aldı. Oysa kamunun elinde olabilecek yaklaşık 30 milyar dolar eritildiği, buharlaştığı için “kura bir şey olmadı”.

Altıncısı, belki de “kasaba tüccarı kurnazlığı” ile yapılan bir iş ki bunu yapan bir merkez bankacı için kötü bir sabıka bırakıyor toplumun gözünde; değerleme hesabında biriken “gerçekleşmemiş kur kazancını” yan yollarla “kâr zarar hesabına” aktarılması.

Ekim sonunda bu konu kamuoyunun gündemine düştü; bankanın yasasında değişiklikten bahsediliyordu. Oysa Merkez Bankası bir anonim şirket olarak kurulmuş olsa da para basma yetkisi ve ayrıcalığı olan bir şirketti. Dövizden işlem karı gerçekleşiyorsa döviz alım-satım işlemlerinden geliyordu. Bu da reeskont işlemleri ve Hazine ile yapılan işlemlerden geliyordu büyük ağırlıkla.

Enflasyon Raporu sunumunda Başkan Murat Uysal’a defalarca soruldu; yanıt “bu konuda çalışma yok” idi. Defalarca sorulan konu (benim de sorduğum gibi) temelde banka yönetiminin bu konuya yaklaşımının ne olduğu idi. Uysal bir türlü “çakar almaz” yaklaşıyor; “çalışma yok”tan başka yanıt vermiyordu. Oysa birkaç hafta sonra belirginleşti ki; içeride muhasebe dâhileri al takke ver külah bu işlemlere çoktan başlamışlardı. Çok açık ki Uysal da bunu biliyordu.

Ekim ayı ortasından itibaren yapılan iş şu; bir takım “alım-satım işlemleri yaparak” değerleme hesabında “gerçekleşmemiş kur kazancını” gerçekleşmiş kâra çevirerek sonuç hesabına aktarılması.

Yine bunu da Ekonomist Haluk Bürümcekçi ortaya çıkardı ve müşterilerine yazdığı raporda sergiledi.

Aralık sonu itibariyle benim hesabım; kabaca 22 milyar TL’lik bir kur değerlemesinin birtakım işlemlerle kâr-zarar hesabına aktarılmış olmasıdır. Böylece, Merkez Bankası’nın 2019 kârı 22 milyar TL daha şişkin olacak, 1 Ocak’tan itibaren bu kar, o güne kadar birikmiş diğer kâr miktarıyla birlikte avans olarak Hazine’nin hesabına geçecek. Hazine de bunu piyasaya pompalayacak.

Ocak 2019-Ocak 2020 arası dönemde böylece, Merkez Bankası’nın kârı, ihtiyat akçesi, “mambo-cambo” yöntemlerle aktarılan değerleme hesabı dahil olmak üzere 100 milyar TL’nin üzerinde bir para piyasaya sürülmüş olacak. Herhalde Merkez Bankası Hazine’ye avans verseydi bundan daha iyi olacaktı.

 Bir merkez bankacının oturduğu koltukta yasayla kendisine verilen görev “fiyat istikrarını” sağlamaktır. Yani düşük seviyede bir enflasyonu sürdürülebilir kılmaktır.

Ama 2019 bu konuda tam bir fiyasko olarak tarihe geçti; paramıza imza atan yöneticiler, bankanın gerçekleşmemiş kur değerleme hesabını çok kısa sürede “ kâra çevirme” peşinde koşup iktidara parasal kaynak sağlayarak Merkez Bankası’nda idealist biçimde çalışmış üç-beş kuşağın yüzünü karartmıştır.

Siyasetçiler Merkez Bankası’nı “iktidarın sağmal ineği” görme eğiliminde olabilirler. Ama o görevlere gelerek paramıza imza atanların bizatihi kolları sıvayarak bu işi üstlenmeleri akıl alır gibi değildir.

2019 aynı zamanda, yerleşiklerin 30 milyar dolar satın aldıkları bir yıl oldu. Siyasetçiler ve onların önünden koşan böyle merkez bankası yöneticileri oldukça, üzerine imza attıkları para değil, itibarlı ülkelerin parası talep görmeye başlıyor. Kifayetsiz para politikası TL’yi koruyamayınca bankalara “bana yatırdığınız döviz zorunlu karşılıklar için yüksek komisyon alacağım” denmesi de en son nokta oldu.

Kötü paranın iyi parayı kovduğu Greshem Yasası çalışıyor.

İyi bir yıl diliyorum.   

Uğur Gürses

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

https://www.duvarenglish.com/columns/2020/01/04/coining-for-the-palace/

2018 Ekonomik Krizi, para politikası

Külliye’nin para politikası açıklandı

Merkez Bankası bugün (5 Aralık 2019) 2020 Yılı Para ve Kur Politikası metnini açıkladı.

Bankanın kararlarının artık banka dışında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde alındığını bilmeyen yok. Bu açıdan, “bu metni nasıl okumak lazım?” türü merakların yeri de kalmadı.

Bunun neden böyle olduğunu metin içinde kanıtlayan unsurlar var zaten.

Birincisi, bankanın para politikası kararlarını aldığı Para Politikası Kurulu toplantıları artık her ay yapılacak. 2018’de 10 olan bu sayı 2016’daki gibi 12’ye çıkarılıyor.

Bakın bunun kararını da kim vermiş, hatırlayalım?

6 Temmuz 2019’da görevden alındığı eski başkan Murat Çetinkaya’nın ardından, 10 Temmuz günü Cumhurbaşkanı Erdoğan epey verip veriştirmişti.

Hatırlayalım: “İşte mali istikrar diyoruz, finans noktasındaki atılacak adımlardaki kararlılık diyoruz. Bütün bunlarla en önemli adım tabi para politikası meselesi. Para politikası noktasında hep Para Politikası Kurulu toplandığı zaman “Acaba buradan bu defa ne çıkacak?” Bir diğer taraftan ayda bir toplanan Para Politikası Kurulu, beyefendinin zamanında biliyorsunuz senede 10 aya indirildi. Tabi bütün bunlar da niçin? Bunlar bize sorularak değil kendi kendine yapılmış şeyler. Bütün bunların yanında bir başka adım daha atıldı. Başkan yardımcılıkları yetmiyormuş gibi bir de genel direktörlükler adı altında direktörlükler oluşturuldu.”

İkincisi de Merkez Bankası 2020 yılında ikinci piyasadan satın aldığı devlet tahvili miktarını analitik bilanço büyüklüğünün azami yüzde 5’i olarak belirlemesi oldu. Geçmişte bilançoya endeksli bir alım yapılmıyordu.

Aralık başında Merkez Bankası analitik bilançosundaki varlıkların miktarı kabaca 630 milyar TL. Bunun yüzde 5’i de 31.5 milyar TL yapıyor. Yine aralık başında bankanın elinde tuttuğu devlet tahvil miktarı 18.7 milyar TL.

Bu tabloya göre bankanın 2020 yılı içinde 12.8 milyar TL’lik devlet tahvili alması gerekecek. Peki bu normal mi? Geçmiş yıllar eğilimine bakılırsa değil. Bankanın her türlü yolla Hazine’ye parasal destek vermesinin yollarına bakıldığı için, bu da Külliye’nin arzusunu yerine getirmek demek.

2010-2015 arası 8-9 milyar TL’de tutulan, 2016-17 ve 18’de 14-16 milyar TL’de olan devlet tahvili portföy limiti, 2019 için 18.9 milyar TL’ye çıkarılmıştı. Şimdi bu limit bugünkü bilanço verisiyle yüzde 66’lık artış getiriyor.

2019’da 18.9 milyar TL iken 2020’de 31.5 milyar TL’ye çıkarılması açıklamaya muhtaç. Hazine’nin 2020’deki borç geri ödemelerine parasal destek vermekten öteye bir somut gereklilik, likidite ihtiyacı yok başka çünkü.

Hazine Ekim ayında yayımladığı programda, 2019 yılını toplam 220.3 milyar TL’lik bir borç servisi, buna karşılık da 193.6 milyarlık iç borçlanma ile sonuçlandırma tahmini yapmıştı.

2020 yılında toplam 352 milyar TL’lik bir iç ve dış borç servisi yapacak. Buna karşılık Hazine, 299.6 milyar TL’lik iç borçlanma planlıyor.

Merkez Bankası, açıkladığı 2020 para programına göre; ikinci piyasadan yapacağı ilave 12.8 milyar TL’lik devlet tahvili ile Hazine’nin yapacağı iç borçlanmanın kabaca yüzde 4’üne müşteri olacak.

Bu hesabın, bugünkü bilanço büyüklüğüne dayalı olduğunu not edelim. Bankanın analitik bilanço büyüklüğü ağırlıkla döviz varlıklarına dayanıyor. Bu da, ileride zaman içinde döviz kurundaki yüzde 10’luk bir artışın, bugün 2020 sonu için hesapladığımız 31.5 milyar TL’lik portföy limitini kabaca 3 milyar TL daha büyütebileceği anlamına geliyor.

Uğur Gürses

  Merkez Bankası ne için yüklü devlet tahviline ihtiyaç duyar? “Tahvil piyasasına likidite sağlamak için” deseniz günlük en fazla 150 milyon TL’lik alımlarla likidite sağlanmaz.

Bankanın en çok ihtiyaç duyacağı zaman piyasadan likidite çekme ihtiyacı olduğu zaman. Görünür ufukta da böyle bir tablo yok. Çünkü banka hala bir taraftan repo yoluyla, diğer taraftan swap işlemleri ile 100 milyarı aşan bir likidite veriyor. Likidite fazlası olması için net döviz varlıklarının en az 25-30 milyar dolar artması gerekiyor. Yani bu kadar döviz satın alması. Bu da görünür gelecekte mümkün değil.

İşte böyle bir ihtiyaç yoksa yüzde 66 arttırılan tahvil portföyünün ardında, Külliye’nin “piyasaya para verin” kaygısı olmalı.

Merkez Bankası’nın “etinden ve sütünden” faydalanma çabasında son 1 yıllık sürede epey mesafe alan Külliye; bankanın kârını öne çekerek alma, ihtiyat akçesini Hazine kasasına atma, değerleme hesabındaki gerçekleşmemiş kârı “al takke-ver külah” yöntemlerle kâr-zarar hesabına aktarma işinden sonra şimdi de Merkez Bankası’na “miktar genişletmesi” yaptırıyor. Bu da “hikayenin sonuna” dair merakı artırıyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası

Enflasyon Raporu sunumundan izlenimler

Merkez Bankası yılın dördüncü Enflasyon Raporu’nu İstanbul’da açıkladı. Belleğim beni yanıltmıyorsa uzunca bir süre otel salonlarında yapılan toplantılardan sonra bir ilk olarak Merkez Bankası’nın İstanbul Şubesi’nin olduğu o tarihi binada yapıldı bu toplantı.

Fotoğraf: Uğur Gürses

İstanbul Karaköy’deki Bankalar Caddesi’ndeki Merkez Bankası’nın bu binası, Osmanlı Bankası için 1892 yılında mimar Alexandre Vallaury’ın tasarımı olarak tamamlanmış. 1934’te binanın batı yönündeki yarı kanadı Merkez Bankası’nca satın alınmış.

Binanın mimari değerlendirmesini yapan uzmanlar, Beyoğlu’na bakan kuzey cephenin neoklasik, Haliç’e bakan cephenin ise oryantalist üslupta olmasına işaret ederek, “doğu-batı sentezi” niteliğine atıfta bulunuyorlar.

Merkez Bankası da uzunca bir süredir, modern merkez bankacılığının araçları ve finansal mekanizmalarını kullanırken, enflasyon konusunda epeyce oryantalist bir duruş sergiliyor. Enflasyon hedeflemesi yapmaya devam ederken, son 10 yılda yüzde 5’lik enflasyon hedefini tutturabilmiş değil. Ne hedeflemeyi ne de hedefi değiştirmeye de niyeti yok. Sonunda geldiğimiz nokta da; enflasyon hedefini değil, tahminini tutturmaya çalışmak oldu

Banka son bir yılda kurum olarak da epeyce hasar gördü; en başta Merkez Bankası başkanı bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevden alındı. Yasasına aykırı biçimde hem de. Kararnamenin yasanın üzerine çıkması nerede görülmüş? Sonra banka şeffaflığı kaybederken, temel işlevleriden biri olan döviz kuru politikasını kamu bankalarının “taşeronluğuna” bıraktı.

4. Enflasyon Raporu’nda yılsonu enflasyon tahmini yüzde 11.2-12.8 aralığında olmak üzere yüzde 12 olarak açıklanırken (Yeni Ekonomik Program tahmini ile aynı), 2020 yılı için de yüzde 5.3-11.1 aralığında olmak üzere yüzde 8.2 olarak tahmin veriliyordu.

Geçmiş üç Para Politikası Kurulu toplantısında 10 puanlık faiz indirimi yapan Merkez Bankası, bu rapor sunumunda “artık durup veriye bakacağız” mealinde bir açıklama yaptı.

Başkan Murat Uysal’ın konuşmasında:

“Geldiğimiz noktada, gevşeme yönündeki alanın önemli bir bölümünü kullandığımızı, bununla birlikte atılabilecek ilave adımların zamanlaması ve boyutunu veri akışına ve enflasyon görünümündeki gelişmelere göre şekillendireceğimizi vurgulamak isterim. ” deniliyordu.

Son faiz indirimi öncesinde de “ön yüklemeli faiz indirimi yapıldığı” vurgusu vardı. Ne olduysa 2.5 puanlık bir indirim de patlatılıvermişti.

Şuna hiç şüphe yok; faiz kararı artık siyasi mekanizmalarla belirleniyor.

Uysal’ın konuşmasında vurguladığı bu paragrafta da; “durduk ama fırsat olursa devam ederiz” bakışı var.

Rapor sunumunda Başkan Uysal’a en çok sorulan soru; swap işlemleriyle ilgiliydi.

Merkez Bankası, mart ayından bu yana swap işlemleriyle ilgili ayrıntılar bir tarafa, mevcut toplam büyüklükleri bile açıklamıyor, veriler karartılıyor, hatta piyasa uzmanları hesaplayamasın diye işlemler Borsa İstanbul’a kaydırıldı. Orada da kimin yüzde kaçla ne kadar swap işlemi yaptığı bulunamıyor.

Başkan Uysal swapla ilgili ısrarlı sorulara genel ve yuvarlatılmış cümlelerle yanıt verirken, “ihtiyaç varsa yayınlanır” diyerek , ısrarlı sorularla gelen ihtiyacı görmeme ısrarına kapılmıştı.

Bir başka soru da, “değerleme hesabında” biriken fazlanın Hazine’ye aktarılmasına dair haberler üzerineydi. Değerleme hesabı, bankanın döviz pozisyonundaki fazlanın döviz kuru artışı ile TL bazında ortaya çıkardığı değerleme artışını ifade ediyor. Buna finans kesiminde “realize edilmemiş kazanç” deniyor. Bu hesaba esas alınan dövizler satılmadığı sürece gerçek bir kazanç ortaya çıkmıyor. Bunun da Hazine’ye aktarılması doğru değil.

Bu soruldu; değerleme hesabının aktarılması konusunda Merkez Bankası yönetimi ne düşünüyordu? Başkan Uysal ısrarla üç kez sorulduğunda üç kez “böyle bir çalışma olmadığını” söyledi. Oysa ki soru, bankanın duruşunu, fikrini, yaklaşımını anlamaya dönüktü. Banka yönetimi potansiyel olarak böyle bir yola gidilmesini bunu doğru buluyor muydu?

Fotoğraf: Recep Erçin

Uysal’ın tatmin etmeyen açıklamaları arasında, kredi büyümesinin ivme kazandığı ve bunun da aktarım mekanizmasının çalıştığına işaret etmesi idi. Bu açıklamaya, bankanın üç kez yaptığı 10 puanlık faiz indiriminin başlangıç tarihi olan 24 Temmuz’dan bu yana TL kredilerdeki neredeyse tüm artışın kamu bankalarından geldiğini, bunun da kamu bankalarınca neredeyse mevduat faizi düzeyindeki çok düşük faiz uygulaması ile mümkün olabildiğini, özel ve yabancı bankaların TL kredilerinde 24 Temmuz-18 Ekim arasında artış olmadığını, aynı dönemde yerleşik hane halkı ve şirketlerin döviz hesaplarındaki artışın 8 milyar dolar olduğunu söyleyerek sordum; bu başkaca bir sorun olduğunu ve para politikasının doğru olup olmadığını düşündürmüyor muydu?

Uysal, zor duruma gireceğini düşündüğü her soruda, sorunun öznesi olan konuyu genişçe anlatma, tanımlamaya yöneliyor. Swap işlemlerini saklayarak ne türlü bir yarar beklediklerini sordum; burada da konuyu “merkez bankalarının her şeyi açıklayıp açıklamama tercihlerinin tartışıldığını” anlatmaya yöneldi. Oysa, Merkez Bankası daha önce bilançosunda da açıkça kalem kalem gösterdiği swap işlemlerini neden birden bire saklamaya başladığı, “yokmuş gibi” o kalemlerde göstermeyi kestiği idi konu.

Murat Uysal, eskisine oranla daha uzun bir soru-yanıt seansı yaparken, sorulara verdiği yanıtlar sorunun özüne dönük olamadı.

Toplantı bitiminde de gazetecilerle çay içerken soruları yanıtlaması kimilerince “daha sıcak” bir iletişim olarak yorumlansa da, çaylarını içen gazeteciler sorularına net ve açık bir yanıt alamadan çıktılar o toplantıdan.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

“Değişim Başlıyor”

Bakan Albayrak’ın 2020-2022 Yeni Ekonomik Program sunumunda girizgah son 1 yılda yaşadıklarımızı çarpıtan bir içerikle başlayınca, izlemeyi bırakmayı düşünmüştüm.

Ancak “bakalım ne inciler var?” düşüncesi ekran başında tuttu.

Dünyanın neresinde olursanız olun, yıllık kabaca 50 milyar dolar cari açık veren bir ülkenin 1 yılda bunu sıfırlamasına “dengelenme” denmez. Dengelenme, bu düzeydeki bir cari açığı, çerçevesi çizilen bir programla kademeli olarak azaltmak anlamına gelir.

Oysa son bir yılda, biliyoruz ki bir taraftan kronik yapısal sorunlar, diğer tarafta ise uluslararası politik gerilimle tetiklenen kur şoku Türkiye’yi “ani duruşa” soktu. Yani sermaye girişi durdu, tersine çıktı, yerleşikler de dolara hücum etti.

Kamu bankalarının da biraz iteklemesine karşın kredi stokundaki düşüşü yerine koyulamadığı gibi bundan sonra da kredi büyümesinin hangi kaynakla sürdürülebileceğine dair belirsizlik var.

İşte bu tabloda, Bakan Berat Albayrak 2020-2022 arası 3 yıllık dönemde her yıl yüzde 5’lik bir büyüme hedefi ilan ediyor.

İktisat öğrencisi olsanız da şaşırıp kalmanız muhtemel; Türkiye’nin yıllık yüzde 5 büyüyebilmesi cari açığı büyütmesine bağlı. Bu da ülkeye kaynak girişi olmasına, dış sermaye akmasına.

Albayrak, “harikalar diyarında” kıvamında bir tabloda, bize bunun sıfır ya da sıfıra yakın bir cari açıkla olacağını söylüyor.

Peki ne olacakmış?

2022’ye doğru; yurtiçi tasarruflar yüzde 30’u aşacak, yatırımlar yüzde 8-12 gibi büyürken, hane halkı tüketimi yüzde 3-3.5 gibi artacakmış.

2019’da yatırımların yüzde 10 küçüleceği tahmini de aynı satırlarda paylaşılıyordu.

Cari denge 2020’den 2022’ye; sırasıyla yüzde -1.2, yüzde -0.8 ve yüzde 0 (sıfır) bekleniyor.

Yani ülke 2020-2022 arasında ortalama binde 6 cari açık verirken 2022 sonunda birikimli yüzde 15.7 büyüyecekmiş.

Son 4 ayı çalkantılı olan 2018’i boş verelim, 2015, 2016 ve 2017’de ne olduğunu hatırlatalım.

2015-2017 arası üç yılda, ekonomi ortalama yüzde 4.3 büyürken, ortalama cari açık da milli gelire oranla yıllık yüzde 4.3 olmuş. Yani kabaca her yüzde 1’lik büyümeye yüzde 1’lik cari açık demek.

Bakan Albayrak’ın “sıfır cari açık, yüzde 5 büyüme” iddiasında bir bacak yanlış. Sıfır cari açık veriyor olacaksak sıfır büyüme olacak demektir; bugünkü konjonktür ve çözülemeyen ekonomik sorunları veri alırsak en gerçekçi olan da bu.

Bakan Albayrak bu programın sloganını “Değişim Başlıyor” olarak ilan etti.

İşin doğrusu; bu slogan çok yerinde olmuş. Beğendim.

Belli ki Bakan Albayrak da olan biten bizler gibi görüyor. Kronikleşen ekonomik sorunlara değişen dünya konjonktürüne de bakmadan ve önlem almadan, politik alanda baskıcı bir rejim haline dönüp bunun hane halkı güvenini sarsan bir noktaya geldiğini, yerleşiklerin güven kaybının ülkenin parasına da sirayet ettiğini, arka kapı yöntemleriyle döviz satarak kur baskısını erteleyebileceğini ama ortadan kaldıramayacağını, eli yüzü düzgün bir ekonomik program olmadan ekonominin düzlüğe çıkmayacağını biliyor.

Bunun yanında, son bir yılda ekonomik krizin yanında, Albayrak’ın ekonomik krizi yönetme biçiminin de ekonomin temellerine zarar verdiğinin farkında olan çok. Muhtemelen kayınpederi de.

İşte bu yüzden, ekonomik bireyleri değil ama önce kendisini o koltuğa atayan kayınpederi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ikna ederek “vazo kırılmadı, her şey çok güzel olacak” vitrini peşinde.

Gerçek şu; “vazo” kırıldı. “Her şey çok güzel olacak” da sokakta 16 yaşında bir genç tarafından seslendirildi. Herkes de duydu.

Ekonomik krizin ve dahi krizin kötü yönetiminin faturası yerel seçimde iktidara iki büyük metropol belediyesine mal oldu.

Siyasi olarak da “Değişim başlıyor” hayata geçti.

Türkiye geçmişte olmadığı kadar sert biçimde bir krizin içinde. Geçmişten tek fark şu; baskı rejimi altında, kimse yüksek sesle ekonomik sorunlarını dile getiremiyor.

Bilmiyor ve duymuyor durumdaysanız “mutlusunuzdur”.

Türkiye bu düştüğü yerden yeniden yükselebilir. Yüzde 5-6’lık büyüme yatırımlarla daha yüksek bir seviyede sürdürülebilir hale getirilebilir, enflasyon da siyasetçilerin şovlarında ön sırada oturup ayakta alkışlamayı aklına bile getirmeyen merkez bankacılarla fiyat istikrarı seviyesine çekilebilir.

Giderek tüneldeki ışık, toplumun değişim yönündeki uzlaşmasıyla belirginleşiyor.

Tek adama dayalı güçler ayrılığının yerle bir olduğu hukuksuz bir rejimden, çoğulcu ve katılımcı, hukukun üstünlüğünü esas alan, kapsayıcı ve demokratik bir faza geçmek hiç de uzak değil

İstanbul ve Ankara seçimleri bu uzlaşmanın ilk sinyallerini içeriyor.

Çok açık ki iktidara oy veren ve bu yaşanan rejim koşullarından mutsuz seçmen de bu uzlaşmanın içinde olacaktır.

Türkiye kutuplaştırıcı siyaseti elinin tersiyle ittiğini, birlikte beraber olma arzusunu giderek belirgin biçimde gösteriyor.

Türkiye’ye sermaye akımlarını, yatırımları başlatacak, kendi yurttaşının güvenini artırıp dövizden uzaklaştıracak bir “pozitif şok” gerekiyor. Bunu sağlayacak olan da “yenilikçi bir restorasyon uzlaşması” ile onarım iradesinin ortaya konması olacak.

Ekonominin sadece ekonomi olmadığını o gün geldiğinde daha iyi anlayacağız.

Uğur Gürses

Ekonomi

Hızlanan altın tahkimatı

Edit: Yazının sonundaki notu, yazıyı yayına koyduktan bir süre sonra ekledim. Düzeltme içeriyor.

23 Ağustos tarihi ile biten haftanın verileri, altın hesabında ilginç ayrıntılarla dolu.

O hafta dışarıda Trump-Çin geriliminin bize de yansımaları oldu. İçeride ise Suriye’deki askeri gelişmeler dikkat çekmişti. İdlib’te Suriye birliklerinin cihatçıları püskürterek ilerlemesi ve o alanda mevcut askeri birliklerimizin olduğu 9 numaralı gözlem noktasının kuşatılmasının devamında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ani Rusya ziyareti ilan edilmişti.

Ama 29 Ağustos günü açıklanan Merkez Bankası verilerinde ilginç bir tablo dikkatimi çekti.

Bundan önce birkaç veriyi, arka plan bilgisi olarak paylaşayım. Merkez Bankası’nın altın rezervleri iki bölümden oluşuyor; birincisi bankanın kendi mülkiyetindeki altınlar, diğeri ise bankaya zorunlu karşılık olarak yatırılan “emanet altınlar”.

16 Ağustos haftası tablo şöyleydi; 323.5 tonu kendi mülkiyetinde olan altınlardan, 194 tonu da zorunlu karşılık olarak yatırılan altınlardan olmak üzere toplam 517.8 ton altını vardı Merkez Bankası’nın.

Malum Merkez Bankası 2017 mayısından bu yana, kendi mülkiyetindeki altın varlıklarını arttırıyordu. Bunları da fiziksel olarak Türkiye’ye çekiyordu.

Banka 2019 Şubat ayında Trump’ın damadı Jared Kushner’ın Ankara ziyareti ve Cumhurbaşkanı ile görüşmesi sonrasında, Merkez Bankası 33 ton altın almıştı.

İzleyen dönemde de altın alımları devam etmişti. Banka Mart-Ağustos arasında 31 ton altın daha satın aldı.

23 Ağustos haftası için açıklanan verilerde dikkatimi çeken şuydu; Merkez Bankası sadece o hafta tek başına 33 tona yakın altın satın almıştı.

Böylece yılbaşından bu yana bankanın kendi mülkiyetinde olan ve yurtiçine getirilen altın miktarı 103 tonu buldu.

23 Ağustos haftasındaki alım toplam altın rezervlerinde fark edilmedi; çünkü zorunlu karşılık olarak daha önce kendisine yatırılan altınlardan çekiliş oldu o hafta. Hesap şöyle; bankalarca karşılıklardan 38 ton altın çekildi, banka ise kendi mülkiyetine eklemek için 33 ton altın satın aldı. Nette ise sadece 5 tonluk azalış oldu. Bu yüzden, toplam altın rezervine bakanların dikkatini çekmemiş olabilir.

Banka özellikle “dikkat çekmesin” diye zorunlu karşılıklardan çekilen altın kadar ya da bunun biraz daha fazlasını satın alarak rezervlerine ekliyor; sonuç olarak da toplam altın rezervi değişmemiş görünüyor. Ancak değişen şu oluyor; döviz rezervleri altına çevrilip yurtiçine getirilen miktar artıyor.

33 ton altın deyip geçmeyin; 1 milyar 387 milyon dolar ediyor. Ya da başka bir ifadeyle kendi mülkiyetindeki altınlara bir yüzde 9 daha ilave etmiş demek.  

Kaynak: T.C. Merkez Bankası

Bankanın kendi mülkiyetindeki altın demek, büyük bir çoğunluğu Türkiye sınırları içinde tutulan altın demek.

2017 Mayıs ayına kadar 115.8 ton altını olan Merkez Bankası’nın bugün 356.3 ton altını var. Bunun anlamı, uluslararası bankalarda ya da ABD tahvillerinde duran döviz rezervlerinin bir bölümünü eksiltip, altına çevirip bunu da ülkeye getirdi demek.

Kabaca 5.5 milyar dolarlık altın varlığı, dövizin payı azaltılarak altın alımı yolu ile 17.2 milyar dolara çıkarıldı.

Şu soru akla gelecektir; neden bu altın yığınağı yapılıyor?

ABD’nin İran’a koyduğu ambargo örneği yeterince açıklayıcı bir örnek; uluslararası döviz rezervlerinin kimi ülkelerce herhangi bir yaptırıma tabi tutulması, uluslararası bankalarda duran varlıkların blokajı gibi olası bir gelişmede, elinizde tek bir ödeme aracı kalır; ya nakit rezerv paralar vardır kasanızda ki bu da risklidir, ya da altınla yapacaksınızdır ödemelerinizi. Bizim gibi petrolü olmayan ülkeler için en kritik nokta birincil olarak akaryakıt ve doğal gaz alabilecek rezervinizin olmasıdır.

Öyle görünüyor ki Ankara’daki siyasi otorite, ambargo-yaptırım gibi risklerin güçlü olabileceğini hesap ediyor olmalı; “tampon bölgede anlaştık” açıklamalarına karşın hala ülke sınırları içindeki rezerv varlıklarını güçlendirme kararında. Bunu da mart başından itibaren 5 ayda yapılan artış kadar bir altın artışı tek başına önceki haftada yapılmış. Böylece içeride 17.1 milyar dolarlık bir altın rezervi tahkimatı yapılmış durumda.

Önemli Not:

Yazıyı yayına koyduktan bir süre sonra, bazı bankacılardan şöyle bir not aldım, “o hafta, daha önce Merkez Bankası zorunlu karşılıklarla ilgili 19 Ağustos’taki yeni düzenlemesi sonrasında bir miktar döviz ve altın serbest kaldı. Bunun miktarı, “yaklaşık 5,4 milyar TL ve 2,9 milyar ABD doları karşılığı altın ve döviz likiditesi” oldu. Dolayısıyla 2.9 milyar dolarlık büyüklüğün içinde altın da vardı. Bankalar serbest kalan altınları hemen alıp değerlendirmeyecekleri için Merkez Bankası ile swap yaptılar. Dolayısıyla bu altınların bir kısmı Merkez Bankası’na geri döndü.”

Bu yüzden, “altın cinsi zorunlu karşılık azalışı, Merkez Bankası’nın kendi mülkiyetindeki altınların artışı” gibi görünün tablo kısmi bir durumu yansıtıyor gibi. Ancak yine de kaba bir hesapla (23 tonluk bir teminat altın artışı görünüyor) Merkez Bankası’nın 33 ton yerine 10 ton altın alıp koyduğu hesaplanabilir.

Dolayısıyla kendi mülkiyetindeki altın 356 ton yerine 333 ton hesaplanır ki bu da yine yeni bir zirve.

Merkez Bankası swap işlemlerini şeffaf yapmadığı için, daha doğrusu yakın zamana kadar şeffaf muhasebe ile kamuoyuna açıkladığı işlemleri bir süredir “perdeleyip” sakladığı için tam hesap yapmak zorlaşıyor.

Temel olarak da yazının ana karakterinin değişmediğini de not düşelim.  

Uğur Gürses