2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

Altından al haberi

 

DW Türkçe için yazdığım yazının grafikli ve tablolu hali:

Şuradan da dinleyebilirsiniz:

Halk Bank yöneticisi Hakan Atilla’nın Mart 2017’de Reza Zarrab davası ile ilintili olarak ABD’de tutuklanması sonrasında, olası bir yaptırım veya mali cezaya karşı Ankara’nın aldığı önlemler arasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) döviz ve altın rezerv politikasının hızla değiştirilmesi de vardı.

Birincisi, Merkez Bankası mevcut döviz rezervlerinin bir bölümünü altına çevirirken, en başta ABD Merkez Bankası FED’de duran 28.7 ton altın rezervlerini başka merkezlere taşıyarak sıfırlamıştı. Böylelikle hem altın rezerv artışı hem de yurtiçine kaydırma amaçlı transferler nedeniyle yurtiçindeki altın varlıkları 100 tondan fazla artmıştı.

İkincisi de Merkez Bankası, döviz rezervlerini tuttuğu yatırım alanlarının en başında gelen ABD devlet tahvili varlıklarını azaltmaya başlamıştı.

Amerikan Hazine Bakanlığı verilerine göre; Türk Merkez Bankası’nın Kasım 2017’de 61 milyar dolar olan ve FED’de saklamada duran ABD tahvil mevcutlarının hızla azaltılarak Ocak 2019 itibariyle sadece 3.2 milyar dolara çekildiği görülüyor. Temmuz sonunda 30 milyar dolara yakın olan tahvil mevcudunun, ağustos ayında ABD ile Rahip Brunson krizi sonrasında neredeyse sıfırlandığı anlamına geliyor.

15 Mart Cuma günü yapılan Merkez Bankası Genel Kurul toplantısı sonrasında yayımlanan Yıllık Rapor’da yer alan verilere göre; bu tahvil azaltımı sonrasında Merkez Bankası’nın döviz varlıklarını “vadesiz hesaplarda” tuttuğu görülüyor. 2017 sonunda 7.2 milyar dolar olan “vadesiz mevduat” seviyesi, 2018 sonunda 33.9 milyar dolara çıkmış. Bunun da ABD dışındaki muhabir bankalarda yapıldığına hiç şüphe yok.

Yine raporda yer alan verilere göre; Merkez Bankası 2018 boyunca yurtdışındaki altınlarını yurtiçine kaydırmaya devam etti.

2018 sonu verilerine göre; Merkez Bankası’nın toplam altın rezervleri zorunlu karşılıklar için tutulan altınlardaki azalış nedeniyle 76.3 ton düşerken, kendi malı olan altın rezervleri 53.8 ton arttı.

Merkez Bankası’nın yurtdışında tuttuğu altın miktarını azaltmaya devam ettiği gözlendi. Banka, Britanya Merkez Bankası’nda tuttuğu altın miktarını kayda değer miktarda azalttı: 278.8 ton.

Peki ne oldu bu altınlara? Yurtiçine taşındı. Borsa İstanbul nezdindeki altın saklama kasalarına taşındı. Miktarı ise 221 ton.

Böylece 2016’dan bu yana Türkiye’ye getirilen altın miktarı 324 ton oldu.

Merkez Bankası’nın altın rezervlerinin yüzde 80.2’si artık Türkiye sınırları içinde. Bu oran 2016’da yüzde 17 idi.

altın 2

Merkez Bankası’nın verilerine göre; 2019 başından itibaren iki aylık dönemde de Banka yeniden altın rezervi artışına yöneldi. Merkez Bankası döviz rezervlerini yeniden altına çevirmeye başladı. Kendi malı olan altınlara yeniden bir 40 ton altın eklendi. Bankanın döviz rezervlerinden altın rezervlerine kaydırma hareketine yeniden başlayarak 1.4 milyar dolarlık altın almasının, ABD Başkanı Trump’ın danışmanı ve damadı olan Jared Kushner’in şubat sonundaki Ankara ziyareti sonrasına rastlaması da ilginç bir tesadüf olsa gerek.

 

TCMB T-note stok

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

Reklamlar
Ekonomi, para politikası

Faiz artışı için “suçlama rehberi”

Türkiye’deki siyaset aklı “doğrular ve başarılar benim, hata ve olumsuzluklar dışsal” teması üzerine söylem tutturuyor.

İşte en son Merkez Bankası’nın 6.25 puanlık faiz artışı öncesinde ve sonrasındaki “bir düşman bulmalı” kaygılı söylemle yürütülüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz artışı kararından birkaç saat önce, “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var. Reel sektördeki yatırımcı, yatırımlarını neye göre yapacak? Faiz konusundaki hassasiyetim değişmedi. İçinizde yüzde 50 karla çalışan var mı? Bu ancak esrar, eroin tüccarlarında olur” demişti.

Ayrıca “Faiz denen bu sömürü aracını kullanmaya asla vesile olamayız” diyerek, “Merkez Bankası bağımsızdır, o kendi kararını alır” sözünü de ekleyip “biz karışmadık, kendi yaptı” söylem yolunu da açtı.

Kendisine sorulmadan iş yapılmayan ülkede faiz artışı sonrasında da “Son olarak Merkez Bankası sürekli gündeme getirilen faiz artırımını, üstelik oldukça yüksek bir oranla gerçekleştirdi. Diyor ya ‘Bağımsızlık’, haydi buyur bağımsızlık. Şimdi bakalım bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen benim sabır safhamdır ve bu sabır bir yere kadar” demişti.

Erdoğan’ın faiz artırımı öncesindeki konuşmasındaki şu vurgu önemli; “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var.”

Yani bankaların faiz kararını Merkez Bankası’nın kararlarına göre aldıklarını vurguluyor. Temel olarak doğru ancak son gelişmeler ışığında “neden-sonuç” ilişkisi bağlamında durum farklı.

Doğru, bankalar normal zamanlarda Merkez Bankası’nın belirlediği kısa vadeli faizleri kılavuz alırlar. Almasalar da fonlama faizi onları “buluşturan” temel faizdir.

Gerek siyasetçilerin gerekse bu siyasetçilere kendini yakın bulan medya kuruluşlarının Merkez Bankası’nın faiz artışı sonrasında yakındıkları şey şu: “Merkez Bankası faiz artırdı; kredi faizleri ve Hazine’nin borçlanma faizleri, bunların yükü arttı”. Yani oraya kadar her şey normalmiş, ama Merkez Bankası bozmuş!

Faizlere yakın geçmişte ne olduğuna bakalım:

  1. Döviz kurundaki artışı “faizsiz” çözme girişimlerinden biri swap piyasasında yabancı oyuncuların TL borçlanmasını kısıtlamak için Türkiye bankalarına swap limiti getirildi. Piyasa deneyimli ve işi bilen vasıflı biri, bunun swap piyasasında TL faizlerini patlatacağını bilirdi. Nitekim öyle de oldu; yıllık swap faizleri yüzde 30’a patladı. Henüz Merkez Bankası faizleri yüzde 17.75-19.25 bandında tutarken.
  2. Kurların olağanüstü artışının (TL’nin değer kaybının) seyredilmesi ve bunun enflasyona potansiyel yansımasını da hesaba katan borç vericiler gelecekte faizlerin artacağını düşünerek potansiyel enflasyonun altında bir faize razı olmadılar. Borç alıcılar da gelecekte daha pahalı borçlanacaklarına bugünden düşük faizle borçlanmak için alıcı oldular. Faizler yükseldi. Para piyasasında da swap faizleri ile birlikte yükseliş hareketi oldu. Ki enflasyon patlarken faizlerin olduğu yerde tutulabileceği ancak iyi bir düş idi.
  3. Aşağıdaki grafikte de görülüyor Merkez Bankası fonlama faizini henüz yüzde 19.25’e çektiğinde para piyasasındaki faizlerin çok önceden yıllık vadede yüzde 20’leri geçtiği görülüyor.
  4. Merkez Bankası faiz artışı yapmadan önce piyasaya yüzde 19.25’lere para verirken, piyasada 1 aylık swap faizi yüzde 24-25’lerde idi. 1 aylık mevduat faizleri de. Kredi faizleri de çoktan yüzde 30’a vurmuştu. Merkez Bankası faiz artışından sonra da durum çok değişmedi.
  5. Yani piyasa faizi çoktan yükselmişti, Merkez Bankası’nın yaptığı da buna geç de olsa yetişmek ve enflasyona karşı durduğunu göstermek oldu.

Ekran Resmi 2018-09-16 11.30.29

 

İşte Hazine’nin aylık ortalama borçlanma maliyeti tablosu:

Ekran Resmi 2018-09-16 15.38.10

 

Nisan ayında ortalama yüzde 13.43 olan borçlanma maliyeti, yüzde 16, yüzde 17 derken Ağustosta yüzde 20.11’e çıktı. Merkez Bankası yükseltti diye değil, o dönemde de geç kaldığı için belirsizlik ve çalkantı nedeniyle maliyet yükseldi.

Daha özelde 5 yıl ve 2 yıllık sabit getirili tahvil ihalelerinde şöyle bir tablo var:

Ekran Resmi 2018-09-16 16.25.41

Merkez Bankası’nın fonlama faizi bileşik yüzde 19’lu bir seviyede dururken, Hazine ihale faizlerinin yükseldiği görülüyor. 17, 18, 22 derken yüzde 24’e vurmuş. Merkez’in de yaptığı bu oldu: Faizi iki yıllık tahvil faizine yaklaştırmak. Merkez artırmasa bile Hazine bu bedeli ödüyordu. Niye? “Kuru istikrara kavuşturma ve enflasyonu dizginleme konusunda harekete geçecekleri yok” fotoğrafından dolayı.

Merkez Bankası’nın eli tutuluyor olmasaydı, daha küçük faiz artışı ile bozulmanın önüne geçilebilir; TL’nin değer kaybı daha düşük boyutta tutulabilir, enflasyon bekleyişleri de piyasa faizleri de bu denli bozuk ve yüksek olmayabilirdi.

Şimdi geride kalan ve “piyasaya yetişen” Merkez Bankası’nı “kötü polis” göstermenin hiç bir anlamı yok. Ayrıca hem elini tutarak, hem de döverek milli parayı basan kurumu kamuoyunda itibarsız hale getirmek de doğru değil.

İlle de bir suçlu aranıyorsa bariz kur artışına karşı TL’yi savunmak yerine seyredenlere, yani Merkez Bankası’nın elini tutanlara bakılmalı.

 

Uğur Gürses

ugur.gurses@gmail.com

 

20708353_251044232081771_6369633781164818234_n (1)

 

Ekonomi, para politikası, Uncategorized

Merkez neden endişelendi?

Merkez Bankası bugün bir duyuru ile bankalara sağlanan likidite imkanını 13 Ağustos öncesindeki limitlerin iki katı ile sınırladı.

Ekran Resmi 2018-08-29 11.40.48

13 Ağustos’ta limitsiz olarak kullandıracağını ilan etmişti.

Ekran Resmi 2018-08-29 11.56.59

Peki ne oldu da Merkez Bankası birden TL likiditeyi kısma kararı aldı? Daha doğrusu “limitsiz gecelik pencereyi” limitli hale getirdi?

Bunun sonucunu not edelim; “iki katı” limitin üzerinde borçlanma ihtiyacı olan bankalar “geç likidite penceresine” düşecekler yani yüzde gecelik yüzde 19.25’ten yüzde 20.75’e itilecekler.

Peki neden?

BDDK Türkiye’deki bankalara swap limitlerini (yabancı bankalara TL verip, döviz alımında) iyice kısınca TL faizleri yüzde 30’a vurmuştu. Olasılıkla yüzde 19.25’le Merkez Bankası’ndan borç alıp repo işlemlerine akan bir arbitraj yaratılmış olabilir.

Swap piyasasını, zihinlerdeki “TL borçlanıp bununla dolar alıp TL’yi zayıflatıyorlar” zannıyla cendereye alalım derken, bir bakmışsınız swap pazarı “ayağınıza gelmiş”.

Merkez Bankası’nın dünkü TL fonlaması 165 milyar TL ile rekor kırdı. Her ne kadar günün sonunda 8 milyar TL’si geri dönmüş olsa da 157 milyar TL’lik net fonlama da rekor.

Buradan hareketle olsa gerek “hımm, demek ki BDDK’nın swapla sıktıkları bize geldi; o zaman bunu da kısıtlarız” mekanizması çalışmış olmalı. “İhtiyaçtan fazla borçlanma; limitin iki katı alanın var” denilmiş bankalara.

Hala “kulağı tersten” gösterme ısrarı var; finansal aracın fiyatını değiştirmekten kaçınıp, kanallarını daraltmayı marifet bilen “teknokratlar” iyi bir iş yaptıklarını zannediyorlar.

Olan şu: Swap piyasasını altüst ederek, riskini azaltmak isteyenleri CDS gibi alanlara sürükleyip, buradaki risk primlerinin patlatılmasıyla son buldu.

Stigma şu: CDS primleri patladığından, artık Türkiye kredi fiyatlamalarına bakmayıp “uzak dur” atmosferine yol açılıyor. Bunun da ödemeler dengesinde “Sudden stop” denilen bir sermaye akışı duruşuna yol açması muhtemel.

Merkez Bankası TL’yi savunmak için, “bir cisim gibi çarpmak üzere” yaklaşan enflasyona karşı kalkanları açmak yerine “miktarı daraltarak” etkili olacağını sanıyor. Uzun vadeli tahvil pazarında işlem ve fiyat oluşmadığı günlerden geçiliyor.

Hani “sadeleşmeye” geçilmişti? Şimdi yeniden aynı yollardan geçiliyor…

Tüm bu olanlarla Merkez Bankası’nın döviz ve altın rezervleri düşüşe geçti.

Muhtemeldir ki Merkez Bankası’nı da endişelendiren bu oldu: Beklediğinden daha fazla rezerv kaybı ve TL’nin değer kaybının durmaması.

13 Ağustos’la başlayan rezerv azalışı devam ediyor ki buna Merkez Bankası’nın döviz ve altın zorunlu karşılıkları serbest bırakma kararı ile de bilinçli olarak yol verildi.

Banka 6 Ağustos’ta aldığı kararla 2.2 milyar dolar, 13 Ağustos’ta aldığı kararla 6 milyar dolar döviz 3 milyar dolar altın karşılığı serbest bırakma kararı almıştı.

6 Ağustos-24 Ağustos arasında; 7.8 milyar dolar döviz rezervi, 2.3 milyar dolar (50 ton) altın rezervi azalışı ile toplam 10.2 milyar dolar rezerv azalışı oldu.

Bayram tatili bitip de piyasalar açılıdığında rezerv kaybının devam ettiği görülüyor.

2 günde; 27 ve 28 Ağustos günlerinde kabaca 5.2 milyar dolarlık rezerv kaybı olmuş.

Böylece 3-28 Ağustos’ta toplam rezerv kaybı 15.4 milyar dolara ulaştı.

3 Ağustos’ta 102.9 milyar dolar olan döviz ve altın rezerv toplamı, 28 Ağustos günü kabaca toplam 88 milyar dolara gerilediğini hesaplıyorum.

Ankara’dakiler TL’yi savunmak ve faizleri artırmak yerine rezerv kaybına razı olmuş görünse de bu durum sürdürülebilir değil.

O halde neden seyrediliyor? Neden daha fazla bedel ödeniyor?

Kasım ayından bu yana Merkez Bankası rezervlerinin yüzde 25’ini kaybetti.

Seçim kararı alındığından bu yana ise yüzde 22’sini.

Tek başına rezerv kaybı bile TL’nin değer kaybı için bir “stigma” halini alabilir.

“Dış güçler”, “ekonomik savaş” bahanesini bırakıp TL’yi savunmak için çok geç olmadan adım atılmalı…

 

Ekran Resmi 2018-08-29 18.07.40

 

 

 

 

Ekonomi, para politikası, Uncategorized

Krizde hasar raporu

Ankara siyaseti ABD ile olan siyasi krizi hemen ekonomiye yamayıverdi; sanki ekonomide herşey güllük gülistanlıkmış gibi “ekonomik saldırı nedeniyle” işlerin bozulduğu söylemi seslendirildi.

Oysa henüz ABD krizi çıkmadan döviz kuru zaten 4.80 seviyesine çoktan gelmişti.

ABD krizi öncesine kadar bize anlatıldığı gibi ekonomi güçlü ise neden böyle oldu?  Neden önlem alınmadı?

Sahi bu bir ekonomik saldırı ise ve dediğiniz gibi ekonomi güçlü ise paramız neden bu denli değer kaybetti? Ya da şöyle soralım: Paramızı neden korunaksız bıraktınız? Madem saldırı var neden TL’yi savunmak için önlem almıyorsunuz?

Şimdi hemen şu söylenebilir: BDDK Türk bankalarının yabancı bankalara “TL verip-döviz borçlanmasını” (Swap işlemlerini) sınırladı. Önce bu işlemlerin özkaynaklara oranını yüzde 50’ye, sonra da yüzde 25’e çekti.

Siyasetçiler halka “paramıza saldırı var” şeklinde anlatıyor ve BDDK da bu yolda ilerliyor. Bu büyük bir hata.

Anlatayım.

Swap işlemlerine limit koyma: “Paramıza saldırmak için döviz alıyorlar; bunun için de TL borçlanıyorlar. O zaman biz de bunların önünü keselim; Türk bankaları yabancı bankalara TL vererek onlara döviz alma ve kuru yukarı itme fırsatı vermesin” kafası bu.

Oysa daha önceden döviz bozdurarak Türkiye piyasasına girip TL varlık satın almış bir yatırımcı düşünün; TL değer kaybediyor ve siyasetçisinden bürokratına, en kötüsü de Merkez Bankası seyrediyor. Hem TL cinsi varlığın piyasa riskini almışsınız (Tahvilse faiz riski, hisse senedi ise fiyat riski) hem de kur riski almışsınız. Böyle çalkantı dönemlerine TL varlığınızı satacak likidite bulamayabilirsiniz; o yüzden TL varlığını satamayan kur riskini azaltmak için döviz satın alır. Muhtemelen yabancı oyuncular da bunu yapmaya çalıştı. Belirsizlik ve siyasi krizde bu olur: risk azaltmak, riski ortadan kaldırmak için yabancılar döviz satın alır.

Eğer siz otorite olarak bu kapıyı daraltırsanız; hem içeride “tutuklu kalan” yatırımcı bir daha gelmez, hem de potansiyel yatırımcı girmez.

Olan biten şu; “Merkez Bankası faiz artırmasın” diye “yan yollara” girildi yine. Evet ilk adımı attığınızda etkili olduğunu düşünüp biraz daha sıkıştırırsınız ama bu defa yan dallara zarar verirsiniz.

Swap ile TL borçlanamayan yatırımcı ne yapar? Ya TL varlıklarını satmaktan başka çare bulamaz, ya da repo yapar. Yani tahvil ya da hisse senedini rehnederek TL bulur. Nitekim BDDK swap limitini yüzde 25’e düşürünce böyle oldu: 2 yıllık tahvillerin yüzde 28’e, yıllık faizlerin de yüzde 30’a vurduğunu gördük. Borsa’da da satış dalgasına…

Kısa vadeli TL faizine dokunmadan kuru sıkıştıralım derken, hem kura çok faydası olmadı; hem de uzun vadeli faizler patladı. Hem de CDS risk primleri 500’ü geçti.

Bir uzman yazıyordu Twitter’da: CDS risk priminin 500’ü geçmesi “default” olasılığını yüzde 28 gösteriyor diye. Peki bu tabloya neden izin veriyor Ankara? Faizi yükseltmeme takıntısı pahalı bedeller ödetiyor bize.

“Kısa vadeli faiz” adı üzerinde kısa vadelidir. En çok ne hasar verir? diye sorulsa uzun vadeli faizin yükselmesi derim. Zira 10 yıllık tahvil faizi yüzde 22’ye çıkıyorsa bunun borçlanıcıya maliyeti 10 yıl boyunca yıllık yüzde 22 ödemek demektir.

Oysa kısa vadeli faizi yüzde 25’e çekmiş olsaydınız; örneğin 6 ay sonra belki indirecektiniz. Hadi siz deyin ki 1 yıl orada kalsın. 10 yıl boyunca değil.

Rezerv kaybı iki haftada 10 milyar dolar 

Peki ekonomideki zayıflık ve kırılganlığın üzerine tüy diken ABD ile olan siyasi krizin son bir haftada rezervlere etkisi ne oldu?

Merkez Bankası kriz karşısında zorunlu karşılıkları indirerek bankalara döviz ve TL likidite sağlamak için doğru kararlar verdi.

6 Ağustos’ta aldığı kararla zorunlu karşılıkları aşağı çekerek 2.2 milyar dolarlık dövizin bankalara dönmesini sağladı.

13 Ağustos tarihinde de ilave indirimler yaptı. Açıklamasında, “değişiklik ile finansal sisteme yaklaşık 10 milyar TL ve 6 milyar ABD doları ile 3 milyar ABD doları tutarında altın cinsinden likidite sağlanmış olacaktır” denilmişti.

Merkez Bankası bilanço verilerinden yaptığım hesaba göre;

10-17 Ağustos haftası Merkez Bankası toplam rezervleri 8.5 milyar dolar azaldı. Bunun ne kadarının altın, ne kadarının döviz olduğunu henüz bilmiyoruz.

Böylece 3-18 Ağustos arası 15 günde bankanın döviz ve altın rezerv kaybı toplam 10.1 milyar dolara ulaştı.

Yaptığım hesaba göre Merkez Bankası’nın toplam altın ve döviz rezervleri 17 Ağustos itibariyle 92.7 milyar dolara geriledi. 3 Ağustos haftasında 102.9 milyar dolardı.

Şimdi “Katar’dan 15 milyar dolar geliyor”, “Katar Merkez Bankası ile 3 milyar dolarlık swap anlaşması” haberlerini bu tablo bütünlüğü içinde okumak gerekiyor. Katar Riyal verecek, biz de Katar’a TL vereceğiz; e sonra? Bunun anons etkisinden öte anlamı yok.

Katar kendi Riyalini bize verecek, biz onlara TL vereceğiz; eğer karşılıklı ticaret artarsa. Ötesi yok.

Sonuç olarak TL’nin savunulabilmesi için resmi faiz oranlarının yukarı çekilmesi ve ekonomik önlemler paketi gerekiyor. Bana kalırsa güven artırıcı bir yola girilmesi gerekiyor. Bu da demokratikleşme, yargının siyasetin gölgesinden çıkarak hukukun üstünlüğüne yol alınmasıyla mümkün.

“Para geldi”, para geliyor” haberleri ile sadece birkaç gün satın alınabilir.

 

Ekran Resmi 2018-08-20 17.48.33

 

Uncategorized

İktisat literatürüne bir öneri: “Başçı Dilemması”

Önceki gün Başbakan Erdoğan Merkez Bankası’nı ve Başkanı Erdem Başçı’yı fena halde eleştirdi. “Eleştiri” hafif kalır, itibar sarsıcı bir açıklama idi.

En çarpıcı kısmı; Merkez Bankası’nın enflasyon hedefini tutturamıyor olmasını vurgulaması idi. Diyordu ki Erdoğan, “o zaman senin faiz politikan yanlış”. Temelde, faizi yüksek bulduğu için böyle söylüyordu. Çünkü Erdoğan’ın kendi ‘iktisat dünyasında’, faizin seviyesi enflasyonu belirliyordu. Buna dünyada gülerler. Ancak, bizde kimse “ama iktisatta bu sizin söylediğiniz gibi bir neden sonuç ilişkisi yok Sayın Başbakan” diyecek kimse çok az çıkıyor, bu durumda da sanki bu tez doğruymuş gibi kabul gördüğü sanılıyor. Hakikaten ‘şizofenik’ bir durum.

Gerçek durum şöyle; epey bir zamandır, Merkez Bankası’nın belirlediği faizler, hedeflediği enflasyon oranının gerektirdiği faizlerin altında idi. Yani Merkez Bankası, görece daha düşük faizlerle enflasyon hedeflemesi yapıyormuş gibi davranıyordu.

Gelinen noktada şöyle bir durum ortaya çıktı; Erdem Başçı, hükümetin ve tabii ki Başbakan’In arzu ettiği çizgide görece düşük bir faiz politikası izlemiş, ama sonunda bizatihi hükümetin başkanı Başbakan tarafından enflasyonu tutturamamakla suçlanmıştı.

Buna “Başçı dilemması” diyerek, Türk iktisat literatürüne katkıda bulunmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor.

 

Ekonomi, para politikası

İki başkan, iki konuşma…

İki başkan biri Erdem Başçı, diğer Ben Bernanke.

İkisinin de son konuşmaları bir ‘kelime bulutu’ haline getirildiğinde nasıl görünüyor?

Ama önce hatırlatma: Birinin ülkesinde (Türkiye) enflasyon küresel kriz yılı olan 2008’den bu yana ortalama her yıl yüzde 7.9, 2008 Temmuz-2013 Temmuz arası 5 yılda birikimli yüzde 43 enflasyon var.

Diğerinin ülkesinde (ABD) enflasyon 2008-2013 arasında birikimli enflasyonu sadece yüzde 8.5 oranında. Enflasyon fiilen sorun değil, ülkesinin sorunu işsizlik.

Enflasyonu sorun olan ülkenin merkez bankası başkanının ve enflasyonu sorun olmayan ülkenin başkanının konuşma (kelime) bulutlarına bir bakın, ne göreceksiniz, neyi göremeyeceksiniz.

Bu Bernanke’nin konuşması:

bernanke cld

Enflasyon derdi olmayan başkanın konuşmasında “enflasyon” o kadar çok kullanılmış ki ‘tabak’ gibi seçiliyor.

Bu da Başçı’nın konuşması:

başçı ağustos 2013

Mikroskop verelim mi?

Ekonomi, para politikası

Altın fiyatları bankaları nasıl etkiledi?

Altın fiyatları son bir haftada sert biçimde geriledi. Aybaşında 1600 dolar/ons seviyesinden 1320 dolar/ons seviyesine gerileyip, 1375 dolar/ons seviyesinde tutunmaya çalışıyor.

Peki bu düşüş bankalara ve Merkez Bankası’nın uyguladığı Rezerv Opsiyon Mekanizması’na etki edecek mi? Evet.

Bakın basit hesap aşağıda:

05.Nis

17.Nis

Fark (dolar)

Dolar/Ons             1,550              1,350    -200
TCMB Altın rezervi (ton)                 407   
   Dolar karşılığı (milyon dolar)           20,302            17,683    -2,620
Zorunlu karşılık/ altın (ton)                 291   
   Dolar karşılığı (milyon dolar)           14,517            12,643    -1,873
Merkez Bankası’na ilave yatırılması gereken miktar: 43.2 TON
Kaynak: TCMB

Altın fiyatlarının düşmesinden dolayı Merkez Bankası’nın elindeki altınların değeri 2.6 milyar dolar düştü. Bunun içinde bankaların Merkez Bankası’nda karşılık olarak tuttukları altının değerindeki 1.8 milyar dolarlık düşüş de dahil.

Bu fiyat seviyesinde, bankalar Merkez Bankası’nda daha fazla altın tutmak zorunda. Hatta karşılıkları eksik tutar poziyondalar. Bu yüzden yukarıdaki hesaba göre 43 ton altın borçlanıp, Merkez Bankası’na teslim etmek zorundalar. (1 milyar 873 milyon dolar= 43 ton altın @1350)

Fiyat düşüşü sonunda eksik altın tutuyor olduklarından dolayı, açığı telafi etmek için; karşılıkları eksik tutukları gün kadar aynı miktarda fazla altın tutmak zorundalar. Bu yüzden kaba bir tahminle 50 ton altına ihtiyaçları var.

Kimden bulacaklar? Londra piyasasından tabii ki.

Özeti bu.

NOT:

Tereddütler olmasın, altın fiyatının düşmesi ve bankaların Merkez Bankası’nda tuttukları altın karşılıklarının azalması nedeniyle ilave olarak getirecekleri altınlar nedeniyle maliyetleri artmıyor. İlave bir likidite ihtiyacı da doğurmuyor.

Örneğin 500 milyon TL’lik bir zorunlu karşılık yükümlülüğünün yüzde 30’unu altın olarak Merkez Bankası’nda tutan bir banka;  1550 dolar/ons seviyesinde 2.8 ton altın tutarken, 1350 dolar/ons seviyesinde 3.2 ton altın tutmak zorunda. Artan altın miktarının altın olarak ödenecek faizi de artıyor. Ancak bu altın cinsi faizin, dolar karşılığı değişmiyor. Bankalara, sadece ilave işlem nedeniyle küçük bir operasyon maliyeti ortaya çıkıyor, o kadar.