2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

“Faiz de düştü kur da düştü” özgüveni

“Duvara çarpmış” bir ekonominin cari fazla vermesi bir sonuçtur. Geçmişte de ne zaman ekonomi krize girmiştir; ödemeler dengesinde cari açık hızla daralır, hatta cari fazlaya geçilir. Şimdi bunu yaşıyoruz. İthalat hızla daralıyor. Turizm gelirlerinin de aktığı “sezon zirvesi” dönemde döviz talebinin görece sakin olduğu bir süreç var.

Bu dönemde Merkez Bankası’nın 4.25 puanlık yüklü bir faiz indirimine gitmesi, ilaveten de Eylül’de bir o kadarının da yolda olduğunun sinyalini vermesi, üstüne üstlük Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu faiz indiriminin ardından faizlerin düşürülmeye devam edeceğini vurgulayan aşağıdaki sözleri söylemesi de bu sinyali güçlendirdi.

Bu sözler sadece indirim değil, bu indirim sonrasında “bakın bir şey olmadı” vurgusu da taşıyor.

“Uzun zamandır, yüzde 24 oranındaki faizlerin ülkemiz için oldukça yüksek olduğunu savunuyordum. Tabii yüzde 24’ün üzerine çıktığı zamanlar da oldu. Bundan ne kadar rahatsız olduğumu uzun yıllardır hep söyledim. Ama bunu maalesef o dönemlerin Merkez Bankası başkanlarına ulaştıramadık. Ne dediysek, hep böyle oyalama taktikleriyle gittiler. Her dile getirdiğimizde birileri çıkıyordu, faiz oranlarında dramatik düşüşlerinin ekonomiyi tepetaklak edeceğini öne sürüyordu. Dün Merkez Bankası faizlerde 425 baz puanlık bir düşüşe gitti. Peki ne oldu, battık mı, bittik mi? Her şey yerle yeksan oldu mu? Hayır. Piyasalar bu durumu gayet normal karşıladı. Zira, olması gereken zaten buydu. Bu bile yeterli değil. Yıl sonuna kadar bunun kademeli şekilde devamı gerekir.”

Önce tahvil piyasasının nasıl çalıştığını hatırlatalım.

Tahvil fiyatı, tahvilin vadesine kadar geçecek sürede ödeyeceği kupon (faiz) ödemelerinin bugünkü değeridir. Tahvillerin kuponu ilk çıkış tarihinde sabit olur, ama piyasa faizi değiştikçe kupon sabit olduğu için tahvilin fiyatı değişir. Örneğin, 5 yıllık bir tahvilin altı ayda bir ödenen yıllık yüzde 10’luk bir kuponu varken, 5 yıllık tahvil faizleri zaman içinde yüzde 7.5’e gerilerse tahvilin fiyatı yükselir. Çünkü tahvilin kuponu yüzde 10 öderken piyasa getirisi yüzde 7.5’e gerilemişse tahvil değer kazanır. Yani fiyatı artar.

Örneğin iktidar çevrelerinde çok sıkça dillendirilen “faiz lobisi” öcüsü var malum; faiz lobisinin faizler düşünce kazandığını bildikleri halde halk yanıltılıyor.
Tahvil örneğinden yürüyelim; ABD’de son 3-5 aydır ne oluyor? Fed’in yeniden faiz indirim yapacağı beklentisi ile yatırımcılar tahvile hücum ettiler.

Kasım 2018’de yüzde 3.2’ye yakın olan 10 yıllık ABD tahvil getirisi bugünlerde yüzde 2.05’e indi. Yani 1 puandan fazla geriledi. Peki ne oldu? Tahvil faizleri düştü, tahvil fiyatları yükseldi. Tersi olsaydı ki bundan sonra olası olan bu; tahvil faizleri yükseldiğinde tahvil fiyatları düşecek, yatırımcılar zarar edecekler.

Şimdi Türkiye’ye geri dönelim;

Merkez Bankası 25 Temmuz günü politika faizini yüzde 24’ten 4.25 puan keserek yüzde 19.75’e indirdi. Fazlası; 12 Eylül’deki toplantısı için de yine indirim sinyalini verdi.
Piyasa oyuncuları da şunu gördüler; döviz talebi yok, küresel konjonktür de gevşetici bir çevre koşulları var, Fed de 31 Temmuz’da faiz indirir beklentisi var, muhtemelen ECB de o yola girecek, Merkez Bankası da Eylül’de 2-3 puan da daha aşağı çekecekse yani yüzde 16-17’ye getirecekse tahvil faizleri daha da aşağı gelir denip bir dalga daha tahvil alımı yönünde piyasaya giriş oldu.
Bloomberg’in faiz indirimi sonrasında kurların neden gerilediğine dair haberinde şu satırlar açıklayıcı:

3 Temmuz günü yüzde 20 seviyesinde olan 2 yıllık tahvil faizleri, 6 Temmuz’da Merkez Bankası başkanının görevden alınması sonrasında yüzde 18.5 seviyesine geriledi. Faiz kararının belirleneceği 22 Temmuz haftasına ise yüzde 17.3 seviyesine gerilemiş olarak girildi. Faiz indirimi ile 16.9’larda işlem görürken, kararın açıklanmasıyla yüzde 16.3’e kadar düştü.
Faiz indirimi ile varlık fiyatlarında “bağımlı davranışı” ilişkisi vardır. Faiz indirimi geldikçe, “kokusu” bile yeter; varlık fiyatları yükselme eğilimini korur.

“İlaç” ilk başta bir “rahatlama” sağlar, ama sonra krize sokar, bünyeye hasar verir.
İşte bu yüzden, “faiz de düştü, kur da düştü” illüzyonu “narkotik rahatlamasıyla” şaşkın bir sevinç yaratır.

Buna iyi bir örnek; yılbaşında itibaren ilk üç ayda yerleşik birey ve şirketlerin döviz hesaplarının hızla yükselmesidir. Ankara’da ocak başından itibaren bakan yardımcısı ve danışmanlar eliyle yürütülmeye başlanan “faiz bastırma” operasyonları ile bankalara mevduatta ve kredilerde uygulayacakları oldukça düşük bir “azami faiz seviyesi” tebliğ ediliyordu. Mevduata yüzde 20.5 brüt (yüzde 17.4 net) getiri oranı “azami mevduat faizi” olarak teklif edilince tasarrufçular dövize yöneldiler. Merkez Bankası yüzde 24’te tutarken, yapay biçimde yüzde 20.5’e bastırma operasyonu döviz talebini patlatmıştı.

Kabaca 25 milyar dolar artış oldu. Görünüşte “Faizi bastırıyoruz ama kur artmıyor” durumu vardı; “kur artmıyor” görünüyordu ama TL’den dövize kayan talep kamu bankaları eliyle satılan dövizlerle karşılandı. Kamu bankaları da Merkez Bankası’nın “arka kapısından” teslim aldı bu dövizleri. Merkez Bankası da hiç azalış yokmuş gibi rezerv rakamı açıklamaya devam ediyordu.

Sonra ne mi oldu? Mart sonunda bankanın rezervleri ve döviz pozisyonundaki azalış fark edilince kur zıpladı; 6.25’e kadar tırmandı. Yine kamu bankaları ile döviz satışı ile kur geriledi. Rezervlerin ne kadar eridiğini hala bilmiyoruz.

Tüm bunların özeti şu; TL’nın kalkanlarını aşağı çektiğinizde kısa vadede “hiç bir şey olmadı” dediğiniz değeri orta ve uzun vadede kırılganlığa açık hale gelir. Bir siyasi kriz olur, bir iç politik gerginlik yaşanır, paranız çok kısa sürede hızla değer kaybeder.

Bugün “hiç bir şey olmaz”, yarın en hızlı değer kaybeden para listesinde birinci sırada bulursunuz paranızı. Son 5 yıllık tarihçede bunun çokça yaşanmış örneği var. Bügün ödünç alınan yarın ödeniyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

FPK Washington’da toplanmış!


“Artan TL mevduat kanamasına karşı bankalar, Albayrak’tan 2 puanlık faiz artışı kopardılar.”

PPK, Merkez Bankası’nın faizleri belirleyen Para Politikası Kurulu’nun kısaltması. Kabaca 40 günde bir toplanıp Merkez Bankası’nın uyguladığı kısa vadeli politika faizini belirler. Banka bu faiz oranından piyasaya para verir.

Kısa vadeli faizler, Merkez Bankası’nın belirlediği gecelik ve bir haftalık dışında aylık ve 3 aylık vadedeki araçların da faizlerini içerir. Merkez Bankası faizleri bunları da etkiler. Tabi ki serbest piyasa koşullarında. Ancak son 6 ayda bu faizleri bizatihi ekonomi yönetimi belirliyor. Kamuoyu önünde değil, “arka kapı” yollarıyla, “aba altından sopa göstererek”.

Özetle kısa vadeli faizlerinin bir bölümünü Merkez Bankası, bir bölümünü de Albayrak belirliyor. Yani adını biz koyalım; “Faiz Politikası Kurulu”.

İşte bu yüzden bir harfi kaçırıp, başlığa bakarak “Peki PPK Ankara yerine Washington’da mı toplanmış?” diyenler olacak. Hayır ama bu başka. BU FPK. Önce İstanbul’a gidelim. Evet İstanbul. Karıştı mı? Anlatalım.

Malum Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak başkanlığındaki ekonomi yönetimi Ankara’da bankalara mevduat ve kredi faizlerinin nerede olacağını yani uygulayabilecekleri “maksimum faizleri” empoze diyordu.

Bu serbest piyasa olma iddiasındaki bir ülke için tuhaf değil mi? Ama Rahip Brunson krizi geride kaldıktan sonra durum böyle.

Faizler Ankara’dan empoze ediliyor. BDDK sopası altındaki bankalar da mecburen buna uymak zorunda kalıyorlar. Ankara’dan söylenene uymayan üst düzey bankacılar ise bankaların hissedarlarına işaret edilerek gönderiliyor, işten atılıyor. Başkanlık sistemi ile “Komuta ekonomisi” işte böyle hayata geçmiş oldu. Geçmişte de “bakın göreceksiniz faizi nasıl düşüreceğiz” söylemi de yerine oturdu.

Yakın zamana kadar bankalara, TL mevduat faizlerinde en yüksek yüzde 20.50, kredi faizlerinde de en yüksek yüzde 27 olacağı, bu oranların üstüne çıkılmayacağı direktifi verilmişti.

TL Mevduatta Erime

Bunun sonucu iki durum ortaya çıkmıştı; birincisi, TL mevduattan döviz ve diğer yatırım araçlarına kaçış. İkincisi de bastırılmış kredi faizleri ile şirketlere arbitraj olanağı yaratılmıştı. Öyle ki şirketler özellikle süper düşük kredi faizi teklif eden kamu bankalarından kredi alıp bunu euroya çevirerek (Swap işlemleri ile) kur risksiz sıfır faizli bir yıllık Euro kredi almış gibi arbitraj yapar hale gelmişlerdi.

Bastırılan faizler ile tasarrufçu bireyler ve şirketlerin sadece 2019’un ilk üç ayında dövize kaydırdıkları tutar 20 milyar doları geçiyor. Hala elinde TL tutanlar ise ellerindeki TL ile brüt yüzde 20.50’lik faizden (net yüzde 17.4) mevduata yatırmak yerine yüzde 24’e yakın getiri sunan likit fonlara paralarını yatırmaya başlamışlardı.

Bunu engellemek için, Ankara hemen “likit fonların” portföylerinde en az yüzde 50 ağırlık oranında banka mevduatına yatırım yapması koşulunu uygulamaya sokuverdi. Hangi kurum eliyle? Kuruluş felsefesi ve yasasında temel dayanak olan “küçük yatırımcıyı korumak” olan Sermaye Piyasası Kurulu eliyle. Buna rağmen yatırım fonları hala Ankara’dan belirlenip bankalara empoze edilen mevduat faizinden yüksek getirmeye devam ediyordu.

Rahip Brunson’ın serbest bırakıldığı ekim ortasında 1 trilyon 22 milyar TL olan Türk Lirası mevduatlar kabaca 6 ayda nisan başında 972 milyar TL’ye geriledi. Normal koşullarda faiz kadar artmış olsaydı 1 trilyon 130 milyar seviyesinde olacaktı. Özetle 150 milyar TL’lik bir erozyon var.

Bankalar dövize ya da likit fonlara akan TL mevduat erozyonuna önlem almak için bu defa SPK’dan aldıkları izinle banka bonosu ihraç etmeye başladılar. Bankalar 3-4 aylık bonolardan başlayıp 9 aya kadar uzanan vadede bono ihracı yapmaya başladılar. Bunların faizi de mevduat faizlerinin yüzde 20.50 olduğu yerde yüzde 22-22.50 gibi faizlerle yapıldı. Gelir vergisi stopajı da yüzde 10 olduğu için net getirisi yüzde 20.3 olabiliyordu. Yani mevduattan epey yukarıda getiri sağlıyor, likit fonlarla yarışabiliyor, alan oldukça da bankaların TL erozyonuna merhem oluyordu.

Peki ne mi oldu? Bono ihracı yapma izni verilen bankalar bu bonoları müşterilerine satmışlardı ama Ankara’dan engelleme görüyorlardı. Satılan bonolara bir tür elektronik kimlik numarası olan ISIN numarası verilmiyordu. Bu durum bankaları açıkta bıraktı. Çünkü ISIN numarası olmadan, satışı yapılan bonolar müşteri hesaplarına aktarılamıyordu. Bankalar sanki açığa bono satmış 1980’li yıllar bankerleri gibi olmuştu.

İstanbul’daki kulislerde, SPK’dan izin alarak bono ihracına çıkan ve hatta bunu müşterilerine satan bazı finansal kuruluşların Takasbank’tan ISIN numarası alamadığı için bu satışı müşteri hesaplarına geçemediği ve sonuçta, “müşteri talebi gelmedi” diyerek bono satışlarını iptal ettiğini konuşuyor. Engelleme için bu finansal kuruluşlara söylenen bahane de “teknik sorun var” olmuş.  

Ankara bunu neden yapıyordu? Faizi kontrol etme, düşürme takıntısından. TL tasarruflar, Merkez Bankası’nın sunduğu yüzde 24’lük politika faizinden yararlanamıyorlardı. Bankalar, finansal kuruluşlar mevduattan daha yüksek getiri sağlayan bir finansal araca dayalı borçlanmaya eğilim gösterince buna “taş konmuştu”.

Finansal aktarım mekanizmasının işlemesine böyle bir “kaya” dayanmışken, Merkez Bankası yetkilileri “sıkı duruştan” bahsedebiliyorlardı.   

Geçen hafta bu konu kriz yaratınca bankacılar Bankalar Birliği çerçevesinde toplantı talep ediyorlar. Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın’a iletiyorlar bu açmazı.

TL faizlerini baskılayan Ankara, bankaların TL kanamasına yol açmıştı.

Bankalar Birliği yönetiminde olan bankacılar geçen hafta sonu toplanıp durumu konuşuyor ve Başkan Aydın’dan Bakan Albayrak’a durumu iletmesini istiyorlar.

İstedikleri şu; bu faizle mevduat kanaması sürüyor, banka bonosu konusu da malum. Biraz faizlerde Ankara’nın “vidaları gevşetmesi” isteniyor.

Sonunda Washington’dan haber geliyor; evet 2 puanlık bir faiz artışı yapılıyor.

Bakan Albayrak, JP Morgan’ın müşterisi olan topladığı kallavi yatırımcılara “serbest piyasa” türküsü söylerken, geride bıraktığı bankacılar kendisine “serbest faiz duası” için İstanbul’da toplanmışlardı.

Sonunda, bankalara mevduatta yüzde 22.50, kredide ise yüzde 29’a çıkma izni geliyor Washington’dan.

Nasıl yatırım ortamı, nasıl serbest piyasa ama? Sorun, ekonomiyi yönetenlerin bunları yabancı yatırımcıların bilmediğini sanmasında.  Bu yüzden, JP Morgan toplantısının kötü geçmesi sürpriz değil.

Uğur Gürses

Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

Geç gelen itfaiye…

Merkez Bankası yine geç kalarak ama eskisine göre daha bir “gereğini” yaparak adım attı; politika faizini yüzde 17.75’ten yüzde 24’e yükseltti. Tam 6.25 puanlık artış. 2002 Sonrasının en yüksek faiz artışı bu. Politik olarak Erdoğan döneminin en yüksek artışı. Bugüne kadar en yüksek artış 2014 Ocak ayındaki 5.5 puanlık artış idi. O tarihte de faize dokunmadan durumu idare etme, kuru döviz satarak durdurma denemesi “ağır bir dersle” sonuçlanmış; o güne kadar faizi yarım puan düşük tutalım derken, 5.5 puanlık faiz artışı ile sonlamıştı.

Logo

Böylece banka düne kadar tavan olan gecelik yüzde 19.25’le verdiği parayı, artık haftalık vadede yüzde 24’le para verecek. Banka isterse likiditeyi kısarak piyasayı gecelik vadede yüzde 25.5’e itebilecek.

Analistler Merkez Bankası’nın, politika faizi olan haftalık repo faizi yüzde 17.75’in üzerine 3-4 puanlık bir artış yapabileceğini düşünüyordu; ama gereği ise 10 puana yakın idi.

Geçmişteki duruşu,  “işin gereğinden” çok “piyasa beklentisinin üzerinde” adımlar olan  Merkez Bankası’nın bu defa kredibiliteyi onarmak için ikisinin de arasında  görece yüksek faiz artışı yaptığı söylenebilir. Ama ilk defa, “gereğini yapmaya” yaklaştı.

Bugüne kadar neden beklendiği, neden ekonomiye bu kadar hasara göz yumulduğu anlaşılır gibi değil.

Geç kaldıkça kuru istikrara kavuşturmak o kadar da kolay değil. Alacağınız önlemlerin daha “acı” olmasını sağlıyor geç kalmak.

Etraftan dolaşma, yan yollarla “kuru hizaya getirme” çabalarının her defasında işe yaramadığını görmek, test etmek mi gerekiyordu? Eğer böyle ise Ankara’da ekonomi politikasına yön verenlerin liyakat ve kapasitelerini de sorgulamak gerekiyor.

Boğazına kadar döviz borçusu olan, bir yıllık vadede cari açığı için her yıl 40-50 milyar dolar, bir yılda vadesi gelecek  döviz borçları için 100-120 milyar dolar, toplamda ortalama 150 milyar dolar bulmaya ihtiyacı olan ülkede, ekonomi politikası savruluyorsa ulusal para savunmasız kalıyorsa döviz kuru yükselir.

Siyasi krizlerde de biraz daha yükselir. Kur yükselişini, daha önce döviz getirmiş ama krizde döviz alarak çıkmak isteyen yabancı yatırımcının önünü kesmek, “dış güçler” diyerek ülkeye ileride gelecek potansiyel fonları ters yüz etmek daha da olumsuz etki yaratıyor.

Hele ki kendi yurttaşını “bize ekonomik savaş açtılar” diyerek tedirgin eden, döviz almayın, bozdurun diye “yatırım tavsiyesi” verilen ve kendi parasını korumak için adım atılmayan ülkede yurttaşlar doğal olarak dövizlerini yastık altına çekmeye başlar.

Ankara’da son yıllarda hep “TL faizine elleme, yan yol bul” denilerek TL’nin değer kaybı seyredildi.

Son ABD krizinde ise zihinler şöyle çalıştı: “hımmm döviz kurları yoluyla bize savaş ilan ediyorlar. Nasıl yapıyorlar? TL bulup döviz alıyorlar. TL’yi nereden buluyorlar? Swap piyasasından. O zaman Swap piyasasından TL borçlanmalarının önünü keselim. Nasıl keselim? Türk bankaların BDDK desin ki; yabancı bankalara TL verdiğin swap işlemlerine özkaynaklarının yarısı kadar limit koydum, olmadı mı yüzde 25’e indir”

Swap piyasasını boğunca ne mi oldu? Swap piyasasında 1 yıllık faizler yüzde 30’a vurdu.

Ne için yapılmıştı? Faize dokunmadan yasakçılıkla kuru dizginlemek için. Ne oldu? Hem kur düşmedi hem de faiz patladı.

Sıcak paraya kalmışsınız basiretli bir para politikası yürütemiyorsunuz; yabancı yatırımcıyı ürkütmüşsünüz. Güvensizliği körükleyen söylemlerle yerleşikleri ürkütmüşsünüz.

İşte bu koşullarda, bugün Merkez Bankası gerisinde kaldığı piyasaya yetişti.

“Merkez faizi 6.25 puan artırınca işte ekonomi resesyona gidiyor” diyenler, bügüne kadar piyasa faizinin zaten aylık vadede yüzde 24-25’te, yıllık vadede yüzde 30’da olduğunun farkındalar mı acaba?  Dün resesyona gitmiyordu da şimdi mi yola çıktı?

Ekonomi derin bir durgunluğa seyrediyor. Bu, TL istikrara kavuşana kadar, sermaye akışı başlayana kadar devam edecek.

Bu faiz artışı gerekli ama her şeye ilaç olamayacak ne yazık ki. Sadece “TL’deki kanamayı” yavaşlatacak.

Bir ekonomi politikası çerçevesi olmayan Ankara’nın sadece “kozmetik önlemlerle”, Merkez Bankası ile ekonomiyi götürmesi mümkün değil.

Erdoğan’ın Merkez Bankası kararı öncesi konuşması

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz kararını açıklamasından birkaç saat önce Merkez Bankası’nı sert sözlerle eleştirmesi, faizin enflasyona neden olduğu fikrini tekrarlaması seçmene yönelikti.

Ekran Resmi 2018-09-13 15.24.28

Belliydi ki; kallavi bir faiz artışı konusunda Cumhurbaşkanı’nı ikna etmişlerdi. Ancak Cumhurbaşkanı’nın da bunu seçmenine anlatması manevrasıydı bu sözler.

“Madem faize karşısın neden izin veriyorsun?” diyeceklere, muhalefet partilerine “Ben aynı yerde duruyorum, ama Merkez Bankası bağımsız ve yükseltiyorlar” mesajı.

Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı seçmene bir TV programında “Şu 24’ünü hayırlısıyla bir atlatalım. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti.

Gelişmiş ülkelerde ülkeyi yönetenler merkez bankalarının faiz kararını önceden bilmez. Daha doğrusu bilmeye fırsatları olmaz. Karar açıklandığında öğrenirler.

Bizde belli ki önceden onay alınmış. Bu hışımla Cumhurbaşkanı “seçmen kaygılı” konuşmayı yapmış oldu.

Peki bu seçmen kaygılı mesajla ne sağlandı? Kuru yüzde 3 yukarı atıp, sonra oradan yüzde 6 aşağıya. Çalkantıya yol açacağınız biliyorsanız bu söylemden kaçınırsınız. Çünkü ekonomik birimler zarar eder, güven kaybı olur.