2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomide “steril propaganda” çaresizliği (*)

Geçen hafta “orkestra edilmiş” bir biçimde gündeme getirilen konu, ekonomiye dair yorumların hapis ve para cezası ile cezalandırılmasına dönük kamuoyu oluşturma çabasıydı. Bir taraftan bir gazetede haber, hemen ertesi günü de Bakan Berat Albayrak’ın bunun “düşünsel alt yapısını” oluşturma çabasını içeren bir konuşması oldu.

Gazetede yazıda fısıldanan şuydu: “ekonominin genel yapısı, milli para, finansal göstergelere ilişkin olarak, bunların fiyat, değer veya seviyeleri üzerinde önemli ölçüde etki doğurabilecek yalan, yanlış ve yanıltıcı bilgi veren, söylenti çıkaran, bu suretle menfaat elde edenlerin, 6 aydan iki yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezasıyla” cezalandırılması için yasa hazırlığı yapıldığı idi.

Bu bakış açısıyla, yorum bir yana Türkiye’nin herhangi bir ekonomik verisini haber vermek veya yorumlamak, soru sormak cezalandırma kulvarına sokabilecek.

Çok basit örnek; Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tartışması açılabilir, bunu tartışanlar da “söylenti çıkarıyor” diye hapse atılabilir. Oysa swap işlemleri gibi verilerin üzerini perdelemek için şal örten ve şeffaflığı ortadan kaldıran, yarattıkları muğlaklıkla kaygıları körükleyen Ankara’daki yetkililer de aynı gerekçeyle mahkemeye çıkarılabilir.

Bu yasanın çıkmasına bile gerek yok; haziran ayında Bloomberg’in Türkiye’deki iki muhabiri Kerim Karakaya ve Fercan Yalınkılıç hakkında “Türkiye ekonomisinin istikrarını zayıflatmaya çalıştıkları” ileri sürülerek dava açılmıştı. Bu davada Twitter’da yorum yazan 3 gazeteci ve onlarca kullanıcı hakkında da dava açılmıştı.

Muhabirlerin haberinde 2018 Ağustos ayında ABD ile Rahip Brunson krizinin patlak vermesi ve dolardaki yükseliş sonrası bankaların döviz hesaplarından çekiliş taleplerini karşılayamadığı, bu talepte bulunanlara, bunu bir sonraki iş günü olan pazartesi günü yapabileceklerinin belirtildiği ve BDDK’nın bankaların üst düzey yöneticileriyle hafta sonu bir toplantı düzenleyeceği” haber veriliyordu.

Savcılık iddianamesinde, 36 sanığın ülke ekonomisine ilişkin toplum nezdinde güvensizlik ortamı oluşturmaya matuf eylemde bulundukları, böylelikle manevi menfaat temin ettikleri” iddia edilerek dava açılıyordu. Dava Sermaye Piyasası Yasası’ndaki “Bilgi Bazlı Piyasa Dolandırıcılığı” ile ilgili maddelerle bağlantılı olarak açılıyor, ancak suçlananların maddi kazanç elde ettiklerine dair bir kanıt bulunamamış olsa ki “manevi kazanç” gibi yeni bir suçlama alanı açılmıştı.

Öte yandan iki muhabirin yaptığı haber doğru idi hem BDDK’nın hem de Merkez Bankası’nın verileri, haberin yapıldığı günleri içine alan dönemde döviz hesaplarından çok kuvvetli bir çekiliş olduğunu (3-17 Ağustos arasında 12 milyar dolar), bankalar bir tarafa, Merkez Bankası’nın nakit kasasının bile bankalara döviz banknot desteği sağlamak için hızla boşaldığını (1.3 milyar dolarlık azalış) gösteriyordu.

Bugün de ekonomi politikasını yönetenlerin daha yaygın bir susturma kampanyası için “düşünsel altyapı” peşinde koştukları çok açık.

Soru şu: Yazılı ve görsel tüm medya kanallarının hükümet kontrolünde olduğu, ekonomide her kötü gelişmenin “yabancı güçler” tarafından yaratıldığı, kötü durumdan baz etkisiyle çıkınca da bu başarının ekonomi yönetimine ait olduğu, “ekonomi uçuşa geçtiğine” dair haberler yaygın biçimde seslendirilirken, neden eleştiriler cezalandırılmak isteniyordu? Acaba tüm bu medya egemenliğine rağmen “hükümet propagandasının” kifayetsiz olduğu, “15-20 kişinin” sesinin daha fazla mı dinlendiği düşünülüyordu? Yatırımcılar, tasarrufçular hükümeti dinlemiyor da 15-20 kişiye mi kulak veriyordu?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, geçen hafta Samsun’da yaptığı konuşmada, ekonomi alanında eleştiri yapanları “ülkeye zarar verme”, “milleti korkutmaya”, “Türkiye aleyhinde algı oluşturmaya” çalıştıklarını söyleyip, “bu kişilerin, terör eylemlerinde gördüğümüz ekipten farkı yok” diyordu. Daha da ileri gidip, “Toplasanız 15-20 kişi olan ve dedikleri hiçbir şekilde tutmayan kişilere rağmen, çok önemli bir performans ortaya koyduk, bu söylemi takınanların bir kısmı siyasi, bir kısmı ticari, bir kısmı istihbari saikle birilerinin amacına hizmet ettiler” diyordu.

Özetle, Bakan Albayrak’a göre olumsuz ekonomi eleştirisi yapanlar ya siyasi ya ticari saikle ya da yabancı güçlere istihbarat taşıma saikiyle hareket ediyordu.

Giderek belirginleşiyor ki; Ankara’da ekonomi yönetimi ekonomik krizi yönetemiyor, ama en önce o göreve atamayı yapan Cumhurbaşkanı’na ve de halka karşı da durumu daha iyi göstermeye, “iyi yönetildiği” resmi sunmaya çalışıyor. Eğer kötü bir tablo varsa yabancı güçler, onlara hizmet eden birtakım ekonomistler, analistler ve yazarlar yüzünden.

Akıldaki şu: “Şu eleştirenleri sustursak ekonomiyi ne güzel yönetirdik?”

 “Dolar kuru TL’ye karşı 10 seviyesinde olacak”, “12 TL olacak” gibi tahmin yapılması ya da bu tahminin paylaşılmasının “alıcı bulacağını” düşünmek, bundan rahatsız olmak olsa olsa Ankara’da politika oluşturanların, ekonomiyi yönetenlerin kendilerini yetersiz hissetmeleriyle ilgili olsa gerek.

Onca medya egemenliğine karşın, sosyal medyada bu tür paylaşımlar yapanları hapse tıkmaya çalışmak; bu girişimde bulunan politika ve karar oluşturucuların, halkın ve şirketlerin kendilerini ikna edici görmediğini düşündüklerini ortaya koyuyor. Öyle ki uç bir tahminin ciddiye alındığını düşünerek, geniş halk kitlelerinin ve şirketlerin kendilerini ciddiye almadan bu tahmini satın alacaklarını düşünmek sorunlu.

Bu tür, olumsuz yöndeki eleştiri veya yorum yapanları düşmanlaştırarak ezme ve karalama peşinde koşmak, giderek “fısıltı gazetesini” güçlendiriyor. Ana akım medyada, televizyonlarda ekonomideki olumsuz gelişmelerin haber ve yorumlarını göremeyen kesimler, güven kaybı yaşıyorlar. Bu güven kaybı, en uç örnekteki şayiaları yayan bir fısıltıya dönüşüyor. Bu da vatandaşı döviz almaya, mali sisteme güvende erozyona yol açıyor.

Sahi “dış güçler ekonomimizi çökertmek istiyor” hikayesi anlatan Ankara, yerleşik yurttaşlarının son 1 yılda 40 milyar dolarlık döviz satın almasını neye bağlıyor?

Ekonomi yönetimi, krizi toparlayamadıkça, bunu sorgulayan halkın önüne kendi kifayetsizliğini örtülemek için bir “düşman” bulup yerleştirmek istiyor; hikâyenin özü bu.

Seçim geçti, yedi ayı geride bıraktık; Kasım ayı oldu ama ekonomide baz etkisinin ötesinde bir kıpırdanma yok. Ekonomide yaşanan sert düşüşün üstüne gelen her sayı baz etkisiyle “toparlanma” olarak görünüyor. Hasar olduğu gibi hane halkı ve şirketlerin üzerine yıkılmış durumda.

İstanbul ve Antalya’dan gelen iki ailenin toplu intihar haberleri ise hükümete yakın kimi gazetelerde “aman hükümeti yıpratmasın” havasında örtme çabasıyla ele alınıyor. Kent yoksulluğu ve işsizlik gibi ekonomik temellerine işaret edenler ise “bir şeyleri kaşımakla” itham edildi. Her iki haberde de ölümlerin ardında işsizlik ve ağır borç yükü tablosu vardı.

Türkiye’yi yönetenler, ekonomik krize savrulmamızı yaratan politikaları yürütüp, krizi de önleyemedikleri gibi, yanlış adımlarla krizi daha da derinleştiriyorlar. Giderek toplumu yaralayan bir aşamada ortaya çıkan örneklerin de konuşulmasını engellemeye çalışıp, bunu tartışanları hapse göndermekle tehdit ediyorlar.

Britanyalı merkez bankacı J. C. Stamp’ın sözüyle bitirelim; “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız”.

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

Uğur Gürses

Ekonomi

Rus ticaretinde TL’nin adı yok (*)

Türkiye ve Rusya’nın uzun süredir diplomatik kulvarda sık sık niyet beyan ettiği konu, yerel paralarla ticaret ve dolarizasyonu azaltma konusudur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2016 sonlarında Rusya ve İran’a “milli paralarla ticaret” önerisini ortaya atmış, “ithalat yapan tarafın karşı tarafın parası ile ödeme yapmasını” teklif etmişti. Bu öneriye göre; Türkiye Rusya’dan yaptığı ithalatı Ruble ile ödeyecekti.

Bunun hayata geçmesinin zor olacağını yazmıştım. Çünkü böyle niyet beyanlarından başkaca bir adım ortada yoktu.

Ekim başında yine benzer haberler çıktı; Rusya Maliye Bakanlığı Türkiye ile ikili bir anlaşma imzalandığını, bununla “iki ülke arasındaki ticarette kademeli olarak ruble ve Lira kullanımının artırılacağı” söylendi.

Ayrıca, anlaşmayla uygun mali piyasa altyapısının oluşturulacağı, iki ülke para birimlerinin ticari kurumlar nezdindeki cazibesinin de artırılacağı vurgulanmış. İki nokta yeniden altı çizilmiş; Türk bankalarının Rusya’nın Ukrayna krizinden sonra geçen yıl devreye soktuğu ödeme sistemi SWIFT alternatifi SPFS’ye bağlantısı ile Rus MIR kartının Türkiye’de kullanımının genişletileceği.

Bu son ikisi işlerliği olan sistemler değil. SPFS’yi hiç bilmiyoruz. Mir ise 2017’de de gündeme gelmişti. Hala orada duruyor.

Asıl hikâyeye gelelim. O da Rusya Merkez Bankası’nın 29 Ekim’de yayımladığı verilerde. Rusya’nın Türkiye ile dış ticaretinde kullandığı döviz cinslerinin dökümü yayımlandı. Buna göre; Rusya, Türkiye’den gelir elde ettiği işlemlerde (ihracat) ağırlıkla dolar cinsinden tahsilat yapıyor. Rusya’nın 2018 yılında Türkiye’ye sattığı 100 birimlik ürünün tahsilatında, yüzde 11.3’ü Ruble, yüzde 84’ü ABD doları, yüzde 4.4’ü Euro, binde 3’ü ise diğer paralarla yapılmış.

Rusya Türkiye’den satın aldığı ürünlerin ödemesini yaparken de yüzde 31.8 oranında Ruble, yüzde 44.3 oranında dolar, yüzde 22.2 Euro kullanırken, diğer paraların oranı yüzde 1.7 olmuş.

Üç nokta dikkat çekiyor;

Birincisi bu ödemeler içinde hiç TL kullanımının adı geçmiyor. “Diğer paralar” içinde varsa da payı oldukça düşük.

İkincisi, ödeme yapılan-tahsilat yapılan para cinslerinin toplam içindeki payı 2013’te de bugünküne yakın. Yani “Milli paralarla ticaret yapalım” lafta kalmış.

Üçüncüsü, oran olarak bakıldığında, Rusya ithalatını Ruble ile, ihracatını dolarla yapıyor Türkiye ile ticaretinde.

2018’deki en son durum aşağıda:

Uğur Gürses

Bu da 2013’teki durum. Tersine, Rusya gelir sağladığı işlemlerde Ruble kullanımını azaltmış

Uğur Gürses

Şimdi gelelim, ticaret hacmi ile ağırlıklandırarak bakmaya.

TÜİK verilerine göre; Rusya, 2018’de Türkiye’den 3.4 milyar dolarlık mal ithal ederken, 21.9 milyar dolarlık mal satmış. Yani Türkiye ile ticaretinde kabaca 18.5 milyar dolarlık bir ticaret fazlası vermiş. 2017’deki ticaret fazlası da 16.7 milyar dolarmış.

Peki Rusya Merkez Bankası’nın açıkladığı döviz cinslerine göre payları kullanarak bu ticaret verilerine bakarsak ne çıkıyor? Rusya yaptığı ithalatın bir bölümü için yaklaşık 1 milyar dolar karşılığı ruble öderken, ihracatının bir bölümü için yaklaşık 2.5 milyar dolarlık ruble kabul etmiş. Böylece net olarak Türkiye’den 1.5 milyar dolar karşılığı ruble kabul etmiş oluyor. Geri kalan net ihracatı için de 16.8 milyarı dolar olmak üzere, kalanı Euro yaklaşık 17 milyar dolar net giriş sağlıyor.

Böylece 2018’de Rusya, Türkiye’ye karşı sağladığı net dış ticaret fazlasının yüzde 8’i kadar Ruble kabul etmiş görünüyor. Toplam ihracatının ise yüzde 7’sine karşılık geliyor.

Tekrar anımsatalım; bu tablo yeni değil, Rusya Merkez Bankası verileri bunun 2013’te de böyle olduğunu söylüyor.

Şimdi herkesin aklındaki soralım; Türk Lirası bu tabloda nerede?

TL’nin adı yok. Rusya Merkez Bankası’nın açıkladığı istatistiklerde de yok. “Diğer paralar” içinde kaybolmadıysa.

Rusya’nın stratejisi oldukça akıllıca; kendi ihracatında dolar ve Euro, ithalatında da 3’te bir oranında Ruble kullanarak rezerv biriktirmeye devam ediyor. Net dış ticaretine oranla yüzde 7-8 ağırlıkla Ruble kabul ederek, bir taraftan da kendi parasına talep yaratıyor.

Daha fazlası, Ekim başındaki Swift benzeri Rus ev yapımı ödeme sistemi SPFS’ye ve yine ev yapımı kredi kartı sistemi Mir’e Türkiye’yi müşteri almaya çalışıyor.

Putin neden Mir için bastırıyor? Gayet basit; her yıl Türkiye’ye akan 5 milyona yaklaşan Rus turistlerin ülkelerine geri döndüklerinde ödemelerini Ruble ile yapabilmeleri için. Rusya Türkiye’ye sattığı gazın ödemelerini Ruble ile kabul edecek olsaydı bu model işe yarardı. Ama bu hiç telaffuz dahi edilmedi.

Ayrıca not etmek gerekiyor ki; Rusya Merkez Bankası’nın geriye dönük olarak açıkladığı veriler, Rusya’nın Türkiye’ye sattığı ürünler (en büyük kalem doğalgaz) karşılığında kısmen en fazla Ruble kabul ettiği yıl da 2014’te görünüyor. Net Ruble tahsilatı Mart 2014’te net 2.2 milyar dolar karşılığı Ruble ödemesi kabul etmiş.

Öyle görünüyor ki burada da Rusya kazançlı çıkmaya devam ediyor. Hem bir taraftan dış ticaret fazlasını büyütüyor, diğer taraftan da TL’yi hiç işe karıştırmadan, ince ayarla kısmen Ruble, ama büyük ağırlıkla hala rezerv paraları (dolar ve Euro) kabul ederek rezervlerini güçlendiriyor.

(*) Bu yazı Duvar English’te İngilizce olarak yayımlanmıştır.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası

Enflasyon Raporu sunumundan izlenimler

Merkez Bankası yılın dördüncü Enflasyon Raporu’nu İstanbul’da açıkladı. Belleğim beni yanıltmıyorsa uzunca bir süre otel salonlarında yapılan toplantılardan sonra bir ilk olarak Merkez Bankası’nın İstanbul Şubesi’nin olduğu o tarihi binada yapıldı bu toplantı.

Fotoğraf: Uğur Gürses

İstanbul Karaköy’deki Bankalar Caddesi’ndeki Merkez Bankası’nın bu binası, Osmanlı Bankası için 1892 yılında mimar Alexandre Vallaury’ın tasarımı olarak tamamlanmış. 1934’te binanın batı yönündeki yarı kanadı Merkez Bankası’nca satın alınmış.

Binanın mimari değerlendirmesini yapan uzmanlar, Beyoğlu’na bakan kuzey cephenin neoklasik, Haliç’e bakan cephenin ise oryantalist üslupta olmasına işaret ederek, “doğu-batı sentezi” niteliğine atıfta bulunuyorlar.

Merkez Bankası da uzunca bir süredir, modern merkez bankacılığının araçları ve finansal mekanizmalarını kullanırken, enflasyon konusunda epeyce oryantalist bir duruş sergiliyor. Enflasyon hedeflemesi yapmaya devam ederken, son 10 yılda yüzde 5’lik enflasyon hedefini tutturabilmiş değil. Ne hedeflemeyi ne de hedefi değiştirmeye de niyeti yok. Sonunda geldiğimiz nokta da; enflasyon hedefini değil, tahminini tutturmaya çalışmak oldu

Banka son bir yılda kurum olarak da epeyce hasar gördü; en başta Merkez Bankası başkanı bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevden alındı. Yasasına aykırı biçimde hem de. Kararnamenin yasanın üzerine çıkması nerede görülmüş? Sonra banka şeffaflığı kaybederken, temel işlevleriden biri olan döviz kuru politikasını kamu bankalarının “taşeronluğuna” bıraktı.

4. Enflasyon Raporu’nda yılsonu enflasyon tahmini yüzde 11.2-12.8 aralığında olmak üzere yüzde 12 olarak açıklanırken (Yeni Ekonomik Program tahmini ile aynı), 2020 yılı için de yüzde 5.3-11.1 aralığında olmak üzere yüzde 8.2 olarak tahmin veriliyordu.

Geçmiş üç Para Politikası Kurulu toplantısında 10 puanlık faiz indirimi yapan Merkez Bankası, bu rapor sunumunda “artık durup veriye bakacağız” mealinde bir açıklama yaptı.

Başkan Murat Uysal’ın konuşmasında:

“Geldiğimiz noktada, gevşeme yönündeki alanın önemli bir bölümünü kullandığımızı, bununla birlikte atılabilecek ilave adımların zamanlaması ve boyutunu veri akışına ve enflasyon görünümündeki gelişmelere göre şekillendireceğimizi vurgulamak isterim. ” deniliyordu.

Son faiz indirimi öncesinde de “ön yüklemeli faiz indirimi yapıldığı” vurgusu vardı. Ne olduysa 2.5 puanlık bir indirim de patlatılıvermişti.

Şuna hiç şüphe yok; faiz kararı artık siyasi mekanizmalarla belirleniyor.

Uysal’ın konuşmasında vurguladığı bu paragrafta da; “durduk ama fırsat olursa devam ederiz” bakışı var.

Rapor sunumunda Başkan Uysal’a en çok sorulan soru; swap işlemleriyle ilgiliydi.

Merkez Bankası, mart ayından bu yana swap işlemleriyle ilgili ayrıntılar bir tarafa, mevcut toplam büyüklükleri bile açıklamıyor, veriler karartılıyor, hatta piyasa uzmanları hesaplayamasın diye işlemler Borsa İstanbul’a kaydırıldı. Orada da kimin yüzde kaçla ne kadar swap işlemi yaptığı bulunamıyor.

Başkan Uysal swapla ilgili ısrarlı sorulara genel ve yuvarlatılmış cümlelerle yanıt verirken, “ihtiyaç varsa yayınlanır” diyerek , ısrarlı sorularla gelen ihtiyacı görmeme ısrarına kapılmıştı.

Bir başka soru da, “değerleme hesabında” biriken fazlanın Hazine’ye aktarılmasına dair haberler üzerineydi. Değerleme hesabı, bankanın döviz pozisyonundaki fazlanın döviz kuru artışı ile TL bazında ortaya çıkardığı değerleme artışını ifade ediyor. Buna finans kesiminde “realize edilmemiş kazanç” deniyor. Bu hesaba esas alınan dövizler satılmadığı sürece gerçek bir kazanç ortaya çıkmıyor. Bunun da Hazine’ye aktarılması doğru değil.

Bu soruldu; değerleme hesabının aktarılması konusunda Merkez Bankası yönetimi ne düşünüyordu? Başkan Uysal ısrarla üç kez sorulduğunda üç kez “böyle bir çalışma olmadığını” söyledi. Oysa ki soru, bankanın duruşunu, fikrini, yaklaşımını anlamaya dönüktü. Banka yönetimi potansiyel olarak böyle bir yola gidilmesini bunu doğru buluyor muydu?

Fotoğraf: Recep Erçin

Uysal’ın tatmin etmeyen açıklamaları arasında, kredi büyümesinin ivme kazandığı ve bunun da aktarım mekanizmasının çalıştığına işaret etmesi idi. Bu açıklamaya, bankanın üç kez yaptığı 10 puanlık faiz indiriminin başlangıç tarihi olan 24 Temmuz’dan bu yana TL kredilerdeki neredeyse tüm artışın kamu bankalarından geldiğini, bunun da kamu bankalarınca neredeyse mevduat faizi düzeyindeki çok düşük faiz uygulaması ile mümkün olabildiğini, özel ve yabancı bankaların TL kredilerinde 24 Temmuz-18 Ekim arasında artış olmadığını, aynı dönemde yerleşik hane halkı ve şirketlerin döviz hesaplarındaki artışın 8 milyar dolar olduğunu söyleyerek sordum; bu başkaca bir sorun olduğunu ve para politikasının doğru olup olmadığını düşündürmüyor muydu?

Uysal, zor duruma gireceğini düşündüğü her soruda, sorunun öznesi olan konuyu genişçe anlatma, tanımlamaya yöneliyor. Swap işlemlerini saklayarak ne türlü bir yarar beklediklerini sordum; burada da konuyu “merkez bankalarının her şeyi açıklayıp açıklamama tercihlerinin tartışıldığını” anlatmaya yöneldi. Oysa, Merkez Bankası daha önce bilançosunda da açıkça kalem kalem gösterdiği swap işlemlerini neden birden bire saklamaya başladığı, “yokmuş gibi” o kalemlerde göstermeyi kestiği idi konu.

Murat Uysal, eskisine oranla daha uzun bir soru-yanıt seansı yaparken, sorulara verdiği yanıtlar sorunun özüne dönük olamadı.

Toplantı bitiminde de gazetecilerle çay içerken soruları yanıtlaması kimilerince “daha sıcak” bir iletişim olarak yorumlansa da, çaylarını içen gazeteciler sorularına net ve açık bir yanıt alamadan çıktılar o toplantıdan.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

“Değişim Başlıyor”

Bakan Albayrak’ın 2020-2022 Yeni Ekonomik Program sunumunda girizgah son 1 yılda yaşadıklarımızı çarpıtan bir içerikle başlayınca, izlemeyi bırakmayı düşünmüştüm.

Ancak “bakalım ne inciler var?” düşüncesi ekran başında tuttu.

Dünyanın neresinde olursanız olun, yıllık kabaca 50 milyar dolar cari açık veren bir ülkenin 1 yılda bunu sıfırlamasına “dengelenme” denmez. Dengelenme, bu düzeydeki bir cari açığı, çerçevesi çizilen bir programla kademeli olarak azaltmak anlamına gelir.

Oysa son bir yılda, biliyoruz ki bir taraftan kronik yapısal sorunlar, diğer tarafta ise uluslararası politik gerilimle tetiklenen kur şoku Türkiye’yi “ani duruşa” soktu. Yani sermaye girişi durdu, tersine çıktı, yerleşikler de dolara hücum etti.

Kamu bankalarının da biraz iteklemesine karşın kredi stokundaki düşüşü yerine koyulamadığı gibi bundan sonra da kredi büyümesinin hangi kaynakla sürdürülebileceğine dair belirsizlik var.

İşte bu tabloda, Bakan Berat Albayrak 2020-2022 arası 3 yıllık dönemde her yıl yüzde 5’lik bir büyüme hedefi ilan ediyor.

İktisat öğrencisi olsanız da şaşırıp kalmanız muhtemel; Türkiye’nin yıllık yüzde 5 büyüyebilmesi cari açığı büyütmesine bağlı. Bu da ülkeye kaynak girişi olmasına, dış sermaye akmasına.

Albayrak, “harikalar diyarında” kıvamında bir tabloda, bize bunun sıfır ya da sıfıra yakın bir cari açıkla olacağını söylüyor.

Peki ne olacakmış?

2022’ye doğru; yurtiçi tasarruflar yüzde 30’u aşacak, yatırımlar yüzde 8-12 gibi büyürken, hane halkı tüketimi yüzde 3-3.5 gibi artacakmış.

2019’da yatırımların yüzde 10 küçüleceği tahmini de aynı satırlarda paylaşılıyordu.

Cari denge 2020’den 2022’ye; sırasıyla yüzde -1.2, yüzde -0.8 ve yüzde 0 (sıfır) bekleniyor.

Yani ülke 2020-2022 arasında ortalama binde 6 cari açık verirken 2022 sonunda birikimli yüzde 15.7 büyüyecekmiş.

Son 4 ayı çalkantılı olan 2018’i boş verelim, 2015, 2016 ve 2017’de ne olduğunu hatırlatalım.

2015-2017 arası üç yılda, ekonomi ortalama yüzde 4.3 büyürken, ortalama cari açık da milli gelire oranla yıllık yüzde 4.3 olmuş. Yani kabaca her yüzde 1’lik büyümeye yüzde 1’lik cari açık demek.

Bakan Albayrak’ın “sıfır cari açık, yüzde 5 büyüme” iddiasında bir bacak yanlış. Sıfır cari açık veriyor olacaksak sıfır büyüme olacak demektir; bugünkü konjonktür ve çözülemeyen ekonomik sorunları veri alırsak en gerçekçi olan da bu.

Bakan Albayrak bu programın sloganını “Değişim Başlıyor” olarak ilan etti.

İşin doğrusu; bu slogan çok yerinde olmuş. Beğendim.

Belli ki Bakan Albayrak da olan biten bizler gibi görüyor. Kronikleşen ekonomik sorunlara değişen dünya konjonktürüne de bakmadan ve önlem almadan, politik alanda baskıcı bir rejim haline dönüp bunun hane halkı güvenini sarsan bir noktaya geldiğini, yerleşiklerin güven kaybının ülkenin parasına da sirayet ettiğini, arka kapı yöntemleriyle döviz satarak kur baskısını erteleyebileceğini ama ortadan kaldıramayacağını, eli yüzü düzgün bir ekonomik program olmadan ekonominin düzlüğe çıkmayacağını biliyor.

Bunun yanında, son bir yılda ekonomik krizin yanında, Albayrak’ın ekonomik krizi yönetme biçiminin de ekonomin temellerine zarar verdiğinin farkında olan çok. Muhtemelen kayınpederi de.

İşte bu yüzden, ekonomik bireyleri değil ama önce kendisini o koltuğa atayan kayınpederi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ikna ederek “vazo kırılmadı, her şey çok güzel olacak” vitrini peşinde.

Gerçek şu; “vazo” kırıldı. “Her şey çok güzel olacak” da sokakta 16 yaşında bir genç tarafından seslendirildi. Herkes de duydu.

Ekonomik krizin ve dahi krizin kötü yönetiminin faturası yerel seçimde iktidara iki büyük metropol belediyesine mal oldu.

Siyasi olarak da “Değişim başlıyor” hayata geçti.

Türkiye geçmişte olmadığı kadar sert biçimde bir krizin içinde. Geçmişten tek fark şu; baskı rejimi altında, kimse yüksek sesle ekonomik sorunlarını dile getiremiyor.

Bilmiyor ve duymuyor durumdaysanız “mutlusunuzdur”.

Türkiye bu düştüğü yerden yeniden yükselebilir. Yüzde 5-6’lık büyüme yatırımlarla daha yüksek bir seviyede sürdürülebilir hale getirilebilir, enflasyon da siyasetçilerin şovlarında ön sırada oturup ayakta alkışlamayı aklına bile getirmeyen merkez bankacılarla fiyat istikrarı seviyesine çekilebilir.

Giderek tüneldeki ışık, toplumun değişim yönündeki uzlaşmasıyla belirginleşiyor.

Tek adama dayalı güçler ayrılığının yerle bir olduğu hukuksuz bir rejimden, çoğulcu ve katılımcı, hukukun üstünlüğünü esas alan, kapsayıcı ve demokratik bir faza geçmek hiç de uzak değil

İstanbul ve Ankara seçimleri bu uzlaşmanın ilk sinyallerini içeriyor.

Çok açık ki iktidara oy veren ve bu yaşanan rejim koşullarından mutsuz seçmen de bu uzlaşmanın içinde olacaktır.

Türkiye kutuplaştırıcı siyaseti elinin tersiyle ittiğini, birlikte beraber olma arzusunu giderek belirgin biçimde gösteriyor.

Türkiye’ye sermaye akımlarını, yatırımları başlatacak, kendi yurttaşının güvenini artırıp dövizden uzaklaştıracak bir “pozitif şok” gerekiyor. Bunu sağlayacak olan da “yenilikçi bir restorasyon uzlaşması” ile onarım iradesinin ortaya konması olacak.

Ekonominin sadece ekonomi olmadığını o gün geldiğinde daha iyi anlayacağız.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi

“Rating Karteli” neden kuruluyor?

Türkiye sadece hukukta, demokraside değil ekonomide de içine kapanan bir yapıya sürükleniyor. Ekonomi yönetimi krizin yapısal nedenlerini çözmek yerine, semptomlarını göz önünden kaldırmaya, serbest piyasa mekanizmasına ve fiyatlamalara “arka kapı” yöntemleriyle ve “telefon direktifleriyle” müdahale etmeye yönelmişti; şimdi de “ülkeye komünizm gerekiyorsa biz getiririz” kafasıyla Ankara güdümlü bir kredi dereceleme şirketi oluşturuyor. Ama bunun “komünizmle” ilgisi yok, tersine kartel kuruluyor.

Geçen haftaydı haber çıktığında; Bloomberg’in haberine göre, birkaç banka, Borsa yönetimi ve finans sektöründe bulunan birliklerden oluşan bir grup JCR Eurasia adlı yerel kredi dereceleme kuruluşunun çoğunluk hissesini satın almak için harekete geçmişlerdi.

Buna göre; JCR Eurasia adlı yerel rating şirketinin yüzde 82.06’lık çoğunluk hisselerini elinde tutan Orhan Ökmen ve Rafi Karagöl, bu hisseleri 13 milyon dolara satacaklardı.

Uluslararası Japon kredi dereceleme kuruluşu JCR (Japan Credit Rating Agency) ise yüzde 14.95’lik hisselerini tutacaktı.

Bankacılık kulislerinden aldığım bilgiye göre; JCR Japonya’nın yüzde 14.9 hissesi dururken, satın alma sonrası Borsa İstanbul yüzde 18.5’la en büyük hissedar olacak. Bankalarınki hariç üç kurumsal birlik; Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği, Türkiye Sigorta Birliği, Finansal Kurumlar Birliği yüzde 6’şar hisse alacaklar. 17 banka ve katılım bankası da yüzde 2.86’lık hisse alarak ortak olacaklar.

Yönetim kurulunun ise 7 üyeden oluşması kararlaştırılmış; 1 koltuk JCR’a, 2 koltuk Borsa ve birliklere, 4 koltuk da bankalara verilecekmiş.

JCR dışındaki olan ve bugünkü mevcut yerli ortaklardan satın alınacak yüzde 85.1’lik hissenin yüzde 20’si kamu bankalarına gidiyor. Yüzde 18.5’i BİST’te olacak; böylece doğrudan yüzde 38.5’luk hisse devletin kontrolünde olacak. Böyle olacak da devlet azınlıkta mı kalacak? Hayır; toplamda yüzde 18’lik hisseleri temsil eden 3 kurumsal birlik de, BDDK ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) bir dediğini iki edemediğinden “Ankara’nın dudaklarını okuyarak” oy kullanacaklar.

Böylece yüzde 56.5’luk hisseyle, yönetim kurulu Ankara’nın “kaş-göz” alanına girecek biçimde yapılandırılmış.

Zaten uluslararası not geçerliği olmayan yerel bir kredi dereceleme kuruluşu olan JCR Eurasia’nın satın alınmasında da olan bu; bankalar ve birlikler kendilerine ne dendi ise itiraz etmeden yapıyorlar. Bu onadıkları anlamına da gelmiyor; ama çok da severek yapmıyorlar.

Konuştuğum bankacılık çevreleri, ödenecek 13 milyon doları da pahalı buluyor. Ama bunun nasıl belirlendiğini de açıktan sorgulamıyorlar.

Yüzde 82’lik çoğunluk hissesine 13 milyon dolar ödeme planına karşılık, şirketin 2018 yılındaki esas faaliyet karının 1 milyon 547 bin TL (ortalama kurla 321 bin dolar) olduğu görülüyor.

Türkiye’de kurulu ve SPK tarafından kredi dereceleme lisansı verilen yerel şirketlerin sayısı ise 5.

Peki amaç ne?

Türkiye’de kurulu bir kredi dereceleme şirketini satın alacak olan banka, katılım, sigorta, leasing, faktöring, sermaye piyasası kuruluşları ne yapacak?

Bu şirketin vereceği notların uluslararası düzlemde müşterisinin olması zor.

Sadece içeride “işe yarayacak”.

İyi de ne olacak? Zaten bu şirket çalışmıyor muydu? Faal değil miydi?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 10 Nisan 2019’da ‘Ulusal kredi derecelendirme şirketi kurulması işlemini bu yıl içinde tamamlayacağız” demişti.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben de Mart ayında “kredi derecelendirme kuruluşunu bu yıl içinde kurmayı hedeflediklerini” söylemişti.

Peki 6 ay bekledikten sonra neden birdenbire bu “milli rating şirketi” şevki canlanıverdi?

BDDK Başkanı Akben, 6 ay önceki açıklamasında bunun ipuçlarını veriyordu.

Amaç borçlanma maliyetlerini düşürmek, ama asıl bankaların uyguladığı kredi risk ağırlığını aşağı çekerek sermaye ihtiyacını azaltmak.

Akben’in anlatımıyla; “Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşunun vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir”.

Akben’in anlatımında, hedeflenen “milli rating şirketinin” işlevi şu işe yarayacaktı:

“Bankalar, portföylerinde TL borçlanmalarda derecelendirmeden bağımsız risk ağırlığı uygulanabilirken, kurumsal kredi portföyünde TL borçlanmalarda ülkemizde hiçbir kurumsal firmaya yüzde 100’den daha düşük bir risk ağırlığı uygulanmamakta, bu da riskin gerçeğe uygun ölçümünü engellemektedir. Etkin derecelendirme, doğru risk ölçümüyle bankalar sermaye gereksinimlerini daha doğru ve hassas hesaplayabileceklerdir. Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşu vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir.”

Geldiğimiz yer şurası; 7 koltuklu yönetim kurulunda 4 koltuğu olan bankalar, kredi dereceleme şirketine yön verecekler. Hali hazırda kredi riski olan, yani önceden kredi verdikleri ve bilançolarında kredisi duran şirketlere ya da potansiyel şirketlere, onların ihraç ettikleri borçlanma araçlarına kredi notu verecekler. “Tek başına belirleyici değiliz” dense de çıkar çatışması olan bir alana giriyorlar.

Zaten işleyen ve 5 yerel kredi dereceleme kuruluşu varken, bu şekilde bir “örgütlenmeyle” mevcut kredi dereceleme kuruluşunu satın alarak diğer kredi dereceleme kuruluşlarına karşı haksız rekabet oluşturması anlaşılır gibi değil.

Bankalara mevduat, kredi ve kredi kartları alanında anlaşma ve uyum halinde rekabeti ihlal ettikleri için, yani “kartel oluşturdukları” iddiasıyla soruşturma açan Ankara, şimdi kredi dereceleme alanında “kartelin babasını” kuruyor.  

Ankara’daki siyasi otorite de hisse yapısı nedeniyle, bu şirketi kontrol ederken, potansiyel olarak kimin kredisini geri ödeyebileceğine, kimin geri ödeyemeyeceğine de müdahil olacak.

Ankara’nın işareti ile zoraki biçimde satın alınacak olan bu yerel kredi dereceleme kuruluşunun uluslararası bir kabul görülür hali yok ve bu hali de olmayacak.

Sadece yerel çapta, belki birkaç ilave düzenleme ile BDDK Başkanının anlattığı gibi bankaların sermaye yeterlik oranı birden yükselecek; bunu da “TL kredileri yüzde 100 riskli varlık olarak tanımlıyorduk, bunu düzelttik” diyerek açıklayacaklar.

Ancak buna rağmen yabancı kreditörlerin kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramayacak. Belki de batık kredi sorununda durumu daha da “hafifletme” olarak görülecek.

Son kez soralım; mevcut hisseleri Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına ait bu şirket zaten çalışmıyor muydu? Bu şirketi devletçe oluşturulan kartel alınca hangi amaca ulaşılacak?

Güncelleme: 18 Eylül 2019

NTV’nin yayınına katılan Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın şu açıklamayı yaptı:

JCR Avrasya ile görüşüyoruz:

Uğur Gürses

Dosya, Ekonomi, Yeni Çağ

Bu gelen dijital paranın ayak sesleri

(Dijital para, kripto para ve Libra)

Dijital paraya temkinli yaklaşanlar birden “haydi yapalım” derse ne olur? İşte bu yıl bu yaşanıyor. Hem de yeni bir para tasarımı ile “Old Lady” ses verdi.

Merkez bankacılığının “Kâbe’si” sayılan toplantılar, bu işin önde gelen merkez bankacılarını, akademisyenlerini, uzmanlarını her yıl ağustos ayında ABD’nin meşhur “yaylası” Wyoming’deki Jackson Hole’da bir araya getiriyor. Kansas Fed’in ev sahipliğindeki toplantıların da her yıl bir ana başlığı var. Bu yıl ki de “Para Politikasının Zorlukları” (Challenges for Monetary Policy) idi.

Doğrusu, önde gelen gelişmiş ülkelerin başında ya popülist şarlatan liderler var ya da yükselen ırkçı ve popülist partilerin yükselişi karşısında “öyle davranma” baskısı altında kalan sağ muhafazakâr liderler. Bu durum da para politikasını yürütenlerin işlerini epey zorlaştırıyor.

İşte ABD’de olan da bu; Trump ticaret savaşı açarken, reel ekonomide resesyon yokken verim eğrisi negatif oldu diye Fed faiz indirimine zorlandı. Fed hala da ne yapacağını bilemiyor. Baskın rezerv para olan doları basan banka da piyasa rüzgarına kapılıp kafası karışınca tüm dünya “sarhoş” oldu.

Merkez bankacılar önünü göremediği için bu toplantılarda en somut çıkışı Britanya Merkez Bankası (BOE) Mark Carney yaptı.

Carney açık biçimde, radikal bir öneride; bir “uluslararası para birimi” yaratılması önerisinde bulundu. Dolar gibi baskın bir para biriminin getirdiği dengesizlikleri gidermek için egemen devletlerce, “ortak sentetik dijital para birimi” yaratılmasını önerdi.

Carney, özetle şöyle bir arka plandan hareket ederek bu öneriyi getiriyor; bugünkü dünyada tek bir para birimi baskın rezerv para. O da ABD doları. Küresel ticarette faturaların yarısı dolarla ifade ediliyor. Küresel milli gelirin yüzde 70’ini oluşturan ülkeler, para çapası olarak doları kullanıyor. Gelişen ülkelerin yaptığı borçlanmaların 3’te 2’si dolar cinsinden. Ülke rezervlerinin de. Küresel tahvil ihraçlarının da. Oysa ABD, dünya ticaretinin sadece yüzde 10’unu, küresel üretimin de yüzde 15’ini yapıyor.

Kaynak: Mark Carney, Jackson Hole Toplantısı Konuşması, 2019

Çin’in yükselişi sürse de Yuan’ın rezerv para rolünü üstlenerek ikinci bir alternatif olması zaman alacak. En iyi ve öncelenmesi gereken çözüm “çok kutuplu sistemi” kurmak. Çoklu rezerv para sistemi, güvenli varlık arzını artıracak, küresel denge faizleri aşağı bastıran baskıları azaltacaktır. Çoklu rezerv para sisteminin yararı, gelişmişlerden gelişenlere yansıyan olumsuz etkilerini azaltacaktır. Böylelikle, kırılganlıklar azalacak, sermaye akımlarının sürdürülebilirliği artacaktır. Carney böyle bir açı koyuyor.

Böyle bir “çoklu rezerv para sisteminin” oluşması uzak gibi görünse de teknolojinin, sanal koşullarda bunu oluşturmaya zemin oluşturduğuna işaret ediyor.

Carney, tarihsel olarak rezerv paranın yükselişinin onun değişim aracı olarak kullanışlılığından dayanak aldığını söylüyor. Rezerv paranın değişim aracı olarak yükselişini ise uluslararası ödemelerde artan rahatlık ve azalan maliyetlere bağlıyor.

Madem ki perakende işlemler fizikselden çok ‘online’a kayıyor, nakit de elektronik ödemelere; giderek maliyetli işlemlerin yeni teknolojik uygulamalar sayesinde ucuz hale gelmesi bir alan açıyor.

Buradan Carney lafı Facebook’un yeni dijital para tasarımı olan Libra’ya getiriyor. Libra’nın dolar, Sterlin, Euro cinsi rezerv varlıklara dayalı yeni uluslararası sabit dijital ödeme alt yapısını örnek göstererek, bunun mesajlaşma platformlarında kullanıcılar arasında ve perakendeciler arasında el değiştireceğine işaret ediyor.

Tasarımına bağlı olarak, parasal ve finansal istikrara çok belirgin etkilerinin olabileceğine dair kaygısını da not düşüyor. Düzenleyici kurumların, bu tür kaygılara ilişkin önceden adım atmalarının gerekebileceğini de.

Sonuçta, Carney; kamusal sektör tarafından (egemen devletlerin para otoritelerince) yeni bir “Sentetik Hegemonik Para” yaratılmasının tartışılmasının yararlı olacağını açıklıyor. Yani ülkelerde para basma yetkisi olan otoritelerin çıkaracağı dijital para. “Dijital merkez bankası parası” basanların ağı tarafından çıkarılacak bir para.

Sentetik Hegemonik Para’nın, küresel ticarette ABD dolarının baskın etkisini kıracağını, bu sentetik dijital paranın payının artması halinde ABD’den kaynaklanacak şokların kurlar aracılığı ile diğer ülkelere yansımasının azalacağını öne sürüyor Carney.

Böylelikle küresel ticaretin, bir para birimi yerine, sentetik dijital parayı oluşturan sepet içinde yer alan ülkelerin koşullarındaki değişikliğe duyarlı olacağını savunuyor.

Eğer devletlerin katılımı ile böyle sepet dağılımlı bir “sentetik dijital para” olursa kredi piyasalarında doların etkisini ortadan kaldırır, böylece doların küresel finansal çevrimler üzerine etkisini azaltır. Hem de gelişen ülkelere sermaye akımlarının oynaklığını azaltır.

Böylece, sepet içindeki paralar rezerv varlık halini alır. Gelişen ülkeler de dolara bağlı rezerv tutmaktan kurtulur. Bunun da denge faiz oranları üzerindeki aşağı yönlü baskıyı azaltacağı açık. Küresel likidite tuzağını da.

Carney’in önerisi, Brexit eşiğindeki Britanya için çok akıllıca öneri; böylece sterlinin bugünkü bulunduğu yerden “uluslararası dijital para” sayesinde görece daha fazla pay alacağı çok açık.

Bu öneri yankı bulsa da “ortak egemen dijital merkez bankası parası sepeti” halindeki “sentetik bir para” yaratılması belki de hiç olmayacak. Ancak şurası açık; “dijital merkez bankası parası” için birçok ülkenin, yaptıkları takvimler olasılıkla öne çekilecek.

Dijital para nedir?

Önce isterseniz dijital paranın ne olmadığına değinelim.

Birkaç yıl önce dünyayı saran bir ilgi odağı vardı. Finansla ilgili olsun olmasın, herkesin dilinde sıfırdan 20 bin dolara yaklaşan bir kripto para Bitcoin vardı. Herkesin ilgisini çeken şuydu; 300-500 dolar gibi fiyatlanan bir dijital varlık, 20 bin dolara yaklaşmıştı. Şehir efsaneleri türeme talep ve ilgi yaratıyordu; “sıfırdan yatırım yapan genç şimdi Porche ile dolaşıyor” türünden hikayeler “köşe dönme” dünyasının besinidir çünkü.

Arzı sınırlı olan varlığın fiyatının taleple patlayacağı çok açıktı. “Bu teknoloji para eder, daha da edecek” kafasında olan ama finansal okur yazarlığı olmayanlar, “future” pazarının açılmasıyla “düz oturdular”. Zirveden sonra uzunca süre 10 bin dolar altında kalan Bitcoin yeniden 10 bin dolara çıktı.

Bitcoin ve arkasındaki blockchain teknolojisi o kadar da konuşulmadı.

Asıl hikâye, giderek dijital kapsayıcılık içinde her şeyi kollektif hale gelen bireye, özel bir koruma alanı yaratılmasıydı.

Blockchain teknolojisi, geleceğin özel alanı için biçilmiş bir kaftandı. Parası neden bu korumalı alan içinde olmasındı ki? Bitcoin bunu sağlıyordu; şifre kimde ise para onda idi. Transfer bile iki kişi arasında sır kalıyordu. Aracı, transfer merkezi gibi üçüncü bir durak yoktu. Elektronik cüzdanlar vardı.

Sadece Bitcoin değil, Ethereum, Ripple gibi diğer kripto paralar da ilgi gördü.

Bu konuda geçmişte iki yazı yazdım; biri 2013’te Bitcoin parlamaya başladığında, diğeri ise 2017 sonunda bu bir “lale çılgınlığına” dönüştüğünde. Hala “Bitcoin nedir” bilmeyenler için özetleyici olabilir:

‘Sanal mangır’ Bitcoin bir hayalin kapısını açtı

Bu çağın lalesi Bitcoin mi?

Asıl hikâye, parayı basan kurumların kripto paralar konusunda çalışma grupları kurması idi.

Neredeyse çoğu merkez bankası açık ya da örtülü biçimde bu konuda çalışma yürütmeye başladılar. Daha doğrusu, çalışmalarını hızlandırdılar.

İşte bu eşikte, önde gelen bir merkez bankasının başkanının “gelin ortak bir sentetik dijital para birimi yaratalım” çıkışı önemli bir dönüm noktasıdır.

Kripto para, bu paranın yaratılmasında, el değiştirmesinde çeşitli algoritmalar olan ve genelde de arzı sınırlı olan şifreli paralar demek.

Dijital para ise bundan farklı; arkasında bir merkez bankası parası ya da bir varlık bulunan elektronik ortamda tutulan para demek. Bu açıdan kripto paralardan ayrılıyor.

Kripto paranın kendisi bir varlık. Dijital para ise bildiğimiz kâğıt paranın dijital formu ya da arkasında bir varlık, değer olan para.

Dijital para denince akla gelen “dijital merkez bankası parası” akla geliyor. Facebook’un çıkarmak istediği “Libra” da arkasında varlık bulunan, blockchain teknolojisi bazlı bir dijital para olarak tasarlanıyor.

Libra’ya sonra döneceğiz.

Peki neden dünya kripto para ya da dijital para konuşmaya başladı?

Sorun şurada, herkes kendinden görebilir; en başta hayatımızın tüm alanına giren dijitalleşme, mobil cihazlar, bu cihazlardaki uygulamalar giderek daha fazla finansla varlık ve ürün kullanmamızı getirdi. Bu daha da artacak. Çünkü hem erişim olanakları, erişim hızları artıyor, hem de yapa zekâ uygulamaları nedeniyle günlük yaşamımızda daha fazla kullanıyoruz. Bir de bunlar yükselirken, siber güvenlik kaygıları ve risklerin yükseldiği, güvenli bir dijital-kripto para ihtiyacının arttığı da bir veri.

Giderek teknoloji elimizde ve cebimizde; finansal alanda da ödeme, tasarruf, borçlanma, transfer, risk yönetim, danışmanlık gibi temel finansal işlemler yayılıyor.

Şimdi dünyanın gündeminde, bir tarafta kripto paralar, diğer tarafta da “dijital merkez bankası parası” var.

Dünyadaki devlet ve merkez bankası yetkilileri, uluslararası kurumlar kripto paralara mesafeli duruyorlar; çünkü hem bu paraların bir para değil, finansal varlık olduğunu, en önemlisi de üçüncü ya da aracı olmadan “uçtan uca” transfer nedeniyle, para aklama ve terör finansmanı kaygıları nedeniyle rezervasyonları var.

Bu yüzden, resmi bakış açısı daha çok “dijital merkez bankası parası” ya da “uluslarararası sentetik dijital paraya” daha sıcaklar.

Dijital para aslında merkez bankalarının ihraç ettiği ve günlük hayatta kullandığımız paraların dijital formu. Nakit değil.

Banka hesabımızdan EFT yaptığımızda, bir bankanın merkez bankasındaki hesabındaki parasını kendi lehimize bir başka bankaya geçiriyoruz. Sonuçta A bankasından B bankasına gidiyorsa da merkez bankasındaki lehdar bankanın hesabı değişiyor. Birey olarak bizim adımız geçmiyor. Dijital para ise merkez bankasınca yaratılmış bir parasal büyüklükte birey olarak doğrudan o paraya herhangi bir aracı olmadan hükmediyor olmamız demek. Bireyden bireye, bireyden şirkete transfer edilebiliyor, aracı banka olmadan.

Bitcoin kripto bir sanal jeton (token) ise dijital para da merkez bankalarınca çıkarılan “sanal jeton” demek. Farkı ikincisinin bir yükümlüsü var.

Dijital merkez bankası parası, jeton bazlı ya da hesaben olabiliyor. Transferleri de aşağıdaki IMF grafiğinde olduğu gibi çizilmiş (3):

Çok açık ki; hesaben yapılanda bugünkü gibi “bakiye yeterliği” kontrol ediliyorken, jeton bazlı dijital merkez bankası parasında jetonun kendisi bir birimi temsil ettiği için buna gerek yoktur. Elektronik bir cüzdandan, diğerine transfer yeterlidir.

Yine asıl “özel alan” meselesine dönüyoruz; dijital paranın transferi nasıl yapılacaktır?

Merkezi mi (centralized), yoksa dağıtık (decentralized) bir sistemde mi?

Dağıtık sistemde transfer “Dağıtık Kayıt Teknolojisi”  (distributed ledger technology-DLT) ile yani “blockchain” sistemi ile olacaktır. Bunun da kapalı bir sistemde merkez bankalarınca yönetilmesi söz konusu.

IMF gibi kurumlar tarafından merkezi sistemin ise daha etkin olacağı değerlendiriliyor. Çünkü sanal jetonların seri numaralarının geçerliğinin kontrol edilmesi, ardından çifte kullanımın önüne geçmek için yeni cüzdana geçmeden önce yeni bir numara verilmesi gibi işlemler, bunu gerekli kılabilir.

IMF çalışmasında, paranın tarihsel gelişimine atıfta bulunarak; “paranın tarihi gösteriyor ki paranın temel işlevleri değişmeyecek, kullanıcı ihtiyaçlarına göre biçimi farklılaşacak”. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte “dijital merkez bankası parasının” yükselişi kaçınılmaz görünüyor. Bunun için de bu dijital paraları çıkarak merkez bankalarının yanıt bulmaları gereken bir dizi soru var. Bunların başında da “sınır aşan dijital merkez bankası paralarının” kapsamı, yerleşik ve yerleşik olmayanların erişebilirliği, para ikamesi, güvenli liman gibi başlıklar geliyor.

Bugün kullandığımız basılmış itibari para, banka hesabı ile dijital merkez bankası parasının tasarım özelliklerinin işlevsel karşılaştırması yapılmış. Dijital merkez bankası parasının “sanal jeton” hali ile “hesaben” olanı da farklı nitelikleri var. Ama genel amaçlı bakıldığında “sanal jeton” biçimi (token) daha işlevsel.

Dijital para neden her şeyin de önüne geçecek?

Bunun çok açık bir nedeni var; mavi küremizde yaklaşık 5.5 milyar yetişkin insan yaşıyor. Ortak yönleri de büyük çoğunluğunun cebinde bir cep telefonu var. Daha fazlası, bu 5.5 milyar yetişkinin yüzde 31’inin yani her 3 yetişkinden birinin (1.7 milyarının) hiçbir banka hesabı yok. Ama bu 1.7 milyar insanın 3’te 2’sinin cep telefonu var.

Bu neden önemli, anlatayım.

Küresel çapta bir finansal kapsayıcılık için, yoksulluğu aşmak için çok önemli.

Banka hesabı ve cep telefonu ikilisi; finansal uygulamalara, banka (ödeme) kartları, mobil para gibi dijital hizmetlere erişim sağlıyor. Dünya Bankası’nın raporuna göre (6) mobil para uygulamalarına özellikle kadınların erişimi, çok büyük faydalar sağlamış.  Tek başına aile reisi olan kadınlar, bu sayede hanenin gelirini artırmışlar. Kenya’daki bir çalışma, 185 bin kadın tarımdan çıkarak iş geliştirmeye ve perakende faaliyetlere geçmiş. Kadın aile reisi olan hanelerde aşırı yoksulluk seviyesi yüzde 22 azalmış.

Sadece 2014-2017 arası dönemde 515 milyon yetişkin bir finansal kurumda ya da mobil para hizmeti uygulamasında hesap açmış. Bu da oranı yüzde 62’den yüzde 69’a çekmiş. Merak edenler için, Türkiye’de de yüzde 69 oranında.

Yüksek gelirli ülkelerde bu oran yüzde 94 iken, gelişen ülkelerde yüzde 63 olmuş.

Banka hesabı olmayan 1.7 milyar kişinin yüzde 56’sı kadınlar.

Yoksulların finansal erişiminin olması, kamu yardımlarının doğrudan aktarılması açısından da çok önemi var.

Yüksek gelirli ekonomilerde yetişkinlerin yüzde 43’ü devletten; ücret, emeklilik maaşı, sosyal yardım, işsizlik ödemesi, eğitim ya da sağlık transferleri gibi ödemeler alıyor. Bunun oranı gelişen ekonomilerde yetişkinlerin yarısı kadar.

Muhtemelen Facebook gibi dijital para çıkarma düşüncesine hızlı giriş yapanların aklındaki de bu; 2.4 milyar kişinin Facebook hesabı var, tamamının da muhtemelen cep telefonu var. Banka hesabı ile birleştiğinde, yoksul veya zengin çok büyük bir finansal kapsayıcılık, erişim sağlanıyor.

Dünya Bankası verilerine göre; küresel olarak yetişkinlerin yüzde 52’si (banka hesabı sahiplerinin yüzde 76’sı) bir yıl içinde en az 1 dijital ödeme aldıklarını beyan etmiş. Bu oran, yüksek gelirli ülkelerde yüzde 91, gelişen ülkelerde yüzde 44 olmuş.

Sadece 2014’den 2017’ye 6 yılda küresel oran yüzde 41’ten yüzde 52’lik orana çıkmış. Gelişen ülkelerdeki artış görece daha hızlı olmuş; yüzde 32’den yüzde 44’e. Bunun üssel olarak artacağını kestirmek zor değil.

 Asıl can alıcı yeri burası; yüksek gelirli ülkelerde yetişkinlerin yüzde 51’i (banka hesabı olanların yüzde 55’i) son 1 yılda en az bir adet finansal işlemi cep telefonu ya da internet üzerinden gerçekleştirmiş.

Gelişen ülkelerde yetişkinlerin yüzde 19’u (banka hesabı olanların yüzde 30’u) son 1 yılda en az bir adet doğrudan ödemeyi cep telefonu ya da internet üzerinden gerçekleştirmiş.

Gümbür gümbür gelen bir finansal dijitalleşme var; her ne kadar nakit seven bir toplum olursanız olun, kuşaklarla dijital para kullanımının 5-10 yıl aralığında bir vadede patlayacağı çok açık.

Bugün hikayesi dijital paradır. İşte bu yüzden Carney gibi merkez bankacılar, bunu bugünden fırsata çevirmek için manevra alanı yaratıyorlar.

Yarın ülkelerin egemen dijital merkez bankası paraları, ertesi gün uluslararası ortak dijital bir para sistemi çok uzak değil.

Libra

Facebook 15 Temmuz 2019 günü “küresel dijital para” olarak Libra’yı ilan etti. 2020’de süreçleri başlayacak.

Blockchain tabanlı bir dijital para olacak Libra. Dayandığı varlık ise içindeki rezerv varlıklar olacak. Libra yaratıldıktan sonra, kullanıcılar satın alacakları Libra’nın karşılığı kadar kendi para cinslerinden ödeme yapacaklar. Libra yaratmanın tek yolu bu. Örneğin Avrupa’da yaşayan biri 1 Libra eşiti karşılığında Euro ödeyecek. İtibari paralar (“Fiat Money”, merkez bankalarının bastığı para) ödendikçe, Libra miktarı da büyüyecek. Yatırılan paralardan bir getiri elde edilemeyecek. Libra işletmecileri faiz ödemeyecekler.

Libra satın alanlardan toplanan ve merkez bankalarını ihraç ettiği ve bugün bizlerin kullandığı “itibari paralar”, düşük riskli varlıklara yatırılacak; mevduat, kısa vadeli devlet tahvilleri gibi.

Geleceği konuşurken, bazı şeylerde geride kalmanın bizlerde bırakacağı izler olacak; çünkü Libra, içinde bulunan rezerv paralar, “istikrarlı ve itibarlı merkez bankalarının bastığı para cinsleri” olarak tanımlanıyor. Bugünkü hali ile TL’nin Libra sepeti içinde yer alması olanaksız.

Aynı şekilde, yatırımların tutulacağı saklamacı kuruluşlar da, hem coğrafi olarak dağıtılmış olacak, hem de yatırım sınıfı kredi derecesine sahip olacaklar.

Libra, üç ana temele dayanıyor; birincisi güvenli, ölçekli ve güvenilir bir blokchain tabanı, ikincisi varlıklardan oluşan bir rezerve dayanıyor, değerini de bundan alıyor, üçüncüsü de İsviçre’de kurulacak bağımsız bir kuruluşça yönetişimi yapılacak. Bu kuruluşu (Libra Association) oluşturacak kesimlerin farklı coğrafyalardan, farklı ticari, akademik ve kar gütmeyen ya da çok taraflı kuruluşlar da olacak. Bugünden Visa ve Mastercard gibi kredi kartları kuruluşları, Pay Pal gibi dijital ödeme kuruluşları, Vodafone gibi iletişim kuruluşları, Uber ve Spotify gibi uygulamalar şimdiden katılmış durumdalar. 

Libra açık bir sistem olacağından, geliştirmecilere açık bir yapı olacak.

İlan edildikten sonra asıl büyümenin ve katılımların olacağı çok açık.

2.4 milyar Facebook kullanıcısı hazır, milyarlarca cep telefonu ve banka hesabı “Voltran”ı oluşturacak.

Teknik tarafında eleştiri getiren, eksiklikleri ve potansiyel riskleri gösterenler var. Ancak, Libra’nın ya da bunun gibi ayağı bugünden yere basan potansiyel yeni oluşumlara “tetikleme” işlevinin yerine geldiğini düşünüyorum.

Britanya Merkez Bankası başkanı Mark Carney’i de heycanlandıran, arkasında rezerv varlıklar bulunan, çoklu ulusal paralardan oluşacak bir “dijital merkez bankası parasıyla” da beraber gidebilecek bir model bu tasarım para Libra.

Türkiye’de son gelişmeler ne?

Türkiye ekonomik zorlukların içinde bir yandan enflasyon, istikrarsız TL, “L” tipinde seyreden bir ekonomik durgunlukla baş etmeye çalışıyor olsa da, son yıllarda iki şey dikkat çekiyor; internet üzerinden yapılan kredi kartı harcamaları hızla büyüyor, temassız kartla yapılan harcamalar da.

İki grafik koyalım;

İnternet üzerinden yapılan alışverişlerde yerli kartlarla yurtiçi ve yurtdışı harcamalar Temmuz 2019’da aylık 17 milyar TL’ye dayanmış durumda. Bunun bir önceki yıl başında kabaca 10 milyar TL olduğu hesaba katılırsa müthiş bir hızla büyüyor demek. Bu tutar toplam kredi kartı işlemlerinin yüzde 20’sini buluyor.

Temassız kartlarla yapılan ödemeler de öyle Temmuz 2019 itibariyle 1.5 milyar TL’ye yaklaşmış.

Evet o klişe ile bitirelim; “olaylar hızla gelişir”.

Uğur Gürses

Kaynaklar:

  1. The Growing Challenges for Monetary Policy in the current International Monetary and Financial System, Mark Carney, Governor of the Bank of England, Jackson Hole Symposium 23 August 2019
  2. Casting Light on Central Bank Digital Currency,  Tommaso Mancini-Griffoli, Maria Soledad Martinez Peria, Itai Agur, Anil Ari, John Kiff, Adina Popescu and Celine Rochon with contributions from Fabio Comelli, Federico Grinberg, Ashraf Khan, and Kristel Poh, IMF 2018
  3. Fintech : The Experience So Far, IMF 2019
  4. Central bank digital currency and the future of monetary policy, Michael Bordo, Andrew Levin 23.9.2017
  5. Central bank digital currencies, BIS Committee on Payments and Market Infrastructures Markets Committee, BIS Mart 2018
  6. The Global Findex Database 2017, Measuring Financial Inclusion and the Fintech Revolution, World Bank
  7. Libra İzahnamesi, (White Paper)
Ekonomi

Hızlanan altın tahkimatı

Edit: Yazının sonundaki notu, yazıyı yayına koyduktan bir süre sonra ekledim. Düzeltme içeriyor.

23 Ağustos tarihi ile biten haftanın verileri, altın hesabında ilginç ayrıntılarla dolu.

O hafta dışarıda Trump-Çin geriliminin bize de yansımaları oldu. İçeride ise Suriye’deki askeri gelişmeler dikkat çekmişti. İdlib’te Suriye birliklerinin cihatçıları püskürterek ilerlemesi ve o alanda mevcut askeri birliklerimizin olduğu 9 numaralı gözlem noktasının kuşatılmasının devamında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ani Rusya ziyareti ilan edilmişti.

Ama 29 Ağustos günü açıklanan Merkez Bankası verilerinde ilginç bir tablo dikkatimi çekti.

Bundan önce birkaç veriyi, arka plan bilgisi olarak paylaşayım. Merkez Bankası’nın altın rezervleri iki bölümden oluşuyor; birincisi bankanın kendi mülkiyetindeki altınlar, diğeri ise bankaya zorunlu karşılık olarak yatırılan “emanet altınlar”.

16 Ağustos haftası tablo şöyleydi; 323.5 tonu kendi mülkiyetinde olan altınlardan, 194 tonu da zorunlu karşılık olarak yatırılan altınlardan olmak üzere toplam 517.8 ton altını vardı Merkez Bankası’nın.

Malum Merkez Bankası 2017 mayısından bu yana, kendi mülkiyetindeki altın varlıklarını arttırıyordu. Bunları da fiziksel olarak Türkiye’ye çekiyordu.

Banka 2019 Şubat ayında Trump’ın damadı Jared Kushner’ın Ankara ziyareti ve Cumhurbaşkanı ile görüşmesi sonrasında, Merkez Bankası 33 ton altın almıştı.

İzleyen dönemde de altın alımları devam etmişti. Banka Mart-Ağustos arasında 31 ton altın daha satın aldı.

23 Ağustos haftası için açıklanan verilerde dikkatimi çeken şuydu; Merkez Bankası sadece o hafta tek başına 33 tona yakın altın satın almıştı.

Böylece yılbaşından bu yana bankanın kendi mülkiyetinde olan ve yurtiçine getirilen altın miktarı 103 tonu buldu.

23 Ağustos haftasındaki alım toplam altın rezervlerinde fark edilmedi; çünkü zorunlu karşılık olarak daha önce kendisine yatırılan altınlardan çekiliş oldu o hafta. Hesap şöyle; bankalarca karşılıklardan 38 ton altın çekildi, banka ise kendi mülkiyetine eklemek için 33 ton altın satın aldı. Nette ise sadece 5 tonluk azalış oldu. Bu yüzden, toplam altın rezervine bakanların dikkatini çekmemiş olabilir.

Banka özellikle “dikkat çekmesin” diye zorunlu karşılıklardan çekilen altın kadar ya da bunun biraz daha fazlasını satın alarak rezervlerine ekliyor; sonuç olarak da toplam altın rezervi değişmemiş görünüyor. Ancak değişen şu oluyor; döviz rezervleri altına çevrilip yurtiçine getirilen miktar artıyor.

33 ton altın deyip geçmeyin; 1 milyar 387 milyon dolar ediyor. Ya da başka bir ifadeyle kendi mülkiyetindeki altınlara bir yüzde 9 daha ilave etmiş demek.  

Kaynak: T.C. Merkez Bankası

Bankanın kendi mülkiyetindeki altın demek, büyük bir çoğunluğu Türkiye sınırları içinde tutulan altın demek.

2017 Mayıs ayına kadar 115.8 ton altını olan Merkez Bankası’nın bugün 356.3 ton altını var. Bunun anlamı, uluslararası bankalarda ya da ABD tahvillerinde duran döviz rezervlerinin bir bölümünü eksiltip, altına çevirip bunu da ülkeye getirdi demek.

Kabaca 5.5 milyar dolarlık altın varlığı, dövizin payı azaltılarak altın alımı yolu ile 17.2 milyar dolara çıkarıldı.

Şu soru akla gelecektir; neden bu altın yığınağı yapılıyor?

ABD’nin İran’a koyduğu ambargo örneği yeterince açıklayıcı bir örnek; uluslararası döviz rezervlerinin kimi ülkelerce herhangi bir yaptırıma tabi tutulması, uluslararası bankalarda duran varlıkların blokajı gibi olası bir gelişmede, elinizde tek bir ödeme aracı kalır; ya nakit rezerv paralar vardır kasanızda ki bu da risklidir, ya da altınla yapacaksınızdır ödemelerinizi. Bizim gibi petrolü olmayan ülkeler için en kritik nokta birincil olarak akaryakıt ve doğal gaz alabilecek rezervinizin olmasıdır.

Öyle görünüyor ki Ankara’daki siyasi otorite, ambargo-yaptırım gibi risklerin güçlü olabileceğini hesap ediyor olmalı; “tampon bölgede anlaştık” açıklamalarına karşın hala ülke sınırları içindeki rezerv varlıklarını güçlendirme kararında. Bunu da mart başından itibaren 5 ayda yapılan artış kadar bir altın artışı tek başına önceki haftada yapılmış. Böylece içeride 17.1 milyar dolarlık bir altın rezervi tahkimatı yapılmış durumda.

Önemli Not:

Yazıyı yayına koyduktan bir süre sonra, bazı bankacılardan şöyle bir not aldım, “o hafta, daha önce Merkez Bankası zorunlu karşılıklarla ilgili 19 Ağustos’taki yeni düzenlemesi sonrasında bir miktar döviz ve altın serbest kaldı. Bunun miktarı, “yaklaşık 5,4 milyar TL ve 2,9 milyar ABD doları karşılığı altın ve döviz likiditesi” oldu. Dolayısıyla 2.9 milyar dolarlık büyüklüğün içinde altın da vardı. Bankalar serbest kalan altınları hemen alıp değerlendirmeyecekleri için Merkez Bankası ile swap yaptılar. Dolayısıyla bu altınların bir kısmı Merkez Bankası’na geri döndü.”

Bu yüzden, “altın cinsi zorunlu karşılık azalışı, Merkez Bankası’nın kendi mülkiyetindeki altınların artışı” gibi görünün tablo kısmi bir durumu yansıtıyor gibi. Ancak yine de kaba bir hesapla (23 tonluk bir teminat altın artışı görünüyor) Merkez Bankası’nın 33 ton yerine 10 ton altın alıp koyduğu hesaplanabilir.

Dolayısıyla kendi mülkiyetindeki altın 356 ton yerine 333 ton hesaplanır ki bu da yine yeni bir zirve.

Merkez Bankası swap işlemlerini şeffaf yapmadığı için, daha doğrusu yakın zamana kadar şeffaf muhasebe ile kamuoyuna açıkladığı işlemleri bir süredir “perdeleyip” sakladığı için tam hesap yapmak zorlaşıyor.

Temel olarak da yazının ana karakterinin değişmediğini de not düşelim.  

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Lira’nın “Flash Crash”ı

26 Ağustos’un ilk saatlerinde Japonya’da mali piyasalar yeni bir TL çakılmasına tanık oldu. Buna mali piyasalarda “flash-crash” ani çakılma deniyor.

Peki ne oldu? Boyutu neydi?

Çorap söküğü Çin’den başladı. Çin Yuanı bir süredir ABD-Çin geriliminin ana odak noktası.

ABD Başkanı Trump geçmişte TV’lerde “Apprentice” (Çırak) adlı bir yarışmada, kendini göstermek için bu yarışmaya giren ve iş planı ile projelerini tasarlayan gençleri yanına “çırak” alıyor, sonra da beğenmediğinde “kovuldun” diyerek bazılarının yarışmacılığını sonlandırıyordu.

Dalgalı ve kimine göre hileli iş yaşamında kendini “pazarlık” uzmanı olarak gördüğünden, siyasi yaşamında da bunu uluslararası ticaret konularına kadar uzattı.

Bu uzatma rakiplerine gümrük tarifesi koyarak onları taviz vermeye zorlamak biçimde gelişti. Kimi ülkelerin kolunu büktüğü de doğru; Kanada ve Meksika gibi.

Şimdi bu taktiği “büyük lokmaya” yani Çin’e uygulamaya kalkıyor.

Çin’den yapılan ithalatın 250 milyar dolarlık kısmına yüzde 25, 300 milyar dolarlık kısmına ise yüzde 10 vergi koydu.

Çin ise 23 Ağustos’ta 75 milyar dolarlık Amerika’dan ithal ürünlere yüzde 10 vergi koyarak yanıt verdi.

Trump ise buna sinirlenerek eli yükseltti; Çin’den yapılan ithalatın 250 milyar dolarlık kısmına yüzde 25 yerine yüzde 30, 300 milyar dolarlık kısmına ise yüzde 10 yerine yüzde 15’e çıkardı.

Öte yandan Çin yönetimi Yuanın offshore’da değer kaybına ses çıkarmamaya başladı ki Trump’ı en çok sinirlendiren konulardan biri bu. Yakın zamanda Çin, ABD tarafından “kur manipülatörü” ilan edildi. Offshore Yuan ile Çin Merkez Bankası’nın belirlediği kur arasında yüzde 2’lik bir bant var. Yuan offshore’da değer kaybettikçe, Çin yönetimi de kurları yüksek belirleyerek bu eğilimi destekledi.

İşte 23 Ağustos’ta ticaret savaşı böyle yükselince offshore Dolar Yuan kuru 7.18’e kadar yükseldi; yani Yuan sert değer kaybetti.

Yuanın değer kaybı, Japon Yeni’nin sert değer kazanması demek.

Öyle de oldu. Dolara karşı 106 olan Japon Yeni 104 gibi son bir yılın en güçlü seviyesine çekti.

Yuan ve Yen’in sert hareketi, başka her zaman olduğu gibi oyuncuların piyasada “en zayıf halkayı” aramasına yol açar; TL gibi.

Nitekim Japon yatırımcıların TL cinsi vadeli kontratları hızla satmaya başladıklarını, içeride TL kurunun dolara karşı 6’yı geçip 6.39’a kadar sert çakılması ile yani “flash crash” ile öğrendik.

Panik satışlar, kayıptan kaçınmak için verilen satışların “stop-loss” emirlerinin devreye girmesi ve her bir “stop-loss”un bir diğerini tetiklemesi ile kur zıpladı. Sonra da sönümlendi.

TL cinsi vadeli kontratlar Japon piyasasında günlük yaklaşık 40 milyon dolar civarında bir hacimle işlem görüyor. Son bir yılın da, son bir ayın ortalaması da bu. Flash Crash’ın yaşandığı 26 ağustos seansında gerekleşen işlem hacmi 1.3 milyar TL yani 230 milyon dolar. Yani, günlük ortalama işlem hacminin 5 katı kadar. Hani öyle kendi pazarında pek de hacimsiz değil. Ama Türkiye piyasasına göre hacimsiz yine de.

TFX (Tokyo Financial Exchange) verilerine göre Japonların Türk Lirası’nda tuttukları vadeli açık kontrat miktarı (Open interest) 347 bin iken, 26 Ağustos’taki panik satışlarla net olarak 44 bin 699 adet azaltıldı. Bunun değeri de kabaca 77.7 milyon dolar.

FFAJ (Financial Futures Association of Japan) verilerine bakarak, borsalar dışındaki ikinci piyasa işlem hacimleri üzerine şunu söylemek mümkün; son bir yılda aylık kabaca 10-15 milyar dolarlık bir işlem hacmi var. 2018 Ağustos ayındaki Brunson krizi sırasında aylık işlem hacminin 45 milyar dolara çıktığı görülüyor. Bu hacim hiç de az değil. İşte bu yüzden, bu hacimler “bize oyun oynuyorlar” edebiyatını desteklemiyor.

Açık kontrat pozisyonları o finansal araca para giriş ya da çıkışının işaretidir. Yukarıda, Tokyo Finans Borsası’ndaki Japon Yeni’ne karşı açık Türk Lirası pozisyonların toplamı gösteriliyor.

2015-2017 arasında 150-200 bin açık kontrat miktarı 2018 başlarında 400 bine ulaşmış. Bunun anlamı; Japon Yeni satılarak TL’ye yatırım yapılmış. Önce seçim kararı, sonra Brunson krizi ile bu seviye yarı yarıya azalmış. Yani 200 bine yakın açık kontrat kapatılmış.

Sonra 3 Ocak 2019’da benzer bir “flash crash” yaşanmıştı. 45 bin kontrat kapatılmıştı. O gün de dolar kuru 5.39’dan 5.6990’a fırlamış, sonra 5.46’ye gerilemişti. En düşük-en yüksek aralığı yüzde 5.7 olmuştu

Son “flash crash”ta ise kabaca 44.7 bin kontrat kapandı. Ancak kur dalgalanma aralığı epey geniş oldu; en düşük-en yüksek aralığı yüzde 10.9 oldu.

Temel soru şu; Ocak kur çakılması ile Ağustos kur çakılması arasında azalan kontrat sayısı aynı iken kur neden iki kat dalgalandı?

Bunu anlamak için de son birkaç aydaki şu yazılarım aydınlatıcı olabilir; TL’nin konvertibilitesi nasıl hasar gördü?

Sonu şöyle biten “Faiz de düştü, kur da düştü özgüveni” yazımı: “Bugün “hiç bir şey olmaz”, yarın en hızlı değer kaybeden para listesinde birinci sırada bulursunuz paranızı. Son 5 yıllık tarihçede bunun çokça yaşanmış örneği var. Bügün ödünç alınan yarın ödeniyor.”

Not: Verilerin derlenmesindeki yardımı için Sinan Tavşan’a teşekkür ederim.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Seçim bitti, bayram bitti; küresel çalkantıda çözüm bekleniyor

Bayram tatili sırasında birkaç önemli gelişme oldu; birincisi Arjantin’deki seçimlerde ilk turda Peroncu aday Alberto Fernández’in, Başkan Macri karşısında yüzde 47.7’lik oy oranı ile önde bitirmesi piyasaları sarstı. Macri’nin koalisyonu yüzde 32.1 oy alabildi.

Böyle açık ara bir sonuç, 27 Ekim’deki ikinci turda Fernández’in başkanlığı kazanacağını gösteriyor.

Bu ortaya çıkınca 1 dolara karşı 45 Arjantin pesosu olan kur, seçim sonucu ile 56’ya kadar fırladı. Yüzde 25’e yakın bir zıplama demekti. Devamında 55’e yükseldi. “Arjantin pezosu tarihsel olarak en ucuz halinde” analizleri çıktıktan sonra, dün de 60’a kadar tırmandı. Bu yüzde 33’lik artış demek.

Doğal olarak Arjantin borsası ve tahvilleri de çöktü. Borsa yüzde 35 düştü, tahvil faizleri de 10 yıl vadelide 525 baz puan yükseldi. Asıl hikâye yakın zamanda ihraç edilen 100 yıllık tahvilde.

Arjantin 2017’de 100 yıllık tahvil ihracına çıktığında “delirmiş bunlar” demiştim. Ama bunu Arjantinliler için değil alanlar için düşünmüştüm.

Amerikalıların deyimiyle “from hero to zero”

Neden mi? Arjantin son 100 yılda 7 defa moratoryuma gitmiş. Şimdi bu seçim sonucu ile gelecek olan Fernandez Peroncu bir popülist. IMF ile zar-zor yapılan anlaşma ve sağlanan mali destek şimdi suya düşüyor.

Arjantin’in 100 yıllık tahvilinin “duration”ı 21 imiş. Bunun anlamı şu; tahvilin faizi 1 puan yükselirse fiyatı yüzde 21 düşer. Nitekim 10 yıllık tahvil faizleri 525 baz puan yükselirken, 100 yıllık tahvilin faizi de yüzde 9.5’tan yüzde 10.9’a yükselmiş. Fiyatı da 79’dan 50’ye düşmüş görünüyor. Yüzde 36.7’lik düşüş.

Defalarca batmış (borç ödeyemez duruma düşmüş) ülkenin 100 yıllık tahvili de böyle; “batar çıkar”. 10 yıl borç ödeyemez, sonra toparlar, sonra yeniden batar. Bu yüzden bunu “fiyatlayan” mali piyasa kumarbazları bu tür yatırımlara para koyuyorlar.

Arjantin 2017 yılında yüzde 7.9 getiriyle 100 yıllık tahvil ihracına çıkmış, 9 milyar 750 milyon dolarlık talep gelmiş, 2 milyar 750 milyon dolarlık satış yapılmıştı. Bilmiyorum bizdeki gibi “3.5 kat teklif geldi” gibi acemi övünmesi yapmışlar mıydı?

“Delirmiş bunlar” diye düşündüklerim, yani bu tahvilleri alanlar, 2017 yılında koydukları her 100 doların 60 dolarını kaybetmiş durumdalar.

Çok açık ki mali piyasalar, Arjantin’in borç ödeyemez duruma geleceğini fiyatlıyorlar. Bu yüzden ellerindeki finansal varlıkları satıyorlar. Uzmanlar, mevcut fiyatlamaların borç ödeyemez durum ihtimalini yüzde 75 oranında gösterdiğini vurguluyor.

Güncelleme: Yazımı bitirdikten sonra gördüğüm Tweette, yüzde 86’ya çıktığı yazıyor.

“Peki neden bunlar oluyor?” diye sormak gerekiyor.

Buradan herkese çıkacak ders şu, Arjantin’in geçmiş sabıkası. Daha doğrusu, Arjantin’i yöneten Peroncu tayfanın sabıkaları yüzünden.

Hatırlayalım, bugünkü Başkan Macri’den önce 8 yıl ülkeyi yöneten Peroncu Cristina Kirchner’di. Enflasyonun ısrarla düşük gösterildiği, istatistik manipülasyonlarının yapıldığı dönem Başkan olan Cristina Kirchner. Sermaye kontrolleri, korumacı ve içe kapanmacı politikaları uyguladı.

Fernandez, Cristina Kirchner’den önce Başkan olan Nestor Kirchner’in kabine şefi idi.

İşte Arjantin’de Ekim’de ikinci turda başkan seçilmesi güçlü olasılık olan Fernandez’in, başkan yardımcısı olarak seçtiği kişi eski Başkan Cristina Kirchner oldu. Eski sabıkaları bilindiği için bu defa da yine aynı yoldan gideceklerine kesin gözüyle bakılıyor.

Tüm bunlar, sadece Arjantin’le sınırlı kalmıyor; tüm gelişen ülkeleri etkiliyor. Çünkü Arjantin gibi diğer gelişen ülkeler de “aynı sepette” duruyorlar.

Çoktan hangi fonun ne kadar Arjantin zararı yazdığı yazılıp çizilmeye başlandı. Aynı sepette bir yerden zarar eden, aynı sepette kârlı olanı da satarak durumu kurtarmaya bakar. İşte bu yüzden.  

2018 Ağustos ayında Türkiye Brunson kriziyle sarsıldığında diğer gelişen ülkeler de sarsılmıştı; en zayıf halka Arjantin diğerlerinden daha fazla sarsılmıştı.

İşin doğrusu “Arjantin sarsılıra Türkiye ne olur?” sorusuna belirgin bir yanıt vermek zor. Türkiye de etkilenecek; ama boyutunu kestirmek zor.

Birincisi son bir yılda Türkiye o kadar sert sarsıldı ki “dışarıdan” kaynaklı daha da “dayak yiyecek” hali kalmadı. Sermaye çıktı. Bankalardan kaynak kaybı oldu. Krizin kötü ve deneyimsiz kadrolarla acemice yönetilmesine hiç girmiyorum. Türkiye’ye bir yıldır dişe dokunur bir sermaye girişi de yok. Bu yüzden “cari fazla verdik” diye sevinen ekonomi yönetimi var. Tarihte olmadığı kadar sert çakılıyorsunuz ama buna “dengelenme” diyorsunuz. Arabayı duvara vuranın, “ben zaten duracaktım” demesi gibi.

İkincisi yerleşikler kısmı en bıçak sırtı olanı; yine faiz indirimleri ve TL’nin savunma kalkanlarının indirilmiş olması bir tarafta, diğer tarafta dövize yönelişi karşılamak için, kur yükselmesin diye arka kapıdan kamu bankaları eliyle döviz satışı var. Bunun sakıncası şu; TL’yi faiziyle savunmuyor, rezerv eriterek savunuyorsunuz. Bunu da örtülü biçimde yapıyorsunuz. Döviz rezervlerinin ne olduğuna dair soru işaretlerini giderek yükselterek orta vadede TL’yi savunamazsınız. Döviz borçlusu şirket ve yurttaşlara döviz alabilmeleri için “ucuzlatılmış tanzim satıştan” öteye gitmez yapılan.

Üçüncüsü gelişen ülkelerde fırtına eserse Türkiye’nin son bir yılda ne kadar sarsıldığına kimse bakmaz; “gelişenlerden çık da nasıl çıkarsan çık” kafası çalışacağından, herkes uzak duracaktır. İşte böyle dönemlerde rezervlerinize bakacaklar. Sis bulutuyla kapladıysanız, iki kere bakacaklar.

Çin tahterevallisi

Çin hikayesi son 1 ayda hızlanan bir hikâye; ABD önce Çin’in ABD’ye yaptığı 200 milyar dolarlık ihracata yüzde 25 gümrük vergisi koydu. Sonra 300 milyar dolarlık kısmına da yüzde 10 vergi getirdi. Böyle olunca, ikinci adımdan sonra Çin yönetimi kamu şirketlerine ABD’den tarım ürünü almayı kesmeleri talimatını verdi. Bu defa Trump, Çin’i “kur manipülatörü” ilan etti. Bunun durumun hemen yaptırım getirilecek bir hali yok. Trump’ın Çin’i “kur manipülatörü” ilan ederken bile yeter koşulların sağlanmadığı yaygın bir kanaat.

Çin de kuru tutmayı bıraktı. Çok doğal, ihracatı hasar görecek bir ülkenin dış dengesi aleyhte bozulacaksa parası değer kaybeder. Trump’ın ilanı sonrasında, Çin Yuan’ı 7 seviyesini aştı.

Çin Yuanı değer kaybederse ya da Çin yönetimi kuru tutmayı bırakırsa tüm gelişen ülkelerin paraları da değer kaybetme sürecine girer. Bu baskı da hissedilmeye başlandı.

Trump’ın “zücaciyedeki fil” gibi davranması, ticaret savaşına girerek arzu ettiği politika hedeflerini zorlaması dönüp dolaşıp ABD ekonomisine dair beklentileri bozuyor.

Nitekim ABD’deki verim eğrisi “resesyon beklentilerinin” kuvvetlendiğini gösteriyor.

Gelişen ülkelere dair görünümü bozan iki unsur Arjantin ve Çin oldu.

Arjantin’de işler karışınca bu defa Trump Çin’e Eylül’den itibaren uygulanacak ilave yüzde 10’luk verginin yıl sonuna ertelediğini ilan etti.

Biraz toparlanma olur gibi görünse de mali piyasalar yeniden çalkalandı. ABD’de borsalar düşmeye başladı.

Bir tarafta ABD ekonomisinde durgunluk beklentisi, diğer tarafta Çin Yuan’ı üzerinde değer kaybı potansiyeli, bir başka tarafta ise Arjantin sarsıntısı. AB’deki ekonomik yavaşlamanın ticaret kanalından bize yansımasına hiç girmiyorum.

Türkiye bu tablo karşısında hala kendi yolunu çizebilmiş değil. İşte Türkiye’yi de TL’yi de “yumuşak karın” bırakan da bu.

“Seçimden sonra adım atarlar, ekonomiyi toparlamak için” diye bekleyen bir kesim büyük bir hayal kırıklığı içinde.

Ankara ise seçimde iki büyük metropolü kaybetmenin şaşkınlığını henüz üstünden atamadı. Halkın giderek bozulan ekonomi karşısında tepkisini çeken ekonomi bakanı ise Ankara’nın tercihi ile kamuoyu önüne çıkmıyor. “Halkın gözünden saklarsak bir süre, tepkileri dindiririz” düşüncesi olmalı.

İşin doğrusu ekonomiyi yöneten damat kimsenin umurunda değil, kötüleşen ekonomik gidişata geciken önemler umurunda.

Hala sosyal medyada troller eliyle “şahlandık, şahlanıyoruz” “en kötü geride kaldı” kampanyaları yapılarak “algıyı toparlarız” bakışı var.

Yaz bitip herkes ekonominin çarklarının başına döndüğünde “krizi çözmek için ne yaptınız?” sorusu taptaze zihinlerde duruyor olacak.

Ne Arjantin ne Çin ne de ABD’de olan gelişmeler Türkiye’yi beklemeyecek.

Türkiye’nin, bu siyasi seyir ile gittikçe; siyasi normalleşme ve demokratik restorasyon olmadığı sürece ekonomik krizi çözme yeteneği olamayacak.

İstesek de istemesek de seçim sandığına gitmeden de çözmek zor olacak.

Uğur Gürses

Dosya, Ekonomi, Yaşam

Türkiye’nin Şarap Dosyası

“Bir bulut olsam, yüklenip yağsam,
Dökülsem damla damla toprağıma
Bir deli nehir bir asi rüzgar
Olup kavuşsam üzüm bağlarına”
Sezen Aksu

Üzümün, asmanın kökeni neresidir? Anadolu olduğu iddiası oldukça güçlü. Bu tam olarak ne kadar geriye gidiyor bilinmese de stellerden ve buluntulardan görünen; Hititlerin üzüm üretimi yaptığı açıkça belli. Türkiye’nin en zengin müzelerinden Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ndeki Hititler’den kalma MÖ 3000’lere ait altın şarap sürahisi ve ayaklı şarap kadehinin, bulunmuş en eski şarap kabı olduğu kaynaklarda yer alıyor.

Ama asıl hikâye şurada: Boğazköy metinlerinde yer alan “wiyanna” sözcüğü Hititçe’de şarap anlamına geliyor. Bugün Batı dillerinde wine, vinus, vino, wein olarak geçen sözcüğün kökeni bu ve Anadolu’dan.

Bugün dünyada 292 milyon hektolitre (29.2 milyar litre) şarap üretiliyor ve Türkiye 64.3 milyon litre iç pazara, 2.9 milyon litre ihracat ile toplamda payı çok çok düşük bir ülke; binde 2.2

Şarap Üreticileri Derneği Başkanı Ali Başman’ın, 2018 Şubat’ında TBMM’de kurulan komisyon toplantısında yaptığı sunumdan çıkardığım özet şöyle:

Dünyada yıllık 75 milyon ton üzüm üretimi yapılıyor. Türkiye’nin bağcılıkta, bağ üretiminde yüzde 7’ye yakın payı var. Türkiye’deki üretimin de yüzde 52’si sofralık, yüzde 36’sı kurutmalık. Şaraplık ve şıra üretiminin payı ise sadece yüzde 12. Bunun içinde rakı üretiminin de dahil olduğu not ediliyor. Rakı ve diğer alkol üretimi çıkarılırsa gerçek şarap üretimi oranının yüzde 4 civarı olduğu hesaplanıyor.

Fransa’da ise bu yüzde 99 şaraplık, yüzde 1 sofralık. İtalya’da ise yüzde 85 şaraplık, yüzde 15 sofralık.

2015 verileriyle, dünyada yaş üzüm üretiminin yüzde 35’i taze, yüzde 8 kuru, yüzde 47’si şarap, yüzde 5.5’i üzüm suyu, şıra ve yüzde 3.4 de diğer kullanımlar için değerlendiriliyor.

Başman verim konusuna işaret ediyor:

“Bazı ülkeler tarımı daha teknolojik yaparak daha yüksek verimler elde etmektedirler fakat bu, şarapçılıkta tam tersidir, verim ne kadar artarsa kalite o kadar aşağıya iner. O yüzden şarabın üretiminde biz mümkün olduğu kadar kıraç̧ araziye bakarız, verimin düşük olduğu araziye bakarız ki bu bir yerde de aslında verimsiz arazilerin değerlendirilmesi açısından çok önemli bir faktördür. Böylece çok daha yüksek kalite yakalayıp uluslararası pazarda daha iyi bir değer yakalayabiliriz.”

Herhalde dünyanın başka bir ülkesinde olsaydı, “wiyanna”dan, şarabın sözcük kökeninden başlayıp çoktan şarabı tarihsel ve coğrafi anlamda sahiplenmiş olurlar, bunu katma değerli bir kılıfa sokup gelire çevirirlerdi.

Türkiye’de siyasetçilerce sakız gibi çiğnenip bir arpa boyu mesafe alınmayan konu şudur; “katma değerli üretim”, “katma değerli ihracat”. Verilen örnekler de “Almanya’nın ihracatında 1 kilo ihraç ürününün fiyatı şu kadar Euro, bizde bu kadar” diyerek “ağlaşmaktır”.

Kuru üzüm üretiminde de ihracatında da Türkiye küresel şampiyondur. FAO verilerine göre; 2016’da 236 bin ton kuru üzüm ihracatı ile Türkiye dünya birincisi. Bu ihracatın dolar karşılığı ise 426 milyon dolar. Türkiye’nin en yakın rakibi ise ABD; 118 bin ton, 323 milyon dolarla. Satış değeri olarak üçüncü sırada ise Şili geliyor; 55 bin tonla.

Akdeniz’den İtalya ve Fransa ise 2-2 buçuk milyon dolarlık ihracat yapmışlar. Ama bu ülkelerin şarap ihracat değerlerine bakınca tablo ortaya çıkıyor; bu ülkeler üzümü yetiştirmeyi bilmediklerinden değil, çok iyi bildikleri “katma değerli üretim-satış” işini yani şaraplık üzüm yetiştirip, bunu katma değerli biçimde satmayı beceriyorlar.

Şarap Üreticisi Ülkeler Milyon Hektolitre
İtalya                     54.8
Fransa                     48.6
İspanya                     44.4
ABD                     23.9
Arjantin                     14.5
Şili                     12.9
Avustralya                     12.9
Almanya                     10.3
G. Afrika                       9.5
Çin                     11.6
Toplam                   243.4
Toplam Dünya                   292.0
Kaynak: OİV, 2018 

Küresel ligde şarap üreticisi ilk 10 ülke toplam üretimin yüzde 83’ünü yapıyorlar. Türkiye 1 hektolitreye bile ulaşamadı henüz.

Çok iyi örnek Şili aslında. Şili, küresel arenada 108 milyon hektolitrelik ihracat toplamının 9.3 hektolitresi Şili tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun karşılığı da ise ihracat hasılatı olarak 1.9 milyar dolara yakın gelir elde ediyor. Şili uzun bir süredir küresel pazarın 4. sırasını elinde tutuyor.

Önde gelen şarap ihracatçısı ülkeler ve hacim (milyon Hl) ve değer (EUR) olarak ihracat sayıları:

Kaynak: International Organisation of Vine and Wine
Kaynak: International Organisation of Vine and Wine

Arkeolojik buluntulardan ortaya çıktığı haliyle, çok eski zamanlardan beri şarap üretilen bu topraklarda üretim ve ihracat bir türlü küresel arenaya girebilecek ölçekte değil.

FAO verilerine göre 2006’da 6.7 milyon dolarlık, 6 bin 269 ton ihracat yapan Türkiye 48. sırada idi. 2016’ya gelindiğinde, 10 yılda ancak 10 milyon dolarlık ihracata çıkabildi. Satılan miktar ise 4 bin 166 ton. TAPDK verilerine göre 2016’da şarap ihracatı 2 milyon 922 litre.

Türkiye’de bağ alanı ve üzüm üretimi nasıl?

2016’da yaklaşık 435 bin hektar alanda üretim yapılıyor. Toplam 4 milyon ton üzüm üretimi olmuş; bunun 1 milyon 999’u sofralık, 1 milyon 537’si kurutmalık, 473 bini de şaraplık ve şıralık olarak kullanılmış.

Üretilen üzümün, ancak yüzde 11.3’lük kısmı şaraplık ve şıralık olarak kullanılıyor. 2016 yılı itibarıyla iç piyasaya arz ve ihracat yaklaşık 53 milyon litre olmuş. Bu kadar şarap için 80-90 milyon kilo üzüm kullanılmış.

Türkiye’de iç tüketim görece çok zayıf; Türkiye’de ortalama kişi başı 0.9 litre şarap tüketimi olduğu, buna da ülkeye gelen yaklaşık 30 milyon turistin tüketiminin dahil olduğu vurgulanıyor.

Yurtiçi tüketimin Yunanistan’da 23 litre, Almanya ve Kuzey ülkelerine çıkıldığında 33-40 litre, Fransa ve İtalya’da 50 litreye çıktığına işaret ediyor Başman.

Türkiye’nin endemik üzüm çeşitleri ise şunlar: Kalecik Karası, Öküzgözü, Boğazkere, Papazkarası, Çalkarası, Adakarası, Karalahna, Dimrit, Horozkarası, Sergi Karası, Foça Karası, İri Kara, Karasakız, Köhnü, Kösetevek, Acıkara, Patkara, Sungurlu, Gök, Merzifon Karası, Sidalan, Yapıncak, Yediveren, Sultaniye, Narince, Emir, Misket, Çavuş, Hasandede, Gaydura.

Gittiğim ülkelerde yerel mutfağı, bölgesel üzümlerin ne olduğunu, bunlardan yapılmış şarapların tadının nasıl olduğunu merak ederim. 30 milyona ulaşan yabancı turistin de gezmeye geldikleri ülkenin yerel üzümlerinden yapılmış şarapları tatma isteği olacağı açık.

Türkiye’de 140 şarap üreticisi var; Kavaklıdere Şarapları, Doluca Şarapları, Pamukkale Şarapları, Sevilen Şarapları, Vinkara, Urla Şarapçılık, Yazgan, Diageo-Kayra, Diren Şarapları Barbare, LA Şarapçılık, Chateau Kalpak, Selendi, Corvus, Arcadia, Büyülübağ, Chamlija, Gülor, Likya, Nif, Suvla, Turasan, Yazgan, Paşaeli, Kocabağ, Gali, Melen, Yanık Ülke, Küp, Prodom, Urlice, Mozaik, Limantepe, USCA, MMG, Vinolus, Umurbey, Arda Şarapçılık, Buradan Şarapçılık.

Yukarıda adını saydığım şarap üreticileri, bir taraftan Cabernet, Merlot gibi klasik üzüm çeşitlerinden şarap üretirken, endemik üzümleri de yeniden canlandırmak, şarap üretimini yapmak için büyük çaba sarf ediyorlar. Giderek çok başarılı örnekler çıkıyor. “Marka saplantısıyla” değil, “bizi ne sürprizler bekliyor?” açısıyla bakıyorum. Adı duyulmadık üreticilerden şahane örnekler çıkıyor. İşin özü de aslında; “butik üretim” diye kast edilen de.

Dernek Başkanı Ali Başman komisyon sunumunda, şuna vurgu yapıyor:

 “Asıl en önemli şey, Türkiye’ye gelen turist, daha ziyade, geldiğinde Türk şarabı olarak Türk üzümlerinden, Türk üzüm cinslerinden yapılmış̧ şarapları tercih etmekteler bir meraktan dolayı. Yani onların Cabernet Sauvignon veya Merlot üzümlerinden yapılmış̧ şaraplarından ziyade bizim Öküzgözü’yle, Boğazkere’yle, Emir veya Narince’yle yaptığımız şarapları meraktan tercih etmektedirler, beğenmektedirler ve bu daha sonra da bize ihracatta bir şekilde ciddi bir gelir olarak dönmektedir.”

Başman şöyle bir örnekle ilerliyor: “inanır mısınız biraz önce Çalkarası üzümlerinden, Denizli bölgesi üzümlerinden bahsedildi; para etmediğinden bahsedildi. Bizim en çok sattığımız rose şarap Fransa’ya ihraç edilir ve Çalkarası üzümlerinden yapılmaktadır.”

Başman’ın Meclis sunumunda vurguladığı şu:

1.200 gibi çok zengin asma çeşidine sahibiz. Maalesef, kendi üzümlerimize değer veren firma sayısı çok az. Daha ziyade kolaya kaçılıyor, “Cabernet Sauvignon/Merlot” daha kolay satılıyor diye herkes onu yapmaya çalışıyor. Hâlbuki, Türkiye olarak bizim, Öküzgözü, Boğazkere gibi yerli üzüm cinslerine ağırlık vermemiz lazım ve ihracatta da biz zaten ilerleyeceksek bu üzümlerle ilerleyebiliriz çünkü kimse Türkiye’de üretilmiş̧ “cabernet sauvignon”la ilgilenmez ama Türkiye’nin Öküzgözü Türkiye’ye has bir şeydir, sadece Türkiye’de üretilir… Ülkemizin tarihsel, kültürel zenginliğini kullanmamız gerekiyor, bu bize kalmış̧ bir miras, bu fırsatı çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor”

Türkiye’nin son 10 yılda yaptığı ithalat bunu söylüyor aslında; TL’nin değerlendiği dönemde turizm de büyüyünce ucuz şarap ithalatı patladı. Öyleyse yerli üreticilerin farklılığı da katma değeri de yerli üzümlerden gelirse bir işe yarayacak.

Sorunlar neler?

Şunu biliyoruz, alkollü içki üreten de alan da satan da ağır vergilerle “cezalandırılıyor”. İç pazarda satılan şarapların üzerindeki vergi yükü ve perakendeciye verilen komisyon çıkarıldığında bir şişe şarabın bedelinin kuşa döndüğünü anlatıyor üreticiler.

Başman, Meclis sunumunda anlatıyor: “30 liralık bir şarabı gördüğünüz zaman “Oo, güzel fiyat, iyi para” diyorsunuz üzüm fiyatıyla kıyasladığınızda. Fakat bu rakamdan geriye doğru gittiğinizde aslında üreticiye, şarap üreticisine kalan rakam 6 lira, 7 lira arasıdır.”

Başman’ın hesabı, 30 TL’lik bir şarabın yüzde 18’lik KDV, yüzde 40’lık hipermarket marjı, litre başına 5 TL ÖTV (2018 verisi) düşüldüğünde üreticiye kalan üzerine.

Tesise yapılan yatırım ve bunun finansman maliyeti, şarabın birkaç yıl tanklarda bekletilmesi, bağ yetiştirme ve olgunlaşması, iyi şarabın elde edilmesi için geçen sürede oluşan maliyetler ile bunların birikimli maliyeti ve finansmanı, şarapçılığı katma değerli gelir elde etme ve döviz kazandırıcı bir kulvara sokmak açısından pek de katlanılabilir görünmüyor.

Türkiye’ye yılda nitelikli para harcayan kabaca 30 milyon turist geliyor, burada Türkiye’nin üzümlerinden yapılan şaraplarını tadıyorlar. Ya ülkelerine dönünce? Destekler yok. İhracata destek sağlanırken esnek değil, ürünün özelliğine, tadarak satışa dönük esneklikler yok. Tarım desteklerinin de perspektifi yok. Kısa vadeli. Yıldan yıla değişen ürünlere veriliyor, burada ise istikrarlı bir teşvik gerekiyor.

Başman, “bu konularda teşvikin şirketler bazında da verilmesi, ciddi şirketlere, ihracat odaklı olarak verilmesi talebimiz” diyor.

Türkiye’nin ihracatı yanında orantılı bir şarap ithalatı da var. İhracat sayıları ise şunu söylüyor; “ne uzuyor ne de kısalıyor”.

Asmanın, üzümün membaı olan ülke kendi tarihsel ve coğrafi değeri üzerine vergi üzerine vergi koyarak güdük bırakıyor. Bunda da “din popülizmi” yatıyor. Seçmen kitlesine örtük biçimde “bakın sarhoşları nasıl cezalandırıyoruz” sunuşu var.

Madem “Müslüman mahallesinde salyangoz” muamelesi yapılıyor, bırakın bu engelleme çabasını; turist ve ihracata kolaylık sağlayın.

Urla Şarapçılık’tan Can Ortabaş şöyle anlatıyordu: “Birinci dünya savaşı öncesi Karaburun Yarımadası’nda 72 milyon litre şarap üretiliyormuş. 2 sene önce bütün Türkiye, bunca yatırımdan sonra 69 milyon litre; gerisini siz düşünün. Bunun nedeni mübadele ve bunun İslamiyet’le de ilgisi yok çünkü Osmanlı’nın kontrolünde 500-600 sene burada şarapçılık yapılmış, hem de altın çağlarını yaşamış.”

Sormak gerekiyor; üretecek ve katma değer sağlayacak bu sektöre neden bu baskı?

Türkiye’nin şarap ihracatında 2018 verilerine göre, ihracatın yüzde 44’ü Kuzey Kıbrıs ve serbest bölgelere yapılıyor. Sonraki en büyük alıcı Belçika, İngiltere ve Almanya. Bu üç ülke şarap ihracatının yüzde 40’ını alıyor. Almanya ve İngiltere en çok turist gönderen ülkelerin başına geliyorlar.

Bu yüzden ülkeye gelip şaraplarımızı tadan yabancılar, potansiyel olarak ülkelerinde de beğendikleri şarapları içmek istiyor.

Sayılara bakınca, ihracat güdük kaldığı gibi, şarap üreticilerinin uzanarak potansiyel alıcılara ürün satma çabalarının da ne kadar güdük kaldığına da tanık oluyoruz.

Türkiye’nin şarap ithalatının 2010 sonrası ki bunun da değerlenen TL ve yükselen turist girişleriyle ilgisi var; hızla yükseldiği görülüyor.

2014 ve 2015 şarap ithalatının ihracatı geçtiği yıllar. İlk üç ülke içinde Fransa ve İtalya tahmin edilebilir. Ama Şili sürpriz yapıyor.

Dünya dördüncüsü Şili’nin bize yakın ülkeleri de atlatarak üçüncü sıraya oturmasının sırrı ne?

Ali Başman’dan duyalım: “Üretmek için içici olmak gerekmiyor, Şili örneği. Şili ülkesini örnek aldım bilhassa, orası da şarap tüketen, içen bir toplum değil sonuç̧ itibarıyla. Demek ki içici olmak, tüketmek bir yerde ürettiğin mala sahip çıkmaktır, kabul ediyorum ama ihracat için başka yöntemler de kullanılabilir, biz buralarda biraz zayıf kalıyoruz….Yani şu an piyasada satılmakta olan, en çok satılmakta olan ithal Şili şarabı maalesef dünyada en sonuncu kalitede, en sonuncu ve en ucuz sırada satılmakta. Ama Türkiye’ye geldiği zaman bu bir şekilde, “Ooo, Şili şarabıymış̧, oo, ‘Cabernet’ymiş” deyip bizim milletimiz onu tercih ediyor. Güzelim Öküzgözünü, şu an tattığımız Öküzgözünden yapılmış̧ şarabını ve Fransızların merakla içtiği Çalkarasından yapılmış “rose” şarabımızı tercih etmiyor. Diyeceksiniz ki: “Bu da bir tanıtım problemi.” Doğrudur, bizim de tanıtım yetkilerimiz 2013’ten beri yasaklanmış̧ durumda. Hatta öyle bir kanun var ki, benim şu an şurada konuşmam bile bir yerde suç̧ sayılabiliyor, çünkü̈ ben kendi firmamdan bahsettim, bir şekilde endirekt tanıtım yapmış̧ oldum. Bu bile suç̧. Çünkü̈ kanun şöyle diyor: “Reklam ve tanıtımın her türlüsü̈ yasaktır.” Bu kadar basit. Yani bunun bir kere, bu mevzuatın kesinlikte düzeltilmesi lazım.”

Başman son derece haklı, yurtiçi üreticilere web sitesi yasak, yurtdışı üreticilere atış serbest.

Şarap “fiyat-kalite” algısına dair en iyi çalışmalar “davranış ekonomisi” alanında yapılıyor.

Geçmişte pazar yazılarında yazmıştım, davranış ekonomisinde bilinen örneklerdendir; kısa bir alıntıyla aktaralım.

“Önünüze iki şişe Cabernet Sauvignon şarap konuluyor; hangisini beğendiğiniz anlaşılmaya çalışılıyor. Her bir şişeden birer kadeh önünüzde, tadıyorsunuz. Size soru soran yok. Peki, nasıl mı anlaşılacak sizin beğeniniz? Basit, manyetik rezonans (MR) görüntüleme cihazına bağlısınız.

Testi yapanlar, size bu şişelerdeki şarapların fiyatlarını söylüyor. Ya da hangi şişenin diğerine göre ne kadar pahalı olduğunu. Bu deneyin, en can alıcı ve önemli noktası; ufak bir hile yapılmasında. Testi yapanların fiyat konusunda söyledikleri doğru değil.  90 dolar olarak etiketlenen şişenin gerçek fiyatı 10 dolar. 5 Dolar olarak etiketlenmiş şişenin gerçek fiyatı ise 45 dolar.

Bu testin uygulandığı deneklerin, tadım sırasındaki MR görüntüleri göstermiş ki; beyin faaliyetlerinde en yüksek ‘beğeni’ yani dereceleme, en pahalı şaraplar tadılırken elde edilmiş. Daha doğrusu, ‘en pahalı olduğu’ söylenen şaraplarda en yüksek beğeni ortaya çıkmış. Anımsayalım, etiketler değiştirilmişti; gerçekte 10 dolar olan 90 dolar, 45 dolar olan da 5 dolar olarak sunulmuştu.”

Rafta aynı fiyattan iki şarap; biri yerli üzüm, yerli üretici diğeri ise bilinen üzümlerden ama yabancı üretici. Hatta yabancı görece biraz pahalı da olabilir. İşte Başman’ın işaret ettiği bu.

Şarabın tadını kadınlar belirliyor

Son birkaç yılda gezdiğim bağlar ve şarap üretim tesislerinde en çok dikkatimi çeken unsur şuydu; Türkiye’nin şaraplarını kadınlar üretiyordu. Meyi kadınlar yapıyordu ama sakiler de meyhaneciler de erkekti.

Belli başlı birçok şarap üreticisinin “winemaker”ı kadınlardan oluşuyor. Gizli kahramanlar onlar. Son dönemde başarılı “kupajları” onlara borçlu olmalıyız.

Bu kadarla kalmıyor; bağlara şekil veren, üzümleri toplayan emekçilerin de büyük bölümü kadın.

Başman da buna işaret ediyor sunumunda; “yaklaşık olarak yılda 50 bin yevmiye işçi kullanıyoruz, bunun yüzde 85’i de kadın. Buradaki bir sıkıntımız, maalesef, bordro probleminden kaynaklanıyor çünkü birçoğu sigortalı olmak istemiyor. Nedendir anlayamıyoruz. Çünkü yeşil kart uygulamalarından dolayı sigortalı olmak istemiyorlar, yevmiye olarak gider pusulasıyla çalışmak istiyorlar…Mevsimlik çalışanların da çoğu mart ayı ile ekim arasında ve yüzde 85’i kadın olarak çalışmaktadır.”

Uğur Gürses

Yazının ve kullanılan tabloların tüm hakları saklıdır; izinsiz kopyalanamaz.

Kaynaklar:

  1. Mehmet Ömür, Türk Şarapçılığı 2016 Raporu
    1. TBMM Bağcılık Sektörü ve Üzüm Üreticilerinin Sorunlarının Araştırılarak Alınacak Tedbirlerin Tespit Edilmesi Maksadıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Mayıs 2018
    1. Anadolu Medeniyetlerinde Asma (Vitis vinifera L.) Grape (Vitis vinifera L.) in Anatolian Civilizations, Didem Deliorman Orhan, Fatma Ergun, Nilüfer Orhan
    1. 2019 Statistical Report on World Vitiviniculture  (OIV- International Organisation of Vine and Wine Intergovernmental Organisation)
    1. TAPDK 2017 Faaliyet Raporu
    1. Anadolu’nun En Eski Yemekleri ve Hititler, Ahmet Ünal, 2007