2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi

McKinsey’in ilk işi bu muydu?

Geçen haftanın su yüzüne çok çıkmayan ama bankacıların bile “bu ne yahu?” diye konuştukları bir gelişme kamu bankalarının tahvil ihraçları idi.

Hafta içinde birkaç gününün içine sığan bir hızda 3 kamu bankası;  Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank tahvil ihracını ilan edip, satışı tamamlamlayıp 10.8 milyar TL sağladılar.

“Tahvil ihracı”nın amacı üç kamu bankasına sermaye konması. Neden bu hız? Çünkü 30 Eylül bilançosunda sermaye yeterliği oranını yüksek göstermek istiyorlardı.

Peki nasıl, ne için, ne kadar, hangi yöntemle, kime satmışlar?

Bu soruların bazılarını biliyoruz; bazıları bilinmiyor.

Tablo şöyle:

Ekran Resmi 2018-09-29 22.31.57

Üç banka kaşla-göz arasında neredeyse Hazine’nin bir ayda üç-beş ihalede topladığı borçlanma tutarı kadar bir borçlanmayı iki günde yapıverdiler; toplam 10.8 milyar TL.

Öyle bir hız ki en çarpıcısı Eximbank: 24 Eylül Genel Kurul kararı alınmış, 25 Eylül’de Yönetim Kurulu kararı ile SPK’ya gidiyor. Aynı gün onay alıyor. Umarım SPK bu hızı özel bankalara ve kurumlara da gösterir.

Bu tahvillerin vadesi belli ama faiz oranı ve satışın kime yapıldığı belli değil.

“Nitelikli yatırımcı” olarak tanımlanan yatırımcı tipi kurumsal yatırımcıları işaret eder. Bankalar, sigorta şirketleri, yatırım fonları, varlık yönetim şirketleri bu tanım içine girer.

Amacın, bu bankalara sermaye benzeri bir fon girişi sağlayarak muhtemelen çok düşen sermaye yeterlik rasyolarını yukarı çekmek olduğu çok açık.

Anlaşılmayan tarafı şu: Zorunluluk olmasa da bu yaklaşık 11 milyar TL’yi masaya koyan “nitelikli yatırımcının” kimler olduğu şeffaf biçimde açıklanmalıydı.

Bu yapılmadığı için; bu ihraç edilen tahvillerin İşsizlik Sigortası Fonu’na satılmış olabileceği söylentisi yayıldı.

Böyle bir yol izlendi ise bunun nasıl yapıldığına dair soru ve sorunlar var demektir.

İşsizlik Fonu bunu yapabiliyor mu?

“İşsizlik Sigortası Fonu Kaynaklarının Değerlendirilmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” hükümlerine bakılırsa devlet tahvili, repo ve kamu bankalarında mevduat dışında yatırım yapılması olanaksız.

Fon ayrıca yatırımları nedeniyle elinde bulunan devlet tahvillerini borç verebiliyor. Fon’un elinde de epey tahvil var.

Bu durumda, İşsizlik Fonu’nun bankaların ihraç ettiği tahvilleri alması olanaksız. Ama diğer yollar kullanılmış olabilir.

Şeffaflık olmadığı için sorular soruları izliyor:

  1. ilk olasılık; acaba İşsizlik Fonu elindeki tahvilleri Varlık Fonu’na borç vermiş olabilir mi? Varlık Fonu da bu tahvilleri repolayıp elde ettiği parayı kamu bankalarının sermaye açığını gideren bu tahvil ihraçlarına yatırmış ve kamu bankalarını sermayelendirmiş olabilir mi?
  2. İkinci olasılık; İşsizlik Fonu repoya para yatırabiliyor. Dolayısı ile yine kamu bankalarınca ya da Varlık Fonu aracılığı ile oluşturulan özel bir mekanizmayla, İşsizlik Fonu “özel mekanizmaya” parasını yatırıp repo yapar, “özel mekanizma” ise kamu bankalarınca ihraç edilen bu “sermaye benzeri tahvilleri” satın alır.

Dönüp dolaşıyoruz; Hazine’nin 2018’in ilk 8 ayında yaptığı 40 milyar TL’lik net borçlanmanın dörtte biri kadar büyüklükte üç kamu bankasının iki günde iharç edip sattığı 10.8 milyar TL’lik tahvilleri kimin nasıl aldığı açıklanmaya ve şeffaflığıa ihtiyaç duyulan bir durum

Bu “muğlak” tahvil ihracı sır gibi saklanırsa getireceği daha olumsuz şayialar ve sorular piyasayı dört dönecektir.

Örneğin şunun gibi: İşsizlik Fonu’nun repoya nakit yatırma ya da tahvil borç verme, “özel bir mekanizma” yoksa acaba nihai fonlayıcı Merkez Bankası mı oldu?

ilk durumla bu son olasılık arasında epey fark var; birincisinde sistemde olan fon sistem içinde el değiştiriyor. İkincisinde ise “monetizasyon” benzeri bir etki yapıyor. Yani Merkez Bankası’nın nihai olarak İşsizlik Fonu’na repo yapması demek. Yani parasal büyüklükler açısından iç varlık genişlemesi demek.

Her halükarda yan yollardan geçerek İşsizlik Fonu’nun parası kullanılmışsa hem ücretlerinden kesildiği için, hem de nihai olarak bu fonların yararlanıcısı olarak işçilerin parasıyla devlet bankasına sermaye konmuş demektir. Onlara sormadan.

Kaptı-kaçtı gibi son dakikada şeffaflık içinde yapılmadığı için bu sorular birbirini izleyecek.

En doğrusu: Ankara’da ekonomi yönetiminin bir açıklama yapması.

Eğer Ankara İşsizlik Fonu’na da el atmışsa normalda Hazine kesesinden kamu borç stokunu artıracağı biçimde olması gereken bir işi de örtülü hale getirmiş demektir.

Güncel tartışmaların ışığında şu soru da akla gelmiyor değil:

Ankara’ya danışmanlık vermeye başlayan McKinsey’in ilk ele alıp mekanizmasını kurduğu iş bu mu oldu?

Kamu borç stokunu artırmadan yan cepten kamu bankalarına bu sermaye artırım modelini mi kurdu?

Uğur Gürses

 

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

 

 

 

 

Reklamlar
Ekonomi, istatistik, siyaset

“Ekonomi hakkında çıkan yalan yanlış haberler”

Cumhurbaşkanı Erdoğan Letonya ziyareti sırasında şöyle demiş:
“Türkiye ekonomisi hakkında çıkan yalan ve yanlış haberlere atıfta bulunan Erdoğan, “Bunların asılsız, mesnetsiz olduğunu daha önce de ifade ettim. Türkiye’de gerçek ortada. Yıllık ortalama yüzde 5 büyüyen bir ekonomimiz var. Bankacılık ve mali sistem güçlü, yatırımlar ise her yıl istikrarlı artıyor”.

“Gerçek ortada” dedikten sonra söylediği cümlede iki yanlış, bir eğri var.

1. Ekonomimiz yıllık yüzde 5 büyümüyor. 2014’te yüzde 3 büyüyeceğimizi varsayarsak, son 3 yılın (2012-2013-2014) ortalaması yüzde 3.1 oranında.

2. Yatırımlar her yıl istikrarlı artmıyor. Tersine özel kesim yatırımlarının milli gelire katkısı negatif. Yanlış duymadınız negatif. Son 10 çeyreğin ortalaması büyüme değil, yüzde 2.3 küçülme yönünde.

3. Bankacılık ve mali sistem güçlü; ama başı banka batırmaya çalışan siyasetçilerle belada olan, dolayısıyla en büyük tehdidi devletin en üst kademesinden alan bir bankacılık sistemimiz var.

Sahi ne demişti Cumhurbaşkanı? Ekonomi hakkında çıkan yalan yanlış haberler demişti değil mi? Başka bir denilecek söz kalmıyor.

 

yatırımlar

Uncategorized

Faciadan PR kampanyası çıkarmak…

Kredilerdeki pazar payı yüzde 2.5 olan bir banka genel müdürüsünüz, “ölen madencilerin bankaya olan kredi borçlarını sildiğinizi” ilan ediyorsunuz. Rakam soruyorlar, yanıt vermiyorsunuz. Ölen kaç madencinin bankanıza borcu var? Sessiz kalıyorsunuz.

Yardım ve bağış özeldir diyorsanız, Soma şubeniz aracılığı ile ölenlerin yakınlarına ulaşırdınız. Yok tribünlere ne kadar yardımsever olduğunuzu duyurmak istiyorsanız, bunun açık bir biçimi var aslında; bir yardım miktarını açıklarsınız, kimsenin de küçümseme hakkı yok orada.

Bakın bu popülizm kokan hareketin olasılık hesabı nasıl?
Basit ama ‘mükemmel’ bir olasılık hesabı;
1. ‘Mükemmel’ olsun diye önce 301 madencinin tamamının kredi kullanıyor olduğunu varsayıyoruz. Bu durumda, pazar payına göre o banka 8 madenciye kredi vermiş olabilir.
2. 1000-1500 TL arası maaşı olan ve ev kirası ödeyen bir birey, üç yıllık vade ile alsa alsa 5000 TL kredi alabilir. Bu da, aylık 200 TL geri ödeme demek. Daha kısa vade ile zor. Çünkü aylık ödemeyi kabaca üçle çarpmanız lazım. Haydi biraz esnek olsunlar, kredi miktarı 8000 TL olsun.
3. (8 X 8bin)=64 bin TL eder.
Bu rakam da en ‘mükemmel’ olasılıkla çıkan rakam.
Bankalar muğlak sayılarla neden böyle elim bir konuda duygu sömürüsü yapıyorlar?

İşin başka bir boyutu da, bankalar müşterilerine bireysel kredi teklifi sunarken hayat sigortasını da öneriyor. Şöyle bir ‘olta’ tarafı var; eğer hayat sigortası da yaptırırsanız, bireysel kredideki faiz oranınız daha düşük oluyor. Hayat sigortası, başınıza bir şey gelirse krediyi kapatıyor. Sözün özü; ‘kredi borcunuzu sildik’ temelsiz de kalan bir ‘kıyak’, sahte bir ‘iyilik’.

Oysa bankalar bu tribün şovuna soyunmak yerine, basit bir yola girebilirdi; Soma’da şubesi olan her banka, en küçüğü 100 bin TL’den başlayarak verse en az 4 milyon TL’lik bir bağış çıkar. Hatta Bankalar Birliği çatısı altında yardım kampanyası açıp, hatırı sayılır bir fon oluşturabilirlerdi.
Tribüne oynamak, popülizm; işi pespayeleştiriyor.

Ekonomi, para politikası

Altın fiyatları bankaları nasıl etkiledi?

Altın fiyatları son bir haftada sert biçimde geriledi. Aybaşında 1600 dolar/ons seviyesinden 1320 dolar/ons seviyesine gerileyip, 1375 dolar/ons seviyesinde tutunmaya çalışıyor.

Peki bu düşüş bankalara ve Merkez Bankası’nın uyguladığı Rezerv Opsiyon Mekanizması’na etki edecek mi? Evet.

Bakın basit hesap aşağıda:

05.Nis

17.Nis

Fark (dolar)

Dolar/Ons             1,550              1,350    -200
TCMB Altın rezervi (ton)                 407   
   Dolar karşılığı (milyon dolar)           20,302            17,683    -2,620
Zorunlu karşılık/ altın (ton)                 291   
   Dolar karşılığı (milyon dolar)           14,517            12,643    -1,873
Merkez Bankası’na ilave yatırılması gereken miktar: 43.2 TON
Kaynak: TCMB

Altın fiyatlarının düşmesinden dolayı Merkez Bankası’nın elindeki altınların değeri 2.6 milyar dolar düştü. Bunun içinde bankaların Merkez Bankası’nda karşılık olarak tuttukları altının değerindeki 1.8 milyar dolarlık düşüş de dahil.

Bu fiyat seviyesinde, bankalar Merkez Bankası’nda daha fazla altın tutmak zorunda. Hatta karşılıkları eksik tutar poziyondalar. Bu yüzden yukarıdaki hesaba göre 43 ton altın borçlanıp, Merkez Bankası’na teslim etmek zorundalar. (1 milyar 873 milyon dolar= 43 ton altın @1350)

Fiyat düşüşü sonunda eksik altın tutuyor olduklarından dolayı, açığı telafi etmek için; karşılıkları eksik tutukları gün kadar aynı miktarda fazla altın tutmak zorundalar. Bu yüzden kaba bir tahminle 50 ton altına ihtiyaçları var.

Kimden bulacaklar? Londra piyasasından tabii ki.

Özeti bu.

NOT:

Tereddütler olmasın, altın fiyatının düşmesi ve bankaların Merkez Bankası’nda tuttukları altın karşılıklarının azalması nedeniyle ilave olarak getirecekleri altınlar nedeniyle maliyetleri artmıyor. İlave bir likidite ihtiyacı da doğurmuyor.

Örneğin 500 milyon TL’lik bir zorunlu karşılık yükümlülüğünün yüzde 30’unu altın olarak Merkez Bankası’nda tutan bir banka;  1550 dolar/ons seviyesinde 2.8 ton altın tutarken, 1350 dolar/ons seviyesinde 3.2 ton altın tutmak zorunda. Artan altın miktarının altın olarak ödenecek faizi de artıyor. Ancak bu altın cinsi faizin, dolar karşılığı değişmiyor. Bankalara, sadece ilave işlem nedeniyle küçük bir operasyon maliyeti ortaya çıkıyor, o kadar.

Ekonomi

Rekabet Kurumu’nun bankalara verdiği ceza SPK’yı neden ilgilendiriyor?

Rekabet Kurumu 12 bankaya “mevduat, kredi ve kredi kartı hizmetleri alanında 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin ihlal edildiği” için toplam 1.1 milyar TL ceza kesti.

Bu bankalar (banka yönetimleri demek gerekir) verilen cezaya hukuksal yolları takip ederk itiraz edebilirler. Etmezlerse ‘verilen ceza ile kurtulduk, gerisini kurcalamayalım’ düşüncesi egemen oluyor demektir. Nihai olarak atılı suçu kabullenmek anlamına da gelir. Bu, bankaların bileceği iş.

Tek sorun kalıyor geriye, o da, SPK ne diyecek bu işe?

Sorun şurada; bu 12 banka içinde önemli bölümü halka açık ve İMKB’ye kote durumda.

Cezalar, bu bankaların ‘yönetim kararları’ ile (ya da hatası demek gerekir) ortaya çıktığına göre, SPK; aynen Galatasaray Sprotif A.Ş. olayında olduğu gibi, bankalar şunu diyebilir: “genel kurulda bu cezanın yöneticilere rücü edilip edilmeyeceği konusunda karar alın”!

İşte verilen ceza bana kalırsa yeni bir kapıyı da açmış durumda.

Not: SPK 12 Şubat 2013’de GS Sportif A.Ş.’ye 713 bin TL ceza kestikten sonra bununla ilgili olarak şöyle de bir karar almıştı:

2013_5_6