2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

Maceracı ekonomi politikası deneyi

Haziran sonu, temmuzun ilk haftası son iki yılda 3 önemli gelişmenin yıl dönümü. Birincisi; 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası kurulan “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin” ve bu sistemin 9 Temmuz’da ilan edilen kabinesinin ikinci yıldönümü.

İkincisi, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde İstanbul seçiminin zorlama nedenlerle 23 Haziran’da yenilenmesinin ve iktidar partisinin büyük bir oy farkıyla en büyük metropolü kaybedişinin tescil edildiği bir haftanın yıldönümü.

Üçüncüsü de bu seçim yenilgisinden hemen sonra temmuz ayının ilk haftasında Merkez Bankası başkanı Murat Çetinkaya’nın görevden alınmasının yıl dönümü.

Tüm bunların birbiri ile ilişkisi, büyük iddialarla kurulan “Türkiye tipi başkanlık sisteminin” kurumsal başarısızlığı ve çöküşü, yerel seçimde ortaya çıkan siyasi hasar, devamında da maceracı bir ekonomi politikasına kayışı getirmiş olması.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen sonrasında, “Ver papazı, al papazı” biçiminde ortaya koyulan pazarlık girişimin “şantaj diplomasisine” dönmesiyle ABD’nin tehdit ve ambargoları ile karşılaşılması ve devamında da zaten kırılgan olan ekonominin krize girmesiyle sonuçlanan bir kriz yaşandı; 2018 Ağustos krizinde.

Bu kriz, ekonomi jargonunda “ani duruş” olarak tanımlanan sermaye hareketlerinin girişinin durması ve sermaye çıkışı ile kredi çöküşü getirdi. Bu da ekonomiyi sert bir durgunluğa itti.

Başkanlık seçiminin yapıldığı Haziran 2018’de son 4 çeyreklik GSYH 884 milyar dolarken, 2020 sonunda 700 milyar dolar seviyesinde olması kuvvetle muhtemel. Çok belirgin bir düşüş var.

2018’de krizin ilk günlerinde “bize ekonomik savaş ilan ettiler” sözleri ile yerleşikleri daha da endişelendiren Ankara, devamında ise kötü yönetimle krizi geniş bir alana ve zaman yaydı. Atılan adımların büyük kısmı; yasaklama, kısıtlama, “aba altından sopa gösterme” gibi ekonomiyi serbest piyasadan uzaklaştıran adımlar olunca, yurtiçinde ve dışında endişeleri daha da büyüttü.

Kayıpla sonuçlanan 2019 yerel seçimleri sonrasında, maceracı ekonomi politikası tamamen Merkez Bankası kaynaklarına el atmayı ve aşırı biçimde kredi genişlemesine dayanan, özel kesimdeki bankalara kredi verme baskısı ile özel kesim girişimcilere ise fiyatlar ve yatırım kararları üzerine baskıya dayanıyor.

Yerel seçim şoku

2019’da 31 Mart seçimlerinde iki büyük metropol kenti kaybeden, bu iki kentten “amiral gemisi” olan İstanbul’daki seçimleri yapay itiraz ve zorlamalarla yenileten iktidar partisi, 23 Haziran’da yenilenen seçimden büyük bir hezimetle çıkınca herkesin gözü yeniden ekonomiye dönmüştü. Acaba durgunluğa çözüm getirecek miydi?

Çünkü 2018 Ağustos krizinden sonra içine düşülen durgunluktan toparlanma geçişin izleri hala yoktu. 2019 Haziranına kadar geçen sürede, krizin nedenlerine değil, sonuçlarına dönük “örtüleme”, görünür halini kapatma çabası çok daha öne çıkmıştı. İşsizliği perdelemek için uzun bir süre kayıtlı istihdam sayıları “web sitesini yeniden düzenliyoruz” bahanesi ile yayımlanmamaya başlanırken, Ağustos 2018 krizi sonrasında kur şokunun enflasyona yansımasının üzerine de “şal örtme” çabaları vardı. Ankara’dan açılan telefonlarla üreticilere fiyat düşürme baskısı yapılırken, “ucuz sebze meyve” görüntüsü sunulması için kent meydanlarında “tanzim satış tezgâhları” açılıyordu. Kur artışının önüne geçmek için de “arka kapı” yöntemleri ile Merkez Bankası’nın rezervleri eritilmeye başlanmıştı. Bu da swap işlemleri ile saklanıyordu.

Seçimler sonrası herkes ekonomide bir yeni politika çıkacak mı merak içindeydi. Ancak Ankara ve İstanbul gibi iki büyük metropolü kaybeden iktidarın, kaybettiği zemini kazanmak için daha “maceracı bir ekonomi politikasına” kayacağını düşünüyordum. Öyle de oldu.

Ankara yanıltmadı

Temmuz ayının ilk haftasında, “Maceracı ekonomi politikası” olarak nitelediğim politikalara geçişin ilk adımı, 6 Temmuz 2019’da Merkez Bankası başkanı Murat Çetinkaya’nın görevden alınması oldu.

Çok belli idi ki; Ankara seçimdeki kaybı ekonomideki gelişmelere bağlıyor, bunun için de ilave bir “gaza basma” sürecine ihtiyaç duyuyordu.  Bunun önünde kim duracaksa ezip geçiliyordu.

2019’un ilk çeyreğinde yüzde 2.3 küçülen ekonomi, ikinci çeyrekte yüzde 1.6 küçülürken, üçüncü çeyrekte ise yüzde 1 büyüyebilmişti. Son çeyrek büyümesi ise yüzde 6 oldu. Bu büyümenin 3.8 puanı özel tüketimden gelirken, 8.4 puanlık katkının stok artışından gelmesi dikkat çekiciydi.

Zayıf bir genel büyüme tablosu altında borç çeviren, borç yapılandırması ile ilerleyen şirketler kesimi varken, sorunları bir süreliğine halı altına süpüren bir süreç vardı ekonomi yönetiminde.

2019 Temmuz başında Merkez Bankası başkanının görevden alınması sonrasında, politikalarda beklenen oldu.

Çetinkaya’nın yerine atanan Murat Uysal ve ekibi hemen hızla blok faiz indirimlerine girişti. Hemen ilk toplantıda yüzde 24’ten 4.25 puan indirim yapılırken, yılsonuna gelindiğinde yarı yarıya yüzde 12’ye indirilmişti. Bu devam da etti; en son 2020 mayıs ayında yapılan indirimle faizler yüzde 8.25’e düşürüldü. Bir yılda 15 puandan fazla bir indirim yapılırken, Merkez Bankası’nın kârı öne çekilerek bütçeye aktarılıyor, ihtiyat akçesi de yapılan düzenleme ile Hazine kasasına gidiyordu. Aynı zamanda bütçe açığı da kayda değer biçimde açılmaya başlanıyordu.

Mayıs 2018 sonunda 56 milyar TL olan bütçe açığı, Mayıs 2020’de 3 kat aratıp 146 milyar TL’ye çıkarken, Merkez Bankası’ndan alınan ihtiyat akçeleri ve yıllık karın açığı kabaca 100 milyara yakın düşürdüğünü de hesaba katmak gerekiyor.

İlginç olan, ekonominin temel parametrelerinden biri olan faizler bu hızla düşürülürken, iktidara yakın medyada “faiz indi, döviz kuruna bir şey olmadı” söylemi ses buluyordu. Oysa kamu bankaları ile döviz satışları hızla devam ediyor, bu dövizler Merkez Bankası’nın rezervlerinden gidiyor, ortaya çıkan erime de bankalar ve Katar ile Çin Merkez Bankası’ndan alınan swaplarla “makyajlanıyor”, bu dövizler “erimemiş gibi” sunuluyordu.

Covid-19 salgını ile yabancı yatırımcılar dövizlerini yatırımlardan çekme sürecini hızlandırdılar. Yerleşikler de bir kısım döviz hesaplarını sistemden çekerken, bir taraftan da altın almaya başladılar. Sadece Covid-19 salgını sonrasında Merkez Bankası’nın döviz rezervleri haziran sonu itibariyle yaklaşık 31.5 milyar dolar eridi. Mayıs sonunda Katar Merkez Bankası’ndan 10 milyar dolar swap işlemi ile 21.5 milyar dolar erimiş görünse de.

Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin erimesi, çok doğal olarak döviz rezervlerinin yeterliliği tartışmasını gündeme taşıdı.

Son gelinen noktada hesaplar şöyle yapılıyor; haziran sonunda brüt döviz rezervi 51.4 milyar dolar. Altın rezervi de 38.8 milyar dolar. Yani toplam rezerv 90.2 milyar dolar.

Mayıs sonunda 54.3 milyar dolarlık döviz rezervi varken, bankanın açıkladığı swap verilerine göre; 16 milyarı doları Katar ve Çin merkez bankaları ile yapılan swaplardan, 35.8 milyar doları da bankalarla yapılan swaplardan “bilançoya yazılan” rezervler. Yani döviz rezervlerinin neredeyse tamamı swapla sağlanmış. Bankalar, kâğıt üzerinde “Al TL’ni geri, ver dövizimi” derse altınlar dışında rezerv diye bir şey kalmıyor.

Özeti şu; Merkez Bankası “alın size TL, bana döviz borç verin” diyerek swap yapmamış olsa neredeyse altın hariç tüm rezervlerin erimiş olduğunu görecektik.

Peki bu döviz talebi nereden geldi de bu dövizler satılarak eritildi? İşleri ekonomiyi yönetmek olanlar neden çıkıp da “dış güçlerin oyunundan” bahsediyor hala?

Yılbaşından haziran sonuna kadar 6 ayda yabancıların satarak çıktığı tahvil ve hisse senedi miktarı 11.5 milyar doları bulurken, yerleşiklerin bankalardan satın aldığı döviz miktarı 7.5 milyar doları buldu. Bu döviz talebinin “arka kapıdan” kamu bankaları eliyle satılarak karşılandığı hesaba katılırsa sürpriz yok.

Başkanlık sistemine geçişle, devamında da parasallaşan ve hızla düşürülen faizlerle ani duruş güçlendi, döviz girişi bir yana çıkış devam ediyor.

Negatif reel faiz ve devasa kredi genişlemesi

Ankara ise kamuoyuna sürekli bir “yabancıların ekonomiyi çökertmeye çalışması” biçiminde anlatıyor. Ne yapacağını bilemeyen, kötü yönetim sergileyen, sürekli olarak da TL’nin konvertibilitesine hasar veren yasaklar, kısıtlamalar ve ağır işlem vergileri getiren Ankara’nın tek bildiği bu; serbest piyasa koşullarını kilitlemek, iktidar gücü ile kurumlara ve şirketlere “aba altından sopa sallama” ile sorunlara çare arayışı. Kimisi kısa vadede belki zaman zaman etkili olmuş gibi görünse de orta vadede kırılganlığı besleyen, krizi derinleştiren bir politika bu.

Peki neden yerleşik yurttaş ve şirketler dövize yöneliyor?

Basit; hukuksuzluk, keyfilik, ağır baskı, demokratik değerlerden uzaklaşma gösteren iktidara ve onun kurduğu sisteme güvensizlik ile hızla düşürülen faizlerle negatif reel faiz düzeyine gerileyen TL getirileri.

Düşürülen faizler yanında bir de belki de son 10 yılda görmediğimiz, çok kısa bir dönemde devasa kredi genişlemesi yaşanıyor.

Pandemi sonrasında da BDDK eliyle bankaları kredi genişlemesine zorlamak için getirilen “aktif rasyosu” uygulaması da reel getirileri iyice aşağı çekti. Kredi genişlemesine sıcak durmayan bankalar rasyoyu tutturmak için mevduat azaltmayı tercih ederek mevduat faizlerini iyice aşağı çekince faizler enflasyonun altında kaldı.

Kamu bankaları olmadığı kadar büyük bir kredi genişlemesine giderlerken, özel ve yabancı bankalar çok daha yavaş bir artış gösteriyor.

Türkiye’de pandemi döneminin başlangıcı 6 Mart haftası olarak baz alınırsa 26 Haziran haftasına kadar 16 haftada TL krediler yüzde 20’lik oranda 351 milyar TL’lik artış gösterirken, bunun yüzde 66’sını kamu bankaları sağladı. Üç büyük kamu bankasının toplam bankacılık sistemindeki aktif büyüklüğüne göre ağırlığı yüzde 36 seviyesinde.

2019 Haziran’ında yenilenen seçimden sonra bugüne kadar olan TL kredi büyümesi de yüzde 39.4 gibi çok yüksek bir artışı gösteriyor. Bunda yine kamu bankalarının payı çok yüksek; artan kısmın yüzde 65’ini kamu bankaları sağlamış.

Ekonominin kimyası değişti

2018’de başkanlık seçimine giderken başlayan, seçim sonrasında da hızlanan eğilim şöyle bir tablo çıkardı; Türkiye’de ekonominin kimyası değişti. Her alanda özel sektör “kelepçelendi”. Fiyatlamadan, kaynak kullanımına, yatırım izinlerinden her türlü düzenlemeci üst kurulların faaliyet alanına kadar “Parti devleti sizi izliyor” heyulası girişimcilerin üzerinde “kılıcını” hissettirdi.

Kamu bankaları giderek daha baskın hale geldiler. Kamu bankaları bir taraftan hem Merkez Bankası’nın rezervlerini kullanarak hem de kendileri pozisyon açarak (2020 yılında 6 ayda 6.5 milyar dolar) kur politikasına yön verirken, diğer taraftan da TL cinsi kredilerin, 2018 başında yüzde 37’si kamu bankalarına aitken, Haziran 2020 sonunda yüzde 50’sine ulaştı. 

Durgun bir ekonomide temel yapısal sorunları çözmeden yüksek bir kredi enjeksiyonu, komadaki bir hastaya adrenalin zerk etmek gibi kısa vadede bir hareketlenme getirebilir belki ama sürdürülebilirlik olmadan yeni “zombi” firmaların sayısını artırmaktan başka işe yaramayabilir. Pandemi nedeniyle ihracat siparişlerinde düşüş, turizmde neredeyse toptan kayıp tablosu olan ülkede yatırımların da durduğu hesaba katılırsa kredi genişlemesi nereye akacak?

Olağanüstü yüksek kredi genişlemesinin fiyatlar üzerine nasıl bir etki yapacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak, yüksek döviz borçlusu olan, döviz girdileri zayıflayan bir ülke için kur üzerine baskı yapacağı çok açık. Bunun iyi bir örneği KGF kredileri ile yüksek kredi genişlemesi yapılan 2017’dir. Sonuçta kur artışı için zemin oluşturmuştu.

Şimdi sadece turizmden en iyi olasılıkla 25 milyar dolar kayıp ufukta görünüyor. Buna ihracat siparişlerinde de düşüşle; yüzde 10’luk bir kayıpla (IMF tahmini; Euro Bölgesi’nde yüzde 10’luk küçülme öngörülüyor) muhtemelen kabaca bir 15 milyar dolar daha eklenecektir. Nisan ve mayıs ayları gösteriyor ki ihracattaki kayıplar ithalattan çok daha büyük, hacim küçülse de dış ticaret açığı büyüyor. Bunu da binlerce ithal ürüne ilave gümrük vergileri koyarak önleme çabası var.

Dış talep şokuna içeride faiz indirimini negatif alana taşıyarak ve devasa bir kredi genişlemesi ile yanıt veren bir ekonomi yönetimi, muhtemelen ne yaptığını bilmiyor olmalı. Zira bu bir makroekonomik çerçevesi olmayan maceracı ekonomi politikasının sonuçlarının bedelini yerleşikler ödeyecek.

Ankara’nın iktidarı kaybetme korkusu ile ekonomide girdiği maceranın sonunu tahmin etmek zor olmasa da hasarın ne boyutta olacağını merak etmemek mümkün değil.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Reform, siyaset

23 Haziran depremi sonrasında ekonomi ne olacak?

İstanbul’daki 23 Haziran seçiminde 9 puanlık fark Ankara’da siyasi deprem etkisi yaratttı. Bu sonucun ekonomideki derinleşen krize kapsamlı ve etkili bir program çıkaramayacağı çok açık.

Bir ekonomi programı, yeni kabine, reform mümkün mü?

DW Türkçe için yazdığım yazıyı okumak için şu bağlantıya tıklayınız:

23 Haziran depremi sonrasında ekonomi ne olacak?

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Kamu bankalarının “seçim görev zararı”

3 kamu bankasının yılın ilk çeyreğinde sadece kendi döviz varlıklarından sattıkları döviz miktarı 3.2 milyar doları buldu.

DW Türkçe için yazdığımı yazıyı okumak için lütfen şu bağlantıya tıklayınız:

Kamu bankalarına “seçim görev zararı”

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

Tüketici güveni nasıl yükseldi?

Yeni yazım: Muhalefetin, AKP yönetimindeki iki büyük metropolü alması tüketici güvenini yükseltti. Reel sektördeki şirketler ise henüz bu iyimserliğe kavuşamadı.

Yazımı okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayınız:

https://www.dw.com/tr/analiz-t%C3%BCketici-g%C3%BCveni-nas%C4%B1l-y%C3%BCkseldi/a-48528221

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, siyaset

Krizde seçim molası bitti

Seçimden bu yana bir ay geçmesine karşın ekonomi politikasında adım atılmamış olması durgunluk ve maliyet baskısı altında şirketler kesimini zorlu bir patikaya sokuyor. Merkez Bankası ise yeni bir deney peşinde.

Yazımı okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayın:

https://www.dw.com/tr/analiz-krizde-se%C3%A7im-molas%C4%B1-bitti/a-48510819

2018 Ekonomik Krizi, siyaset

Toplumun mesajı 1 Nisan şakası değil

Türkiye’de milli gelirin yüzde 40’ını üreten iki büyük metropol belediyesini kaybeden iktidarın, reformlardan çok popülist politikalara yaslanma olasılığının güçlü olduğunu düşünüyorum.

DW Türkçe için seçim sonuçlarını değerlendirdim:

Yazıyı okumak için bağlantıya tıklayınız:

https://www.dw.com/tr/analiz-toplumun-mesaj%C4%B1-1-nisan-%C5%9Fakas%C4%B1-de%C4%9Fil/a-48146572