2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

FPK Washington’da toplanmış!


“Artan TL mevduat kanamasına karşı bankalar, Albayrak’tan 2 puanlık faiz artışı kopardılar.”

PPK, Merkez Bankası’nın faizleri belirleyen Para Politikası Kurulu’nun kısaltması. Kabaca 40 günde bir toplanıp Merkez Bankası’nın uyguladığı kısa vadeli politika faizini belirler. Banka bu faiz oranından piyasaya para verir.

Kısa vadeli faizler, Merkez Bankası’nın belirlediği gecelik ve bir haftalık dışında aylık ve 3 aylık vadedeki araçların da faizlerini içerir. Merkez Bankası faizleri bunları da etkiler. Tabi ki serbest piyasa koşullarında. Ancak son 6 ayda bu faizleri bizatihi ekonomi yönetimi belirliyor. Kamuoyu önünde değil, “arka kapı” yollarıyla, “aba altından sopa göstererek”.

Özetle kısa vadeli faizlerinin bir bölümünü Merkez Bankası, bir bölümünü de Albayrak belirliyor. Yani adını biz koyalım; “Faiz Politikası Kurulu”.

İşte bu yüzden bir harfi kaçırıp, başlığa bakarak “Peki PPK Ankara yerine Washington’da mı toplanmış?” diyenler olacak. Hayır ama bu başka. BU FPK. Önce İstanbul’a gidelim. Evet İstanbul. Karıştı mı? Anlatalım.

Malum Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak başkanlığındaki ekonomi yönetimi Ankara’da bankalara mevduat ve kredi faizlerinin nerede olacağını yani uygulayabilecekleri “maksimum faizleri” empoze diyordu.

Bu serbest piyasa olma iddiasındaki bir ülke için tuhaf değil mi? Ama Rahip Brunson krizi geride kaldıktan sonra durum böyle.

Faizler Ankara’dan empoze ediliyor. BDDK sopası altındaki bankalar da mecburen buna uymak zorunda kalıyorlar. Ankara’dan söylenene uymayan üst düzey bankacılar ise bankaların hissedarlarına işaret edilerek gönderiliyor, işten atılıyor. Başkanlık sistemi ile “Komuta ekonomisi” işte böyle hayata geçmiş oldu. Geçmişte de “bakın göreceksiniz faizi nasıl düşüreceğiz” söylemi de yerine oturdu.

Yakın zamana kadar bankalara, TL mevduat faizlerinde en yüksek yüzde 20.50, kredi faizlerinde de en yüksek yüzde 27 olacağı, bu oranların üstüne çıkılmayacağı direktifi verilmişti.

TL Mevduatta Erime

Bunun sonucu iki durum ortaya çıkmıştı; birincisi, TL mevduattan döviz ve diğer yatırım araçlarına kaçış. İkincisi de bastırılmış kredi faizleri ile şirketlere arbitraj olanağı yaratılmıştı. Öyle ki şirketler özellikle süper düşük kredi faizi teklif eden kamu bankalarından kredi alıp bunu euroya çevirerek (Swap işlemleri ile) kur risksiz sıfır faizli bir yıllık Euro kredi almış gibi arbitraj yapar hale gelmişlerdi.

Bastırılan faizler ile tasarrufçu bireyler ve şirketlerin sadece 2019’un ilk üç ayında dövize kaydırdıkları tutar 20 milyar doları geçiyor. Hala elinde TL tutanlar ise ellerindeki TL ile brüt yüzde 20.50’lik faizden (net yüzde 17.4) mevduata yatırmak yerine yüzde 24’e yakın getiri sunan likit fonlara paralarını yatırmaya başlamışlardı.

Bunu engellemek için, Ankara hemen “likit fonların” portföylerinde en az yüzde 50 ağırlık oranında banka mevduatına yatırım yapması koşulunu uygulamaya sokuverdi. Hangi kurum eliyle? Kuruluş felsefesi ve yasasında temel dayanak olan “küçük yatırımcıyı korumak” olan Sermaye Piyasası Kurulu eliyle. Buna rağmen yatırım fonları hala Ankara’dan belirlenip bankalara empoze edilen mevduat faizinden yüksek getirmeye devam ediyordu.

Rahip Brunson’ın serbest bırakıldığı ekim ortasında 1 trilyon 22 milyar TL olan Türk Lirası mevduatlar kabaca 6 ayda nisan başında 972 milyar TL’ye geriledi. Normal koşullarda faiz kadar artmış olsaydı 1 trilyon 130 milyar seviyesinde olacaktı. Özetle 150 milyar TL’lik bir erozyon var.

Bankalar dövize ya da likit fonlara akan TL mevduat erozyonuna önlem almak için bu defa SPK’dan aldıkları izinle banka bonosu ihraç etmeye başladılar. Bankalar 3-4 aylık bonolardan başlayıp 9 aya kadar uzanan vadede bono ihracı yapmaya başladılar. Bunların faizi de mevduat faizlerinin yüzde 20.50 olduğu yerde yüzde 22-22.50 gibi faizlerle yapıldı. Gelir vergisi stopajı da yüzde 10 olduğu için net getirisi yüzde 20.3 olabiliyordu. Yani mevduattan epey yukarıda getiri sağlıyor, likit fonlarla yarışabiliyor, alan oldukça da bankaların TL erozyonuna merhem oluyordu.

Peki ne mi oldu? Bono ihracı yapma izni verilen bankalar bu bonoları müşterilerine satmışlardı ama Ankara’dan engelleme görüyorlardı. Satılan bonolara bir tür elektronik kimlik numarası olan ISIN numarası verilmiyordu. Bu durum bankaları açıkta bıraktı. Çünkü ISIN numarası olmadan, satışı yapılan bonolar müşteri hesaplarına aktarılamıyordu. Bankalar sanki açığa bono satmış 1980’li yıllar bankerleri gibi olmuştu.

İstanbul’daki kulislerde, SPK’dan izin alarak bono ihracına çıkan ve hatta bunu müşterilerine satan bazı finansal kuruluşların Takasbank’tan ISIN numarası alamadığı için bu satışı müşteri hesaplarına geçemediği ve sonuçta, “müşteri talebi gelmedi” diyerek bono satışlarını iptal ettiğini konuşuyor. Engelleme için bu finansal kuruluşlara söylenen bahane de “teknik sorun var” olmuş.  

Ankara bunu neden yapıyordu? Faizi kontrol etme, düşürme takıntısından. TL tasarruflar, Merkez Bankası’nın sunduğu yüzde 24’lük politika faizinden yararlanamıyorlardı. Bankalar, finansal kuruluşlar mevduattan daha yüksek getiri sağlayan bir finansal araca dayalı borçlanmaya eğilim gösterince buna “taş konmuştu”.

Finansal aktarım mekanizmasının işlemesine böyle bir “kaya” dayanmışken, Merkez Bankası yetkilileri “sıkı duruştan” bahsedebiliyorlardı.   

Geçen hafta bu konu kriz yaratınca bankacılar Bankalar Birliği çerçevesinde toplantı talep ediyorlar. Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın’a iletiyorlar bu açmazı.

TL faizlerini baskılayan Ankara, bankaların TL kanamasına yol açmıştı.

Bankalar Birliği yönetiminde olan bankacılar geçen hafta sonu toplanıp durumu konuşuyor ve Başkan Aydın’dan Bakan Albayrak’a durumu iletmesini istiyorlar.

İstedikleri şu; bu faizle mevduat kanaması sürüyor, banka bonosu konusu da malum. Biraz faizlerde Ankara’nın “vidaları gevşetmesi” isteniyor.

Sonunda Washington’dan haber geliyor; evet 2 puanlık bir faiz artışı yapılıyor.

Bakan Albayrak, JP Morgan’ın müşterisi olan topladığı kallavi yatırımcılara “serbest piyasa” türküsü söylerken, geride bıraktığı bankacılar kendisine “serbest faiz duası” için İstanbul’da toplanmışlardı.

Sonunda, bankalara mevduatta yüzde 22.50, kredide ise yüzde 29’a çıkma izni geliyor Washington’dan.

Nasıl yatırım ortamı, nasıl serbest piyasa ama? Sorun, ekonomiyi yönetenlerin bunları yabancı yatırımcıların bilmediğini sanmasında.  Bu yüzden, JP Morgan toplantısının kötü geçmesi sürpriz değil.

Uğur Gürses

Reklamlar
2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

44 kişilik fiyasko

Yıllık Bahar Toplantıları için IMF’nin merkezi Washington’ giden Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak sanki sıradan ve rutin bir yatırımcı raporuna soruşturma açtırmamış gibi o kurumun yani JP Morgan’ın kapalı biçimde yapılan geleneksel yatırımcı toplantısında konuştu.

Kapalı toplantıda ne konuşuldu? Kim ne dedi, nasıl karşılandı? Bu soruları, işi halka ilişkiler ve tanıtım değil de kamuyu aydınlatmak olan uluslararası finans basını merak etti. Toplantıya katılanlara sorulmuş ve alınan yanıtlar her üç haber kanalından da (Bloomberg, Reuters, Financial Times) aynı nitelikte çıktı; bir fiyasko idi.

Bunu da hükümet yandaşı basın kuruluşları “Türk ekonomisine ağustos ayından beri devam eden ‘algı operasyonlarına’ dün bir yenisi daha eklendi. Reuters, Bloomberg, Financial Times’ta yer alan Türkiye ekonomisi ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak haberler sosyal medyada da kara propaganda amacıyla paylaşıldı” denildi.

Peki bu haberlerde ne denilmişti? Bu yok.

Ne denildiğine ve analize geçmeden önce, merak edip baktığım bir belgeden ilginç bir tablo çıktığını paylaşayım.

Malum IMF Bahar Toplantıları Nisan ayında yapılır. Bu toplantılara tamamen hükümet ve merkez bankası yetkilileri katılır. IMF’nin davet ettiği kurum ve kişiler ile sivil toplum kuruluşu temsilcileri de katılır. Ama Ekim ayındaki büyük toplantı gibi değildir.

Heyet değil kafile

Bu yılki katılımcı listesine (Bakınız dipnot) baktığımda ne gördüğümü paylaşayım. Türkiye’den bu toplantılara gitmek için Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan bildirilen heyetin sayısı tam 34 kişi. Bakan Albayrak’a; 3 bakan yardımcısı, 5 danışman, 11 koruma, 1 basın danışmanı, 1 fotoğrafçı, 1 protokol şefi ve 2 protokol uzmanı olmak üzere 24 kişi eşlik etmiş görünüyor. Hazine’den teknik düzeyde ise genel müdür, daire başkanı, uzman olmak üzere 9 kişi. Washington’daki Büyükelçilik ve daimî misyon görevlileri bu listeye dahil değil. Hani bir ihtimal; “biz önceden olası heyet bildirimi yaptık hepsi gitmedi” denilebilir mi? Toplantıya katılanların gözlemine göre, bu toplantıya bu liste kadar kalabalık bir heyet girdi. Diğer ülke heyetlerine göre gözlenen “en kalabalık heyet”.

Merkez Bankası’ndan da Başkan Murat Çetinkaya dahil 10 kişi katılmış.

Böylece Türkiye’den Washington’a taşınan heyet 44 kişiye ulaşıyor.

Herhalde 44 kişiyle gidip de yatırımcılara “gördüğüm en kötü maliye bakanı sunumu” dedirtmek kolay olmasa gerek.

Merak edip baktım; 320 sayfalık kayıtlı katılımcı listesinde mesela “fotoğrafçı” götüren kaç ülke vardı? ABD, Almanya, Fildişi Sahili ve Hindistan’la birlikte Türkiye vardı. Şu anlaşılabilir; ABD’liler ev sahibi diyelim, Almanya cari fazla zengini bir ülke olarak imaja para harcıyor olabilir. Ama geriye 3 gelişen ülke geliyor ki bunların da arasında krizde olan biziz.

JP Morgan yatırımcı toplantısında bulunan bir yatırımcıdan bana aktarılan gözlem şu; “başka hiçbir gelişen ülke maliye bakanı yok ki böyle şaşalı bir kalabalık bir grupla salona girsin.”

Bakanın çift koldan soruşturma açılan yatırım bankasının toplantısında iyi bir izlenim bırakmadığı Reuters’in haberindeki şu sözlerden çıkıyor; bir yatırımcı, “Eğer Fed ve Avrupa Merkez Bankası’nın gelişen piyasalar hiç risk sunmadığı bir ortamda olmasaydık Türkiye’nin en büyük satıcısı olurdum”.

Bellekleri 24 saat olanlar için anımsatalım; BDDK, “yayımlanan raporun yanıltıcı ve manipülatif içeriği sebebiyle finansal piyasalarda oynaklığa ve özellikle ülkemiz bankalarının itibar ve değer kaybına yol açtığı” iddiası ile, SPK da “yayımlanan raporun yanıltıcı içeriği nedeniyle başta bankacılık hisseleri olmak üzere Borsa İstanbul A.Ş.’de işlem gören hisse senetleri üzerinde spekülatif etki yarattığına yönelik” şikayetler çerçevesinde inceleme başlatıldığını açıklamıştı.

Her gün onlarca haber borsa ve mali piyasa araçları üzerine etki yapıyor, fiyatlar iniyor-çıkıyor. Üzücü olan şu; bu kurullara atanan kişilerin büyük bölümü, bu koltuklara oturduktan sonra bu piyasalar hakkında bilgi sahibi dahi olamadan önlerine konulan soruşturma-inceleme dosyalarını açıyorlar. Liyakate dayalı atamaların yapıldığı bir ülke olsaydık bu trajik durumlara tanık olmayacaktık.

Bakan Albayrak sanki böyle bir durum yaşanmamış gibi JP Morgan’ın yatırımcı toplantısında konuşup sorulara da yanıt vermiş. Basına kapalı bu toplantı sonrasında, daha önce Babacan ya da Şimşek döneminde yaşanmamış bir tablo ortaya çıktı. O da neredeyse üç farklı finans basın organında aktarılan toplantı izlenimleri benzerdi; çok kötü bir tablo vardı.

Bloomberg, Reuters, Financial Times muhabirleri bu kapalı toplantılara katılan yatırımcı kaynakları ile görüşüp ne anlatıldı ne soruldu ne yanıt verildi diye sorup, kaynakların kişisel görüşlerine de başvurmuşlar; nasıl bulduklarını da sormuşlar.

Hepsinin ortak noktasını herhalde Financial Times’daki şu sözler özetliyor: Bir yatırımcı “Felaket” diyerek devam etmiş, “Bir maliye bakanından gördüğüm en kötü performanslardan biri”.

Reuters ve Financial Times haberleri üzerlerindeki bağlantıda yer alıyor.

Benim de bu toplantıya katılan bir yatırımcının gözünden öğrendiğim benzer bir tablo ortaya çıkarıyor. Katılan bir yatırımcı, Albayrak’ın konuşması sırasında önünde oturan çok büyük bir yatırımcının “şaka mı bu?” diye sağına soluna sorduğunu aktarıyor.

Albayrak şöyle sanıyor olmalı; herkes malum haber kanallarını izliyormuş da kendilerine ne sunulursa olduğu gibi olanları kabulleneceklermiş gibi. “Nurlu ufuklara bakan güzel fotoğraf verirsek yatırımcıları etkileriz?” bakışı mı?

22 Mart haftası, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisi olduğunu veri kabul ederek mali yatırım yapan yatırımcılar, faiz ve kur manipülasyonlarının farkına varınca kendilerini korumaya almaya başlamışlardı. Bu defa Türk bankalarının yabancı yatırımcılara TL vermemesini telkin ederek “arka kapı” yolları denenince başta swap faizleri, CDS primleri ve devamında tahvil faizleri hızla yükselmişti.

Albayrak’ın sopayla düşürdüğü faizler yeniden Rahip Brunson’ın tutuklu olduğu zamanlara geri döndü. Kur da “arka kapı müdahalesinin” öncesinden çok daha yukarıda şimdi.

Türkiye’nin risk priminin göstergesi CDS primleri de öyle.

Piyasaya aba altından gösterilen sopa ile faiz düşürme çabası, açık bir ekonomi koşullarının tersine TL’ye erişimin kısıtlanması ile ne mi oldu? Hızla sermaye çıkışı yaşandı. 29 Mart haftası tam 1.4 milyar dolarlık portföy yatırımı ülkeyi terk etti. Bu son 4 yıl içinde görülen en yüksek haftalık çıkış. Brunson krizinde bile böyle çıkış olmamış.

İşin artık “orta oyununa” döndüğü çok açık da Ankara’nın hala sofraya sunduklarının yutulduğunu sanması tuhaf.

Örneğin yatırımcıların, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Washington’da yaptığı sunumda, “Sıkı para politikası duruşu ve iç talep koşullarındaki gelişmeler enflasyon göstergelerinde biraz iyileşmeye yol açtı” diye vurguladığı bir ibareye gülüp geçtikleri çok açık.

Çünkü yüzde 24’lük bir Merkez Bankası faizinin 3 puan altında mevduat 1-2 puan altında faizlerle kredi vermeye zorlanan özel ve yabancı bankalarının olduğu yerde “sıkı para politikasından” bahsetmek de “serbest piyasadan” bahsetmek de gülünç. Bu uygulamalardan Merkez Bankası’nın haberinin olmadığı söylemek de kamuoyunu sersem yerine koymak olur.

Uğur Gürses

Bu sayıyı nereden buldun diyenler için kaynak şurası: Dünya Bankası