2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

Ankara’nın ‘Alla Turca’ kur rejimi (*)

Türkiye’de kamu bankaları, aldıkları siyasi direktifle 1 yılı aşkın bir süredir döviz piyasasında 24 saat boyunca ‘döviz kuru savunması’ yapıyor. Bunu da örtülü biçimde sürdürürken, artık birkaç haftadır bakan düzeyinde ve Merkez Bankası Başkanı düzeyinde düşük tondan da olsa “yapıyoruz ama ekonomik güvenlik için” anlamında sözlerle kabul ediliyor. Ekonomi yönetiminin başındaki Bakan Berat Albayrak Nikkei’den Sinan Tavşan’ın bu yöndeki sorusuna “Finansal istikrar bir ulusal güvenlik konusudur” diyordu. TL’nin savunması için en önde gelen aracın, TL faizlerinin 12 puandan fazla düşürüldüğü bir süreçte hem de.

Geçen yıl Ocak-Mart ayları arasında tam da seçim öncesinde kurları kontrol etmek ve oy kaybını önlemek için kamu bankaları aracılığı ile döviz satışları yapılmış, kamu bankalarının sattığı dövizler de Merkez Bankası’nın ‘arka kapısından’ bu bankalara verilmişti.

Merkez Bankası’nın döviz giriş-çıkış yaratan işlemlerini mercek altına alan ekonomist Haluk Bürümcekçi, 2019 yılı bütününde yaklaşık 32 milyar dolarlık bir “buharlaşma” izi hesaplıyor. Yani, rezervlere eklenecekken ortada olmayan 32 milyar dolar.

Bunun diğer izi kendini belli ediyordu; yerleşiklerin döviz hesapları 32 milyar dolar artmıştı. Ödemeler dengesi hesaplarında; cari denge ve sermaye akımlarının kabaca başa baş olduğu dikkate alınırsa bu 32 milyar doları kimin sattığı açığa çıkıyordu. Kamu bankaları eliyle, Merkez Bankası’nda birikecek dövizler satılmış demekti.

Kamu bankalarının döviz satışı yapması, Türkiye’nin içinde bulunduğu döviz kuru rejimine ad koymayı da güçleştiriyor.

Türkiye sabit kur rejiminden dalgalı kur rejimine 2001 krizi sonrasında geçmişti. İki rejim arasındaki fark; sabit kur rejiminde Merkez Bankası, belirlediği döviz kurunun çok düşük bir marjla piyasada salınmasına izin verir, ötesinde döviz satarak belirlediği kur seviyesini savunur. Sabit kur rejimi döviz rezervi güçlü olan ülkelerde iyi bir biçimde savunulabilir. Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler buna iyi bir örnek.

Savunulamayacak durumda, örneğin 2000 yılında kurların önceden belli bir patikada artacağını peşinen ilan eden “crawling peg” sistemine geçilmiş, bu da tutmayınca “dalgalı kur” rejimine geçildi. 2001’de krizi patlak verince kur baskısı ve hızla eriyen rezervler, bankalardaki döviz hesaplarından yapılan hızlı çekilişle savunulamayacak durumda olan sabit kur rejimi bir gecede terk edilerek 22 Şubat 2001’de dalgalı kur rejimine geçildi.

Türkiye’de 20 yıla yakındır uygulamada olan dalgalı kur rejiminde Merkez Bankası herhangi bir seviyesini taahhüt etmez, savunmaz. Temel işleyiş; kur yükseldikçe döviz alım iştahını sınırlar, döviz talebini bastırır. Bu yüzden kur kısa sürede çok yükselirse kimi ekonomik birimler, bu seviyeyi döviz satın almak için aşırı pahalı bulurken, kimi ekonomik birimler de satmak için cazip bulabilirler. Piyasa dengesi fiyat oynaması ile sağlanır. Merkez Bankası kısa vadeli döviz likiditesi anomalileri dışında piyasaya döviz vermez. Merkez Bankası piyasa kurlarından ihale ile döviz satabilir. Bunun amacı döviz likidite sıkışıklığını rahatlatmaktır. Bu, uzun vadedeki kur seviyesini etkilemez.

Adı “dalgalı kur rejimi” olsa da artık uygulanan fiili rejimin adı olsa olsa “komutalı kur rejimi” olabilir. Kimi itiraz edebilir; “yönetilen dalgalı kur rejimi denemez mi?” diye. Öyle olsaydı bunu açıktan Merkez Bankası yapardı. Hedefleri, çerçevesi olan, bir sistemi olan kur rejimini herkes bilirdi. Ama bu “distopik rejimin” hiçbir şeyini bilmiyoruz. 

Adı “dalgalı kur rejimi” iken kamunun çeşitli organlarınca (Varlık Fonu ya da kamu bankalarınca) piyasada 24 saat boyunca döviz satışı yapmak ne işe yarar?

Kısa vadede kuru tutabilir, kurun dar bir bant içinde hareket etmesini sağlayabilir. Ancak göreli fiyatları bozduğu için varlık ve sermaye hareketlerini, Merkez Bankası’nın rezervlerini hızla eritir.

Ankara’daki “Ekonomik güvenlik için kurları tutmamız lazım” bakışı, sığ bir bakıştır. Bu bakış, ülkeyi gerçekten de bir ekonomik güvenlik boşluğuna doğru ilerletebilir.

Merkez Bankası’nın rezervlerinin önemli bir bölümü borçla tesis edilmiş bir rezervdir.

Kuru dar bir bantta tutmak için harcanan döviz rezervi, ülkenin gerçekten de ihtiyacı olacağı bir süreçte ekonomik güvenlik çukuru yaratır.

Bugün hala ABD Senatosu’nda yasalaşma eşiğinde olan yaptırım yasası taslağı geçerse gerçekten de çok ihtiyacımız olacak döviz rezervlerini, bugün kuru dar bir bantta tutmak için eritmek akıl alır gibi değil.

Peki döviz rezervlerini eritme yolunda neden kuru dar bir bantta tutma çabası var?

Faizi 10-12 puan indirebilmek için vardı. Oldu da.

Merkez Bankası Cumhurbaşkanlığı talimatıyla faiz indirdikçe, “bakın kura bir şey olmadı” hikayesini yaratmak için kamu bankaları 24 saat görev yaptılar.

Kamu bankalarında döviz satışı yapan ekiplerin de kendilerine “milli takım” dedikleri konuşuluyor.

Hatta öyle ki; faiz indirimini kur artışı takip edeceği bilindiğinden, Merkez Bankası’nın faiz indirimi açıklaması yaptığı dakikalarda piyasaya ilaveten döviz satılarak kur düşürülüyor, sonra da “Faiz de düştü, kur da düştü” başlıklarıyla “sahte cennet” sunuluyordu kamuoyuna.

Kamu bankaları eliyle döviz satılması, daha önce ülkeye parasını getirmiş yabancı yatırımcıları da epey kazançlı kılıyor. Hani hükümetin iddia ettiği haliyle “bizi yıkmak isteyen dış güçlerin”. Bir şekilde elindeki TL cinsi hisse senedi ya da tahvil varlıklarını satıp çıkamamış yabancı yatırımcılar, neredeyse çok dar bir bantta tutulan döviz kurundan alış yaparak paralarını transfer etme şansına sahip oldular. Bir nevi “kur garantisi” verilmiş gibi ‘seviyesi düşük bir çıtadan atlayarak’ çıkıp gidebildiler.

Ekonomi yönetimi kamu bankaları eliyle, dolar kurunda Eylül-Aralık ortası döneminde 5.70-5.85 aralığının savunulmasını sağlarken, yüklü alım talebiyle bunu terk edip aralık ortasından şubat başına kadar da yeni aralığı 5.85-5.95 bandına sıkıştırdılar. BDDK verilerine göre, kamu bankalarının 13 Aralık-3 Ocak arası 2 haftalık dönemde döviz pozisyonlarını 4 milyar dolar açtıkları görülüyor. Yani döviz sattıkları.

Son 10 günde Türkiye’de ya da dünyada ne olursa olsun dolar kurunun 5.98’de tutulduğu görülüyordu. Cuma günü yoğun alımlar olunca dolarda 6 seviyesi aşıldı. Bankacılar kamu bankalarının Cuma günü 3 milyar dolara yakın satış yaptıklarını tahmin ediyorlar.

 Merkez Bankası verilerine göre yerleşik olmayanlar son 12 ayda 5.5 milyar dolarlık tahvil, 1.1 milyar dolarlık da hisse senedi olmak üzere toplam 6.6 milyar dolar varlık azalttılar. Merkez Bankası’nın faiz indirimleri tahvil fiyatlarını yükseltirken, kur seviyesinin dar bir banda sıkıştırılması sayesinde görece ucuz döviz satışı da sermaye çıkışını özendirdi.

Kamu bankaları, hem normal bankacılık hizmeti verirken özel bankalarla yarışıyor, hem de döviz kurunu savunma görevi ile “içeriden bilgi üstünlüğüne” sahipler. Kurun hangi seviyede nereye kadar savunulacağını biliyorlar, ama özel bankalarla “eşit kurallarla” yarışıyorlar. Rekabete aykırı ne var denilirse kamu bankalarının yaptıkları bu işler rekabet bozucu durumlara örnek diye kitaplara girer.

Nitekim yabancı bankaların ufak ufak çantalarını toplayıp Türk bankacılık sistemine veda ettikleri de gözleniyor. Önceki hafta Reuters’ın haberine göre HSBC’nin Türkiye’den çıkmayı planladığını, geçen hafta da Unicredit’in hisselerini satarak Yapı Kredi’deki payını azalttığını öğrendik.

Kurum ve kuralların altı boşalırken, Türkiye serbest piyasa ekonomisinden hızla uzaklaşıyor. Bunun sonu kayda değer bir refah kaybıdır.

Bakalım Türkiye toplumu, göstere göstere gelen bu duruma rıza gösterecek mi?

Benim fikrim; göstermeyecek.

Uğur Gürses

(*) Duvar English için 10 Şubat’ta yayımlanan yazım

Turkish economy

Alla Turca exchange rate regime in Ankara

Even though its name is “floating exchange rate regime,” the current one in Turkey can only be called “commanded foreign exchange regime.” Some may object to that and suggest “managed floating rate regime.” If it was the latter, then the Central Bank would have openly done it. Everybody would have been informed of a rate regime which has targets, a framework and a system. But we do not know anything about this “dystopian regime.”

to continue to read my article, please click on the following link below:

Alla Turca exchange rate regime in Ankara

Ekonomi

Asgari ücrette satın alma gücü paritesine sarılmak

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, yaptığı bir açıklamada, asgari ücretin satın alma gücü paritesine oranında Avrupa’da 8’inci sıraya yükselen Türkiye’nin aynı zamanda asgari ücreti en fazla artıran ikinci ülke olduğunu iddia ediyordu.

Eksik ve yanlış bilgiyle 17 milyon yoksulu olan ülkede bununla övünmek doğru muydu?

Önce Bakan Selçuk’un açıklamasına AA haberinden bakalım;

“Asgari ücretin 2020 yılı için brüt 2 bin 943, net 2 bin 324 lira olarak belirlendiklerini anımsatan Selçuk, Türkiye’deki asgari ücretin birçok AB üyesi ülkeye göre daha iyi durumda olduğunu vurguladı.

Bu durumu Eurostat’ın açıkladığı verilerin de teyit ettiğini belirten Selçuk, “2019 yılında net 2 bin 20 lira olan asgari ücreti, 2020 yılında yüzde 15 artış yaparak net 2 bin 324 liraya yükselttik. Böylece, enflasyonun yaklaşık 3 puan üzerinde sağlanan artış ile Avrupa’da asgari ücreti geçen yıla göre en fazla yükselten ikinci ülke olduk.” dedi.”

Asgari ücretin birçok AB ülkesine göre iyi durumda olduğu doğru değil.

Bakın nasıl?

Önce her ülkenin cari aylık asgari ücretinin Euro cinsi sıralamasına bakıldığında, Türkiye’nin 2015’te 14. sırada iken 2019 ve 2020’de sırasıyla 23 ve 22. sıraya gerilediği görülüyor. Türkiye AB içinde asgari ücret bazında kendi sıkletindeki ülkelerin sonuncusu.

Ayrıca son 10 yılda asgari ücrette birikimli artış sıralamasında en fazla artıran 2. ülke Türkiye değil. Eurostat cari asgari ücret verilerine göre, Türkiye 10 yılda birikimli yüzde 42’lik artışla 16. sırada yer alıyor.

17 yıldır ülkeyi yöneten siyasetçilerin ülke küme düşmeye başlayınca sarıldığı tek “tılsımlı kategori”, satın alma gücü paritesine göre sıralamalar.

Bakan Selçuk da öyle yapıyor. Diyor ki;

“Asgari ücretin satın alma gücü paritesine göre karşılaştırmasına baktığımızda AB’ye üye 27 ülke arasında 2015 yılında 15’inci sırada, 2019 yılında 10’uncu sıradayken bu yıl ülkemiz 8’inci sıraya yükselmiş durumda”

Evet Türkiye Eurostat verilerine göre 2020 yılı başındaki asgari ücret sıralamasında 8. sırada. 2015’te 15. sırada olduğumuz da doğru.

Tabloya bakalım;

(Satın alma gücü standardı cinsinden EUR karşılığı)

Tabloda özellikle boş bırakılan yerlere dikkat; tam 6 üye ülkenin hesaplaması yer almıyor. Çoğunda asgari ücret yok. Çünkü buna gerek duymamışlar. Ya da sendikaların güçlü olmasından dolayı toplu iş sözleşmesi yaygınlığı ile asgari ücrete ihtiyaç kalmamış.

Yani listede 6 “rakibin” eksikliğinden sıra yükselme durumunda bile bir “faul” var. Sendikasızlık, toplu iş sözleşmesinin olmaması sizi ilk 10’a sokuyor ve Çalışma Bakanı bize sevinmemizi öneriyor.

Muhalefet sayesinde

Satın alma gücü paritesine göre 2015 yılında 15. sırada olan Türkiye 2020 yılında 8. sıraya nasıl yükseldi? 2016 başında yapılan yüklü artışla. Peki bu nerden çıktı? 2015 Haziran seçimlerine giderken Şubat 2015’te CHP “asgari ücretin 1500 TL olacağını, emekliye yılda iki kez ikramiye verileceğini ve her hanenin en az 750 TL’nin altında geliri olmayacağını” ilan etti.

CHP bu 1.500 TL’lik asgari ücret taahhüdünü verdiğinde uygulanan asgari ücret 949 TL idi. Ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ise bu konuda taahhütü olmadı.

7 Haziran seçimlerinden hükümet çıkmayınca 3 Kasım 2015’te yeniden seçime gidilirken iktidar partisi asgari ücreti yeni yılda 1.300 TL yapacağını taahhüt etti.

O arada asgari ücret yılın ikinci dilimi için yüzde 5.4’lük artışla 1000 TL yapılmıştı.

BBC Türkçe’de çıkan haberin kupürü aşağıda:

Seçim sonrasında yeniden tek başına iktidarını sürdüren Adalet ve Kalkınma Partisi, Ocak 2016’da asgari ücreti 1.300 TL olarak ilan etti. Artış oranı yıllık yüzde 37 idi.

Bu durum, bir muhalefet partisinin iktidarı bir iş yapmaya yöneltmesi açısından başarılı bir hamledir.

2016 Ocak ayından 2020 Ocak ayına asgari ücret birikimli yüzde 78,6, TÜFE ile ölçülen enflasyon ise yüzde 62.6 artı. Aradaki 16 puanlık farkın “refah farkı” olduğu düşünülebilir. Ancak asgari ücretlinin enflasyonunun da yüzde 62.6’dan daha yüksek olduğu çok açık. Bu konuda daha önce sonuçları yayımlanan birkaç çalışma yapılmıştı.

Çalışanların yarısı asgari ücretli

Asıl sorun 2 ana eksende tartışılmalı:

Birincisi, Türkiye’de işi olanların yüzde kaçının asgari ücret geliri ile çalıştığına bakılmalı. Bunu da değerli bankacı ve yeni siyasetçi Kerim Rota hatırlattı.

Kerim Rota Paraanaliz web sitesine yazdığı yazıda: AB’de asgari ücretle (yüzde 5 daha fazlası dahil) çalışanların toplam çalışanlara oranını gösteren grafiği (2010 ve 2014 verileri) paylaşarak soruyordu:

Listedeki AB ülkeleri ortalamasında çalışanların sadece %7,5’i asgari ücretin %5 fazlasına kadar çalışmakta. Türkiye’de bu oran %43. AB ülkelerinde 12 kişiden biri bu ücretlerle çalışırken Türkiye’de bu neredeyse her 2 kişiden birine dönüşmüş. Biliyoruz ki asgari ücretin 2 katına kadar olan ücret alanlar da %80’in üstünde

Satın alma gücü paritesi, az gelişmişlere züğürt tesellisi

İkincisi, Bakan Selçuk satın alma gücü paritesine dayanarak bundan sevinç duymamızı öneriyor. Satın alma gücü paritesinin gelişmekte olan ülkelere sunulan bir “züğürt tesellisi” faktörü olduğunu unutarak.

Yukarıdaki listede 2020 için cari asgari ücret 440 Euro, satın alma gücü paritesine göre asgari ücret 1.157 EUR.

Bu ne anlama geliyor?

Satın Alma Gücü Paritesi (SPG) üzerinden yapılan hesaplar ne ifade ediyor?

Bunun için daha önceki yazılarımda kullandığım açıklamayı buraya ekliyorum:

“Ülkelerin mal ve hizmet fiyat seviyeleri ile döviz kurları farklı; milli gelirlerini reel olarak karşılaştırabilmek için ortak bir fiyat seviyesine ve döviz kuruna getirmek gerekiyor. Satın alma gücü paritesinin (SGP) işlevi de bu.

Hesaplanan satın alma gücü paritesi; belli bir ülkede elde edilen gelirle o ülkede satın alınabilecek belli bir mal ve hizmet sepetinin, dünya ortalaması bir fiyattan değerini gösteriyor kabaca.

2016 için Türkiye’deki kişi başı milli gelir 10 bin 743 dolar. IMF’nin hesapladığı satın alma gücü paritesine göre kişi başı milli gelir ise 24 bin 912 dolar bulunmuş.

Bunun anlamı şöyle; 10 bin 743 dolarlık gelirle Türkiye’den satın alınabilecek mal ve hizmetin, dünya fiyat ortalamasından ederi 24 bin 912 dolar değerinde demek. Bunun nedeni de, ülkeler arası döviz kuru ve genel fiyat seviyelerindeki farklılık.

Bunu anlamak için ABD’de yaşayan ve dolar kazanan birinin cebinde 10.743 dolarla Türkiye’ye geldiğini ve çeşitli mal ve hizmetler satın aldığını düşünün. Bu aynı içerikteki sepet satın almayı ağırlıklı biçimde dünyanın her ülkesine yaymış olsaydı (dünya fiyat ortalaması) aynı mal ve hizmete 24 .912 dolar ödeyecekti.

Özeti şu; Türkiye’de dolar kazanıp gelişmiş bir ülkede aynı mal ve hizmeti satın almaya kalkarsanız daha az mal ve hizmet alacaksınız demek.

Bu yüzden, satın alma gücü paritesine sarılıp “Mesut Bahtiyar” olmanın, hikayenin sonunda hepimizi üzeceğini bilelim.

Uğur Gürses

Uncategorized

Stand-up show at Davos

Talking about Turkey’s economy is like a stand-up show. Turkey’s Central Bank is as independent as the Fed, says the Finance Minister. This comparison can be uttered because of the mood created in Ankara where the government commands the economy. But even in regimes of command economic, there is interdict and logic.

to continue to read my article, please click on the following link below:

Stand-up show at Davos

2018 Ekonomik Krizi, para politikası

Kâr ne kelime, bütçeye özel para basıyor!

Merkez Bankası 20 Ocak günü Olağanüstü Genel Kurulu’nu yaparak alelacele 2019 kârını Hazine’ye aktarma kararı aldı.

Bankadan yapılan açıklamada, “2019 yılı dönem kârı üzerinden kâr payı avansı ödenmesine ve 2018 yılı kârından ayrılan ihtiyat akçesinin dağıtılmasına karar verilmiştir” denildi. Banka, 35.2 milyar Türk Lirası kâr payı avansı ile 5.3 milyar Türk lirası ihtiyat akçesinin hissedarlara (Neredeyse tamamı Hazine’ye) dağıtımına başlandığını açıkladı.

Hatırlanacağı üzere geçen yıl da aynı biçimde 37.5 milyar TL avans olarak dağıtılmış, sonra da 42 milyar TL’Lik ihtiyat akçesine el atılmıştı. Bunların toplamı 79.5 milyar TL, vergi olarak da 10.5 milyar TL olmak üzere toplam 90 milyar TL Hazine’ye akmıştı. Bankanın bilançosunda kala kala 5.3 milyarlık “fevkalade ihtiyat akçesi” kalmıştı. Onu da bu yılki genel kurulda Hazine’ye aktarıldığını görüyoruz.

Genel Kurul kararıyla toplam 40.5 milyar TL’nin aynı gün hemen Hazine’nin hesaplarına geçtiği görüldü.

Peki bu kârın bir hikayesi yok mu? Var tabii ki.

Yakın zamanda yazmıştım: Sarayın matbaası  başlıklı yazımda, 15 Ekim 2019’dan yılsonuna kadar Merkez Bankası yönetiminin kur artışından gelen “Değerleme Hesabı” artışını çeşitli yöntemlerle “Kâr-Zarar” hesabına aktarıldığına tanık olduğumuzu yazmıştım. Böylelikle değerleme hesabından kâr-zarar hesabına fiktif yollarla aktarıldığı anlaşılan miktarın 22 milyar TL olduğunu hesaplamıştım.

Aradan geçen zamanda o yazıma herhangi bir açıklama gelmedi.

Peki Merkez Bankası yetkilileri neden böyle bir yola başvurup fiktif biçimde kâr yaratıp Hazine’ye para yarattılar?

Açıklanan verilerden brüt kâr rakamını hesaplarsak durum daha iyi ortaya çıkacak.

Tekrarlayayım; yan yollarla fiktif biçimde yapılmışsa Türkiye’de merkez bankacılığı yapanların yüzünü yere düşüren bir iştir. Hiçbir merkez bankacı, kendi hissedarı Hazine’ye de olsa fiktif kazanç oluşturup bunu bütçe finansmanına sunmaz.

Bir şirket düşünün, bilançosunda bolca gayrimenkul olsun. Yılsonu değerlemesinde rayiç değer yerine rayicin üç katı bir değer gösterip, bu değerleme ile olağanüstü bir kâr oluşturup şirketin nakit varlıklarını bu “oluşan” kârdan pay diyerek başta çoğunluğu elinde tutan büyük ortağa nakit olarak ödesin. Buna normal gözüyle bakılabilir mi?

Dönelim açıklanan verilerden brüt kâr rakamını hesaplamaya.

Merkez Bankası’nın yaptığı açıklamada belirttiği 35.2 milyar TL avans aktarıldığına göre; 2018 kârı olarak net 37.5 milyar TL aktarıldığı hesaba katılırsa 22 milyar TL’lik değerleme hesabından fiktif işlemlerle yapılan kaydırma olmasaydı gerçek temettünün 13 milyar TL’de kalacağı ortaya çıkıyor.

Öyle ki geçen yıl vergi sonrası kârdan (56.2 milyar TL) bir de yüzde 20 oranında 13.3 milyar TL adi ihtiyat akçesi ayrılmıştı. Bu yıl o da ayrılmadı. Sadece yaklaşık 3.9 milyar “fevkalade ihtiyat akçesi” ayrılmış olmalı.

2019’da ayrılan 5.3 milyar TL’lik “fevkalade ihtiyat akçesi” de Hazine’ye aktarılması kararı alınmış.

Şişirme kârla yaklaşık 7 milyar TL vergi, 35.2 milyar TL de temettü, 5.3 milyar geçmiş yılın fevkalade ihtiyat akçesi olmak üzere 47.5 milyar TL Hazineye gelir sağlanmış oldu. (Bu bir tahmin; belki toplamda 3-5 milyarlık fark olabilecektir)

Ekim-Aralık dönemindeki ne tür olduğunu bilmediğimiz işlemlerle değerleme hesabındaki kur artışından gelen değer artışını (“realize edilmemiş kâr”) kâr-zarar hesabına aktararak, ilaveten 22 milyarlık “kazanç” olmasaydı; Merkez Bankası yıl sonunu olasılıkla 24 milyar TL kârla kapatacak; 3.8 milyar TL vergi, 18.3 milyar TL temettü, 5.3 milyar TL geçmiş yıl fevkalade ihtiyat akçesi olmak üzere toplam 27.5 milyar TL’yi Hazine’ye ödeyecekti.

Bu da 2019’daki 90 milyar TL’lik bütçeye yakıt olan katkının üçte bire düşmesi, Hazine’nin de ilaveten yaklaşık 60 milyar TL daha fazla borçlanması demek olacaktı.

“İyi olmuş, Hazine’ye kaynak olmuş” denilebilir mi? Karşılıksız para basmaktan hiç farkı yok.

Aşağıdaki grafikte görüleceği üzere;

  1. 1 Ağustos’tan itibaren kur yükselmeye başlıyor; 15 Ekim’e kadar. Alttaki grafikte (1 Nisan=100 olarak alınan kur seviyesi, 1 Ağustos’ta 98.12 iken, 15 Ekim’de 105.01’e çıkıyor. Yani yüzde 7 yükseliyor.
  2. Yaklaşık 32 milyar dolar net döviz fazlası olan Merkez Bankası’nın bu yüzde 7’lik kur artışı nedeniyle Değerleme Hesabı’nın 51.9 milyar TL’den 68.9 milyar TL’ye yani 17 milyar TL arttığını görüyoruz. Bu gayet normal.
  3. Kâr rakamının izlendiği “Diğer Kalemler” kaleminde pek bir oynama yok. 38.3 milyar TL’den 40.9 milyar TL’ye çıkmış. Bu da normal, banka TL borç veriyor, faiz tahsil ediyor. Senyoraj geliri.
  4. 15 Ekim’den sonra “olay başlıyor”.
  5. 15 Ekim’de kur seviyesi 105.01’de. Yıl sonunda ise 105.48’de. Yani kur hiç oynamamış dense yeri.
  6. Kur değişmiyor da nasıl oluyor da kârın da içinde olduğu bilanço kalemi 15 Ekim’den 30 Aralık tarihine 40.9 milyar TL’den 63.7 milyar TL’ye gelerek, tam 22.8 milyar TL artıyor?
  7. Bunun tek yolu var; bir miktar dövizi potansiyel kurumlarla yani Hazine ya da bir takım kamu bankaları ile pozisyon değiştirmeden al-sat yapıp, değerleme hesabındaki gerçekleşmemiş kâr rakamını kâr zarar hesabına aktarılması.
  8. Bu normal bir yol değil. Ancak yan yollarla yapılması mümkün.
  9. Not: 17 Ocak’ta 67.3 milyarlık hesabın, 20 Ocak’ta 23.7 milyara gerilemesi, kâr ve fevkalade ihtiyat akçesinin Hazine hesaplarına aktarılması sonucudur.

Uğur Gürses -www.ugurses.net
Uğur Gürses -www.ugurses.net

Merkez Bankası’na değerleme hesabı yoluyla para bastıran Ankara’da ekonomiyi yönetenler. Bu adımla, aynı zamanda şu da ima ediliyor; “kur bundan sonra düşmez; değerleme hesabında biriken kur farklarının ilerideki yıllarda döviz satışları ile oluşturacağı kârları yıllara dağılmış biçimde taksit taksit alacağımıza, bugün “mambo-cambo” işlemlerle peşinen alalım”.

Buna tam da “Merkez Bankası’nın dibini kazımak” denir.

Değerleme Hesabı Nedir?

TL’nin yabancı paralar karşısında değerlenmesi ya da değer kaybı durumunda bankanın bilançosundaki dış varlık ve yükümlülüklerin değişen döviz kuru üzerinden yeniden değerlenmesi ile ortaya çıkan kur farklarının toplamıdır. Merkez Bankası’nın 2019 boyunca taşıdığı net döviz fazlası 30 milyar dolar civarında olduğundan, takvim yılı başındaki seviyeye göre kur artışı ortaya çıktığında değerleme hesabında artışa yol açmaktadır. Değerleme hesabındaki oluşan pozitif kur farkları temettü olarak dağıtılmaz. Zaten bu hesabın amacı da budur.

Ne zaman kâra dönüşür?

Döviz satışları yapıldıkça. Ama bunun “yapay” biçimde değil, normal akıştaki döviz satışı ile olacağına işaret ediyorum. Hazine’nin dış borç ödemesi olur, Merkez Bankası Hazine’ye döviz satışı yapar; işte o zaman. Ya da piyasaya döviz satarak müdahale eder; o zaman. Fiktif yollarla aynı anda “önce sat-sonra al” yaparak değil.

Bankanın yasasında (61. Maddede) yazıyor;

“Türk parasının yabancı paralar karşısındaki değerinin ve uluslararası piyasalarda altın fiyatlarının değişmesi nedeniyle Bankanın aktifindeki ve pasifindeki dövizlerin, efektiflerin ve yabancı para cinsinden diğer varlık ve yükümlülükler ile altınların değerlemeye tabi tutulması sonucu Banka lehine oluşan gerçekleşmemiş değerleme farkları, değerlemenin yapıldığı dönem kazancına dahil edilmez ve kurumlar vergisi matrahının tespitinde gelir olarak dikkate alınmaz. Banka aleyhine oluşan gerçekleşmemiş değerleme farkları ise değerlemenin yapıldığı dönem kazancından düşülmez ve kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider olarak dikkate alınmaz.”

Tersi durumda da yani zarar ettiğinde de dönemsel kardan düşülmüyor. Ancak şöyle de bir durum var; Merkez Bankası’nın döviz pozisyonunun negatif olduğu durumda (döviz varlıkları döviz yükümlülüklerinin altında) kur artışı olduğunda banka zarar yazar. İşte bu durumda Hazine adına döviz kasadarlığı da yaptığı için, bir tür görev zararı oluşur.  Kamuya açılan bir tür krediye dönüşür. Bu yüzden bu hesap bilançonun aktifinde yer alır.

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası

Sarayın matbaası (*)

Güven üzerine en önemli kurum merkez bankalarıdır. Çünkü o ülkenin parasını basarlar. O parayı itibarlı kılacak olan da ilk önce o ülkenin yurttaşlarının güvenini kazanmaktır.

Merkez Bankası çok uzun zamandır itibar kaybediyordu. 2019 yılı bu itibarın yere düştüğü bir yıl olarak hatırlanacak.

2019’da daha önce hiç yaşanmamış işler oldu bankada. Adeta Anadolu’nun Moğol istilasına uğramış hali gibi; modern bir çağda, ülkenin ulusal parasını basan kurumun çeşitli yollarla içi boşaltıldı.

Yıllar önce parayı basma yetkisi verilen bu kurum, milli parayı basıp itibarını korusun diye değil de iktidarı elinde tutanların siyasi bekasını korumak için yönlendirildi.

Birincisi, bankanın dönem kârı Nisan ortası gibi genel kurul yapıldıktan sonra dağıtılırken, yasal değişiklikle takvim yılı değişince bu karın “avans olarak” önceden Hazinece alınabilmesine olanak sağlandı.

İkincisi, yine yapılan yasal değişiklikle bir anonim şirket olarak ayırdığı “ihtiyat akçesi” Hazine’ye devredildi. 2019’da kadar birikmiş ihtiyat akçesi 42 milyar TL idi. Temmuz-Ağustos’ta alınıp hükümet harcamalarının finansmanı için piyasaya sürüldü.

Üçüncüsü, 6 Temmuz günü bankanın Başkanı görevden alındı. Nedeni bankanın yasasındaki gerekçelere değil, KHK ile yapılan değişikliklerle Cumhurbaşkanı direktifi ile yapıldığı açıklandı. Sebep açıktı; Cumhurbaşkanı’nı kızdırmıştı. Atanan başkanın da master tezinde, önceden yazılmış tezlerden satır satır intihal yaptığı kanıtlandı. Normal koşullarda başta bilmeyip de öğrenince “aman, ülkemin parasının itibarı ne olacak?” diyerek koşup bu hatayı düzeltecek siyasetçi ortaya çıkmadı.

Dördüncüsü, banka ilk defa TL operasyonlarının bir kısmını kamuoyunun bilgisinden sakladı. Swap işlemlerinin ne kadar olduğunu, kamuoyuna açık bilançosunda göstermemeye başladı. Döviz satışı, müdahalesi yapar bir merkez bankası, sonra da der ki “her ayrıntıyı açıklamak elimizi açık etmek olur” der, anlaşılabilir bir durum. Ancak piyasaya sürdüğü ulusal parasının hangi kaynaktan olduğunu saklayan bir Merkez Bankası hiç görmedik.

Beşincisi, bu swap işlemlerini saklamasına neden olan unsur; bankanın rezervlerini kamu bankalarına el altından satıp, onların da piyasaya satmasıydı. “Serbest dalgalı kur rejiminde” olduğunu iddia eden ülkenin merkez bankası, ekonomik birimleri kandırıyordu; “yönetilen dalgalı” kur rejiminde olsaydık bile, bankanın ne zaman döviz sattığını hangi bandı koruduğunu bilecektik. Bu örtülü muğlak kur rejimine olsa olsa “dalgalı kur rejimi görünümlü arka kapılı sabit kur rejimi” demek daha doğru olacaktı.

Ekonomist Haluk Bürümcekçi’nin bankanın döviz akımları üzerinden yaptığı hesaba göre kabaca 31 milyar dolarlık bir “döviz kaçağı” olduğu görülüyor. Bunun anlamı, bankanın rezervleri bu kadar artabilecekken bunun rezervlerde görülmemesi. Ne oldu bu dövizlere? Yanıtını biliyoruz; yerleşiklerin yıl başından bu yana satın aldığı kabaca 30 milyar dolar “arka kapıdan” satılarak karşılanmış demek.

Temmuz’dan itibaren Merkez Bankası faizleri 12 puan düşürdü. Döviz kuru “fazla zıplamadı”. Hükümete yakın medyada “hani faiz indirilince kur zıplıyordu? Ne oldu?” gibi başlıklar, yorumlar yer aldı. Oysa kamunun elinde olabilecek yaklaşık 30 milyar dolar eritildiği, buharlaştığı için “kura bir şey olmadı”.

Altıncısı, belki de “kasaba tüccarı kurnazlığı” ile yapılan bir iş ki bunu yapan bir merkez bankacı için kötü bir sabıka bırakıyor toplumun gözünde; değerleme hesabında biriken “gerçekleşmemiş kur kazancını” yan yollarla “kâr zarar hesabına” aktarılması.

Ekim sonunda bu konu kamuoyunun gündemine düştü; bankanın yasasında değişiklikten bahsediliyordu. Oysa Merkez Bankası bir anonim şirket olarak kurulmuş olsa da para basma yetkisi ve ayrıcalığı olan bir şirketti. Dövizden işlem karı gerçekleşiyorsa döviz alım-satım işlemlerinden geliyordu. Bu da reeskont işlemleri ve Hazine ile yapılan işlemlerden geliyordu büyük ağırlıkla.

Enflasyon Raporu sunumunda Başkan Murat Uysal’a defalarca soruldu; yanıt “bu konuda çalışma yok” idi. Defalarca sorulan konu (benim de sorduğum gibi) temelde banka yönetiminin bu konuya yaklaşımının ne olduğu idi. Uysal bir türlü “çakar almaz” yaklaşıyor; “çalışma yok”tan başka yanıt vermiyordu. Oysa birkaç hafta sonra belirginleşti ki; içeride muhasebe dâhileri al takke ver külah bu işlemlere çoktan başlamışlardı. Çok açık ki Uysal da bunu biliyordu.

Ekim ayı ortasından itibaren yapılan iş şu; bir takım “alım-satım işlemleri yaparak” değerleme hesabında “gerçekleşmemiş kur kazancını” gerçekleşmiş kâra çevirerek sonuç hesabına aktarılması.

Yine bunu da Ekonomist Haluk Bürümcekçi ortaya çıkardı ve müşterilerine yazdığı raporda sergiledi.

Aralık sonu itibariyle benim hesabım; kabaca 22 milyar TL’lik bir kur değerlemesinin birtakım işlemlerle kâr-zarar hesabına aktarılmış olmasıdır. Böylece, Merkez Bankası’nın 2019 kârı 22 milyar TL daha şişkin olacak, 1 Ocak’tan itibaren bu kar, o güne kadar birikmiş diğer kâr miktarıyla birlikte avans olarak Hazine’nin hesabına geçecek. Hazine de bunu piyasaya pompalayacak.

Ocak 2019-Ocak 2020 arası dönemde böylece, Merkez Bankası’nın kârı, ihtiyat akçesi, “mambo-cambo” yöntemlerle aktarılan değerleme hesabı dahil olmak üzere 100 milyar TL’nin üzerinde bir para piyasaya sürülmüş olacak. Herhalde Merkez Bankası Hazine’ye avans verseydi bundan daha iyi olacaktı.

 Bir merkez bankacının oturduğu koltukta yasayla kendisine verilen görev “fiyat istikrarını” sağlamaktır. Yani düşük seviyede bir enflasyonu sürdürülebilir kılmaktır.

Ama 2019 bu konuda tam bir fiyasko olarak tarihe geçti; paramıza imza atan yöneticiler, bankanın gerçekleşmemiş kur değerleme hesabını çok kısa sürede “ kâra çevirme” peşinde koşup iktidara parasal kaynak sağlayarak Merkez Bankası’nda idealist biçimde çalışmış üç-beş kuşağın yüzünü karartmıştır.

Siyasetçiler Merkez Bankası’nı “iktidarın sağmal ineği” görme eğiliminde olabilirler. Ama o görevlere gelerek paramıza imza atanların bizatihi kolları sıvayarak bu işi üstlenmeleri akıl alır gibi değildir.

2019 aynı zamanda, yerleşiklerin 30 milyar dolar satın aldıkları bir yıl oldu. Siyasetçiler ve onların önünden koşan böyle merkez bankası yöneticileri oldukça, üzerine imza attıkları para değil, itibarlı ülkelerin parası talep görmeye başlıyor. Kifayetsiz para politikası TL’yi koruyamayınca bankalara “bana yatırdığınız döviz zorunlu karşılıklar için yüksek komisyon alacağım” denmesi de en son nokta oldu.

Kötü paranın iyi parayı kovduğu Greshem Yasası çalışıyor.

İyi bir yıl diliyorum.   

Uğur Gürses

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

https://www.duvarenglish.com/columns/2020/01/04/coining-for-the-palace/

2018 Ekonomik Krizi

Neymiş? Köprüyü Beyaz Türkler Ödeyecekmiş!

Osman Gazi Köprüsü Temmuz 2016’da hizmete açıldı. Köprünün inşa ve işletme modeli “PPP modeli” denilen Kamu Özel İş birliği (KÖİ) modeline dayanıyordu. Modelin özü de artık Batı’da terkedilmiş pahalı bir modele dayanıyordu. Devlet tarafından yapım ve işletmeyi üstlenen şirketlere günlük 40 bin araç geçişi taahhüt ediliyor, araç başına geçiş ücreti de dolar bazında idi. Bu da şimdilerde 40 dolara geldi. 44.5 dolara geldi. Özü şuydu; siyasetçiler “köprü yaptık” diye seçmene hava atsın diye, yapımı en kısa sürede bitecek biçimde ama bedelini bir kuşağa ödetecek biçimde bir model seçilmişti; geçen de ödeyecekti, geçmeyen de. En kötü tarafı; döviz açığı olan bir ülkede küresel konjonktürdeki geçici havayı hesaba katmadan dövizli bir sözleşme yapmak da en büyük “günahlardan” biriydi. Madalyonun diğer tarafında, bu şirketlerin TL cinsi bir sözleşme ile bu işin altına girmek istemeyecekleri de çok açıktı.

Yapılan hesap ortada. Köprünün bir araç için belirlenen 44.5 dolarlık geçiş ücreti fiilen uygulanamıyordu; öyle ya köprüden tek geçiş için bugünkü kurla taahhüt edilen ücret 263 TL, gidiş-dönüş toplam ücret 525 TL yapıyor. Ancak uygulanan tek yönlü ücret 103.05 TL. Yani sadece yüzde 39’u geçen araçtan tahsil ediliyor, kalan fark yani yüzde 61’i devletçe “katkı payı” adı altında bütçeden ödeniyor. Yani vergilerimizden karşılanıyor. Bitmedi; eğer günlük 40 bin geçiş sağlanamazsa “geçmeyen araç sayısı” üzerinden de 44.5 dolar ücret devlet tarafından ödeniyor.

2016’da köprü açıldığında, taahhüt edilen araç başı ücret 35 dolardı. O günkü kurdan karşılığı da 102 TL idi. Bugün tek taraflı geçiş 263 TL.

Gelelim asıl güncel konuya; 2016 temmuz ayından bu yana üç buçuk yıl geçti. Şimdi kamu bütçesine konulan ödeneğin 2020 için 18.9 milyar TL olduğunu görüyoruz. Bu para vergilerle karşılanacak. İçinde köprü, otoyol, şehir hastaneleri için koşula bağlı taahhüt edilen ödemeler var. Özeti şu; fatura zamanı geldi. Giderek de hızlanacak. 2018’de bütçeye konulan ödenek 8 milyar TL idi. İki yılda ikiye katlandı. Daha da katlanacak.

Geçen de ödeyecek, geçmeyen de ödeyecek” içeriğiyle bu konuyu 2016 Temmuz’unda yazdığımda, gazetemin iki yazarı ne solculuğumu bıraktılar ne de yatırım karşıtlığımı. Efendim Avrupa’da da varmış, onlar da Türkiye’deki gibi ücret ödüyorlarmış, hem de daha pahalıymış.

Ertuğrul Özkök şunu yazıyordu:

“Tavsiyem şudur: Solcu arkadaş, yapılmış köprünün davası olmaz, yapılmış köprü, yol üzerinden muhalefet yaparsan kaybedersin.

Bak İzmirli solculara… Zamanında Çeşme otoyolunu yaptırıyor diye rahmetli Turgut Özal’a demediğini bırakmayanlar, şimdi hafta içi demiyor, hafta sonu demiyor, Alaçatı’ya, Çeşme’ye nasıl koşuyor…”

Yazdığım muhalefet yazısı değil, bir “iktisadi dışsallık” tartışması idi. Yapılan köprünün ekonomik fayda sağlaması ve uygun bir modelle yapılması meselesi olan bir yazı idi.

Yeniden bir yazı yazdım; yazımın başlığı “Köprü taahhüdünü ‘Beyaz Türkler’ kurtaracak” idi. Yazımın özet şuydu; ancak bu yolu “Beyaz Türkler” rahatça kullanabilirdi. Nitekim hala öyle. İkincisi de bana hesap diye, otoyolun km ücreti Fransa’da 9 cent, Türkiye’de 5 cent diye örnek veren Fatih Çekirge’ye, 36 bin dolarlık kişi başı geliri olan Fransa ile 9 bin dolar olan Türkiye’nin satın alma gücünün aynı olmadığını hatırlatmış, yazımın sonunu da şöyle bitirmiştim:   

“Ayrıca, vergi ödeyen bir yurttaş olarak buna itiraz etmek; ‘solculuk’ kompartımanından muhalefet değil, demokratik bir hesap sorma ve yurttaşlık hesabından bir sorgulama sayılır. Vergi mükellefinin ‘pusulası’ olmaz. Hesap veren siyasetin DNA’sı da buradan gelir.”

Bugün, 2018 sonunda 2019 için öngörülen bütçe açığı 80 milyar TL iken, Merkez Bankası’ndan aktarılan ilave 42 milyar TL’lik ihtiyat akçesi girişine karşın 11 ayda 93 milyarı geçti. 2019’un tamamında 100 milyar TL’yi geçeceği sır değil.

2016’da köprü-otoyol ve şehir hastaneleri için yapılan aktarımların yer aldığı bütçe kaleminde 3 milyar TL’lik bir ödenek varken, bugün 11 aylık 9.3 milyar TL’ye ulaştı. 2020 için ise 18.9 milyar bütçeye ödenek kondu.

Bu bütçenin ödenek tarafı. Bir de Meclis’ten geçen torba yasa ile gelen gelir tarafı var. Daha doğrusu 2020’de paraşütle indirilen “varlık vergisi” tarafı var.

Yasalaşan bu düzenlemeye göre; belediyeler değil merkezi hükümet tarafından belirlenecek konut değeri 5 milyon TL üzerinde ise üç dilimde binde 3 ile yüzde 1 arasında vergi ödenecek.

Bu dilimleri örnek için koyuyorum; epey ağır vergiler söz konusu.

Son bir hafta içinde İstanbul’da kalburüstü semtlerinde oturan ev sahiplerine “sarı zarflar” tebliğ edilmeye de başlandı.

İşte bu düzenlemeden sonra birçok yazardan bu konuda toplumdaki tepkileri yansıtan yazılar geldi. Ertuğrul Özkök’ten de şu itiraz geldi;

Dün hayat hesaplarını altüst eden sarı zarflar” başlığı ve “Benim çevremde herkes dün sabahtan itibaren Tapu Kadastro Müdürlüğü’nden gelen o zarfları aldı. Kâğıtlarda evler için belirlenen fiyatlar vardı. Herkes bu fiyatlar üzerinden belirlenen ek vergileri hesaplıyordu” diye başlayan yazısıyla “Hiç olmazsa oranların ve emsal fiyatların makul seviyelere indirilmesinde fayda var” diyerek Cumhurbaşkanı’na duyuruyordu.

Bu verginin sosyal adalet amaçlı bir vergi olmadığı konusunda hiç şüphem yok. Yanlış olduğunu, bunun krizi toparlamak yerine konut fiyatlarını aşağı doğru baskılayacak bir vergi olduğunu, uygulanırsa zaman içinde bunu göreceğimizi düşünüyorum.

Ayrıca, bunun adaletsiz olduğu çok açık. Verilen örnekler yerinde; 3 evi olup 7.5 milyonluk serveti olana vergi yok, tek evi olana var. Kayıt dışı geliri sisteme alamayıp gözüne kestirdiği kesimi vergileyen anlamsız bir vergileme.

Sarı zarflarla yollanan “belirlenmiş rayiç” değerlere de; “devlet bunun üçte ikisini bana ödesin bana hemen satayım” diyen çok kişi duydum. O derece şişirilmiş rayiç değerlerden bahsediliyor.

Bu vergilerin toplanmasının güç olacağını, çıkarılış amacının da krizle boğuşan ve iktidar partisine kızgınlık içine giren yoksul kesimdeki oyları canlı tutmaya dönük propaganda amaçlı kullanılacağına da hiç şüphem yok.

Bir an için “zenginden alıp fakire dağıtma niyeti mi var?” diye bir safiyene düşünceye dahi dalmamıza imkan tanımadan, gündeme kamu bankası iştirakının Simit Sarayı’na kurtarıcı ortak olma girişimleri düştüğü için hiç şüphem yok.

Öyle ya da böyle bu “varlık vergisi”, toplanabildiği ölçüde bütçe açığını kapamaya gidecek. Ama şunu da hatırlatmaktan geri durmayacağım:

KOİ modeli ile yapılan köprülere-otoyollara o tarihte itiraz etmiştim. Şimdi her yıl ikiye katlanarak artan faturanın ödeme zamanı.

Üç buçuk yıl önce itirazımı boşa çıkarmaya çalışanlara, “yapılmış köprünün davası olmaz” diyen yazar arkadaşlara da tavsiyem şudur: vergi mükellefi arkadaş, yapılmış köprünün davası olmaz, faturası olur. Yapılmış köprünün, yolun faturası üzerinden muhalefet yaparsan kaybedersin. Hep yoksullar mı ödeyecek? Ben o tarihte yazmıştım; bunun faturasını geçseler de geçmeseler de “Beyaz Türkler ödeyecek”. 2020’de 18.9 milyar TL’yi ödemek için para lazım.

İzmir’e tatile giderken ya da değil; iktidar kalburüstü semtlerde oturan ‘Beyaz Türkler’e faturayı çıkarttı.

Demiştim; geçen de ödeyecek, geçmeyen de.

Neymiş?

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, İfade özgürlüğü

‘Resmi hikâye’ neden güven kaybediyor?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Ağrı’da yaptığı konuşmada “Kriz, battı, bitti diyenlerin hüsrana uğradığı bir dönemi artık geride bırakıyoruz” demiş. İtirazı olan? Bakanın Samsun’daki konuşmasında söylediği gibi, 20 kişi itiraz ediyor. Ankara ile işi olmayan, otoritelerin yetki alanında çalışmayanlar.

Böyle konuşanları bırakın, “acaba?” diyenlerin işini kaybettiği bir dönemi geride bırakıyoruz. Bakanın liderliğinde ekonomi yönetimi, “resmi propaganda” dışında konuşanları “biçip” ilerliyor. Bu yüzden böyle bir dönem geride kalıyor; yani “kriz” de resmi olarak yok.  Hali hazırda “halının altına” süpürülmüş tüm sorunlar derinleşecek olsa da sonradan pahalıya mal olacak olsa da.

Tüm medyanın kapsama alanına hükmeden Ankara, ekonomide eleştiri yapan, hataları ve yanlışları ortaya serenlerden rahatsız. Öyle ki yeni bir yasa çıkarıp hapse atma düşüncesi, Bakan Albayrak’ın kardeşinin yönettiği gazetede dile getirilmişti.

Ama kamu gücünün en haşin biçimde kullanıldığını bir süredir gözlüyoruz. Bankacılar ve finansal kesimdeki profesyoneller de büyük baskı altında.

Son 2 yılda onlarca üst düzey bankacı Ankara’dan çalıştıkları bankaların hissedarlarına “telkin edildiği” biçimde işten çıkarıldılar. Aralarında banka yönetim kurulu başkanları bile var. Hiçbiri yazışma yolu ile olmadı. Yani yasaya, mevzuata aykırı iş yaptıkları için “gönderilmeleri” telkin edilmedi.

Ama bundan bir ay önce gelişen yeni hikâye şöyle; bir bankanın genel müdür yardımcısı, genel müdürün odasına çağrılıyor ve işten çıkarıldığı bildiriliyor. İşten çıkarılma gerekçesi “Ankara’dan bu şekilde istendiği”.

Bankacı sorup soruşturuyor; işin içinden IMF çıkıyor.

Hayır IMF istememiş işten çıkarılmasını. Anlatmaya devam edelim.

Eylül ayında IMF Türkiye Masası heyeti “Dördüncü Madde görüşmeleri” için Türkiye’ye geldiklerinde, iş insanlarından bankacılara, meslek birliklerine, siyasi parti temsilcilerine kadar geniş bir yelpazede görüşmeler yaptı. Bu her zamanki rutin görüşmeler sırasında, yukarıda bahsettiğim adı bende saklı bankacı da resmi ziyaretle gelen heyetle görüşüyor. Gizli falan da değil.

Görüşmenin formatı gereği; IMF heyetinin bu görüşmelerine 2 Hazine yetkilisi de eşlik ediyor, toplantıda ne konuşulduğunu duyuyor.

Ekonomistler ve bankacılar açısından, ayrıca tartışmasız IMF için de gündemin en başta gelen konusu “batık krediler” konusu olunca, bankacıya bu soru sorulmuş. BDDK tarafından yayınlanan “tahsili gecikmiş alacaklar” verilerini nasıl değerlendirdiği, bu sorunun nasıl çözülebileceği sorulmuş. Bankacı ise o tarihte yüzde 4.5 olan “tahsili gecikmiş alacaklar” oranının, hali hazırda temerrüt halinde olup yasal takibe düşmemiş “ikinci grup krediler” dikkate alındığında çok daha yüksek bir yere gelmesi olasılığına işaret etmiş. Konuya uzak olanlar için özeti şu; mevcut hali ile batık kredilerin potansiyelinin bugünkü resmi sayıların kat kat üzerinde olduğuna dikkat çekmiş.

İşte bu sözler, belli ki IMF heyeti ile odada bulunan Hazine memurlarınca not edilerek amirlerine raporlanmış.

Kendi anlattıkları hikâyenin ötesinde herhangi bir eleştiriye dahi tahammülü olmayan Ankara’daki yetkililer, bu bankacı için “mesleki infaz” kararı vererek, bankanın hissedarına bildirmişler.

Oysa “kasabanın bilinmeyen sırrı” halini alan bir konu var ki tüm analistlerin ne olduğunu tam olarak bilemediği; resmi hikâyenin ötesinde batık kredilerin boyutunun tam olarak ne olduğu?

Bu son 2 yılda, “demir yumrukla” fiyatlara, faizlere, kurlara müdahale eden Ankara’daki ekonomi yönetimi; şimdiye kadar serbest piyasa koşullarında ticari kararlarını kendilerinin verdiklerini düşünerek bağımsız ticari tercihler yapan banka yöneticilerini işlerinden etmeye başladı. Yukarıda yazdığım bankacının hikayesi de bu “büyük birader” hikayelerine yeni bir halka daha ekliyor.

Türkiye görünüşte “serbest piyasa ekonomisi” ama Ankara “masa altından” piyasayı oluşturan paydaşlara piyasa dışı “sopa” kullanarak bunun altını boşaltıyor.

Ankara’dan anlatılan “resmi hikâyenin” dışında başka bir açı konulması istenmiyor. Resmi otoritelerin “görüş” ve yetki alanına giren hemen hemen her profesyonel “Acaba?” temalı bir konuşma ve rapor yazamıyor. Daha ötesi, kredi verme, faiz seviyesi gibi ticari tercihlerini yansıtan eğilimini işe yansıtması bile rahatsızlık yaratıyor.

Bu yüzden, bankaların araştırma bölümlerinin “acaba” içeren raporları bile olmuyor.

Geçtiğimiz gün bir toplantıda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ülkemize doğrudan yatırımların artması için ne gerekiyorsa imkanlarımız dahilinde maddi ve manevi bütün destekleri sağlıyoruz” diyordu.

Böyle diyordu ama Ankara’da kendi yönetiminin yatırımlar için en önemli unsur olan haber alma ve bilgiye erişimi baskı altına aldığını unutuyordu.

Böyle yapıldığı için Ankara’nın kontrolünde olan ve açıklanan verilere güven kaybı hızlanıyor . Ayrıca son dönemde kimi kurumların daha önce açıkladığı verileri saklaması da buna tuz biber ekiyor.

Uğur Gürses