2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Seçim bitti, bayram bitti; küresel çalkantıda çözüm bekleniyor

Bayram tatili sırasında birkaç önemli gelişme oldu; birincisi Arjantin’deki seçimlerde ilk turda Peroncu aday Alberto Fernández’in, Başkan Macri karşısında yüzde 47.7’lik oy oranı ile önde bitirmesi piyasaları sarstı. Macri’nin koalisyonu yüzde 32.1 oy alabildi.

Böyle açık ara bir sonuç, 27 Ekim’deki ikinci turda Fernández’in başkanlığı kazanacağını gösteriyor.

Bu ortaya çıkınca 1 dolara karşı 45 Arjantin pesosu olan kur, seçim sonucu ile 56’ya kadar fırladı. Yüzde 25’e yakın bir zıplama demekti. Devamında 55’e yükseldi. “Arjantin pezosu tarihsel olarak en ucuz halinde” analizleri çıktıktan sonra, dün de 60’a kadar tırmandı. Bu yüzde 33’lik artış demek.

Doğal olarak Arjantin borsası ve tahvilleri de çöktü. Borsa yüzde 35 düştü, tahvil faizleri de 10 yıl vadelide 525 baz puan yükseldi. Asıl hikâye yakın zamanda ihraç edilen 100 yıllık tahvilde.

Arjantin 2017’de 100 yıllık tahvil ihracına çıktığında “delirmiş bunlar” demiştim. Ama bunu Arjantinliler için değil alanlar için düşünmüştüm.

Amerikalıların deyimiyle “from hero to zero”

Neden mi? Arjantin son 100 yılda 7 defa moratoryuma gitmiş. Şimdi bu seçim sonucu ile gelecek olan Fernandez Peroncu bir popülist. IMF ile zar-zor yapılan anlaşma ve sağlanan mali destek şimdi suya düşüyor.

Arjantin’in 100 yıllık tahvilinin “duration”ı 21 imiş. Bunun anlamı şu; tahvilin faizi 1 puan yükselirse fiyatı yüzde 21 düşer. Nitekim 10 yıllık tahvil faizleri 525 baz puan yükselirken, 100 yıllık tahvilin faizi de yüzde 9.5’tan yüzde 10.9’a yükselmiş. Fiyatı da 79’dan 50’ye düşmüş görünüyor. Yüzde 36.7’lik düşüş.

Defalarca batmış (borç ödeyemez duruma düşmüş) ülkenin 100 yıllık tahvili de böyle; “batar çıkar”. 10 yıl borç ödeyemez, sonra toparlar, sonra yeniden batar. Bu yüzden bunu “fiyatlayan” mali piyasa kumarbazları bu tür yatırımlara para koyuyorlar.

Arjantin 2017 yılında yüzde 7.9 getiriyle 100 yıllık tahvil ihracına çıkmış, 9 milyar 750 milyon dolarlık talep gelmiş, 2 milyar 750 milyon dolarlık satış yapılmıştı. Bilmiyorum bizdeki gibi “3.5 kat teklif geldi” gibi acemi övünmesi yapmışlar mıydı?

“Delirmiş bunlar” diye düşündüklerim, yani bu tahvilleri alanlar, 2017 yılında koydukları her 100 doların 60 dolarını kaybetmiş durumdalar.

Çok açık ki mali piyasalar, Arjantin’in borç ödeyemez duruma geleceğini fiyatlıyorlar. Bu yüzden ellerindeki finansal varlıkları satıyorlar. Uzmanlar, mevcut fiyatlamaların borç ödeyemez durum ihtimalini yüzde 75 oranında gösterdiğini vurguluyor.

Güncelleme: Yazımı bitirdikten sonra gördüğüm Tweette, yüzde 86’ya çıktığı yazıyor.

“Peki neden bunlar oluyor?” diye sormak gerekiyor.

Buradan herkese çıkacak ders şu, Arjantin’in geçmiş sabıkası. Daha doğrusu, Arjantin’i yöneten Peroncu tayfanın sabıkaları yüzünden.

Hatırlayalım, bugünkü Başkan Macri’den önce 8 yıl ülkeyi yöneten Peroncu Cristina Kirchner’di. Enflasyonun ısrarla düşük gösterildiği, istatistik manipülasyonlarının yapıldığı dönem Başkan olan Cristina Kirchner. Sermaye kontrolleri, korumacı ve içe kapanmacı politikaları uyguladı.

Fernandez, Cristina Kirchner’den önce Başkan olan Nestor Kirchner’in kabine şefi idi.

İşte Arjantin’de Ekim’de ikinci turda başkan seçilmesi güçlü olasılık olan Fernandez’in, başkan yardımcısı olarak seçtiği kişi eski Başkan Cristina Kirchner oldu. Eski sabıkaları bilindiği için bu defa da yine aynı yoldan gideceklerine kesin gözüyle bakılıyor.

Tüm bunlar, sadece Arjantin’le sınırlı kalmıyor; tüm gelişen ülkeleri etkiliyor. Çünkü Arjantin gibi diğer gelişen ülkeler de “aynı sepette” duruyorlar.

Çoktan hangi fonun ne kadar Arjantin zararı yazdığı yazılıp çizilmeye başlandı. Aynı sepette bir yerden zarar eden, aynı sepette kârlı olanı da satarak durumu kurtarmaya bakar. İşte bu yüzden.  

2018 Ağustos ayında Türkiye Brunson kriziyle sarsıldığında diğer gelişen ülkeler de sarsılmıştı; en zayıf halka Arjantin diğerlerinden daha fazla sarsılmıştı.

İşin doğrusu “Arjantin sarsılıra Türkiye ne olur?” sorusuna belirgin bir yanıt vermek zor. Türkiye de etkilenecek; ama boyutunu kestirmek zor.

Birincisi son bir yılda Türkiye o kadar sert sarsıldı ki “dışarıdan” kaynaklı daha da “dayak yiyecek” hali kalmadı. Sermaye çıktı. Bankalardan kaynak kaybı oldu. Krizin kötü ve deneyimsiz kadrolarla acemice yönetilmesine hiç girmiyorum. Türkiye’ye bir yıldır dişe dokunur bir sermaye girişi de yok. Bu yüzden “cari fazla verdik” diye sevinen ekonomi yönetimi var. Tarihte olmadığı kadar sert çakılıyorsunuz ama buna “dengelenme” diyorsunuz. Arabayı duvara vuranın, “ben zaten duracaktım” demesi gibi.

İkincisi yerleşikler kısmı en bıçak sırtı olanı; yine faiz indirimleri ve TL’nin savunma kalkanlarının indirilmiş olması bir tarafta, diğer tarafta dövize yönelişi karşılamak için, kur yükselmesin diye arka kapıdan kamu bankaları eliyle döviz satışı var. Bunun sakıncası şu; TL’yi faiziyle savunmuyor, rezerv eriterek savunuyorsunuz. Bunu da örtülü biçimde yapıyorsunuz. Döviz rezervlerinin ne olduğuna dair soru işaretlerini giderek yükselterek orta vadede TL’yi savunamazsınız. Döviz borçlusu şirket ve yurttaşlara döviz alabilmeleri için “ucuzlatılmış tanzim satıştan” öteye gitmez yapılan.

Üçüncüsü gelişen ülkelerde fırtına eserse Türkiye’nin son bir yılda ne kadar sarsıldığına kimse bakmaz; “gelişenlerden çık da nasıl çıkarsan çık” kafası çalışacağından, herkes uzak duracaktır. İşte böyle dönemlerde rezervlerinize bakacaklar. Sis bulutuyla kapladıysanız, iki kere bakacaklar.

Çin tahterevallisi

Çin hikayesi son 1 ayda hızlanan bir hikâye; ABD önce Çin’in ABD’ye yaptığı 200 milyar dolarlık ihracata yüzde 25 gümrük vergisi koydu. Sonra 300 milyar dolarlık kısmına da yüzde 10 vergi getirdi. Böyle olunca, ikinci adımdan sonra Çin yönetimi kamu şirketlerine ABD’den tarım ürünü almayı kesmeleri talimatını verdi. Bu defa Trump, Çin’i “kur manipülatörü” ilan etti. Bunun durumun hemen yaptırım getirilecek bir hali yok. Trump’ın Çin’i “kur manipülatörü” ilan ederken bile yeter koşulların sağlanmadığı yaygın bir kanaat.

Çin de kuru tutmayı bıraktı. Çok doğal, ihracatı hasar görecek bir ülkenin dış dengesi aleyhte bozulacaksa parası değer kaybeder. Trump’ın ilanı sonrasında, Çin Yuan’ı 7 seviyesini aştı.

Çin Yuanı değer kaybederse ya da Çin yönetimi kuru tutmayı bırakırsa tüm gelişen ülkelerin paraları da değer kaybetme sürecine girer. Bu baskı da hissedilmeye başlandı.

Trump’ın “zücaciyedeki fil” gibi davranması, ticaret savaşına girerek arzu ettiği politika hedeflerini zorlaması dönüp dolaşıp ABD ekonomisine dair beklentileri bozuyor.

Nitekim ABD’deki verim eğrisi “resesyon beklentilerinin” kuvvetlendiğini gösteriyor.

Gelişen ülkelere dair görünümü bozan iki unsur Arjantin ve Çin oldu.

Arjantin’de işler karışınca bu defa Trump Çin’e Eylül’den itibaren uygulanacak ilave yüzde 10’luk verginin yıl sonuna ertelediğini ilan etti.

Biraz toparlanma olur gibi görünse de mali piyasalar yeniden çalkalandı. ABD’de borsalar düşmeye başladı.

Bir tarafta ABD ekonomisinde durgunluk beklentisi, diğer tarafta Çin Yuan’ı üzerinde değer kaybı potansiyeli, bir başka tarafta ise Arjantin sarsıntısı. AB’deki ekonomik yavaşlamanın ticaret kanalından bize yansımasına hiç girmiyorum.

Türkiye bu tablo karşısında hala kendi yolunu çizebilmiş değil. İşte Türkiye’yi de TL’yi de “yumuşak karın” bırakan da bu.

“Seçimden sonra adım atarlar, ekonomiyi toparlamak için” diye bekleyen bir kesim büyük bir hayal kırıklığı içinde.

Ankara ise seçimde iki büyük metropolü kaybetmenin şaşkınlığını henüz üstünden atamadı. Halkın giderek bozulan ekonomi karşısında tepkisini çeken ekonomi bakanı ise Ankara’nın tercihi ile kamuoyu önüne çıkmıyor. “Halkın gözünden saklarsak bir süre, tepkileri dindiririz” düşüncesi olmalı.

İşin doğrusu ekonomiyi yöneten damat kimsenin umurunda değil, kötüleşen ekonomik gidişata geciken önemler umurunda.

Hala sosyal medyada troller eliyle “şahlandık, şahlanıyoruz” “en kötü geride kaldı” kampanyaları yapılarak “algıyı toparlarız” bakışı var.

Yaz bitip herkes ekonominin çarklarının başına döndüğünde “krizi çözmek için ne yaptınız?” sorusu taptaze zihinlerde duruyor olacak.

Ne Arjantin ne Çin ne de ABD’de olan gelişmeler Türkiye’yi beklemeyecek.

Türkiye’nin, bu siyasi seyir ile gittikçe; siyasi normalleşme ve demokratik restorasyon olmadığı sürece ekonomik krizi çözme yeteneği olamayacak.

İstesek de istemesek de seçim sandığına gitmeden de çözmek zor olacak.

Uğur Gürses

Ekonomi, Yaşam

Türkiye’nin Şarap Dosyası

“Bir bulut olsam, yüklenip yağsam,
Dökülsem damla damla toprağıma
Bir deli nehir bir asi rüzgar
Olup kavuşsam üzüm bağlarına”
Sezen Aksu

Üzümün, asmanın kökeni neresidir? Anadolu olduğu iddiası oldukça güçlü. Bu tam olarak ne kadar geriye gidiyor bilinmese de stellerden ve buluntulardan görünen; Hititlerin üzüm üretimi yaptığı açıkça belli. Türkiye’nin en zengin müzelerinden Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ndeki Hititler’den kalma MÖ 3000’lere ait altın şarap sürahisi ve ayaklı şarap kadehinin, bulunmuş en eski şarap kabı olduğu kaynaklarda yer alıyor.

Ama asıl hikâye şurada: Boğazköy metinlerinde yer alan “wiyanna” sözcüğü Hititçe’de şarap anlamına geliyor. Bugün Batı dillerinde wine, vinus, vino, wein olarak geçen sözcüğün kökeni bu ve Anadolu’dan.

Bugün dünyada 292 milyon hektolitre (29.2 milyar litre) şarap üretiliyor ve Türkiye 64.3 milyon litre iç pazara, 2.9 milyon litre ihracat ile toplamda payı çok çok düşük bir ülke; binde 2.2

Şarap Üreticileri Derneği Başkanı Ali Başman’ın, 2018 Şubat’ında TBMM’de kurulan komisyon toplantısında yaptığı sunumdan çıkardığım özet şöyle:

Dünyada yıllık 75 milyon ton üzüm üretimi yapılıyor. Türkiye’nin bağcılıkta, bağ üretiminde yüzde 7’ye yakın payı var. Türkiye’deki üretimin de yüzde 52’si sofralık, yüzde 36’sı kurutmalık. Şaraplık ve şıra üretiminin payı ise sadece yüzde 12. Bunun içinde rakı üretiminin de dahil olduğu not ediliyor. Rakı ve diğer alkol üretimi çıkarılırsa gerçek şarap üretimi oranının yüzde 4 civarı olduğu hesaplanıyor.

Fransa’da ise bu yüzde 99 şaraplık, yüzde 1 sofralık. İtalya’da ise yüzde 85 şaraplık, yüzde 15 sofralık.

2015 verileriyle, dünyada yaş üzüm üretiminin yüzde 35’i taze, yüzde 8 kuru, yüzde 47’si şarap, yüzde 5.5’i üzüm suyu, şıra ve yüzde 3.4 de diğer kullanımlar için değerlendiriliyor.

Başman verim konusuna işaret ediyor:

“Bazı ülkeler tarımı daha teknolojik yaparak daha yüksek verimler elde etmektedirler fakat bu, şarapçılıkta tam tersidir, verim ne kadar artarsa kalite o kadar aşağıya iner. O yüzden şarabın üretiminde biz mümkün olduğu kadar kıraç̧ araziye bakarız, verimin düşük olduğu araziye bakarız ki bu bir yerde de aslında verimsiz arazilerin değerlendirilmesi açısından çok önemli bir faktördür. Böylece çok daha yüksek kalite yakalayıp uluslararası pazarda daha iyi bir değer yakalayabiliriz.”

Herhalde dünyanın başka bir ülkesinde olsaydı, “wiyanna”dan, şarabın sözcük kökeninden başlayıp çoktan şarabı tarihsel ve coğrafi anlamda sahiplenmiş olurlar, bunu katma değerli bir kılıfa sokup gelire çevirirlerdi.

Türkiye’de siyasetçilerce sakız gibi çiğnenip bir arpa boyu mesafe alınmayan konu şudur; “katma değerli üretim”, “katma değerli ihracat”. Verilen örnekler de “Almanya’nın ihracatında 1 kilo ihraç ürününün fiyatı şu kadar Euro, bizde bu kadar” diyerek “ağlaşmaktır”.

Kuru üzüm üretiminde de ihracatında da Türkiye küresel şampiyondur. FAO verilerine göre; 2016’da 236 bin ton kuru üzüm ihracatı ile Türkiye dünya birincisi. Bu ihracatın dolar karşılığı ise 426 milyon dolar. Türkiye’nin en yakın rakibi ise ABD; 118 bin ton, 323 milyon dolarla. Satış değeri olarak üçüncü sırada ise Şili geliyor; 55 bin tonla.

Akdeniz’den İtalya ve Fransa ise 2-2 buçuk milyon dolarlık ihracat yapmışlar. Ama bu ülkelerin şarap ihracat değerlerine bakınca tablo ortaya çıkıyor; bu ülkeler üzümü yetiştirmeyi bilmediklerinden değil, çok iyi bildikleri “katma değerli üretim-satış” işini yani şaraplık üzüm yetiştirip, bunu katma değerli biçimde satmayı beceriyorlar.

Şarap Üreticisi Ülkeler Milyon Hektolitre
İtalya                     54.8
Fransa                     48.6
İspanya                     44.4
ABD                     23.9
Arjantin                     14.5
Şili                     12.9
Avustralya                     12.9
Almanya                     10.3
G. Afrika                       9.5
Çin                     11.6
Toplam                   243.4
Toplam Dünya                   292.0
Kaynak: OİV, 2018 

Küresel ligde şarap üreticisi ilk 10 ülke toplam üretimin yüzde 83’ünü yapıyorlar. Türkiye 1 hektolitreye bile ulaşamadı henüz.

Çok iyi örnek Şili aslında. Şili, küresel arenada 108 milyon hektolitrelik ihracat toplamının 9.3 hektolitresi Şili tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun karşılığı da ise ihracat hasılatı olarak 1.9 milyar dolara yakın gelir elde ediyor. Şili uzun bir süredir küresel pazarın 4. sırasını elinde tutuyor.

Önde gelen şarap ihracatçısı ülkeler ve hacim (milyon Hl) ve değer (EUR) olarak ihracat sayıları:

Kaynak: International Organisation of Vine and Wine
Kaynak: International Organisation of Vine and Wine

Arkeolojik buluntulardan ortaya çıktığı haliyle, çok eski zamanlardan beri şarap üretilen bu topraklarda üretim ve ihracat bir türlü küresel arenaya girebilecek ölçekte değil.

FAO verilerine göre 2006’da 6.7 milyon dolarlık, 6 bin 269 ton ihracat yapan Türkiye 48. sırada idi. 2016’ya gelindiğinde, 10 yılda ancak 10 milyon dolarlık ihracata çıkabildi. Satılan miktar ise 4 bin 166 ton. TAPDK verilerine göre 2016’da şarap ihracatı 2 milyon 922 litre.

Türkiye’de bağ alanı ve üzüm üretimi nasıl?

2016’da yaklaşık 435 bin hektar alanda üretim yapılıyor. Toplam 4 milyon ton üzüm üretimi olmuş; bunun 1 milyon 999’u sofralık, 1 milyon 537’si kurutmalık, 473 bini de şaraplık ve şıralık olarak kullanılmış.

Üretilen üzümün, ancak yüzde 11.3’lük kısmı şaraplık ve şıralık olarak kullanılıyor. 2016 yılı itibarıyla iç piyasaya arz ve ihracat yaklaşık 53 milyon litre olmuş. Bu kadar şarap için 80-90 milyon kilo üzüm kullanılmış.

Türkiye’de iç tüketim görece çok zayıf; Türkiye’de ortalama kişi başı 0.9 litre şarap tüketimi olduğu, buna da ülkeye gelen yaklaşık 30 milyon turistin tüketiminin dahil olduğu vurgulanıyor.

Yurtiçi tüketimin Yunanistan’da 23 litre, Almanya ve Kuzey ülkelerine çıkıldığında 33-40 litre, Fransa ve İtalya’da 50 litreye çıktığına işaret ediyor Başman.

Türkiye’nin endemik üzüm çeşitleri ise şunlar: Kalecik Karası, Öküzgözü, Boğazkere, Papazkarası, Çalkarası, Adakarası, Karalahna, Dimrit, Horozkarası, Sergi Karası, Foça Karası, İri Kara, Karasakız, Köhnü, Kösetevek, Acıkara, Patkara, Sungurlu, Gök, Merzifon Karası, Sidalan, Yapıncak, Yediveren, Sultaniye, Narince, Emir, Misket, Çavuş, Hasandede, Gaydura.

Gittiğim ülkelerde yerel mutfağı, bölgesel üzümlerin ne olduğunu, bunlardan yapılmış şarapların tadının nasıl olduğunu merak ederim. 30 milyona ulaşan yabancı turistin de gezmeye geldikleri ülkenin yerel üzümlerinden yapılmış şarapları tatma isteği olacağı açık.

Türkiye’de 140 şarap üreticisi var; Kavaklıdere Şarapları, Doluca Şarapları, Pamukkale Şarapları, Sevilen Şarapları, Vinkara, Urla Şarapçılık, Yazgan, Diageo-Kayra, Diren Şarapları Barbare, LA Şarapçılık, Chateau Kalpak, Selendi, Corvus, Arcadia, Büyülübağ, Chamlija, Gülor, Likya, Nif, Suvla, Turasan, Yazgan, Paşaeli, Kocabağ, Gali, Melen, Yanık Ülke, Küp, Prodom, Urlice, Mozaik, Limantepe, USCA, MMG, Vinolus, Umurbey, Arda Şarapçılık, Buradan Şarapçılık.

Yukarıda adını saydığım şarap üreticileri, bir taraftan Cabernet, Merlot gibi klasik üzüm çeşitlerinden şarap üretirken, endemik üzümleri de yeniden canlandırmak, şarap üretimini yapmak için büyük çaba sarf ediyorlar. Giderek çok başarılı örnekler çıkıyor. “Marka saplantısıyla” değil, “bizi ne sürprizler bekliyor?” açısıyla bakıyorum. Adı duyulmadık üreticilerden şahane örnekler çıkıyor. İşin özü de aslında; “butik üretim” diye kast edilen de.

Dernek Başkanı Ali Başman komisyon sunumunda, şuna vurgu yapıyor:

 “Asıl en önemli şey, Türkiye’ye gelen turist, daha ziyade, geldiğinde Türk şarabı olarak Türk üzümlerinden, Türk üzüm cinslerinden yapılmış̧ şarapları tercih etmekteler bir meraktan dolayı. Yani onların Cabernet Sauvignon veya Merlot üzümlerinden yapılmış̧ şaraplarından ziyade bizim Öküzgözü’yle, Boğazkere’yle, Emir veya Narince’yle yaptığımız şarapları meraktan tercih etmektedirler, beğenmektedirler ve bu daha sonra da bize ihracatta bir şekilde ciddi bir gelir olarak dönmektedir.”

Başman şöyle bir örnekle ilerliyor: “inanır mısınız biraz önce Çalkarası üzümlerinden, Denizli bölgesi üzümlerinden bahsedildi; para etmediğinden bahsedildi. Bizim en çok sattığımız rose şarap Fransa’ya ihraç edilir ve Çalkarası üzümlerinden yapılmaktadır.”

Başman’ın Meclis sunumunda vurguladığı şu:

1.200 gibi çok zengin asma çeşidine sahibiz. Maalesef, kendi üzümlerimize değer veren firma sayısı çok az. Daha ziyade kolaya kaçılıyor, “Cabernet Sauvignon/Merlot” daha kolay satılıyor diye herkes onu yapmaya çalışıyor. Hâlbuki, Türkiye olarak bizim, Öküzgözü, Boğazkere gibi yerli üzüm cinslerine ağırlık vermemiz lazım ve ihracatta da biz zaten ilerleyeceksek bu üzümlerle ilerleyebiliriz çünkü kimse Türkiye’de üretilmiş̧ “cabernet sauvignon”la ilgilenmez ama Türkiye’nin Öküzgözü Türkiye’ye has bir şeydir, sadece Türkiye’de üretilir… Ülkemizin tarihsel, kültürel zenginliğini kullanmamız gerekiyor, bu bize kalmış̧ bir miras, bu fırsatı çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor”

Türkiye’nin son 10 yılda yaptığı ithalat bunu söylüyor aslında; TL’nin değerlendiği dönemde turizm de büyüyünce ucuz şarap ithalatı patladı. Öyleyse yerli üreticilerin farklılığı da katma değeri de yerli üzümlerden gelirse bir işe yarayacak.

Sorunlar neler?

Şunu biliyoruz, alkollü içki üreten de alan da satan da ağır vergilerle “cezalandırılıyor”. İç pazarda satılan şarapların üzerindeki vergi yükü ve perakendeciye verilen komisyon çıkarıldığında bir şişe şarabın bedelinin kuşa döndüğünü anlatıyor üreticiler.

Başman, Meclis sunumunda anlatıyor: “30 liralık bir şarabı gördüğünüz zaman “Oo, güzel fiyat, iyi para” diyorsunuz üzüm fiyatıyla kıyasladığınızda. Fakat bu rakamdan geriye doğru gittiğinizde aslında üreticiye, şarap üreticisine kalan rakam 6 lira, 7 lira arasıdır.”

Başman’ın hesabı, 30 TL’lik bir şarabın yüzde 18’lik KDV, yüzde 40’lık hipermarket marjı, litre başına 5 TL ÖTV (2018 verisi) düşüldüğünde üreticiye kalan üzerine.

Tesise yapılan yatırım ve bunun finansman maliyeti, şarabın birkaç yıl tanklarda bekletilmesi, bağ yetiştirme ve olgunlaşması, iyi şarabın elde edilmesi için geçen sürede oluşan maliyetler ile bunların birikimli maliyeti ve finansmanı, şarapçılığı katma değerli gelir elde etme ve döviz kazandırıcı bir kulvara sokmak açısından pek de katlanılabilir görünmüyor.

Türkiye’ye yılda nitelikli para harcayan kabaca 30 milyon turist geliyor, burada Türkiye’nin üzümlerinden yapılan şaraplarını tadıyorlar. Ya ülkelerine dönünce? Destekler yok. İhracata destek sağlanırken esnek değil, ürünün özelliğine, tadarak satışa dönük esneklikler yok. Tarım desteklerinin de perspektifi yok. Kısa vadeli. Yıldan yıla değişen ürünlere veriliyor, burada ise istikrarlı bir teşvik gerekiyor.

Başman, “bu konularda teşvikin şirketler bazında da verilmesi, ciddi şirketlere, ihracat odaklı olarak verilmesi talebimiz” diyor.

Türkiye’nin ihracatı yanında orantılı bir şarap ithalatı da var. İhracat sayıları ise şunu söylüyor; “ne uzuyor ne de kısalıyor”.

Asmanın, üzümün membaı olan ülke kendi tarihsel ve coğrafi değeri üzerine vergi üzerine vergi koyarak güdük bırakıyor. Bunda da “din popülizmi” yatıyor. Seçmen kitlesine örtük biçimde “bakın sarhoşları nasıl cezalandırıyoruz” sunuşu var.

Madem “Müslüman mahallesinde salyangoz” muamelesi yapılıyor, bırakın bu engelleme çabasını; turist ve ihracata kolaylık sağlayın.

Urla Şarapçılık’tan Can Ortabaş şöyle anlatıyordu: “Birinci dünya savaşı öncesi Karaburun Yarımadası’nda 72 milyon litre şarap üretiliyormuş. 2 sene önce bütün Türkiye, bunca yatırımdan sonra 69 milyon litre; gerisini siz düşünün. Bunun nedeni mübadele ve bunun İslamiyet’le de ilgisi yok çünkü Osmanlı’nın kontrolünde 500-600 sene burada şarapçılık yapılmış, hem de altın çağlarını yaşamış.”

Sormak gerekiyor; üretecek ve katma değer sağlayacak bu sektöre neden bu baskı?

Türkiye’nin şarap ihracatında 2018 verilerine göre, ihracatın yüzde 44’ü Kuzey Kıbrıs ve serbest bölgelere yapılıyor. Sonraki en büyük alıcı Belçika, İngiltere ve Almanya. Bu üç ülke şarap ihracatının yüzde 40’ını alıyor. Almanya ve İngiltere en çok turist gönderen ülkelerin başına geliyorlar.

Bu yüzden ülkeye gelip şaraplarımızı tadan yabancılar, potansiyel olarak ülkelerinde de beğendikleri şarapları içmek istiyor.

Sayılara bakınca, ihracat güdük kaldığı gibi, şarap üreticilerinin uzanarak potansiyel alıcılara ürün satma çabalarının da ne kadar güdük kaldığına da tanık oluyoruz.

Türkiye’nin şarap ithalatının 2010 sonrası ki bunun da değerlenen TL ve yükselen turist girişleriyle ilgisi var; hızla yükseldiği görülüyor.

2014 ve 2015 şarap ithalatının ihracatı geçtiği yıllar. İlk üç ülke içinde Fransa ve İtalya tahmin edilebilir. Ama Şili sürpriz yapıyor.

Dünya dördüncüsü Şili’nin bize yakın ülkeleri de atlatarak üçüncü sıraya oturmasının sırrı ne?

Ali Başman’dan duyalım: “Üretmek için içici olmak gerekmiyor, Şili örneği. Şili ülkesini örnek aldım bilhassa, orası da şarap tüketen, içen bir toplum değil sonuç̧ itibarıyla. Demek ki içici olmak, tüketmek bir yerde ürettiğin mala sahip çıkmaktır, kabul ediyorum ama ihracat için başka yöntemler de kullanılabilir, biz buralarda biraz zayıf kalıyoruz….Yani şu an piyasada satılmakta olan, en çok satılmakta olan ithal Şili şarabı maalesef dünyada en sonuncu kalitede, en sonuncu ve en ucuz sırada satılmakta. Ama Türkiye’ye geldiği zaman bu bir şekilde, “Ooo, Şili şarabıymış̧, oo, ‘Cabernet’ymiş” deyip bizim milletimiz onu tercih ediyor. Güzelim Öküzgözünü, şu an tattığımız Öküzgözünden yapılmış̧ şarabını ve Fransızların merakla içtiği Çalkarasından yapılmış “rose” şarabımızı tercih etmiyor. Diyeceksiniz ki: “Bu da bir tanıtım problemi.” Doğrudur, bizim de tanıtım yetkilerimiz 2013’ten beri yasaklanmış̧ durumda. Hatta öyle bir kanun var ki, benim şu an şurada konuşmam bile bir yerde suç̧ sayılabiliyor, çünkü̈ ben kendi firmamdan bahsettim, bir şekilde endirekt tanıtım yapmış̧ oldum. Bu bile suç̧. Çünkü̈ kanun şöyle diyor: “Reklam ve tanıtımın her türlüsü̈ yasaktır.” Bu kadar basit. Yani bunun bir kere, bu mevzuatın kesinlikte düzeltilmesi lazım.”

Başman son derece haklı, yurtiçi üreticilere web sitesi yasak, yurtdışı üreticilere atış serbest.

Şarap “fiyat-kalite” algısına dair en iyi çalışmalar “davranış ekonomisi” alanında yapılıyor.

Geçmişte pazar yazılarında yazmıştım, davranış ekonomisinde bilinen örneklerdendir; kısa bir alıntıyla aktaralım.

“Önünüze iki şişe Cabernet Sauvignon şarap konuluyor; hangisini beğendiğiniz anlaşılmaya çalışılıyor. Her bir şişeden birer kadeh önünüzde, tadıyorsunuz. Size soru soran yok. Peki, nasıl mı anlaşılacak sizin beğeniniz? Basit, manyetik rezonans (MR) görüntüleme cihazına bağlısınız.

Testi yapanlar, size bu şişelerdeki şarapların fiyatlarını söylüyor. Ya da hangi şişenin diğerine göre ne kadar pahalı olduğunu. Bu deneyin, en can alıcı ve önemli noktası; ufak bir hile yapılmasında. Testi yapanların fiyat konusunda söyledikleri doğru değil.  90 dolar olarak etiketlenen şişenin gerçek fiyatı 10 dolar. 5 Dolar olarak etiketlenmiş şişenin gerçek fiyatı ise 45 dolar.

Bu testin uygulandığı deneklerin, tadım sırasındaki MR görüntüleri göstermiş ki; beyin faaliyetlerinde en yüksek ‘beğeni’ yani dereceleme, en pahalı şaraplar tadılırken elde edilmiş. Daha doğrusu, ‘en pahalı olduğu’ söylenen şaraplarda en yüksek beğeni ortaya çıkmış. Anımsayalım, etiketler değiştirilmişti; gerçekte 10 dolar olan 90 dolar, 45 dolar olan da 5 dolar olarak sunulmuştu.”

Rafta aynı fiyattan iki şarap; biri yerli üzüm, yerli üretici diğeri ise bilinen üzümlerden ama yabancı üretici. Hatta yabancı görece biraz pahalı da olabilir. İşte Başman’ın işaret ettiği bu.

Şarabın tadını kadınlar belirliyor

Son birkaç yılda gezdiğim bağlar ve şarap üretim tesislerinde en çok dikkatimi çeken unsur şuydu; Türkiye’nin şaraplarını kadınlar üretiyordu. Meyi kadınlar yapıyordu ama sakiler de meyhaneciler de erkekti.

Belli başlı birçok şarap üreticisinin “winemaker”ı kadınlardan oluşuyor. Gizli kahramanlar onlar. Son dönemde başarılı “kupajları” onlara borçlu olmalıyız.

Bu kadarla kalmıyor; bağlara şekil veren, üzümleri toplayan emekçilerin de büyük bölümü kadın.

Başman da buna işaret ediyor sunumunda; “yaklaşık olarak yılda 50 bin yevmiye işçi kullanıyoruz, bunun yüzde 85’i de kadın. Buradaki bir sıkıntımız, maalesef, bordro probleminden kaynaklanıyor çünkü birçoğu sigortalı olmak istemiyor. Nedendir anlayamıyoruz. Çünkü yeşil kart uygulamalarından dolayı sigortalı olmak istemiyorlar, yevmiye olarak gider pusulasıyla çalışmak istiyorlar…Mevsimlik çalışanların da çoğu mart ayı ile ekim arasında ve yüzde 85’i kadın olarak çalışmaktadır.”

Uğur Gürses

Yazının ve kullanılan tabloların tüm hakları saklıdır; izinsiz kopyalanamaz.

Kaynaklar:

  1. Mehmet Ömür, Türk Şarapçılığı 2016 Raporu
    1. TBMM Bağcılık Sektörü ve Üzüm Üreticilerinin Sorunlarının Araştırılarak Alınacak Tedbirlerin Tespit Edilmesi Maksadıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Mayıs 2018
    1. Anadolu Medeniyetlerinde Asma (Vitis vinifera L.) Grape (Vitis vinifera L.) in Anatolian Civilizations, Didem Deliorman Orhan, Fatma Ergun, Nilüfer Orhan
    1. 2019 Statistical Report on World Vitiviniculture  (OIV- International Organisation of Vine and Wine Intergovernmental Organisation)
    1. TAPDK 2017 Faaliyet Raporu
    1. Anadolu’nun En Eski Yemekleri ve Hititler, Ahmet Ünal, 2007
2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi, para politikası, Piyasa

Kendi kuyruğunu kovalayan politika

Ankara faizleri düşürürse ekonominin yoluna gireceğiniz sanıyor. Ekonomi Bakanı Albayrak bunu ilk üç ayda baskıyla bankalara faiz düşürterek denemiş, meyvası ise TL’den kaçış, 25 milyar dolarlık dolarizasyon olmuştu. Bunu karşılayarak kura birşey olmasın diye de Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini arka kapıdan kamu bankaları eliyle sattırmıştı.

Ne yazıki iş başında öğrenme maliyeti çok yüksek. Başka bir ülkede olsaydı. Krizi kötü yöneterek daha da çıkmaza sokmak kovulma sebebidir.

Şimdi de yeni bir deneye girişiliyor. Merkez Bankası başkanı azledildi, faizler 4.25 puan düşürüldü, bir bu kadar indirime göz kırpıldı. Bir dizi uygulama da yürürlüğe sokuldu.

Ne yapılmaya çalışıldığına bakalaım.

Merkez Bankası’nın başkan değişikliği ile birkaç karar art arda geldi. Önce faiz indirimi ki bunu Cumhurbaşkanı önceden ilan etmişti.

Ardından 5 Ağustos günü (pazartesi) iki kararı yürürlüğe soktu; birincisi, döviz mevduatlarına uygulanan zorunlu karşılık oranlarını 1 puan artırılması, böylelikle 2.1 milyar dolar kadar banka rezervleri artacaktı.

Bununla birlikte dolar olarak Merkez Bankası’nda tutulan zorunlu karşılık, TL yerine dolar olarak tutulan zorunlu karşılık (ROM) ve serbest döviz hesaplarına ödenen faizler 1 puan düşürülüyordu. Böylece Merkez Bankası kendi nezdinde zorunlu veya gönüllü tutulan dolar hesaplarına sadece yüzde 1 faiz ödeyecekti. Aylık Libor faizinin yüzde 2.22 olduğunu da not düşelim.

İkinci karar da Merkez Bankası bünyesinde çalıştırılan swap piyasasında “çoklu ihale yöntemine” geçilmesi kararı. Malum şimdiye dek bu piyasada Merkez Bankası kendi yüzde 24’te olan (şimdi yüzde 19.75) kotasyonunu giriyor TL veriyor, yüzde 2.5 verip dolar borçlanıyordu. Böylece rezervlerini güçlendirdiğini düşündürüyordu. Böyle niteliyorum; zira bu swap pazarını açtıktan sonra 10-13 milyar dolar civarında bir swap kanalından döviz borçlandığı halde rezervi artmamıştı.

Para politikası delik deşik

Şimdi Merkez Bankası diyor ki bugüne kadar haftalık yaptığımız swap işlemlerini 1, 3 ve 6 ay vadeli olarak da yapacağız. Böylece işlemler kotasyon yanında ve çoklu teklif yöntemli ihale yoluyla da gerçekleştirilecekti. İhalede de katılımcılar swap puanı teklif edeceklerdi.

İlk ihale 7 Ağustos Çarşamba günü yapıldı; 2.3 milyar dolar teklif geldi, Merkez Bankası 1 milyar dolarlık kısmını kabul etti. İhalede ortalama swap puanı 745.78 oldu. Bunun ima ettiği TL faizi ise yüzde 17.39 yapıyor.

Anlamı şu; Merkez Bankası 1 milyar doları bir aylığına borç alıp rezervini artırırken, buna karşılık da yüzde 17.39 faiz üzerinden 1 milyar dolar karşılığı yaklaşık 5.5 milyar TL’yi bankalara verdi. Tekrar altını çizelim; Merkez Bankası swap işlemlerinde ihale yöntemine geçerek bankaların kendisine teklif ettiği “ucuzdan TL ver” talebini karşılamış oldu. İşte burada yeni bir gevşetmenin olduğunu, para politikasının kendi kendine delikler açtığı çok açık.

Politika faizi haftalık vade yüzde 19.75, gecelik borç verme faiz yüzde 21.25, gecelik borç alma faizi ise yüzde 18.25’te. Piyasa yapıcısı bankalar ise gecelik faizin 1 puan altından borçlanabiliyorlar; yüzde 18.75.

Çarşamba günü buna bir de aylık yüzde 17.39 ile borç verme işlemi eklendi. Bu faiz oranı da, gecelik yüzde 17.05’le borç almaya denk geliyor. Merkez Bankası oysa gecelik olarak piyasa yapıcılarına yüzde 18.75’le, diğer bankalara da yüzde 21.25’le borç veriyor.

Bitmedi, Merkez Bankası’nın günlük fonlama tablosuna bakanlar şunu görecekler; banka her gün istisnasız ortalama 8 milyar TL’yi kotasyon faizi ile çekiyor; yüzde 18.25’le. Banka Çarşamba başladığı swap işleminde ise gecelik yüzde 17.05’e denk gelen bir faizle borç TL vermeye başladı. Alış fiyatının altında para veren tüccar gibi.

Nasıl kafanız karıştı mı? Hali hazırda 4 faiz oranından Merkez Bankası para veriyor, çekiyor.

Şimdi buna itiraz edecekler olacak; “efendim swap piyasasında ima edilen faizler yüzde 17’lere geriledi” diye. Olabilir. Swap piyasasında ima edilen faizler yüzde 35’e geldiğinde ne oluyordu?

Merkez Bankası uyguladığı para politikasıyla swap pazarını ve oradaki faizleri etkileyebilir.  Ama bir ticari banka gibi swap pazarında oluşan faizden para vermesi anlaşılır gibi değil. Olacağı şu; orta vadede bugün itibarı kalmamış para politikasını daha da darmadağın ediyor.

Sıra mevduat pazarını dağıtmaya geldi

Bitmedi; şimdi ilginç bir tablo daha ortaya çıkacak. O da bankanın tuttuğu ihtiyat akçesinin Hazine’ye devri ile beraber 41 milyar TL piyasaya sürülecek. Bir kısmı sürüldü bile. Bayram öncesi de Perşembe-Cuma kamu maaş ödemeleri ve emekli ikramiye ödemeleri nedeniyle 30 milyara yakın bir fon Hazine hesaplarından bankalara akacak. Bayramda nakit talebi nedeniyle görmeyeceğiz ama bayram sonrası nakitler yeniden bankalara dönecek, bankalar da Merkez Bankası’na olan açık piyasa işlemlerinden borçlarını ödeyecekler. Böylece bayram sonrası nakit dönüşleriyle birlikte kısa vadede “Parasal Taban” değişmeyecek olsa da bankaların Merkez Bankası’ndan yapmış oldukları borçlanmalar azalacak. Bu Merkez Bankası’ndan istediklerinde yeniden borç alabilme kapasitesi demek.

Merkez Bankası’na 1 milyar dolar götüren banka, Merkez Bankası’ndan 1 aylık yüzde 17.39 ile borç alabiliyor. Bu ne getirir? Dövizi olan Merkez Bankası’na swapa koşar, TL mevduata da brüt yüzde 18’in üzerinde vermemeye çalışır. Yıllık yüzde 15.3 net faiz demek bu. Olacak olan şu; yüzde 15 net faiz yerine, “hazır dolar düşmüşken alayım”cılar harekete geçmesi olur. Bu defa yine aynı döngü; faizi düşürmeye devam etmek ve kuru tutmak için kamu bankaları eliyle “arka kapıdan” döviz satışına ve nihai olarak Merkez Bankası rezervlerini eritmeye devam.

Bunun sürdürülebilir olmadığını Ankara’dakiler de biliyor. Ama “koptuğunda dananın kuyruğu kimin elinde kalırsa”ya kalmış iş.

Küresel koşullar, olmadığı kadar bizim gibi ülkeler lehine; ABD’de 10 yıllık tahvil faizleri tarihsel rekor düşük seviyesine 40 baz puan yaklaştı. O kadar düşük. Almanya’da 10 yıllık tahvil faizleri de rekor düşük düzeye, yüzde -0.56’ya geriledi. Normal koşullarda gelişen ülkeler için müthiş bir çevre koşulu. İşte bu koşullara karşın Türkiye piyasasında iyileşme kayda değer değil.

Dövizleri getirin

Yılbaşından bu yana Merkez Bankası’nın karşılık politikasına bakılırsa zımni olarak kaydığı yeni bir patika var. O da, ROM mekanizmasıyla isteğe bağlı döviz getirmeniz yerine giderek yabancı para zorunlu karşılıkları yükselterek “kalıcı karşılığı” tercih ediyor Merkez Bankası.

 Banka üç ayrı hamlede 6.5 milyar dolarlık bir ilave karşılığı kalıcı olarak rezervlerine ekledi.

Mart ayında, “arka kapı operasyonlarla” kamu bankalarına verilen dövizlerin hesaptan düşülmesiyle net döviz pozisyonu kabaca 10 milyar dolar düşünce başlayan tartışmaları anımsatalım. Herkes net rezervler üzerine odaklanırken, Merkez Bankası’nın adını vermeyen yetkilisi “önemli olan brüt rezervlerdir” demişti. Bu konuda haklıydı.

Merkez Bankası’nın brüt rezervi kullanılabilir rezervdir banka için. Açık pozisyon da yapar, borç dövizi de kullanır, satar. Yeteri ki izlediği para politikası basiretli ve doğru olsun. Rezerv erimesinin getireceği riskleri bu doğru rota ile karşılayabilir.

Ancak bizim Merkez Bankası için bunu söylemek zor. Evet gerektiğinde brüt rezervi kullanırsınız ama hatalı para politikasıyla hepsini bir anda eritir gidersiniz.

İşte bu yüzden, Ankara’da hala bu riskleri gören birileri olmalı ki; yabancı para zorunlu karşılıkları artırarak bankanın rezervlerinin tahkim edilmesi yoluna gidilmesini sağlıyor. Bu politikanın devam edeceğini ve yabancı para karşılıkların “opsiyon” değil zorunluluk olarak arttırılacağını sanıyorum.

İşte bu “saldım çayıra para politikası” kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir patikada ilerleyecek; faizleri düşürme uğruna dolarizasyon yükselirken, yurttaşların ve şirketlerin döviz talebini Merkez Bankası arka kapıdan kamu bankaları eliyle satarken, diğer taraftan da dolarizasyonla artan döviz likiditesini ön kapıdan yabancı para zorunlu karşılıkları yükselterek bankaların elinden alacak.

Uğur Gürses

Ekonomi, siyaset, Yatırımlar

5 kat pahalıya mal olan otoyol projesi

Gebze-İzmir otoyolunun kalan bölümleri de törenle işletmeye alındı. Bu tartışmalı projenin toplam yatırım değeri 61 milyar TL’yi (11 milyar doları)  bulmuş.

Projenin temeli; Kamu Özel İş birliği (KOİ) olarak bilinen model. Bir konsorsiyum projeyi inşa ediyor, belli bir süre işletiyor ve sürenin sonunda devlete devrediyor. Bu projede de 16 yıl işletmede (2035’e kadar) kalacak; yani devlet hem Osmangazi Köprüsü’ne 16 yıl boyunca günlük 40 bin araç geçişi garantisi vermeye devam edecek, hem de otoyolda farklı kesimlere farklı garantilerle.

Devlet koşullu bir yükümlülük altına giriyor. Ama öyle ki hem dövize endeksli hem de yüksek garantiler söz konusu. Sonunda kamuya geçtiğinde hesabı yapılacaktır; bütçeden yapılsaydı, zamana yayarak gerekli olan yerlere öncelik vererek yapsaydık daha az toplumsal maliyeti olacaktı deme olasılığımız çok yüksek.

Sözleşmedeki Geçiş Garantisi (Otomobil eşdeğeri)
Adet/Günlük
Osmangazi Köprüsü         40,000
Gebze-Orhangazi         40,000
Orhangazi-Bursa (Ovaakça)         35,000
Bursa (Ovaakça)- Balıkesir (Edremit ayrımı)         17,000
Balıkesir (Edremit ayrımı)- İzmir         23,000

2009’da ilk ihalesi yapıldığında “proje kapsamında köprünün maliyetinin 2.5-3 milyar dolar otoyolla beraber toplam maliyetin ise 6-7 milyar dolar olabileceği” ileri sürülüyordu.

2011’deki bir haberde maliyetin 9.5 milyar doları bulacağı vurgulanıyor.

2013’te açıklama yapan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, otoyolun maliyetinin sorulması üzerine, “Projenin toplam maliyeti aşağı yukarı 11 milyar TL civarında. Sadece inşaat maliyeti 6 milyar dolar. Diğer girdileri de buna eklediğinizde 7,5 milyar doları buluyor. Türk parasına çevirdiğinde 13 milyar TL’yi geçiyor. 53 tane küçük ülkenin milli gelirinden büyük bir proje” demişti.

Dikkatinizi çekmiştir; 2013 Ocak ayında dönemin Ulaştırma Bakanı Yıldırım “TL’ye çevrildiğinde 13 milyarı geçiyor” demişti. Aradan 6 yıl geçti; şimdi 61 milyar harcanmış. Yıldırım bunu söylediğinde dolar kuru 1.75’te idi. Şimdi 5.60’ta. TL’nin değer kaybı tamam. Ama projenin başında ihale yapıldığında kur 1.55 imiş. Tahmini maliyet de bu kur üzerinden 11 milyar TL’ye yakın. Bugün bittiğinde ise 61 milyar TL olduğu açıklandı. Yani 5 kat pahalıya bitmiş.

2013’te 11 milyar TL olan bir maliyet 2019 fiyatlarıyla nerede olur? Merkez Bankası’nın “enflasyon hesaplayıcısı” kolayca söylüyor bize: 20.9 milyar.

Oysa maliyet 61 milyar TL olmuş. “Ama dolar kuru arttı?” diyeceklere, “ayağını yorganına göre uzat” sözünü anımsatarak; bu maliyet ve geçiş yükümlülüklerini karşılamak için bütçeye ilerleyen zaman içinde koyacağınız ödenekleri karşılamak için gereken ana kaynak, bütçe gelirleri. Bu gelirler de en fazla yıllık enflasyon ve büyüme kadar artabiliyor.

Maliyet 5 kart artmış da, bunlar için bütçeden ödenecek taahhütler ne kadar artacak? Onlar da bu kadar.

Günlük geçiş garantileri ve ücretler dolar üzerinden hesaplanıyor. 2008 yılını 35 dolar + KDV olarak baz alan, izleyen yıllarda da ABD’deki tüketici fiyatları endeksine (CPI-U) göre artırılan, yılbaşındaki dolar TL kurundan belirlenen bir ücret bu.

Sözleşmede belirlenen geçiş ücreti (Aynı zamanda araç başına garanti çerçevesindeki ücret) şöyle: 2008’de 35 dolar olan ücret, Haziran 2019 sonu itibariyle 42.64 dolar, yine 2008’de kilometre başına belirlenen ücret 5 cent iken, Haziran sonu itibariyle 6.09 cent’e gelmiş durumda.

Bunu hatırda tutarak, cari açıklanan geçiş ücretleriyle bakıldığında; Gebze’den bu projenin ilk ayağı olan Osmangazi Köprüsü’nü geçip hizmete sokulan bu otoyolu kullanarak İzmir’e varan bir otomobilin ödeyeceği ücret şöyle olacak:

Osmangazi Köprüsü: 103.05 TL, Otoyol: 153.30 TL, toplamda 256.35 TL.

Bir de dönüşü unutmayalım; her bir otomobil sahibinin cebinden çıkan gidiş-dönüş ücreti 512.70 TL olacak.

Ama bitmedi; sözleşme koşullarına göre işletmecilerin her bir otomobil geçişinden almaları gereken ücret; Osmangazi Köprüsü’nden tek geçiş için 103 TL yerine, 42.64 dolar yani 258.91 TL (+%8 KDV dahil), otoyoldan da 153 TL olmak üzere toplam 411.21 TL olacaktı. Dönüşü ile birlikte 822.42 TL.

Bunun 309.72 TL’sini şimdilik sübvansiyon yapıldığı için (geçişleri caydırmamak için) devlet her bir geçiş için bizim adımıza Hazine’den ödüyor.  

Dolarla ifade edelim; Gebze’den İzmir’e gidiş-dönüş ücret 146.81 ABD doları yapıyor.

Otomobilleri bırakalım; asıl bu otoyoldan fayda sağlaması beklenen üretim ve ticari kesime bu otoyolun nasıl bir fayda-maliyet getirdiğine bakalım.

Bu otoyol ve köprüyü kullanarak İstanbul-İzmir seferi yapan, yük taşıyan bir kamyonun gidiş-dönüş ücreti tam 1291.6 TL tutuyor. Bunun ticari olarak fayda yerine maliyet getireceği çok açık.

Deniliyor ki “İstanbul ile İzmir arasındaki yol mevcut şartlarda 515 kilometre ve 8,5 saat sürüyordu. Bugün açılan yol ile bu mesafe 404 kilometreye süre ise 3.5 saate indi, yakıt tasarrufu sağlandı” Bu hesapta büyük ölçüde aşağıdaki İzmit Körfezi’nin Osmangazi Köprüsü ile atlanması var. İyi de Osmangazi Köprüsü’ne 103 TL alarak bu tasarrufu geri aldınız zaten. Ayrıca buradan tasarruf edilen yakıtı da duraksız bir otoyolda görece daha süratli bir seyirle tüketime iade ediliyor olacak. Aynı şeyi köprüyü bütçe imkanlarıyla yaparak da sağlayabilirdik; vatandaşın cebi de kazanırdı.

Bir de kabaca 100 km’lik bir kısalmaya karşılık gelen 5 saatlik bir zaman tasarrufu nasıl hesaplanmış anlaşılır gibi değil.

Başka ülkelerle karşılaştırmalı bakıldığında da böyle bir geçiş ücreti yok.

2017’deki bir yazımda buna değinmiştim;

Devlet ne için yol, köprü, enerji santrali gibi altyapı tesisleri kurar? Birincisi bunlar dokuda bulunan kan damarları gibidir; kurulduğunda en başta ekonomide üretim ve ticarete yeni basamaklar oluşturur. İkincisi devlet kurduğu bu tesisleri inşa ederken ekonomide orta ve uzun vadeli “dışsallık” yaratsın diye kurar ama; kazanç elde etmeyi ilk sıraya koymaz. Bu tesisleri kuracak olan bir özel kesim şirketinin ise temel amacı kar elde etmektir; hem de en kısa sürede yatırılan sermayeyi geri alabilmeyi hedefleyerek.

Ama bizde acele eden ülkeyi yönetenler. Halkın gözünü boyamak için “devasa yatırımlar yaptık” demek için, proejelerdeki yatırımları bitirmeyi hızla öne çekerken, yurttaşların gelecek kuşaklarını borç ve yükümlük altına sokuyorlar. Sonra da diyorlarlar ki; bu KOİ projelerini ülkeler arasında en iyi biz kullanıyoruz. Bu onların iş bilmezliği değil, çok büyük yatırımları 3-5 yılda bitirip gelecek kuşakları borca boğmayı tercih etmedikleri için.

Bunlara gelen çoğunluk itiraz “yapılmasın” diye değil, rasyonel olmadıkları için, farklı alternatifleri bulunduğu için. Bütçe imkanları zamana yayılarak rasyonel tercihlerle yapılmasının daha uygun olduğu için.

Öyle ki yapılan ihalelerin sonradan değiştirilen koşulları, birçok gelişmiş ülkede “uygunsuz” bulunuyor. Örneğin bu projede de ihaleden çok sonra Hazine tarafından ihaleyi alan şirketlerin yaptıkları borçlanmalara Hazine tarafından “borç üstlenim taahhüdü” verildi.  Kredi tutarı ise 4.9 milyar dolar.

11 milyar dolarlık bu büyük projeye girmektense Osmangazi Köprüsü’nün kamu kaynaklarıyla yapılmasının maliyeti kabaca 2 milyar dolar olsa; geride kalan son 5 yılda yıllık 400 milyon dolarlık bir bütçe tahsisi ile rahatlıkla karşılanabilirdi. Köprü ücreti de 10 TL civarında olabilirdi. Böylelikle köprünün kullanımı maksimum düzeyde olur, getireceği dışsallık da öyle.

Bu büyük boyutlu projeyi savunanların kimi karşı “çiğ” yanıtı, “pahalıysa siz kullanmayın o zaman” oluyor. Sorun özel sektörün kendi kendine yaptığı bir köprü ve otoyol olsaydı evet; bu bir yanıt olabilirdi. Sorun bu projenin kamu kaynaklarıyla yüksek taahhütler verilerek ve fizibilitesi olmayan bir modelle yapılmış olmasında. Kamu kaynağı kullanılmışsa bakkaldan bir şişe su satın almış birinin bile söz söylemeye hakkı var; zira ödenen bir vergi söz konusu.

Projenin en demagogca savunusu şu; “efendim 7 milyar dolarlık bir projeye nasıl kaynak bulup bunu bütçe imkanlarıyla nasıl yapacaktık?”

Önce şu Osmangazi Köprüsü’nü bu projeden bütününden çıkararak 2-3 milyar dolara yapardınız, gerisini de yıllara yayarak etap etap bitirirdiniz. Devletin yaptığı köprüden ucuz tarifeyle geçen istediği yola girerdi. Asıl sorun; dövize bağlı sözleşme yapılmış olmasında.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, Piyasa

TL’nin konvertibilitesi nasıl hasar gördü?

Milli paralarla dış ticaret hep siyasetçilerce dile getirilen bir konu. Cumhurbaşkanı Erdoğan neredeyse Rusya, Çin gibi ülkelerle olan ziyaretlerde bunu hep dile getiriyor.

Bunun olabilmesi için 3 temel koşul var:

Birincisi, paranız konvertible para olacak. Yani paranız üzerinde kambiyo kısıtları olmayacak; serbestçe diğer paralara çevrilebilir, transfer edilebilir, değiş tokuş edilebilir, işlemler üzerinde kısıtlar ya da vergiler olmayacak.

İkincisi, paranız istikrarlı olacak. Bunun da temel koşulu enflasyon oranının çok düşük ve enflasyon dalgalanması dar bantta olacak.

Üçüncüsü, paranızın işlem gördüğü piyasa koşulları derin olacak. Yine birinci koşulla uyumlu olarak para ve sermaye piyasalarında derinlik olacak.

Türk Lirası yakın zamana kadar birinci ve üçüncü koşulu sağlıyordu. Öyle ki kendi sıkletindeki tüm gelişen ülkeler kategorisinde belki de bu koşulu en iyi sağlayan ülkeydi. Örneğin Rus Rublesi, Çin Yuanı ile karşılaştırınca açık ara öndeydi.

İkinci koşul, yani enflasyonda ise en kötüler arasında önde gidiyor. Hem paramız değer kaybediyor hem de enflasyon yüksek seyrediyor, yüksek boyda dalgalanıyor.

Üçüncü koşul, birinci koşulu da ilgilendiriyor; özellikle “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” ile birlikte keyfi kararlar ve kısıtlayıcı, yasaklayıcı yönetim kararları yağmur gibi geldi. Bunlar arasında özel kesime yabancı para ile işlem yasakları, bankalara da bir bacağı yabancı bankalara TL plasmanı içeren swap işlemlerinde özkaynakların yüzde 25’ini aşmama koşulu getirildi. İhracatçılara kazandıkları dövizleri 6 ay içinde ülkeye getirme ve TL’ye çevirme zorunluluğu getirildi. Döviz satışlarında binde bir kambiyo gider vergisi uygulanmaya başlandı. Sonra ihracatçılara büyük müjdeyle muafiyet getirildi. Döviz satışlarında döviz teslimatının işlemin ertesi iş günü yapılması gibi bir dizi yasak ve kısıt getirildi. Bunlar özü itibariyle “yumuşak kambiyo kısıtlarıdır”.

Bu kısıtlamalar TL’nin değerinin piyasada “kısıtlı koşullarda” oluşmasına doğru getirmiştir.

Getirdiğiniz kısıtlarla hem spot işlemlerde hem de swap işlemlerinde hacmi daraltırsanız paranızın değeri de daha sığ koşullarda oluşur.

Son 1 yılda “başkanlık sisteminin” yönetim tarzı ile birlikte, tüm bu kararlara Türk Lirası’nın konvertibilitesi büyük hasar almıştır.

TL’nin konvertibilitesi nasıl ağır hasar gördü?

Konvertibilite, bir ulusal paranın bir başka paraya, altına çevrilebilme serbestidir. Kısıtsız biçimde serbestçe çevrilebiliyorsa konvertibil paradır denir.

Yukarıda sayılan kısıtlamaların yanında TL’nin konvertibilitesine en ağır hasarı swap işlemlerine getirilen kısıtlama getirdi.

13 Ağustos 2018’de BDDK şu kararı yürürlüğe koydu:

“Bankaların yurtdışı yerleşiklerle yaptıkları bir bacağı döviz diğer bacağı TL olan para swaplarından, işlemin başlangıç tarihinde spotta yurtiçi bankaların TL verip döviz aldıkları swap işlemleri ile yine bu mahiyetteki swap benzeri (spot + vadeli döviz işlemi) işlemler toplamı bankaların en son hesapladıkları yasal öz kaynaklarının % 50’sini geçemeyecek olup” denilerek başladı sonra bu oran yüzde 25’e düşürüldü.

Ankara’daki bakış açısı şuydu; “bu yabancılar Türk bankalarından TL borçlanıp döviz alıyorlar, böylelikle döviz kuru üzerine büyük bir baskı oluşuyor. Paramız değer kaybediyor. O zaman biz de bu swap yoluyla TL borçlanmalarını önleyelim”.

Öyle ki bu söylem aradan 1 yıl geçmesine karşın devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen günkü konuşmasında söylediklerini haberden alıntıyla aktaralım:

“Finansal alanda Türkiye’ye karşı art niyetli girişimlerin gerçekleştiği Swap piyasasına ilişkin bazı düzenlemeler yapıldığını anımsatan Erdoğan, Türk lirası işlemlerinde Türkiye’nin öncelikli hale gelmesini sağlayacak adımları hızla hayata geçirdiklerini, böylece birtakım kötü amaçlı girişimlere karşı tedbir aldıklarını söyledi.

Swap işlemlerinin Borsa İstanbul bünyesine alınarak bankalardaki Türk lirası ve döviz likiditesinin yurt içinde kalmasının sağlandığına işaret eden Erdoğan, bu sayede önemli ölçüde işlemin yurt içinde yapıldığı ve bu konudaki kararlılığın devam ettiğini vurguladı.

Piyasa şartlarında karşılıklı güvene dayalı ortam güçlendirilirken Türkiye’ye bu işlemler kapsamında önemli bir kabiliyet kazandırıldığını belirten Erdoğan, sermaye piyasasında da önemli adımlar atıldığının altını çizdi.” 

“Kaz gelecek yerden”

Swap piyasası şöyle çalışıyor; bir para cinsine ihtiyacı olan, diğer bir parayı borç veriyor, vadesi gelince her taraf ilk verdiği parayı geri alıyor. Karşılıklı faiz ödeniyor. Aslında karşılıklı bir mevduat (mutual deposit) yapılıyor.

Türk bankaları swap işine ne zaman yoğunlaştı? AB’den müzakere tarihinin çıkmasıyla 2005 yılında Türkiye’ye “parlayan yıldız” olarak bakan yabancılar döviz bozdurup ellerine TL geçince ya da TL cinsi tahvil ihraçları yapıp swap piyasasında bu TL’leri yatıracak yer ararken, Türk bankalarına 7-8 yıllık swap teklif ederek fon sağladılar. Türkiye’de yüzde 1’le konut kredisinin verilebilme imkânı işte bu fonlarla olabildi. Türk bankaları hızla bu fonları borç alıp konut kredisine akıttılar. Konut fiyatlarının patlaması işte bu swap fonları ile başladı.

Türk bankalarının elinde, son 3-5 yılda içeride yerleşiklerin düşük getirili TL’den döviz hesaplarına geçmesi karşısında döviz birikmeye başladı. Bir taraftan da kredi talebi devam ederken, TL kredi verebilmek için bu dövizleri Londra swap piyasasından TL’ye “swapladılar”.

Yani swap pazarı öyle bunu Ankara’da ilk defa duyan siyasetçiler gibi birtakım spekülatörlerin kullandığı bir pazar değil. Türk bankalarının TL borç aldığı bir Pazar aynı zamanda.

Tabi bu pazarı “yabancılar TL alamasın” diye tıkarsanız kendi bankalarınızın da ayağına kurşun sıkarsınız. TL bulamayan yabancı TL borç verir mi? Bu karar, alınmasıyla aynı zamanda Londra’daki swap pazarındaki faizleri de patlatıverdi. İşte o noktadan sonra Merkez Bankası faizleri yükseltmek zorunda kaldı.

Sonraları Mart 2019’da ise yabancı bankaların döviz alımına geçmesi karşısında bu defa Türk bankalarına Ankara’dan “yabancı bankalara TL vermeyeceksiniz” sözü fısıldandı. Londra piyasasında swap faizlerini yüzde 1000’leri bulduğu gözlendi.

Swap blokajının Türk bankalarını zorlaması karşısında 2018’de Merkez Bankası’nca denildi ki; limitlerinizi artırdım, gelip döviz vererek benden TL alabilirsiniz. 2019 mart çalkantısında da Merkez Bankası bünyesinde swap piyasası açıldı. Merkez bankası döviz borç alıp TL borç vermeye başladı. Hatta bu dövizlerin neden rezervleri artırmadığı ayrı bir tartışma konusu oldu.

Sonra BIST bünyesinde swap pazarı işlemeye başladı. Bunu da siyasetçiler “başarı” olarak sundu.

Hem ulusal paranız uluslararası geçerliliği olan para olsun, ulusal paralarla ticaret yapalım istiyorsunuz ama diğer taraftan paranızın konvertibilitesine hasar veriyorsunuz. Hem de ekonominizin can suyu olan kredi kanalına set çekiyorsunuz.

Peki ne oldu?

 Britanya Merkez Bankası (Bank of England, BOE) tarafından 6 ayda bir yayımlanan verilere göre Londra piyasasında dolara karşı hem spot TL işlemleri hem de swap işlemleri azaldı.

Daha kötüsü, en çok işlem gören para cinsleri sıralamasında TL önemli bir sıra kaybı yaşadı.

Spot döviz işlemleri hacminde 2015’te 10’uncu sırada, 2016’da 11’inci sırada olan TL, 2017’de 7’inci sıraya yükselmişti. 2018’de 8’inci sıraya, 2019’da ise 12’inci sıraya geriledi.

 Swap işlemlerinde ise durum şöyle: 2015 ve 2016’da dolara karşı yapılan swap işlemlerinde 7’inci sırada olan TL, 2017’de 8’inci, 2018’de 9’uncu, 2019’da ise 10’uncu sıraya geriledi.

Swap listesinde TL aşağı düşerken, 2015’te TL’nin 8 basamak aşağısında olan Çin Yuanı, 2019’da sadece bir basamak altında yer alıyor. Çin Yuanı’nın katı kambiyo kısıtlarının olduğu bir para birimi olduğunu anımsatalım.

Londra’da swap pazarında yüzde 2-2.5’uk payı olan TL, 2019 Nisanında yüzde 1.5’luk paya geriledi.

Swap yasağı ile “Londra’daki işlemleri Türkiye’ye taşıdık” iddiasına sadece şu denilebilir; “aynı zamanda da kredi damarlarını da kestiniz”.

Swap yasağı, tam bir “pire için yorgan yakma” hikayesidir.

Peki nereye geldik? TL’nin yabancı paralar karşısında çevrilebilirliği hasar almış oldu.

Londra gibi bir finansal merkezde TL artık daha az işlem görüyor. Yukarıdaki grafiklerden de görülüyor: Hacim azalmış.

Türkiye’deki piyasada da işlem hacmi sert biçimde düşmüş.

Merkez Bankası verilerine göre; spot ve vadeli işlemlerden oluşan günlük döviz işlem hacminin ay ortalaması 8-10 milyar dolar aralığında seyrederken, Ağustos 2018 sonrasında 6 milyar dolar civarındaki bir ortalamaya gerilemiş. Daha sonra Mart 2019 çalkantısında hacmin yeniden yükseldiği görülüyor, devamında ise yeniden en son Haziran itibariyle 6 milyar doların altına dönmüş.

Şu soruyu soralım; işlem hacmi düşük bir para cinsi mi, yoksa yüksek hacimli bir para cinsi mi kolayca manipüle edilebilir? Sığ hacimde her şey olur. Ağustos 2018’de de olağandışı bir hacim görülmüyor.

İşin doğrusu şu; Türkiye’de şirket ve bireyler kurlar üzerinde epeyce belirleyicidir.

Türkiye’deki (on shore) piyasanın günlük hacmi 8-10 milyar dolarken, bunun yüzde 37’si yabancı banka, kuruluş ya da müşterilerle yapılan işlemlerden, yüzde 10’u bankalararası işlemlerden, yüzde 53’ü ise yurtiçi müşteri ve kuruluşlarla yapılan işlemlerden oluşur.

Londra piyasasındaki (off shore) döviz işlem hacimleri Türkiye’deki işlem hacminden çok daha yüksektedir.

 Aylık 250-300 milyar dolarlık bir hacim günlük 11-15 milyar dolarlık bir hacim anlamına geliyor. Bu da sadece spot işlemleri içeriyor.

TL’nin değerinin oluştuğu iki ana eksen olan “On shore”-“Off shore” piyasanın günlük toplam işlem hacminin 25 milyar dolara yakın olduğunu hesaba katarsak, bu piyasanın “bizi çekemeyen birilerince” manipüle edilmesi çok zordur.

Bu yüzden, swap pazarına set çekerek engellemek, Türkiye’de kredi pazarına engel koymak demek olmuştur.

Bu yıl, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu’nda değişikli yapılarak sermaye kısıtlarının kaldırılmasının 30. yılı. Ne yazık ki 30 yıldaki kazanımlar, yüzeysel ve günü birlik hedefler için harcanıyor. Ulusal paramızın konvertibilitesinin altı boşaltılırken, kötü bir tarihi iz olarak kalacak.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

“Faiz de düştü kur da düştü” özgüveni

“Duvara çarpmış” bir ekonominin cari fazla vermesi bir sonuçtur. Geçmişte de ne zaman ekonomi krize girmiştir; ödemeler dengesinde cari açık hızla daralır, hatta cari fazlaya geçilir. Şimdi bunu yaşıyoruz. İthalat hızla daralıyor. Turizm gelirlerinin de aktığı “sezon zirvesi” dönemde döviz talebinin görece sakin olduğu bir süreç var.

Bu dönemde Merkez Bankası’nın 4.25 puanlık yüklü bir faiz indirimine gitmesi, ilaveten de Eylül’de bir o kadarının da yolda olduğunun sinyalini vermesi, üstüne üstlük Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu faiz indiriminin ardından faizlerin düşürülmeye devam edeceğini vurgulayan aşağıdaki sözleri söylemesi de bu sinyali güçlendirdi.

Bu sözler sadece indirim değil, bu indirim sonrasında “bakın bir şey olmadı” vurgusu da taşıyor.

“Uzun zamandır, yüzde 24 oranındaki faizlerin ülkemiz için oldukça yüksek olduğunu savunuyordum. Tabii yüzde 24’ün üzerine çıktığı zamanlar da oldu. Bundan ne kadar rahatsız olduğumu uzun yıllardır hep söyledim. Ama bunu maalesef o dönemlerin Merkez Bankası başkanlarına ulaştıramadık. Ne dediysek, hep böyle oyalama taktikleriyle gittiler. Her dile getirdiğimizde birileri çıkıyordu, faiz oranlarında dramatik düşüşlerinin ekonomiyi tepetaklak edeceğini öne sürüyordu. Dün Merkez Bankası faizlerde 425 baz puanlık bir düşüşe gitti. Peki ne oldu, battık mı, bittik mi? Her şey yerle yeksan oldu mu? Hayır. Piyasalar bu durumu gayet normal karşıladı. Zira, olması gereken zaten buydu. Bu bile yeterli değil. Yıl sonuna kadar bunun kademeli şekilde devamı gerekir.”

Önce tahvil piyasasının nasıl çalıştığını hatırlatalım.

Tahvil fiyatı, tahvilin vadesine kadar geçecek sürede ödeyeceği kupon (faiz) ödemelerinin bugünkü değeridir. Tahvillerin kuponu ilk çıkış tarihinde sabit olur, ama piyasa faizi değiştikçe kupon sabit olduğu için tahvilin fiyatı değişir. Örneğin, 5 yıllık bir tahvilin altı ayda bir ödenen yıllık yüzde 10’luk bir kuponu varken, 5 yıllık tahvil faizleri zaman içinde yüzde 7.5’e gerilerse tahvilin fiyatı yükselir. Çünkü tahvilin kuponu yüzde 10 öderken piyasa getirisi yüzde 7.5’e gerilemişse tahvil değer kazanır. Yani fiyatı artar.

Örneğin iktidar çevrelerinde çok sıkça dillendirilen “faiz lobisi” öcüsü var malum; faiz lobisinin faizler düşünce kazandığını bildikleri halde halk yanıltılıyor.
Tahvil örneğinden yürüyelim; ABD’de son 3-5 aydır ne oluyor? Fed’in yeniden faiz indirim yapacağı beklentisi ile yatırımcılar tahvile hücum ettiler.

Kasım 2018’de yüzde 3.2’ye yakın olan 10 yıllık ABD tahvil getirisi bugünlerde yüzde 2.05’e indi. Yani 1 puandan fazla geriledi. Peki ne oldu? Tahvil faizleri düştü, tahvil fiyatları yükseldi. Tersi olsaydı ki bundan sonra olası olan bu; tahvil faizleri yükseldiğinde tahvil fiyatları düşecek, yatırımcılar zarar edecekler.

Şimdi Türkiye’ye geri dönelim;

Merkez Bankası 25 Temmuz günü politika faizini yüzde 24’ten 4.25 puan keserek yüzde 19.75’e indirdi. Fazlası; 12 Eylül’deki toplantısı için de yine indirim sinyalini verdi.
Piyasa oyuncuları da şunu gördüler; döviz talebi yok, küresel konjonktür de gevşetici bir çevre koşulları var, Fed de 31 Temmuz’da faiz indirir beklentisi var, muhtemelen ECB de o yola girecek, Merkez Bankası da Eylül’de 2-3 puan da daha aşağı çekecekse yani yüzde 16-17’ye getirecekse tahvil faizleri daha da aşağı gelir denip bir dalga daha tahvil alımı yönünde piyasaya giriş oldu.
Bloomberg’in faiz indirimi sonrasında kurların neden gerilediğine dair haberinde şu satırlar açıklayıcı:

3 Temmuz günü yüzde 20 seviyesinde olan 2 yıllık tahvil faizleri, 6 Temmuz’da Merkez Bankası başkanının görevden alınması sonrasında yüzde 18.5 seviyesine geriledi. Faiz kararının belirleneceği 22 Temmuz haftasına ise yüzde 17.3 seviyesine gerilemiş olarak girildi. Faiz indirimi ile 16.9’larda işlem görürken, kararın açıklanmasıyla yüzde 16.3’e kadar düştü.
Faiz indirimi ile varlık fiyatlarında “bağımlı davranışı” ilişkisi vardır. Faiz indirimi geldikçe, “kokusu” bile yeter; varlık fiyatları yükselme eğilimini korur.

“İlaç” ilk başta bir “rahatlama” sağlar, ama sonra krize sokar, bünyeye hasar verir.
İşte bu yüzden, “faiz de düştü, kur da düştü” illüzyonu “narkotik rahatlamasıyla” şaşkın bir sevinç yaratır.

Buna iyi bir örnek; yılbaşında itibaren ilk üç ayda yerleşik birey ve şirketlerin döviz hesaplarının hızla yükselmesidir. Ankara’da ocak başından itibaren bakan yardımcısı ve danışmanlar eliyle yürütülmeye başlanan “faiz bastırma” operasyonları ile bankalara mevduatta ve kredilerde uygulayacakları oldukça düşük bir “azami faiz seviyesi” tebliğ ediliyordu. Mevduata yüzde 20.5 brüt (yüzde 17.4 net) getiri oranı “azami mevduat faizi” olarak teklif edilince tasarrufçular dövize yöneldiler. Merkez Bankası yüzde 24’te tutarken, yapay biçimde yüzde 20.5’e bastırma operasyonu döviz talebini patlatmıştı.

Kabaca 25 milyar dolar artış oldu. Görünüşte “Faizi bastırıyoruz ama kur artmıyor” durumu vardı; “kur artmıyor” görünüyordu ama TL’den dövize kayan talep kamu bankaları eliyle satılan dövizlerle karşılandı. Kamu bankaları da Merkez Bankası’nın “arka kapısından” teslim aldı bu dövizleri. Merkez Bankası da hiç azalış yokmuş gibi rezerv rakamı açıklamaya devam ediyordu.

Sonra ne mi oldu? Mart sonunda bankanın rezervleri ve döviz pozisyonundaki azalış fark edilince kur zıpladı; 6.25’e kadar tırmandı. Yine kamu bankaları ile döviz satışı ile kur geriledi. Rezervlerin ne kadar eridiğini hala bilmiyoruz.

Tüm bunların özeti şu; TL’nın kalkanlarını aşağı çektiğinizde kısa vadede “hiç bir şey olmadı” dediğiniz değeri orta ve uzun vadede kırılganlığa açık hale gelir. Bir siyasi kriz olur, bir iç politik gerginlik yaşanır, paranız çok kısa sürede hızla değer kaybeder.

Bugün “hiç bir şey olmaz”, yarın en hızlı değer kaybeden para listesinde birinci sırada bulursunuz paranızı. Son 5 yıllık tarihçede bunun çokça yaşanmış örneği var. Bügün ödünç alınan yarın ödeniyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Siyaset faiz düğmesine basınca

Görevden alınan başkanın yerine atanan yeni Merkez Bankası başkanı ve kurulu kendilerinden isteneni verdi; bağımsızlığı kalmayan Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, kısa vadeli faizleri yüzde 24’ten 4.25 puan düşürerek, yüzde 19.75’e çekti.

Döviz kuru zıplamadı; peki ne oluyor?

DW Türkçe için yazdığım yazıyı okumak için şuraya tıklayınız: Siyaset faiz düğmesine basınca

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

Ekonomide Demokles’in kılıcı

“ABD ile ilişkiler yeniden limoni hale geldi ama döviz kuruna bir şey olmadı?” diyenler için anlatayım, bakın bizi ne bekliyor? “Kısa farlardan” çok “uzun farları” yakalım.

Şant Manukyan’ın piyasa yorum notlarında küresel piyasalar çerçevesinde aktardığı Latince bir sözü paylaşayım; “Vulnerant omnia,ultima necat”. (Geçen her saat yaralar, sonuncusu öldürür).

Döviz talebinin görece düşük olduğu, kamu bankaları eliyle neredeyse her yukarı hareketin satışla durdurulduğu, küresel piyasalarda yeniden faiz indirimi beklentilerinin yükseldiği, “güvercinlerin havalandığı” bir piyasa atmosferinde, S-400 teslimatının başlaması, ABD’nin buna karşı F-35 programını askıya alması döviz kuru üzerinde hemen bir etki yapmadı.

Hatta perşembe akşam saatlerinde Trump Şu an için Türkiye’ye yaptırımlara bakmıyorum” dedi. Bu da kuru biraz daha aşağı çekti.

Peki ne olacak?  

Rusya’dan satın alınan hava ve füze savunma sistemi S-400’lerin teslimatı geçen hafta cuma günü başladı. Türkiye böylece yeni bir sürece girmiş oldu; ABD’nin CAATSA olarak adlandırılan yasası nedeniyle potansiyel bir yaptırım süreci de başlamış oldu. Bunun ne zaman uygulamaya konulacağını, hangi sertlikte olacağını, Başkan Trump’ın 180 günlük öteleme yetkisini kullanıp kullanmayacağını, bunun için gerekli geçerli bir dayanak ileri sürüp süremeyeceğini bilmiyoruz. Hemen gelebileceği gibi, Çin’e olduğu gibi 7-8 ay sonrasına yayılabilmesi de söz konusu olabilir.

Bunlar uzmanlarınca dile getirilen unsurlar.

ABD ile ilişkilerin üslubu şimdilik yumuşak da olsa, sonuçlarının ilerleyen zamanla sert bir patikaya girmesinin ekonomiye etkileri olacak. Yaptırımlar şimdi de gelse 7-8 ay sonra da gelecek olsa; kreditörler açısından hiç fark etmeyecek, Türkiye’ye açılan kredi kanallarının teslimatın başlamasıyla girilen süreçte daha da daraldığını göreceğiz.

Asıl temel sorun; yasaya göre bir yaptırım gelecek de bunun ne olacağı bilinmiyor. Şu hali ile de askıda. Yani “Demokles’in kılıcı” olarak duruyor. Belirsizlik finansal piyasalar için de, kreditörler için de en kötüsüdür. Fiyatlayamazsınız. Ama bir yaptırım maddesinin potansiyel hasar tespiti mümkün.

Yaptırım ne?   

CAATSA olarak bilinen yasaya göre ABD başkanı, 12 yaptırım seçeneğinden 5’ini uygulamak zorunda.

Yaptırım seçenekleri arasında, silah sistemlerinin ithalatını yapan tüzel kişilikle ABD Eximbank’ın garanti, sigorta ya da kredi işlemlerini durdurması, ABD’den yapılacak ihracat izinlerinin reddedilmesi, ABD hukukuna göre yapılacak dövizli işlemlerin yasaklanması, ABD finansal sistemi ile işlem yasağı, ABD egemenliği altındaki tüm varlık ve hakların dondurulması gibi yaptırımlar var.

Başkan’ın yaptırımları 180 gün öteleme yetkisi var; ama bunun için Kongre’ye esaslı ve ikna edici gerekçeler sunması gerekiyor. S-400 ekipmanlarının, bataryasının gelmesine karşın füzelerin ise Eylül ayında gemi ile nakledileceği de açıklandı. Metin Gürcan gibi kimi askeri uzmanlara göre Trump’ın, henüz asıl malzemenin teslimatının yapılamamış olmasına dayanarak ötelemesi de mümkün.

Potansiyel yaptırımların muhtemel adresi savunma sistemlerinin ithalatını yapan kurum olabilir. Bu ayrıntılar ilgili uzmanlarca fazlasıyla değerlendiriliyor. 

Konu şu; gelinen eşikte Türkiye ve ABD arasındaki gerilim, kırılma olmadan her iki tarafça da diplomatik incelikle götürülse de kritik eşik geçildi.

Ağustos 2018’de Rahip Brunson krizinde ABD tarafından konulan yaptırımlar şunlardı; iki bakana mal varlığını dondurma, çelik ithalatına uygulanan verginin yüzde 25’ten yüzde 50’ye çıkarılması, alüminyum için de yüzde 20’lik yeni vergi uygulamaya başlanmasıydı.

Ekim ayında Brunson serbest bırakıldıktan sonra çelikte vergi yüzde 50’den yüzde 25’e indirilirken, alüminyum vergisi yürürlükte kalmıştı. Trump ayrıca, 17 Mayıs 2019’dan geçerli olacak biçimde Türkiye’ye ABD ile ticarette vergi avantajı sağlayan ve 2018’de 1.9 milyar dolarlık bir ihracat hacmimize karşılık gelen Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi (GTS) kapsamındaki ülkeler listesinden çıkarmıştı.

Brunson krizi sona erse de eskiye dönüş olmadı; ABD’nin ekonomik adımları kalıcı oldu. Gelinen bu noktada, S-400 teslimatı sonrasında ABD’den ne geleceğini henüz bilmiyoruz.

Teslimatın başlamasıyla “düğmeye basıldı” ve geriye sayım başladı. Geriye sayım sürecinde ABD yönetimi ve Kongresi ile Türkiye arasındaki gerilim yükselecek. Seçim süreci hızlanan ve ABD’deki soruşturmalarla, skandallarla başı belada olan Trump, dengesiz biçimde başlayan bu sürecin bir aşamasında yeni bir sertlik gösterisine girişebilir. Hele ki geçmişte “sert çıkıp sonuç aldığı” bir deneyimin gölgesinde iken.

Ani duruşa yeni takoz

Konu sadece ABD değil, NATO gibi Batı askeri ittifakının da konusu. Bu yüzden “duvardan çekilen tuğla” niteliği de var.

İşte bu yüzden, Ağustos 2018’deki gibi “ver papazı-al papazı basitliğinde” bir kriz de değil bu. Arkada Kongre tüm katılığı ile duruyor. Aynı biçimde Ağustos 2018’deki yaptırımlar ile karşılaştırılamayacak potansiyel yaptırımlar söz konusu.

Bugünkü krize bakınca, Ağustos 2018’deki Brunson krizinde karşılaştığımız yaptırımlar, çelik ve alüminyuma getirilen ilave vergiler haricinde tamamen sembolik kalıyor.

Şimdi potansiyel yaptırımlar, en hafifi de ilk aşamada doğrudan ekonomiye hasar vermese de Ağustos 2018’deki sembolik olanlarına göre “etli-butlu” yaptırımlar.

Ankara’nın bakışıyla “iyi polis Trump” ertelemeye çalışsa da ya da Türkiye’yi kaybetmemeye çalışarak zamana yaysa da “Demokles’in kılıcı” yabancı kreditörler için asılı duruyor olacak.

Bu yaptırımların Eylül’de füzelerin teslimatı sonrasında devreye girme potansiyeli taşısa da uluslararası finansal ilişkilerde Türkiye’nin kredi kanallarını iyiden iyiye kısacaktır.

12 Temmuz tarihindeki ilk malzeme teslimatıyla, “Türkiye bir şekilde S-400’leri almayı erteler, almaz. Başka yere koyar. Kutuyu açmaz” beklentilerini çöpe atıldı. Sürecin başladığı görüldü.

Yerel seçimler sonrasında, ekonomi politikasında “maceracı” yollara sapıldı. Merkez Bankası kaynaklarına el atılıyor, başkanı azlediliyor. Uluslararası siyasette de egemenlik hakkına dayanarak bir savunma sistemi satın alınıyor olsa da terazinin diğer kefesinde ekonomik güvenliği zayıflatan potansiyel bir risk güçleniyor.

S-400 teslimat sürecinin başlaması ile ya da ileride potansiyel bir yaptırımın güçlenmesi ile ille de döviz kuruna bakarak ölçüm yapılmamalı. Asıl etki kredi kanalından gelecek. Kur da orta vadede muhtemelen daha “yapışkan bir merdiven” görünümüne bürünecek.

Böyle bir sürece girerken, paramızı savunacak mekanizmaların altını boşaltmak akıl kârı değildi. Uluslararası konjonktür “Merkez Bankası başkanını gönderdik paramıza bir şey olmadı” şaşkınlığını destekleyecek akışta çünkü.

Brunson krizi Ekim ortasında tahliye ile sonuçlansa da ödemeler dengesinde “ani duruş” sona ermedi. Ekim-Mayıs arası dönemde toplam cari açık sadece 1 milyar dolar olurken, finans hesabından giriş sadece 8 milyar dolar oldu. Bunun da neredeyse tamamını Hazine’nin dışarıdan yaptığı borçlanma oluşturuyor.

Cari fazlaya dönüşen dış alem hesabı övünülecek bir durum değil. Çünkü bunu isteyerek planlayarak yapmış değiliz. Ekonomiyi yöneten damat bey bilmiyor belki ama; bu bir “duvara toslama” duruşu. Bu “ani duruşun” ekonominin çarklarının nasıl yavaşlattığı tüm ekonomik birimlerce fark ediliyor.

Şimdi ABD’de ister hemen, isterse sonra gelecek yeni bir yaptırım dalgası bu tabloyu devam ettirecektir. Bunun ekonomi için sürdürülemez olduğu çok açık.

Neydi o söz; “Vulnerant omnia,ultima necat”. (Geçen her saat yaralar, sonuncusu öldürür).

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Hükümetin yeni ekonomi programı: “MEP”

Merkez Bankası başkanı Murat Çetinkaya 6 Temmuz Cumartesi günü görevden alındı. Aradan geçen 5 günde ekonomiden sorumlu Bakan Berat Albayrak’ın sesi çıkmadı.

Başkan yardımcısı olabilmesi için 2012’de yasa değişikliği yapılarak önü açılan Çetinkaya, 2016’da da başkan olarak atanmıştı. Çetinkaya’nın bir gecede azledilmesi, yeni “maceracı yolun” önündeki engeli kaldırmak için olmalı.

Çetinkaya’yı görevden alan Cumhurbaşkanı Erdoğan. Damadı Albayrak’a da danışmış.  Acaba Albayrak mı talep etmiştir görevden almayı? Mevcut krizin siyasi sorumluluğunun üstüne “şal örtmek” için, “günah keçisi” olarak öne sürerek? Henüz ortaya çıkıp konuşmadığı için bunu bilmiyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, görevden aldıktan sonra Çetinkaya için son 2 günde epey memnuniyetsiz sözler sarf etti. Görevden almayla ilgili en açık sözü şuydu: “Böylelikle faiz denilen bu her türlü kötülüğün anası olan bu konuda verilen talimatlara uymayan arkadaşımızın değişmesi konusunda böyle bir adım attık.

Erdoğan bu sözlerden bir gün önce de Saraybosna ziyareti sonrası yolda gazetecilere “Şimdi burada da yapı içerisinde Sayın Başkanın kendine has birçok tasarrufu olmuştur ve bu tasarruflar neticesinde de maalesef ağır bedeller ödendi. Bu artık bir yere kadar katlanılabilirdi, çekilmez oldu ve ondan sonra da bunu başta Hazine ve Maliye Bakanım olmak üzere arkadaşlarımızla değerlendirmemizi yaptık ve bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra da burada bir değişikliğe gitmenin faydalı olacağına inandık” diyordu.

Öğreniyoruz ki Albayrak’a da danışmış.

Peki Albayrak, Çetinkaya için ne diyordu yakın zamana kadar?

Merkez Bankası Eylül 2018’de faizleri rekor ölçekte 6.25 puan yükseltince, Bakan Albayrak enflasyonla mücadele konusunda yapılması gereken her şeyin yapılmaya başlandığını vurgulayıp “Eylül ayında TCMB’den enflasyonla mücadele için güçlü bir adım geldi ve bu adımla bağımsızlık tartışmaları da kapandı demişti.

Bağımsızlık perdesi kapandı

Şimdi anlaşılıyor ki; Merkez Bankası başkanı görevden alınarak sadece ambalajı kalan bağımsızlık dönemi kapanmış oluyor.

O tarihte Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu yüklü faiz artışı için “Hadi buyurun bağımsızlık. Bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen benim sabır safhamdır. Ve o sabır bir yere kadar” demişti. 9 ay süren sabır da buraya kadarmış.

Biraz daha yakına gelelim; Bakan Albayrak Ocak 2019’da Davos’ta “Herkes kendi işini yapıyor. Merkez Bankası işini bağımsız olarak son birkaç aydır çok iyi yapıyor. Bundan sonra da işlerini analitik bir şekilde verileri inceleyerek yapmaya devam edecek” demişti. Albayrak, “Mali ve para politika uyumu son yılların en iyi seviyesinde. Odaklandığımız konu kaliteli büyüme” diyordu.

Şimdi soru şu; ocak sonunda her şey çok iyi iken ne olmuştu da “ağır bedel ödenen” hale gelinmişti? Bunun da suçlusu Merkez Bankası başkanı oluştu? Seçim sonuçları mı?

İşin doğrusu; görevden alınan Merkez Bankası Başkanı Çetinkaya hükümetle gayet uyumlu biçimde çalıştı. Eylülde faiz artışı yapılmasaydı kur yıkımı çok daha büyük olabilecekti. Kamu bankalarına Merkez Bankası’nın arka kapısından döviz sağlanarak bu bankalarca dövize örtülü müdahale edilmesine rıza göstermesi bile tek başına “uyumun şahikası” sayılır.

Enflasyon hedefinin 15 puan üzerinde, yani 4 katı sonuçla çıkan bir merkez bankası başkanı çok doğaldır ki başarısızdır. Bu sonucu getiren de hükümetle uyumlu çalışmasıdır. Kararlı bir merkez bankası başkanı daha güçlü bir sıkılaştırma ile hedefe daha yakın olabilirdi.

Çetinkaya’nın görevden azli, ekonomik krizin ve krizin kötü yönetiminin siyasi faturasını, siyasi olmayan bir teknokrata keserek “günah keçisi” haline getirerek siyasi sorumluluktan kaçış demek.

Kur yükseliyorsa “dış güçler”, faiz yükseliyorsa “talimatlara uymayan başına buyruk Merkez Bankası başkanı” denilerek, krizin ve kötü yönetimin sorumluluğunun siyasi alandan dışsallaştırma çabasıdır yapılmaya çalışılan.

“Ağır bedelden” kasıt da siyaseten sandıkta ortaya çıkan metropol belediye kayıpları olmalıdır.

Şimdi Merkez Bankası bağımsızlığı vitrinden kaldırılarak şeklen de sona erdirildiğine göre; yeni ekonomi politikasının adı artık “MEP”tir; yani Maceracı Ekonomi Programı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu dönemin de haritasını şöyle açıkladı; “bundan sonra Merkez Bankası ekonomi programımıza çok daha güçlü destek verecektir.”

Bunun sadece “faiz indirin talimatı” olmadığı, Merkez Bankası kaynaklarıyla parasal genişlemeye dayanan mekanizmaların kurulması ya da çalıştırılması demek olduğu çok açık. Bunun sonuçlarının da yeni bir enflasyon-devalüasyon sarmalı, tam gaz hızlanan dolarizasyon olacağına hiç şüphe yok.

Başkan yardımcısı harikalar diyarında

10 Temmuz günü saat 23 sularında Meclis Bütçe Komisyonu’nda “torba yasa” teklifi çerçevesinde, Merkez Bankası yasasında değişiklik yapılarak hem zorunlu karşılıklara değişiklik getiren hem de ihtiyat akçesine değişiklik getiren maddeler üzerinde görüşmeler yapılırken, başkan yardımcısı Emrah Şener de soruları yanıtlıyordu.

Komisyon üyesi Diyarbakır milletvekili Garo Paylan Şener’e soruyor:

“Bakın, Sayın Cumhurbaşkanı “Merkez Bankası Başkanı -yani Para Politikası Kurulundaki arkadaşınız, Başkanınız- talimatlara uymadığı için görevden alındı.” dedi, Sayın Merkez Bankası Başkan Yardımcım. Şimdi ben de açık açık bir soru soruyorum ya, bu bağımsızlık olacak mı, olmayacak mı diye bir soru soruyorum. Bu talimatlardan haberdar mısınız?”


Talimatlardan haberdarsanız Sayın Başkan Vekilim, bu, Merkez Bankasının bağımsızlığıyla bağdaşıyor mu? Sayın Cumhurbaşkanı talimat gönderdiğini söylüyor ve “Yeni dönemde de faizin düşeceğini göreceksiniz.” diyor. Talimatla, emirle faiz düşer mi diye size net bir soru soruyorum.

Şener yanıtlıyor:

“Sayın Milletvekilim, ben iki buçuk senedir görevdeyim. Benim şu ana kadar karar alma mekanizmamda dışarıdan –bunu bütün samimiyetimle söylüyorum herhangi bir baskıyla ya da şeyle karşılaşmadım. Şu anda bana gelen not arkadaşlardan, yazılı cevap verebiliriz şeklinde. Siz samimi bir soru sordunuz, ben de samimi bir şekilde…

GARO PAYLAN – Cumhurbaşkanının beyanı var çünkü.

Şener- Ben henüz onları okuyamadım ama. İki buçuk sene içerisinde şu ana kadar bir defa bile herhangi bir şekilde hiçbir baskıyla karşılaşmadım, görevimi çok rahat bir şekilde yerine getiriyorum. Benim aldığım aile terbiyem gereği, başta anneme, aileme, bu ülkenin güzel insanlarına sorumluluğum, yarın görevden alınacağımı bilsem bile geceli gündüzlü çalışmaya devam ederim. Ama samimiyetle size şunu söyleyeyim: İki buçuk sene içerisinde hiçbir şekilde ne talimatla ne herhangi bir baskıyla karşılaştım mekanizmada.”

Cumhurbaşkanı hem Saraybosna dönüşü yolda konuşmuş, gazetelerde boy boy; hem de ertesi gün yani Meclis’te bu soru sorulduğu günün ortasında konuşmuş aynı konuda. Akşam 23 sularında Paylan’ın sorduğu bu sorunun yanıtı :”Ben henüz onları okuyamadım ama”.

Başkan yardımcısı Şener’in çok parlak bir özgeçmişi var. Türev ürünler üzerine de çalışmış. Analitik bir zihne sahip olduğu da çok belli. Peki ülkenin Cumhurbaşkanı çalışma arkadaşınızı görevden alıyor, bağımsızlığınız çöpe gidiyor, sizin de oy ortağı olduğunuz kararları son 24 saatte yerden yere vuruyor; ama sizin bundan haberiniz yok? Ayrıca da “baskı görmediğini” de söylüyor. Bunun için Cumhurbaşkanı’nın doğrudan Şener’e telefon mu açması gerekiyordu?

Twitter’da bir izleyicim, şu yorumu yapmış: “Baskı görmek için itiraz etmiş olmak gerekir”.

Merkez Bankası’nda para politikasına “karar veren” Para Politikası Kurulu üyeleri bir taraftan kendi özgeçmişlerine bu dönemin kötü referansını nakşederken, diğer taraftan da bir tek şu işi rahatça yapacaklar; hedefi tutmayan enflasyon gerçekleşmesi sonrasında yasa gereği hükümete mektup yazarken, tek satırda “Verdiğiniz faiz talimatı nedeniyle enflasyonu tutturamadık, arz ederiz” yazmaları yeterli olacak.

 Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Merkez Bankası başkanı nasıl seçilmez?

Evine buzdolabı alırken bile eşine-dostuna danışan, internet sitelerinde ürün taraması yapıp kırk kere düşünüp taşınan, hasta olduğunda parası da yetiyorsa en iyi uzman doktoru, hatta akademik ünvanlısını arayıp şifa arayan yurttaşların ülkesinde, ulusal parasını basan kurumun başına getirilecek kişilerde liyakat, yeterlilik aramadan “tek adam” kararı ile atama yapılır hale geldi. Geldi de sonuçları hepimizi sarsıyor.  

Geldi ne mi oldu? Paramız hızla değer kaybetti.

Murat Çetinkaya’nın görevden alınarak yerine atanan Murat Uysal’ın adı intihale karıştı.

Murat Uysal’ın 2001 yılında Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Finans Enstitüsü’nde verdiği “Enflasyon Hedeflenmesi, Dünya’da ve Türkiye’deki Uygulanması” adlı tezinde belirgin biçimde intihal yapıldığı görülüyor. Öyle ki ABD’li iktisatçı Mishkin’den başlayıp, Merkez Bankası iktisatçılarının makalelerine uzanan bir intihal.

Twitter’da önce şurada yazılmış bu intihal iddiası: Kemal Kızılca (@fkkizilca) tarafından.

Sonra ise Research Ethics Econ@EconResEthics hesabınca listelenmiş nereden intihal yapıldığı.

Sonra Can Okar da (@canokar) listelemiş.

Şu üç makaleden paragraf paragraf aynen intihal yapılmış, açıkça görülüyor:

Mishkin (2000), “Inflation Targeting in Emerging Market Countries”,

Kadıoğlu et al (2000), “Inflation Targeting in Developing Countries”

Altınkemer (2001), “How Did They Manage the Floating Crisis?”.

Uysal’ın tezi YÖK sitesinde duruyor. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Finans Enstitüsü’nde 2001’de kabul edilen, bu sayfalarca “kopyala-yapıştır” intihal yapılmış yüksek lisans tezinin “tez danışmanları”, bugün Borsa İstanbul Başkanı olan Erişah Arıcan, Suna Oksay ve İlhan Uludağ.

Hesap sormanın, hukukun el üstünde tutulmadığı yerlerde mümkün bu; hem intihali yapanlar için, hem de basıp onayı geçenler için intihal bir teze.

Paramızın itibarını koruyacak kurumun başına intihal yaptığı açık olan birini getirirken sorun bir değil iki.

Yurttaşlarının refahı ülkemizden çok daha yukarıda olan gelişmiş ülkelerde, kendi paralarını basan merkez bankalarının başına bir başkan atarken “kırk elekten” geçirmelerinin sebebi de bu, sonucu da.

Kırk elekten geçirdikleri için paraları daha istikrarlı, paraları rezerv para olarak kullanılıyor.

14 Mayıs 2016’da Sosyoloji mezunu Murat Çetinkaya Merkez Bankası başkanlığına atandığında yazdığım yazımdan bir alıntıyı paylaşayım;

Bakın, gelişmiş bir ülkede merkez bankasına başkan ataması nasıl yapılıyor?

2013’de Britanya Merkez Bankası’na başkan ataması yapılmadan önce ilana çıkılmış. Aranan özellikler sayılıyor. Deneyim aranıyor, finansal piyasalar ve makro ekonomi bilgisi. Liderlik ve yönetim, iletişim yeteneği de. Politika geliştirme, uygulama yeteneği aranıyor ki; değişen koşullarda manevra yapabilsin.

Aranan koşulların, ‘okulda gördüğü’ ders bilgisinin çok ötesinde olduğu açık. “İşi iş başında öğrenir” ya da ‘paraşütle indirelim, bir 4 yıl öğrensin, sonra ‘içeriden’ deriz’ diye de düşünülmemiş.

Süreç çok açık; adaylar önce bir komite tarafından 9 kişiye düşürülüyor, sonra 6’ya. Hazine Bakanı bu 6 adayla mülakat yapıyor ve adayını Başbakana bildiriyor. O da Kraliçe’ye. Ama belirleyici olan kurallardır. Hazine Bakanı’na kendi seçtiği değil, liyakat süzgecinden geçen adaylar gelir. Sonrası ise ‘ton farkıdır’. Başbakan ‘şunun adını yazın kararnameyi yollayın’ demiyor.

Britanya Parlamentosu Hazine Komisyonu neden Mark Carney’in atandığını şöyle açıklıyor; “Britanya Merkez Bankası’nın guvernörü olmak için gereken profesyonel özelliklerin, kalitenin, deneyimin ve kişisel bağımsızlığın bulunduğu sonucuna vardık”.

Gelişmişlik, kurum ve kurallarla ilgilidir; pozisyonların liyakatle doldurulup doldurulmadığı, o koltuktan işlerin nasıl yönetildiği ile ilgilidir, kişilerle değil.

Britanya gibi küresel ölçekte görece yüksek refah olan bir ülke, ‘zenginiz zaten, ne kaybederiz?’ diye düşünmeden, neden ‘kılı kırk yararak’ yarışma esaslı bir merkez bankası başkanı ataması yapıyor dersiniz? Hatta daha fazlası, yurttaşı olmayan birini merkez bankası başkanı olarak seçerek, neden ulusal parasının itibarını ona emanet ediyor? Acaba Britanyalılar kendilerine güvensiz mi?

Meraklısına, Mark Carney’in Britanya Parlamentosu’ndaki Hazine Komisyonu’ndaki mülakatta sorulara verdiği 45 sayfalık yanıtları okumasını, 4 saate yakın mülakat kaydını izlemesini tavsiye ediyorum. Bu bile tek başına, bir ülkenin kendi parasını basan kurumun başına birini atarken nasıl titizlendiğinin nişanesi olarak kayıtlarda duruyor. ‘Büyük devlet’ iddiasında olan bir ülke için önemli bir ‘nişan’.

İşte Mark Carney’in o kaydı; Britanya Merkez Bankası’na başkan olarak atanmadan önce Britanya Parlamentosu’nda Hazine Komitesi’nde geçirdiği “sözlü sınavın” 3 saat 44 dakikalık kaydı aşağıda.

“Milli irade” ise kallavi bir parlamento ve esaslı bir milli irade. Hem de “çoğunluğu alan hepsini alır” değil, her seçilmiş grubu içine alır biçimde.

Tekrar başa dönelim; ortak akılla, sorgulayarak, liyakata ve deneyime dayalı olarak neden bu ülke milli parasının itibarını intihalci birine teslim eder? Nedir bu gelişmişlerin bilmediği, bizim tek adamlarımızın bildiği sır?

Uğur Gürses