2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomide “steril propaganda” çaresizliği (*)

Geçen hafta “orkestra edilmiş” bir biçimde gündeme getirilen konu, ekonomiye dair yorumların hapis ve para cezası ile cezalandırılmasına dönük kamuoyu oluşturma çabasıydı. Bir taraftan bir gazetede haber, hemen ertesi günü de Bakan Berat Albayrak’ın bunun “düşünsel alt yapısını” oluşturma çabasını içeren bir konuşması oldu.

Gazetede yazıda fısıldanan şuydu: “ekonominin genel yapısı, milli para, finansal göstergelere ilişkin olarak, bunların fiyat, değer veya seviyeleri üzerinde önemli ölçüde etki doğurabilecek yalan, yanlış ve yanıltıcı bilgi veren, söylenti çıkaran, bu suretle menfaat elde edenlerin, 6 aydan iki yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezasıyla” cezalandırılması için yasa hazırlığı yapıldığı idi.

Bu bakış açısıyla, yorum bir yana Türkiye’nin herhangi bir ekonomik verisini haber vermek veya yorumlamak, soru sormak cezalandırma kulvarına sokabilecek.

Çok basit örnek; Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tartışması açılabilir, bunu tartışanlar da “söylenti çıkarıyor” diye hapse atılabilir. Oysa swap işlemleri gibi verilerin üzerini perdelemek için şal örten ve şeffaflığı ortadan kaldıran, yarattıkları muğlaklıkla kaygıları körükleyen Ankara’daki yetkililer de aynı gerekçeyle mahkemeye çıkarılabilir.

Bu yasanın çıkmasına bile gerek yok; haziran ayında Bloomberg’in Türkiye’deki iki muhabiri Kerim Karakaya ve Fercan Yalınkılıç hakkında “Türkiye ekonomisinin istikrarını zayıflatmaya çalıştıkları” ileri sürülerek dava açılmıştı. Bu davada Twitter’da yorum yazan 3 gazeteci ve onlarca kullanıcı hakkında da dava açılmıştı.

Muhabirlerin haberinde 2018 Ağustos ayında ABD ile Rahip Brunson krizinin patlak vermesi ve dolardaki yükseliş sonrası bankaların döviz hesaplarından çekiliş taleplerini karşılayamadığı, bu talepte bulunanlara, bunu bir sonraki iş günü olan pazartesi günü yapabileceklerinin belirtildiği ve BDDK’nın bankaların üst düzey yöneticileriyle hafta sonu bir toplantı düzenleyeceği” haber veriliyordu.

Savcılık iddianamesinde, 36 sanığın ülke ekonomisine ilişkin toplum nezdinde güvensizlik ortamı oluşturmaya matuf eylemde bulundukları, böylelikle manevi menfaat temin ettikleri” iddia edilerek dava açılıyordu. Dava Sermaye Piyasası Yasası’ndaki “Bilgi Bazlı Piyasa Dolandırıcılığı” ile ilgili maddelerle bağlantılı olarak açılıyor, ancak suçlananların maddi kazanç elde ettiklerine dair bir kanıt bulunamamış olsa ki “manevi kazanç” gibi yeni bir suçlama alanı açılmıştı.

Öte yandan iki muhabirin yaptığı haber doğru idi hem BDDK’nın hem de Merkez Bankası’nın verileri, haberin yapıldığı günleri içine alan dönemde döviz hesaplarından çok kuvvetli bir çekiliş olduğunu (3-17 Ağustos arasında 12 milyar dolar), bankalar bir tarafa, Merkez Bankası’nın nakit kasasının bile bankalara döviz banknot desteği sağlamak için hızla boşaldığını (1.3 milyar dolarlık azalış) gösteriyordu.

Bugün de ekonomi politikasını yönetenlerin daha yaygın bir susturma kampanyası için “düşünsel altyapı” peşinde koştukları çok açık.

Soru şu: Yazılı ve görsel tüm medya kanallarının hükümet kontrolünde olduğu, ekonomide her kötü gelişmenin “yabancı güçler” tarafından yaratıldığı, kötü durumdan baz etkisiyle çıkınca da bu başarının ekonomi yönetimine ait olduğu, “ekonomi uçuşa geçtiğine” dair haberler yaygın biçimde seslendirilirken, neden eleştiriler cezalandırılmak isteniyordu? Acaba tüm bu medya egemenliğine rağmen “hükümet propagandasının” kifayetsiz olduğu, “15-20 kişinin” sesinin daha fazla mı dinlendiği düşünülüyordu? Yatırımcılar, tasarrufçular hükümeti dinlemiyor da 15-20 kişiye mi kulak veriyordu?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, geçen hafta Samsun’da yaptığı konuşmada, ekonomi alanında eleştiri yapanları “ülkeye zarar verme”, “milleti korkutmaya”, “Türkiye aleyhinde algı oluşturmaya” çalıştıklarını söyleyip, “bu kişilerin, terör eylemlerinde gördüğümüz ekipten farkı yok” diyordu. Daha da ileri gidip, “Toplasanız 15-20 kişi olan ve dedikleri hiçbir şekilde tutmayan kişilere rağmen, çok önemli bir performans ortaya koyduk, bu söylemi takınanların bir kısmı siyasi, bir kısmı ticari, bir kısmı istihbari saikle birilerinin amacına hizmet ettiler” diyordu.

Özetle, Bakan Albayrak’a göre olumsuz ekonomi eleştirisi yapanlar ya siyasi ya ticari saikle ya da yabancı güçlere istihbarat taşıma saikiyle hareket ediyordu.

Giderek belirginleşiyor ki; Ankara’da ekonomi yönetimi ekonomik krizi yönetemiyor, ama en önce o göreve atamayı yapan Cumhurbaşkanı’na ve de halka karşı da durumu daha iyi göstermeye, “iyi yönetildiği” resmi sunmaya çalışıyor. Eğer kötü bir tablo varsa yabancı güçler, onlara hizmet eden birtakım ekonomistler, analistler ve yazarlar yüzünden.

Akıldaki şu: “Şu eleştirenleri sustursak ekonomiyi ne güzel yönetirdik?”

 “Dolar kuru TL’ye karşı 10 seviyesinde olacak”, “12 TL olacak” gibi tahmin yapılması ya da bu tahminin paylaşılmasının “alıcı bulacağını” düşünmek, bundan rahatsız olmak olsa olsa Ankara’da politika oluşturanların, ekonomiyi yönetenlerin kendilerini yetersiz hissetmeleriyle ilgili olsa gerek.

Onca medya egemenliğine karşın, sosyal medyada bu tür paylaşımlar yapanları hapse tıkmaya çalışmak; bu girişimde bulunan politika ve karar oluşturucuların, halkın ve şirketlerin kendilerini ikna edici görmediğini düşündüklerini ortaya koyuyor. Öyle ki uç bir tahminin ciddiye alındığını düşünerek, geniş halk kitlelerinin ve şirketlerin kendilerini ciddiye almadan bu tahmini satın alacaklarını düşünmek sorunlu.

Bu tür, olumsuz yöndeki eleştiri veya yorum yapanları düşmanlaştırarak ezme ve karalama peşinde koşmak, giderek “fısıltı gazetesini” güçlendiriyor. Ana akım medyada, televizyonlarda ekonomideki olumsuz gelişmelerin haber ve yorumlarını göremeyen kesimler, güven kaybı yaşıyorlar. Bu güven kaybı, en uç örnekteki şayiaları yayan bir fısıltıya dönüşüyor. Bu da vatandaşı döviz almaya, mali sisteme güvende erozyona yol açıyor.

Sahi “dış güçler ekonomimizi çökertmek istiyor” hikayesi anlatan Ankara, yerleşik yurttaşlarının son 1 yılda 40 milyar dolarlık döviz satın almasını neye bağlıyor?

Ekonomi yönetimi, krizi toparlayamadıkça, bunu sorgulayan halkın önüne kendi kifayetsizliğini örtülemek için bir “düşman” bulup yerleştirmek istiyor; hikâyenin özü bu.

Seçim geçti, yedi ayı geride bıraktık; Kasım ayı oldu ama ekonomide baz etkisinin ötesinde bir kıpırdanma yok. Ekonomide yaşanan sert düşüşün üstüne gelen her sayı baz etkisiyle “toparlanma” olarak görünüyor. Hasar olduğu gibi hane halkı ve şirketlerin üzerine yıkılmış durumda.

İstanbul ve Antalya’dan gelen iki ailenin toplu intihar haberleri ise hükümete yakın kimi gazetelerde “aman hükümeti yıpratmasın” havasında örtme çabasıyla ele alınıyor. Kent yoksulluğu ve işsizlik gibi ekonomik temellerine işaret edenler ise “bir şeyleri kaşımakla” itham edildi. Her iki haberde de ölümlerin ardında işsizlik ve ağır borç yükü tablosu vardı.

Türkiye’yi yönetenler, ekonomik krize savrulmamızı yaratan politikaları yürütüp, krizi de önleyemedikleri gibi, yanlış adımlarla krizi daha da derinleştiriyorlar. Giderek toplumu yaralayan bir aşamada ortaya çıkan örneklerin de konuşulmasını engellemeye çalışıp, bunu tartışanları hapse göndermekle tehdit ediyorlar.

Britanyalı merkez bankacı J. C. Stamp’ın sözüyle bitirelim; “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız”.

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

Uğur Gürses

Uncategorized

Desperate economic propaganda

The “orchestrated” issue on the agenda last week was an effort to form public opinion about punishing comments on economy by jail sentences and monetary fines. Stories in newspapers were followed by a speech by Economy Minister Berat Albayrak the next day, who wanted to lay “thought infrastructure” for this.

to continue to read please click on the following link below:

Desperate economic propaganda

Göç

Agadezli Beşir’den geriye kalan derin kesik

Hasan Söylemez’in “Tenere” adlı belgesel filmini merakla bekleyenlerdendim.

93 dakika sonra salondan çıkarken yüreğinde derin bir kesikle ayrılanlardanım.

Artık biliyorduk ki Akdeniz’de batan botlarda boğulup yaşamlarını yitirenlerin bir kısmı, Afrika’nın o yoksul kasabalarından çıkıp, o çölleri aşıp gelenlerdi. Kendilerini çepeçevre saran yoksulluğu yırtmak için çöllerden geçenlerin yaşam ve yol hikayesi anlatılıyordu Tenere’de.

2015’ten bu yana Avrupa’ya akan mültecilerin bir bölümü Afrika’dan geliyor. Akdeniz’i botlarla aşıp gelebilenler şanslı idi. Kuraklık, yoksulluk, iç savaşlar Afrika’dan gelen mülteci akımının en önemli nedeni.

2014 ve izleyen yıllarda Akdeniz üzerinden gelen mülteci sayısının her yıl 170-180 bin kişi olduğu, 2018’da bunun 90 bine düştüğü tahmin ediliyor.

Akdeniz havzasından Avrupa’ya mülteci akımının önemli kavşak noktalarından biri de Nijer’in Agadez kenti.

Söylemez’in tanıklığı kayda girmiş, o da belgesele dönüşmüş. Sahra çölünde Agadez’den Dirkou’ya kuş uçmaz kervan geçmez, sonsuz bir çöl menziline giren 47 yaşındaki Nijerli Beşir ve bir grup genç yol arkadaşının hikayesidir Tenere.

Tenere

Tenere, Tuareg dilinde “çöllerin çölü” demekmiş. Sahra çölü için söyleniyor.

Beşir ve yol arkadaşları, iki ağaçlıklı bölge arasındaki mesafenin 400 km, iki su kuyusu arasındaki mesafenin de 200 km olduğu bir sahrada maceralı bir yola giriyorlar.

Susuzluk ve sıcaktan ölmenin eşiğine gelenlerin kurtarıldığı, kavurucu sıcakta toz içinde bozulan araçların beklendiği, iş ve ekmek parası için silahlı haydutların saldırı tehditleri altında gidilen bir yol bu. Geceleri ise buz gibi.

Uçsuz bucaksız sarı bir çölde, yolun bile izinin olmadığı ama ara ara iz olsun diye bırakıldığı sanılan ama altında böyle bir çöl seyahatinde ölenlerin mezarlarının olduğu kamyon lastikleriyle bezeli bilinmez bir rota.

‘Drone’larla yapılan geniş açılı kayıtlar uçsuz bucaksız sarı-kızıl tonlu Sahra çölü yanında, yoksulluğun derin çaresizliğini de yansıtıyor.

Beşir, “yoksulluk olmasa bu yolculuğa çıkar mıydım hiç? Kahretsin bu yoksulluğu” derken, bir damla suyun olmadığı çöl kumuna göz yaşlarını bırakıyordu.

Asıl çarpıcı insan hikayesi, giden kocasının sağ salim dönüp dönemeyeceği endişesiyle gözü hep yolda olan Beşir’in karısında idi.

Söylemez, Beşir’in karısının “dağların arkasından seslendiğinde kalbimin içinde duyuyorum” dediğini ama bunu filme almadığını aktarıyor.

Tenere

Açlık ve yoksullukla baş etmeye çalışan Afrikalılar, çalışmak ve gelir sağlamak için göç ediyorlar.

Beşir de onlardan biri. Geçmişte petrol zenginliği içindeki Libya’ya gitmiş. İç savaş çıkınca yaralanmış, hastanede yatmış uzunca bir süre. O şanslıymış, etrafında ölenlere tanık olmuş.

Beşir gibi ekmek parası peşinde göç eden, Afrika’dan Avrupa’ya gitmeye çalışanlardan sadece Akdeniz’de 2014-2019 arası dönemde 17 bin 186 kişi yaşamını kaybetti.

Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı’nın verilerine göre sadece 2019’da 87 bin 315 mülteci Avrupa’ya deniz yoluyla girdi. Bunun yarısının Yunanistan’a olduğu not ediliyor. Ana karaya çıkış noktalarının İspanya, İtalya, Malta ve Kıbrıs olduğu görülüyor.

Uluslararası Göç Kuruluşu’nun (IOM) verilerine göre, Orta Afrika ve Batı Afrika’dan kuzeye doğru göç edenlerin önemli kısmı Libya’ya göç ederken yolda hastalanıyor, ölüyor. Nijer’de 2016’dan bu yana 20 bin kişinin Sahra Çölü’nde mahsur kalıp kurtarıldığı not ediliyor.

Avrupalı siyasetçiler kendilerine doğru akan bu mülteci akınını kesmeye ve hatta acımasız önlemler peşinde koşarken, umarım bu belgeseli izleme fırsatları olur.

Bu belgeselde Beşir’in içindeki yoksulluğa, açlığa, çaresizliğe, Sahra’da yol alan bir kamyonun içinden bakma fırsatı bulacaklar.

Müreffeh Avrupa ülkelerinin siyasetçileri, kapılarına gelen mültecilerin yaşamlarını tehlikeye atarak, geride binlerce ölü bırakarak neden hala akmaya devam ettiklerine kafa yormalı.

Agadezli Beşir’den geriye kalan bir derin kesik kaldı bu belgeselden. Basit bir empati belki; hangi coğrafyada doğacağımızı kendimiz seçebiliyor muyduk?

Teşekkürler Hasan Söylemez.

Ekonomi

Rus ticaretinde TL’nin adı yok (*)

Türkiye ve Rusya’nın uzun süredir diplomatik kulvarda sık sık niyet beyan ettiği konu, yerel paralarla ticaret ve dolarizasyonu azaltma konusudur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2016 sonlarında Rusya ve İran’a “milli paralarla ticaret” önerisini ortaya atmış, “ithalat yapan tarafın karşı tarafın parası ile ödeme yapmasını” teklif etmişti. Bu öneriye göre; Türkiye Rusya’dan yaptığı ithalatı Ruble ile ödeyecekti.

Bunun hayata geçmesinin zor olacağını yazmıştım. Çünkü böyle niyet beyanlarından başkaca bir adım ortada yoktu.

Ekim başında yine benzer haberler çıktı; Rusya Maliye Bakanlığı Türkiye ile ikili bir anlaşma imzalandığını, bununla “iki ülke arasındaki ticarette kademeli olarak ruble ve Lira kullanımının artırılacağı” söylendi.

Ayrıca, anlaşmayla uygun mali piyasa altyapısının oluşturulacağı, iki ülke para birimlerinin ticari kurumlar nezdindeki cazibesinin de artırılacağı vurgulanmış. İki nokta yeniden altı çizilmiş; Türk bankalarının Rusya’nın Ukrayna krizinden sonra geçen yıl devreye soktuğu ödeme sistemi SWIFT alternatifi SPFS’ye bağlantısı ile Rus MIR kartının Türkiye’de kullanımının genişletileceği.

Bu son ikisi işlerliği olan sistemler değil. SPFS’yi hiç bilmiyoruz. Mir ise 2017’de de gündeme gelmişti. Hala orada duruyor.

Asıl hikâyeye gelelim. O da Rusya Merkez Bankası’nın 29 Ekim’de yayımladığı verilerde. Rusya’nın Türkiye ile dış ticaretinde kullandığı döviz cinslerinin dökümü yayımlandı. Buna göre; Rusya, Türkiye’den gelir elde ettiği işlemlerde (ihracat) ağırlıkla dolar cinsinden tahsilat yapıyor. Rusya’nın 2018 yılında Türkiye’ye sattığı 100 birimlik ürünün tahsilatında, yüzde 11.3’ü Ruble, yüzde 84’ü ABD doları, yüzde 4.4’ü Euro, binde 3’ü ise diğer paralarla yapılmış.

Rusya Türkiye’den satın aldığı ürünlerin ödemesini yaparken de yüzde 31.8 oranında Ruble, yüzde 44.3 oranında dolar, yüzde 22.2 Euro kullanırken, diğer paraların oranı yüzde 1.7 olmuş.

Üç nokta dikkat çekiyor;

Birincisi bu ödemeler içinde hiç TL kullanımının adı geçmiyor. “Diğer paralar” içinde varsa da payı oldukça düşük.

İkincisi, ödeme yapılan-tahsilat yapılan para cinslerinin toplam içindeki payı 2013’te de bugünküne yakın. Yani “Milli paralarla ticaret yapalım” lafta kalmış.

Üçüncüsü, oran olarak bakıldığında, Rusya ithalatını Ruble ile, ihracatını dolarla yapıyor Türkiye ile ticaretinde.

2018’deki en son durum aşağıda:

Uğur Gürses

Bu da 2013’teki durum. Tersine, Rusya gelir sağladığı işlemlerde Ruble kullanımını azaltmış

Uğur Gürses

Şimdi gelelim, ticaret hacmi ile ağırlıklandırarak bakmaya.

TÜİK verilerine göre; Rusya, 2018’de Türkiye’den 3.4 milyar dolarlık mal ithal ederken, 21.9 milyar dolarlık mal satmış. Yani Türkiye ile ticaretinde kabaca 18.5 milyar dolarlık bir ticaret fazlası vermiş. 2017’deki ticaret fazlası da 16.7 milyar dolarmış.

Peki Rusya Merkez Bankası’nın açıkladığı döviz cinslerine göre payları kullanarak bu ticaret verilerine bakarsak ne çıkıyor? Rusya yaptığı ithalatın bir bölümü için yaklaşık 1 milyar dolar karşılığı ruble öderken, ihracatının bir bölümü için yaklaşık 2.5 milyar dolarlık ruble kabul etmiş. Böylece net olarak Türkiye’den 1.5 milyar dolar karşılığı ruble kabul etmiş oluyor. Geri kalan net ihracatı için de 16.8 milyarı dolar olmak üzere, kalanı Euro yaklaşık 17 milyar dolar net giriş sağlıyor.

Böylece 2018’de Rusya, Türkiye’ye karşı sağladığı net dış ticaret fazlasının yüzde 8’i kadar Ruble kabul etmiş görünüyor. Toplam ihracatının ise yüzde 7’sine karşılık geliyor.

Tekrar anımsatalım; bu tablo yeni değil, Rusya Merkez Bankası verileri bunun 2013’te de böyle olduğunu söylüyor.

Şimdi herkesin aklındaki soralım; Türk Lirası bu tabloda nerede?

TL’nin adı yok. Rusya Merkez Bankası’nın açıkladığı istatistiklerde de yok. “Diğer paralar” içinde kaybolmadıysa.

Rusya’nın stratejisi oldukça akıllıca; kendi ihracatında dolar ve Euro, ithalatında da 3’te bir oranında Ruble kullanarak rezerv biriktirmeye devam ediyor. Net dış ticaretine oranla yüzde 7-8 ağırlıkla Ruble kabul ederek, bir taraftan da kendi parasına talep yaratıyor.

Daha fazlası, Ekim başındaki Swift benzeri Rus ev yapımı ödeme sistemi SPFS’ye ve yine ev yapımı kredi kartı sistemi Mir’e Türkiye’yi müşteri almaya çalışıyor.

Putin neden Mir için bastırıyor? Gayet basit; her yıl Türkiye’ye akan 5 milyona yaklaşan Rus turistlerin ülkelerine geri döndüklerinde ödemelerini Ruble ile yapabilmeleri için. Rusya Türkiye’ye sattığı gazın ödemelerini Ruble ile kabul edecek olsaydı bu model işe yarardı. Ama bu hiç telaffuz dahi edilmedi.

Ayrıca not etmek gerekiyor ki; Rusya Merkez Bankası’nın geriye dönük olarak açıkladığı veriler, Rusya’nın Türkiye’ye sattığı ürünler (en büyük kalem doğalgaz) karşılığında kısmen en fazla Ruble kabul ettiği yıl da 2014’te görünüyor. Net Ruble tahsilatı Mart 2014’te net 2.2 milyar dolar karşılığı Ruble ödemesi kabul etmiş.

Öyle görünüyor ki burada da Rusya kazançlı çıkmaya devam ediyor. Hem bir taraftan dış ticaret fazlasını büyütüyor, diğer taraftan da TL’yi hiç işe karıştırmadan, ince ayarla kısmen Ruble, ama büyük ağırlıkla hala rezerv paraları (dolar ve Euro) kabul ederek rezervlerini güçlendiriyor.

(*) Bu yazı Duvar English’te İngilizce olarak yayımlanmıştır.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası

Enflasyon Raporu sunumundan izlenimler

Merkez Bankası yılın dördüncü Enflasyon Raporu’nu İstanbul’da açıkladı. Belleğim beni yanıltmıyorsa uzunca bir süre otel salonlarında yapılan toplantılardan sonra bir ilk olarak Merkez Bankası’nın İstanbul Şubesi’nin olduğu o tarihi binada yapıldı bu toplantı.

Fotoğraf: Uğur Gürses

İstanbul Karaköy’deki Bankalar Caddesi’ndeki Merkez Bankası’nın bu binası, Osmanlı Bankası için 1892 yılında mimar Alexandre Vallaury’ın tasarımı olarak tamamlanmış. 1934’te binanın batı yönündeki yarı kanadı Merkez Bankası’nca satın alınmış.

Binanın mimari değerlendirmesini yapan uzmanlar, Beyoğlu’na bakan kuzey cephenin neoklasik, Haliç’e bakan cephenin ise oryantalist üslupta olmasına işaret ederek, “doğu-batı sentezi” niteliğine atıfta bulunuyorlar.

Merkez Bankası da uzunca bir süredir, modern merkez bankacılığının araçları ve finansal mekanizmalarını kullanırken, enflasyon konusunda epeyce oryantalist bir duruş sergiliyor. Enflasyon hedeflemesi yapmaya devam ederken, son 10 yılda yüzde 5’lik enflasyon hedefini tutturabilmiş değil. Ne hedeflemeyi ne de hedefi değiştirmeye de niyeti yok. Sonunda geldiğimiz nokta da; enflasyon hedefini değil, tahminini tutturmaya çalışmak oldu

Banka son bir yılda kurum olarak da epeyce hasar gördü; en başta Merkez Bankası başkanı bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevden alındı. Yasasına aykırı biçimde hem de. Kararnamenin yasanın üzerine çıkması nerede görülmüş? Sonra banka şeffaflığı kaybederken, temel işlevleriden biri olan döviz kuru politikasını kamu bankalarının “taşeronluğuna” bıraktı.

4. Enflasyon Raporu’nda yılsonu enflasyon tahmini yüzde 11.2-12.8 aralığında olmak üzere yüzde 12 olarak açıklanırken (Yeni Ekonomik Program tahmini ile aynı), 2020 yılı için de yüzde 5.3-11.1 aralığında olmak üzere yüzde 8.2 olarak tahmin veriliyordu.

Geçmiş üç Para Politikası Kurulu toplantısında 10 puanlık faiz indirimi yapan Merkez Bankası, bu rapor sunumunda “artık durup veriye bakacağız” mealinde bir açıklama yaptı.

Başkan Murat Uysal’ın konuşmasında:

“Geldiğimiz noktada, gevşeme yönündeki alanın önemli bir bölümünü kullandığımızı, bununla birlikte atılabilecek ilave adımların zamanlaması ve boyutunu veri akışına ve enflasyon görünümündeki gelişmelere göre şekillendireceğimizi vurgulamak isterim. ” deniliyordu.

Son faiz indirimi öncesinde de “ön yüklemeli faiz indirimi yapıldığı” vurgusu vardı. Ne olduysa 2.5 puanlık bir indirim de patlatılıvermişti.

Şuna hiç şüphe yok; faiz kararı artık siyasi mekanizmalarla belirleniyor.

Uysal’ın konuşmasında vurguladığı bu paragrafta da; “durduk ama fırsat olursa devam ederiz” bakışı var.

Rapor sunumunda Başkan Uysal’a en çok sorulan soru; swap işlemleriyle ilgiliydi.

Merkez Bankası, mart ayından bu yana swap işlemleriyle ilgili ayrıntılar bir tarafa, mevcut toplam büyüklükleri bile açıklamıyor, veriler karartılıyor, hatta piyasa uzmanları hesaplayamasın diye işlemler Borsa İstanbul’a kaydırıldı. Orada da kimin yüzde kaçla ne kadar swap işlemi yaptığı bulunamıyor.

Başkan Uysal swapla ilgili ısrarlı sorulara genel ve yuvarlatılmış cümlelerle yanıt verirken, “ihtiyaç varsa yayınlanır” diyerek , ısrarlı sorularla gelen ihtiyacı görmeme ısrarına kapılmıştı.

Bir başka soru da, “değerleme hesabında” biriken fazlanın Hazine’ye aktarılmasına dair haberler üzerineydi. Değerleme hesabı, bankanın döviz pozisyonundaki fazlanın döviz kuru artışı ile TL bazında ortaya çıkardığı değerleme artışını ifade ediyor. Buna finans kesiminde “realize edilmemiş kazanç” deniyor. Bu hesaba esas alınan dövizler satılmadığı sürece gerçek bir kazanç ortaya çıkmıyor. Bunun da Hazine’ye aktarılması doğru değil.

Bu soruldu; değerleme hesabının aktarılması konusunda Merkez Bankası yönetimi ne düşünüyordu? Başkan Uysal ısrarla üç kez sorulduğunda üç kez “böyle bir çalışma olmadığını” söyledi. Oysa ki soru, bankanın duruşunu, fikrini, yaklaşımını anlamaya dönüktü. Banka yönetimi potansiyel olarak böyle bir yola gidilmesini bunu doğru buluyor muydu?

Fotoğraf: Recep Erçin

Uysal’ın tatmin etmeyen açıklamaları arasında, kredi büyümesinin ivme kazandığı ve bunun da aktarım mekanizmasının çalıştığına işaret etmesi idi. Bu açıklamaya, bankanın üç kez yaptığı 10 puanlık faiz indiriminin başlangıç tarihi olan 24 Temmuz’dan bu yana TL kredilerdeki neredeyse tüm artışın kamu bankalarından geldiğini, bunun da kamu bankalarınca neredeyse mevduat faizi düzeyindeki çok düşük faiz uygulaması ile mümkün olabildiğini, özel ve yabancı bankaların TL kredilerinde 24 Temmuz-18 Ekim arasında artış olmadığını, aynı dönemde yerleşik hane halkı ve şirketlerin döviz hesaplarındaki artışın 8 milyar dolar olduğunu söyleyerek sordum; bu başkaca bir sorun olduğunu ve para politikasının doğru olup olmadığını düşündürmüyor muydu?

Uysal, zor duruma gireceğini düşündüğü her soruda, sorunun öznesi olan konuyu genişçe anlatma, tanımlamaya yöneliyor. Swap işlemlerini saklayarak ne türlü bir yarar beklediklerini sordum; burada da konuyu “merkez bankalarının her şeyi açıklayıp açıklamama tercihlerinin tartışıldığını” anlatmaya yöneldi. Oysa, Merkez Bankası daha önce bilançosunda da açıkça kalem kalem gösterdiği swap işlemlerini neden birden bire saklamaya başladığı, “yokmuş gibi” o kalemlerde göstermeyi kestiği idi konu.

Murat Uysal, eskisine oranla daha uzun bir soru-yanıt seansı yaparken, sorulara verdiği yanıtlar sorunun özüne dönük olamadı.

Toplantı bitiminde de gazetecilerle çay içerken soruları yanıtlaması kimilerince “daha sıcak” bir iletişim olarak yorumlansa da, çaylarını içen gazeteciler sorularına net ve açık bir yanıt alamadan çıktılar o toplantıdan.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

“Değişim Başlıyor”

Bakan Albayrak’ın 2020-2022 Yeni Ekonomik Program sunumunda girizgah son 1 yılda yaşadıklarımızı çarpıtan bir içerikle başlayınca, izlemeyi bırakmayı düşünmüştüm.

Ancak “bakalım ne inciler var?” düşüncesi ekran başında tuttu.

Dünyanın neresinde olursanız olun, yıllık kabaca 50 milyar dolar cari açık veren bir ülkenin 1 yılda bunu sıfırlamasına “dengelenme” denmez. Dengelenme, bu düzeydeki bir cari açığı, çerçevesi çizilen bir programla kademeli olarak azaltmak anlamına gelir.

Oysa son bir yılda, biliyoruz ki bir taraftan kronik yapısal sorunlar, diğer tarafta ise uluslararası politik gerilimle tetiklenen kur şoku Türkiye’yi “ani duruşa” soktu. Yani sermaye girişi durdu, tersine çıktı, yerleşikler de dolara hücum etti.

Kamu bankalarının da biraz iteklemesine karşın kredi stokundaki düşüşü yerine koyulamadığı gibi bundan sonra da kredi büyümesinin hangi kaynakla sürdürülebileceğine dair belirsizlik var.

İşte bu tabloda, Bakan Berat Albayrak 2020-2022 arası 3 yıllık dönemde her yıl yüzde 5’lik bir büyüme hedefi ilan ediyor.

İktisat öğrencisi olsanız da şaşırıp kalmanız muhtemel; Türkiye’nin yıllık yüzde 5 büyüyebilmesi cari açığı büyütmesine bağlı. Bu da ülkeye kaynak girişi olmasına, dış sermaye akmasına.

Albayrak, “harikalar diyarında” kıvamında bir tabloda, bize bunun sıfır ya da sıfıra yakın bir cari açıkla olacağını söylüyor.

Peki ne olacakmış?

2022’ye doğru; yurtiçi tasarruflar yüzde 30’u aşacak, yatırımlar yüzde 8-12 gibi büyürken, hane halkı tüketimi yüzde 3-3.5 gibi artacakmış.

2019’da yatırımların yüzde 10 küçüleceği tahmini de aynı satırlarda paylaşılıyordu.

Cari denge 2020’den 2022’ye; sırasıyla yüzde -1.2, yüzde -0.8 ve yüzde 0 (sıfır) bekleniyor.

Yani ülke 2020-2022 arasında ortalama binde 6 cari açık verirken 2022 sonunda birikimli yüzde 15.7 büyüyecekmiş.

Son 4 ayı çalkantılı olan 2018’i boş verelim, 2015, 2016 ve 2017’de ne olduğunu hatırlatalım.

2015-2017 arası üç yılda, ekonomi ortalama yüzde 4.3 büyürken, ortalama cari açık da milli gelire oranla yıllık yüzde 4.3 olmuş. Yani kabaca her yüzde 1’lik büyümeye yüzde 1’lik cari açık demek.

Bakan Albayrak’ın “sıfır cari açık, yüzde 5 büyüme” iddiasında bir bacak yanlış. Sıfır cari açık veriyor olacaksak sıfır büyüme olacak demektir; bugünkü konjonktür ve çözülemeyen ekonomik sorunları veri alırsak en gerçekçi olan da bu.

Bakan Albayrak bu programın sloganını “Değişim Başlıyor” olarak ilan etti.

İşin doğrusu; bu slogan çok yerinde olmuş. Beğendim.

Belli ki Bakan Albayrak da olan biten bizler gibi görüyor. Kronikleşen ekonomik sorunlara değişen dünya konjonktürüne de bakmadan ve önlem almadan, politik alanda baskıcı bir rejim haline dönüp bunun hane halkı güvenini sarsan bir noktaya geldiğini, yerleşiklerin güven kaybının ülkenin parasına da sirayet ettiğini, arka kapı yöntemleriyle döviz satarak kur baskısını erteleyebileceğini ama ortadan kaldıramayacağını, eli yüzü düzgün bir ekonomik program olmadan ekonominin düzlüğe çıkmayacağını biliyor.

Bunun yanında, son bir yılda ekonomik krizin yanında, Albayrak’ın ekonomik krizi yönetme biçiminin de ekonomin temellerine zarar verdiğinin farkında olan çok. Muhtemelen kayınpederi de.

İşte bu yüzden, ekonomik bireyleri değil ama önce kendisini o koltuğa atayan kayınpederi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ikna ederek “vazo kırılmadı, her şey çok güzel olacak” vitrini peşinde.

Gerçek şu; “vazo” kırıldı. “Her şey çok güzel olacak” da sokakta 16 yaşında bir genç tarafından seslendirildi. Herkes de duydu.

Ekonomik krizin ve dahi krizin kötü yönetiminin faturası yerel seçimde iktidara iki büyük metropol belediyesine mal oldu.

Siyasi olarak da “Değişim başlıyor” hayata geçti.

Türkiye geçmişte olmadığı kadar sert biçimde bir krizin içinde. Geçmişten tek fark şu; baskı rejimi altında, kimse yüksek sesle ekonomik sorunlarını dile getiremiyor.

Bilmiyor ve duymuyor durumdaysanız “mutlusunuzdur”.

Türkiye bu düştüğü yerden yeniden yükselebilir. Yüzde 5-6’lık büyüme yatırımlarla daha yüksek bir seviyede sürdürülebilir hale getirilebilir, enflasyon da siyasetçilerin şovlarında ön sırada oturup ayakta alkışlamayı aklına bile getirmeyen merkez bankacılarla fiyat istikrarı seviyesine çekilebilir.

Giderek tüneldeki ışık, toplumun değişim yönündeki uzlaşmasıyla belirginleşiyor.

Tek adama dayalı güçler ayrılığının yerle bir olduğu hukuksuz bir rejimden, çoğulcu ve katılımcı, hukukun üstünlüğünü esas alan, kapsayıcı ve demokratik bir faza geçmek hiç de uzak değil

İstanbul ve Ankara seçimleri bu uzlaşmanın ilk sinyallerini içeriyor.

Çok açık ki iktidara oy veren ve bu yaşanan rejim koşullarından mutsuz seçmen de bu uzlaşmanın içinde olacaktır.

Türkiye kutuplaştırıcı siyaseti elinin tersiyle ittiğini, birlikte beraber olma arzusunu giderek belirgin biçimde gösteriyor.

Türkiye’ye sermaye akımlarını, yatırımları başlatacak, kendi yurttaşının güvenini artırıp dövizden uzaklaştıracak bir “pozitif şok” gerekiyor. Bunu sağlayacak olan da “yenilikçi bir restorasyon uzlaşması” ile onarım iradesinin ortaya konması olacak.

Ekonominin sadece ekonomi olmadığını o gün geldiğinde daha iyi anlayacağız.

Uğur Gürses

Bankacılık, Fintech, Teknoloji, Yeni Çağ

Dijitalde bulut, klasik bankacılığı unut

Türkiye’de “İstanbul Finans Merkezi” olarak adlandırılan Ataşehir’deki gayrimenkul alanındaki bazı inşaat alanlarının Türkiye Varlık Fonu’nca satın alınmasına dönük anlaşmaların yapıldığı açıklaması yapıldığı günlerde, Microsoft’un davetlisi olarak Londra’da “Bankacılıkta Dijital Farklılaşma” konulu toplantıya katılıyordum.

Türkiye inşaattan finans merkezi çıkarmaya çalışırken, dünyada bankacılık dijitalde yapay zekaya, açık bankacılığa ve “buluta” giriyor.

Öyle ki küresel finans merkezi olma yarışında, Abu Dhabi’nin yenilikçi adımlardan birini attığını orada öğrendim. Yapılan şuydu; dijital işlemlere dayalı dünyanın ilk dijital ticari banka lisansı Anglo-Gulf Trade Bank’a (AGTB) verilmişti. Öyle ya kurumsal bankacılık hizmeti veriyorsanız “bankoya” ihtiyaç yok. Akreditif açmaktan, kredi işlemlerine, tüm ticari işlemleri dijital kanaldan yapmak mümkün.

Geçmişte bankalar, artan ölçüde teknoloji kullanan finansal kurumlar halini alırken; şimdi teknoloji içinde bankacılık hizmetleri yer almaya başladı.

Bundan yaklaşık 30 yıl önce 1989-1993 yılları arasında Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın ODTÜ’de yeni PC’lerin hizmete girmesi nedeniyle “kurdele keserek” açılış yaptığı sahne akıllarda.

Teknoloji geçmişte “hardware” yani fiziksel haliyle bilgisayar demekti. Bugün o bilgisayarların ekranı, klavyesi değil, “aklını” konuşuyoruz; yani öğrenen makinaları, işleri fiziksel mekandan çok uzakta “bulutta” yapan teknolojiyi.

Microsoft’un Finansal Hizmetler Bölümü’nün Avrupa, Orta Doğu ve Afrika Bölgesi’nden sorumlu yöneticisi Patrice Amann da bunu hatırlatarak başladı konuşmasına; bu yıl Londra’da yapılan Finansal Hizmetler Konferansı SİBOS’un ilk yıllarında, bankacılara bilgisayar sergisi açıldığını ama şimdi giderek teknolojinin dijital bankacılık hizmetlere yazılım, bulut ve yapay zekaya kaydığını anlattı.

Patrice Amann

Amann, “finansal hizmetler sektörü, diğer sektörler gibi baskı altında; kesintiye uğrama ve aracılığın ortadan kalkması gibi tehditler, karmaşık regülasyon ortamı, dolandırıcılık ve siber suçlar, kullanılan eski sistemlerin yükü gibi baskılar. Amann, şirketlerin bunun için; düzenlemelerle uyumu kaybetmeden yenilikçi ve bir adım önde olabilmeleri için dönüşüm içinde olmaları gereğine işaret ediyordu.

90’lı yıllarda teknoloji hızla bankacılığa yerleşirken, artık bankacılık teknolojide yerini buluyor. Apple, Google, Microsoft finansal hizmetleri içine almaya başladı. Bu şirketler yazılım ve uygulamalarla, “bulut” içinde hız ve verimli işlem olanağı sunuyorlar.

Yapay zekâ, makine öğrenmesi, “derin öğrenme” gibi algoritma ve büyük veri setlerine dayanan işlemler, giderek insan gücüne daha az inisiyatif bırakarak, hızlı biçimde yapılabiliyor. Tekrarlanan işlemlerde, müşterinin alışkanlıkları, rutini makinalarca öğreniliyor, sonraki işlemlerde “ne yapılacağı” biliniyor.

Microsoft geçmişin “yazılım firması” olmasının çok ötesine geçmiş ve finansal hizmetler konusunda da iddialı. Farklılaştırılmış müşteri deneyimi, temel bankacılık ve modern ödeme sistemleri, şirketlere uyum ve düzenleyici gereklilikler konusunda risk yönetimi ile çalışanlara yardım ve karar almada gereken bilgi hizmetini veriyorlar.

Toplantıda, en temel sorunlardan birinin düzenleyici kurum ve uygulamalarla uyumun sağlanması olduğu, bunun da yapay zekâ ve bulut teknolojisi ile hızla ve güvenli biçimde yapılabildiği anlatıldı.

Bankacılık, genel olarak finansal hizmetler güven ve itibara dayanır.

Eğer dünya bankacılık ve finansal hizmetlerin teknoloji şirketlerince verildiği bir yere doğru gidiyorsa ki öyle; dayanılacak güven ve itibarın teknoloji şirketlerinde olması gerekiyor.

Öyleyse mülkiyet ve hassas bilgilerin, ihmal veya kasıtlı olarak kötüye kullanılmasına karşı korunması da giderek daha önem kazanıyor.

Microsoft gibi teknoloji şirketlerinin finansal kesime hizmet sunması işleri ilginç başka bir boyuta taşıyor.

Örneğin bankacılık otoritelerinin bulut teknolojisine mesafeli durmayı bırakarak yakınlaşması şu olanağı da beraberinde getiriyor; birincisi finansal hizmetler kesimindeki şirket ya da bankaların bulut teknolojisine ağırlık vermesi, ticari iş alanını büyüttüğü gibi, hem kendilerinin düzenleyici kurumların düzenlemelerine uyumuna hem de düzenleyici kurumların bu uyumu denetlemesi ve incelemesine kolaylık sağlıyor.

Herhangi bir bankacılık düzenleme ve denetleme kurumu, ilgili kurumun sunucusuna bağlanarak veri denetimi yapmak yerine çok daha büyük bir bulut bağlantısı ile geniş çaplı denetim ve karşılaştırma olanağına sahip olabiliyor. Tüm bankaların bulut sisteminde olması, denetleyici ve düzenleyici kurumlara politika oluşturma ve tasarımında da müthiş bir hız ve analiz kapasitesi sağlayabilir.

Yapay zekâ ve bulut teknolojisi, rekabetçiliği iyileştiren, büyümeyi sürdüren, müşteri deneyimini ayarlayan, değişen düzenlemelere uyum ve siber güvenlik tehditlerine karşı koruyan bir bileşimle yeni bir aşamaya geçiyor.

Örneğin Microsoft kendi bulut sistemi olan Azure üzerinden, Bank of New York-Mellon ile entegre ederek ödeme sistemleri platformu olan SWİFT’e bağlantı sağlayan ilk bulut sağlayıcı olmuş.

Bulut tabanlı sistemlerin, genelde finansal hizmetlere, özel de ödeme sistemlerinde yapay zekâ aracılığı ile çeşitli dolandırıcılık ve siber hırsızlıklara karşı işlem ve girişimlerde sürekli öğrenen, hesap ve ödemeleri güvenli hale getiren yapısı dikkat çekici.

Dijital bankacılıkta müşteri deneyimi daha kişiye özel hale geliyor. Yapay zekâ ve “öğrenen makineler” sayesinde, kişi ya da kurum müşterinin ihtiyaç, talep ve profiline göre artık teknoloji şirketleri bankaların önüne geçmeye aday.

HSBC’nin geçen hafta ilan ettiği yenilikçi adımı, akıllı cep telefonu üzerinde geliştirilen uygulama ile bir ülkede hesabı olmayan müşterinin bankaya gitmeden o ülkedeki muhataplarına banka garantisi, “teminat mektubu” verebilmesi. Bu başlı başına bir devrim.

Bugün bankalarda şube ya da merkezde birkaç kişi tarafından hayata geçirilebilen müşteri tanıma süreci, yapay zeka ve algoritmalarla öğrenen bulut işlemcilerce çok daha kurumsal bir “müşterini buluta çıkar” ilkesi haline geliyor. Bunun üzerinden çok daha ayrıntılı biçimde müşteri memnuniyeti profili de çıkarılarak finansal hizmetlerin iyileştirilmesi mümkün olabiliyor.

Diğer tarafta ise özellikle finansal suçlar ve para aklama konusunda regülasyonlara uyum süreci bulut ve yapay zeka ile çok daha algoritmik biçimde kontrol altında oluyor.

Bunun farkında olan yatırım bankaları ve ticari bankalar, teknoloji sunan şirketlerle birlikte çalışıyorlar.

Microsoft’un dijital bankacılıkta “başarı hikayesi” çıkardığı iş ortaklığındaki örneklerden biri, yazının başında bahsettiğim, dijital işlemlere dayalı dünyanın ilk dijital ticari banka lisansı alan Anglo-Gulf Trade Bank.

Daniel Gould

Anglo-Gulf Trade Bank CEO vekili Daniel Gould da oradaydı ve ayrıntılı bilgi verdi

Bir başka yeni ve önemli bir kırılma örneği, SWİFT’in iki bulut seçeneğini sunması.

Birincisi müşterisi olan finansal kurumların, SWİFT’in kendi yöneteceği bulut altyapısı üzerinde çalışabilecek olmaları. İkincisi de Microsoft Azure bulut tabanı üzerinden bağlantı sağlamaları.

Bank of New York Mellon için SWIFT ve Microsoft’un bulut tabanlı ödeme mesaj sistemi kurması ikinci seçeneğe iyi bir örnek. Sistem, SWİFT’in altyapı ve ödeme sistemini Microsoft’un bulut sistemi olan Azure üzerine kurulması ve buradan gerçek zamanlı ödeme yapılmasını sağlamış.

Belçika merkezli SWİFT’i, 200’ün üzerinde ülkede 11 binden fazla banka kullanıyor. Mevcut hali ile her banka SWİFT’in yazılımını kendi yerel merkezlerinde kurarak çalışırlarken, bulut tabanlı çalışanlarda buna ihtiyaç olmuyor. Bu da hem yatırım hem de hız konusunda kazanç sağlıyor.

Bir başkası Deutsche Bank ve Deutsche Telekom gibi şirketlerin dijital dönüşüm için çalışmaları. Deutsche Börse’un, Microsoft’un finansal hizmetler sektörü için sunduğu bulut hizmetini kullanması ve uyarlanması konusunda mesafe aldığı da not ediliyor.

Bir başka örnek, HSBC Bankası’nın Hong Kong’da Microsoft Azure bulut tabanına dayanan ödeme uygulaması PayMe’yi kurması güzel bir örnek; 1.5 milyonun üzerindeki kişinin, cep telefonu üzerindeki uygulama ile nakit kullanmadan birbirlerine serbestçe ödeme yaptıkları anlatıldı. İşlemlerin yüzde 98’inin 500 milisaniyede gerçekleştiği ölçülmüş.

Bu şirketlerden biri de İsviçre’nin küresel bankası UBS. Dünyanın en büyük servet yönetim kanalı olan UBS, Dijital dönüşümü güçlendirmek, kritik iş uygulamalarını modernize etmek ve dijital kanalları büyütmek için Microsoft Azure’un bulut teknolojisini kullanmaya başlamış. Her birinin farklı tercih ve yatırımcı profili taşıyan varlık yönetimi müşterileri için robotik finansal danışmanlık hizmeti geliştirmiş.

Tanja von Ehrlich-Treuenstätt

Toplantıda konuşan UBS’in yenilikçi ürün geliştirme bölümünden sorumlu Tanja von Ehrlich-Treuenstätt’ın özgeçmişi dikkatimi çekti; ekonomi eğitimine, oyun teorisi doktorası eşlik ediyordu.

Bulut merkezleri sözleşmelerle belirlenebiliyor, şeffaf biçimde denetlenebiliyor.

İsviçre ve Almanya’da bulut merkezleri kurulmuş.

Bulut teknolojisi alanında dünyanın önde gelen şirketleri şunlar: Amazon Web, Microsoft Azure, Google Cloud, IBM Cloud, Rackspace Cloud.

İzlenimim, diğer şirketlerde farklı olarak Microsoft’un; finansal hizmetlerde, dijital bankacılıkta özel bir alan açmış olması.

Bankacılık, kredi kartları, ödemeler, para transferleri, online alışveriş dijitalde hızla artarken, geleceğin bir başka yaklaşan yıldızı dijital paralar olacak olasılıkla.

Gündelik kullanımdaki “itibari para” (fiat money) yerine dijital para, dijital merkez bankası parası, kripto paralara doğru kaydıkça; tüm bu hizmetlerin yapıldığı platformlar da “buluta” kayacak görünüyor. Orada da aranan yine güven ve itibar hissettiren platformlar olması ilk aranan özellikler olacak.

Yazının başında atıfta bulunduğum 90’lı yıllarda, bilgisayarı fiziksel olarak alıp masa üstüne koymak “modernite” olarak görülüyordu. Ancak bunu iyi ve hızlı kullanan o “moderniteye” sahip.

Şimdi de benzer bir yanılsama mümkün; tek başına müşteri odaklı yazılı ya da uygulama geliştirmek, finansal hizmetlerde dijitalleşmenin bugünün “modernitesi” değil. Bugünün “modernitesi”, bu dijitalleşmeyi kendi iş alanında toptan bir ekosistem haline getiren, bunu bir entegre kültür olarak ele alan yaklaşımda. Bu da “altı kaval, üstü şişhane” derme çatma yapılarla olmuyor.

2017’de 50.8 milyar dolarlık Fintech yatırımı tutarı 2018’de 111.8 milyar dolara çıkmış.

McKinsey’in Şubat 2019’da yayımlanan araştırmasına göre; ABD’nin 25 büyük bankası 2009’dan bu yana şube sayısını azaltmalarına karşın mevduat tabanları büyümeye devam etmiş. Yani, geleneksel biçimde şubelere dayalı bankacılığın eskisi gibi sürdürülmemesi dezavantaj getirmiyor.  Tersine dijital bankacılık arayışı, banka müşterileri arasında giderek artıyor. Hollanda, İsveç ve Fransa’da banka müşterilerinin yüzde 70’inden fazlası, dijital bankacılık ürünü satın alma eğilimi taşıyor.

Genel fotoğrafta da dijital satış penetrasyonu dijital müşteri aktivitesinin çok üzerinde bir hızla yükseliyor. Çoğu banka müşterisinin dijital kanallarda finansal ürünlere dair arayışı varken, çok az bankanın bu arayışı dijital kanallara etkili biçimde aktardığı not ediliyor. Dijital kanallarda dijital ürün kullanım arayışı, sunulan hizmetten daha hızlı gelişiyor.

Apple’ın 1.5 milyara yaklaşan akıllı telefon kullanıcısının olduğu düşünülürse Apple kredi kartı müthiş bir pazar payına aday. Facebook da çıkaracağı dijital para Libra ile potansiyel müşteri tabanı 2.4 milyar kullanıcı ile hazır.

Dünyada 5.5 milyar yetişkin var; bunların da 3’te ikisinin cep telefonu var. Giderek akıllı telefonlar dünyayı kaplıyor.

Peki mevcut bankalar ne yapacak? Herkesin aklına fotoğraf devi Kodak’ın, dijital fotoğraf devriminin herkesin cebine girmesi ile pazar çöküşü ve 2012’de iflas masasına başvurması, sonrasında da kaderin cilvesi, çoğu patent haklarını Google, Apple gibi şirketlere satması.

Dünyanın önde gelen Fintech otoritelerinden sayılan Chris Skinner da toplantıda yaptığı konuşmada, genç kuşak “unicorn” girişimlerine işaret ederek; mevcut finansal hizmet sunan banka ve kuruluşların değişime ayak uyduramaması durumunda güç kaybedeceklerine işaret etti.

Chris Skinner

Skinner’ın verdiği çarpıcı örnek, Stripe adlı ödeme platformunu kuran iki kardeşin başarısı. John Collison (1990) ve Patrick (1988) Collison adlı İrlandalı kardeşler 20’li yaşların başında 2010’da Stripe’ı kuruyor. Tam 6 yıl sonra Ekim 2016’da, 400 kişinin çalıştığı şirketin değeri 9.2 milyar dolara, Ekim 2018’de ise yaklaşık 1000 kişinin çalıştığı şirket değeri 20 milyar dolara ulaşıyor.

Patrick ve John Collision (Kaynak: Chris Skinner sunumu)

Skinner ABD bankacılık devi JP Morgan Chase’den örnek vererek devam ediyor; bankanın CEO’su Jamie Dimon’un akıllı davranarak JP Morgan’a yıllık 10.8 milyar dolarlık bütçeyle Fintech yatırımı yaptığını ve bu sayede “yaklaşan” tehlikeye önlem alarak bankayı yapay zeka, öğrenen makinalar, uygulamalar, açık bankacılık kullanan yapıya yaklaştırdığını, Ekim 2016’da 235 bin kişinin çalıştığı JP Morgan’ın borsa değerinin 245 milyar dolarken, Ekim 2018’de 165 bin kişiye düşmüş çalışan sayısıyla 365 milyar dolara çıktığına dikkat çekti. Çalışan başına şirket değerini iki kat artırmış olsa da, 20’li yaşlardaki iki genç girişimcinin geldiği çalışan başına şirket değerinin 10’da birinde.

Jamie Dimon (Kaynak: Chris Skinner sunumu)

JP Morgan’ın geçmişte 360 bin saat hukuksal mesai alan bir dokümanı işleme süresinin bir saniyeye düşürdüğünü ve bunun da 1500 avukatı azaltmak anlamına geldiğinin altını çiziyor. 165 bin çalışanının 50 bine yakın (Twitter ve Facebook’takilerin toplamından fazla) geliştirme ve teknoloji alanında eleman çalıştırdığını, bunun sonucu da “teknoloji şirketi bankacılık yapıyor” denildiğini vurguluyor.   

Skinner JP Morgan’ın teknoloji şirketlerince dağıtılan, “dağılan” değil, bizatihi “dağıtan” olmayı tercih ettiğine işaret ediyor.

Son bir not da yine güncel bir gelişme üzerine; deprem.

Microsoft’un toplantısında iken İstanbul’da Silivri açıklarında 5.8 şiddetinde bir deprem ve ardından artçıları oldu. Telefonların çalışmadığı, insanların yakınlarına ulaşamadığı haberlerde yer aldı.

Döndüğümde bankacı arkadaşlarıma sordum. “Disaster recovery” planları var mıydı? Aldığım yanıtlar arasında “bulutta var” seçeneği yoktu. İstanbul’un Avrupa yakasında genel merkezi olan bankaların Asya yakasında yedek sunucuları vardı.

Deprem gibi bir felakette, bankaların ne yapacağına dair “disaster recovery” planları olması gerekiyor. Yani potansiyel bir felaket sonrası insanların banka hesaplarına ulaşabilmesi, ihtiyaçlarını karşılayabilecek nakde ulaşabilmesi için sistemlerin çalışır ve ulaşılabilir olması gerekiyor. Bunların da yerleşik sunucuların farklı coğrafi merkezlere konularak yapıldığı biliniyor. Peki ya bulutta olsa daha erişilebilir ve çalışabilir olmaz mıydı?

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi

“Rating Karteli” neden kuruluyor?

Türkiye sadece hukukta, demokraside değil ekonomide de içine kapanan bir yapıya sürükleniyor. Ekonomi yönetimi krizin yapısal nedenlerini çözmek yerine, semptomlarını göz önünden kaldırmaya, serbest piyasa mekanizmasına ve fiyatlamalara “arka kapı” yöntemleriyle ve “telefon direktifleriyle” müdahale etmeye yönelmişti; şimdi de “ülkeye komünizm gerekiyorsa biz getiririz” kafasıyla Ankara güdümlü bir kredi dereceleme şirketi oluşturuyor. Ama bunun “komünizmle” ilgisi yok, tersine kartel kuruluyor.

Geçen haftaydı haber çıktığında; Bloomberg’in haberine göre, birkaç banka, Borsa yönetimi ve finans sektöründe bulunan birliklerden oluşan bir grup JCR Eurasia adlı yerel kredi dereceleme kuruluşunun çoğunluk hissesini satın almak için harekete geçmişlerdi.

Buna göre; JCR Eurasia adlı yerel rating şirketinin yüzde 82.06’lık çoğunluk hisselerini elinde tutan Orhan Ökmen ve Rafi Karagöl, bu hisseleri 13 milyon dolara satacaklardı.

Uluslararası Japon kredi dereceleme kuruluşu JCR (Japan Credit Rating Agency) ise yüzde 14.95’lik hisselerini tutacaktı.

Bankacılık kulislerinden aldığım bilgiye göre; JCR Japonya’nın yüzde 14.9 hissesi dururken, satın alma sonrası Borsa İstanbul yüzde 18.5’la en büyük hissedar olacak. Bankalarınki hariç üç kurumsal birlik; Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği, Türkiye Sigorta Birliği, Finansal Kurumlar Birliği yüzde 6’şar hisse alacaklar. 17 banka ve katılım bankası da yüzde 2.86’lık hisse alarak ortak olacaklar.

Yönetim kurulunun ise 7 üyeden oluşması kararlaştırılmış; 1 koltuk JCR’a, 2 koltuk Borsa ve birliklere, 4 koltuk da bankalara verilecekmiş.

JCR dışındaki olan ve bugünkü mevcut yerli ortaklardan satın alınacak yüzde 85.1’lik hissenin yüzde 20’si kamu bankalarına gidiyor. Yüzde 18.5’i BİST’te olacak; böylece doğrudan yüzde 38.5’luk hisse devletin kontrolünde olacak. Böyle olacak da devlet azınlıkta mı kalacak? Hayır; toplamda yüzde 18’lik hisseleri temsil eden 3 kurumsal birlik de, BDDK ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) bir dediğini iki edemediğinden “Ankara’nın dudaklarını okuyarak” oy kullanacaklar.

Böylece yüzde 56.5’luk hisseyle, yönetim kurulu Ankara’nın “kaş-göz” alanına girecek biçimde yapılandırılmış.

Zaten uluslararası not geçerliği olmayan yerel bir kredi dereceleme kuruluşu olan JCR Eurasia’nın satın alınmasında da olan bu; bankalar ve birlikler kendilerine ne dendi ise itiraz etmeden yapıyorlar. Bu onadıkları anlamına da gelmiyor; ama çok da severek yapmıyorlar.

Konuştuğum bankacılık çevreleri, ödenecek 13 milyon doları da pahalı buluyor. Ama bunun nasıl belirlendiğini de açıktan sorgulamıyorlar.

Yüzde 82’lik çoğunluk hissesine 13 milyon dolar ödeme planına karşılık, şirketin 2018 yılındaki esas faaliyet karının 1 milyon 547 bin TL (ortalama kurla 321 bin dolar) olduğu görülüyor.

Türkiye’de kurulu ve SPK tarafından kredi dereceleme lisansı verilen yerel şirketlerin sayısı ise 5.

Peki amaç ne?

Türkiye’de kurulu bir kredi dereceleme şirketini satın alacak olan banka, katılım, sigorta, leasing, faktöring, sermaye piyasası kuruluşları ne yapacak?

Bu şirketin vereceği notların uluslararası düzlemde müşterisinin olması zor.

Sadece içeride “işe yarayacak”.

İyi de ne olacak? Zaten bu şirket çalışmıyor muydu? Faal değil miydi?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 10 Nisan 2019’da ‘Ulusal kredi derecelendirme şirketi kurulması işlemini bu yıl içinde tamamlayacağız” demişti.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben de Mart ayında “kredi derecelendirme kuruluşunu bu yıl içinde kurmayı hedeflediklerini” söylemişti.

Peki 6 ay bekledikten sonra neden birdenbire bu “milli rating şirketi” şevki canlanıverdi?

BDDK Başkanı Akben, 6 ay önceki açıklamasında bunun ipuçlarını veriyordu.

Amaç borçlanma maliyetlerini düşürmek, ama asıl bankaların uyguladığı kredi risk ağırlığını aşağı çekerek sermaye ihtiyacını azaltmak.

Akben’in anlatımıyla; “Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşunun vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir”.

Akben’in anlatımında, hedeflenen “milli rating şirketinin” işlevi şu işe yarayacaktı:

“Bankalar, portföylerinde TL borçlanmalarda derecelendirmeden bağımsız risk ağırlığı uygulanabilirken, kurumsal kredi portföyünde TL borçlanmalarda ülkemizde hiçbir kurumsal firmaya yüzde 100’den daha düşük bir risk ağırlığı uygulanmamakta, bu da riskin gerçeğe uygun ölçümünü engellemektedir. Etkin derecelendirme, doğru risk ölçümüyle bankalar sermaye gereksinimlerini daha doğru ve hassas hesaplayabileceklerdir. Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşu vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir.”

Geldiğimiz yer şurası; 7 koltuklu yönetim kurulunda 4 koltuğu olan bankalar, kredi dereceleme şirketine yön verecekler. Hali hazırda kredi riski olan, yani önceden kredi verdikleri ve bilançolarında kredisi duran şirketlere ya da potansiyel şirketlere, onların ihraç ettikleri borçlanma araçlarına kredi notu verecekler. “Tek başına belirleyici değiliz” dense de çıkar çatışması olan bir alana giriyorlar.

Zaten işleyen ve 5 yerel kredi dereceleme kuruluşu varken, bu şekilde bir “örgütlenmeyle” mevcut kredi dereceleme kuruluşunu satın alarak diğer kredi dereceleme kuruluşlarına karşı haksız rekabet oluşturması anlaşılır gibi değil.

Bankalara mevduat, kredi ve kredi kartları alanında anlaşma ve uyum halinde rekabeti ihlal ettikleri için, yani “kartel oluşturdukları” iddiasıyla soruşturma açan Ankara, şimdi kredi dereceleme alanında “kartelin babasını” kuruyor.  

Ankara’daki siyasi otorite de hisse yapısı nedeniyle, bu şirketi kontrol ederken, potansiyel olarak kimin kredisini geri ödeyebileceğine, kimin geri ödeyemeyeceğine de müdahil olacak.

Ankara’nın işareti ile zoraki biçimde satın alınacak olan bu yerel kredi dereceleme kuruluşunun uluslararası bir kabul görülür hali yok ve bu hali de olmayacak.

Sadece yerel çapta, belki birkaç ilave düzenleme ile BDDK Başkanının anlattığı gibi bankaların sermaye yeterlik oranı birden yükselecek; bunu da “TL kredileri yüzde 100 riskli varlık olarak tanımlıyorduk, bunu düzelttik” diyerek açıklayacaklar.

Ancak buna rağmen yabancı kreditörlerin kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramayacak. Belki de batık kredi sorununda durumu daha da “hafifletme” olarak görülecek.

Son kez soralım; mevcut hisseleri Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına ait bu şirket zaten çalışmıyor muydu? Bu şirketi devletçe oluşturulan kartel alınca hangi amaca ulaşılacak?

Güncelleme: 18 Eylül 2019

NTV’nin yayınına katılan Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın şu açıklamayı yaptı:

JCR Avrasya ile görüşüyoruz:

Uğur Gürses