2018 Ekonomik Krizi, İfade özgürlüğü

‘Resmi hikâye’ neden güven kaybediyor?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Ağrı’da yaptığı konuşmada “Kriz, battı, bitti diyenlerin hüsrana uğradığı bir dönemi artık geride bırakıyoruz” demiş. İtirazı olan? Bakanın Samsun’daki konuşmasında söylediği gibi, 20 kişi itiraz ediyor. Ankara ile işi olmayan, otoritelerin yetki alanında çalışmayanlar.

Böyle konuşanları bırakın, “acaba?” diyenlerin işini kaybettiği bir dönemi geride bırakıyoruz. Bakanın liderliğinde ekonomi yönetimi, “resmi propaganda” dışında konuşanları “biçip” ilerliyor. Bu yüzden böyle bir dönem geride kalıyor; yani “kriz” de resmi olarak yok.  Hali hazırda “halının altına” süpürülmüş tüm sorunlar derinleşecek olsa da sonradan pahalıya mal olacak olsa da.

Tüm medyanın kapsama alanına hükmeden Ankara, ekonomide eleştiri yapan, hataları ve yanlışları ortaya serenlerden rahatsız. Öyle ki yeni bir yasa çıkarıp hapse atma düşüncesi, Bakan Albayrak’ın kardeşinin yönettiği gazetede dile getirilmişti.

Ama kamu gücünün en haşin biçimde kullanıldığını bir süredir gözlüyoruz. Bankacılar ve finansal kesimdeki profesyoneller de büyük baskı altında.

Son 2 yılda onlarca üst düzey bankacı Ankara’dan çalıştıkları bankaların hissedarlarına “telkin edildiği” biçimde işten çıkarıldılar. Aralarında banka yönetim kurulu başkanları bile var. Hiçbiri yazışma yolu ile olmadı. Yani yasaya, mevzuata aykırı iş yaptıkları için “gönderilmeleri” telkin edilmedi.

Ama bundan bir ay önce gelişen yeni hikâye şöyle; bir bankanın genel müdür yardımcısı, genel müdürün odasına çağrılıyor ve işten çıkarıldığı bildiriliyor. İşten çıkarılma gerekçesi “Ankara’dan bu şekilde istendiği”.

Bankacı sorup soruşturuyor; işin içinden IMF çıkıyor.

Hayır IMF istememiş işten çıkarılmasını. Anlatmaya devam edelim.

Eylül ayında IMF Türkiye Masası heyeti “Dördüncü Madde görüşmeleri” için Türkiye’ye geldiklerinde, iş insanlarından bankacılara, meslek birliklerine, siyasi parti temsilcilerine kadar geniş bir yelpazede görüşmeler yaptı. Bu her zamanki rutin görüşmeler sırasında, yukarıda bahsettiğim adı bende saklı bankacı da resmi ziyaretle gelen heyetle görüşüyor. Gizli falan da değil.

Görüşmenin formatı gereği; IMF heyetinin bu görüşmelerine 2 Hazine yetkilisi de eşlik ediyor, toplantıda ne konuşulduğunu duyuyor.

Ekonomistler ve bankacılar açısından, ayrıca tartışmasız IMF için de gündemin en başta gelen konusu “batık krediler” konusu olunca, bankacıya bu soru sorulmuş. BDDK tarafından yayınlanan “tahsili gecikmiş alacaklar” verilerini nasıl değerlendirdiği, bu sorunun nasıl çözülebileceği sorulmuş. Bankacı ise o tarihte yüzde 4.5 olan “tahsili gecikmiş alacaklar” oranının, hali hazırda temerrüt halinde olup yasal takibe düşmemiş “ikinci grup krediler” dikkate alındığında çok daha yüksek bir yere gelmesi olasılığına işaret etmiş. Konuya uzak olanlar için özeti şu; mevcut hali ile batık kredilerin potansiyelinin bugünkü resmi sayıların kat kat üzerinde olduğuna dikkat çekmiş.

İşte bu sözler, belli ki IMF heyeti ile odada bulunan Hazine memurlarınca not edilerek amirlerine raporlanmış.

Kendi anlattıkları hikâyenin ötesinde herhangi bir eleştiriye dahi tahammülü olmayan Ankara’daki yetkililer, bu bankacı için “mesleki infaz” kararı vererek, bankanın hissedarına bildirmişler.

Oysa “kasabanın bilinmeyen sırrı” halini alan bir konu var ki tüm analistlerin ne olduğunu tam olarak bilemediği; resmi hikâyenin ötesinde batık kredilerin boyutunun tam olarak ne olduğu?

Bu son 2 yılda, “demir yumrukla” fiyatlara, faizlere, kurlara müdahale eden Ankara’daki ekonomi yönetimi; şimdiye kadar serbest piyasa koşullarında ticari kararlarını kendilerinin verdiklerini düşünerek bağımsız ticari tercihler yapan banka yöneticilerini işlerinden etmeye başladı. Yukarıda yazdığım bankacının hikayesi de bu “büyük birader” hikayelerine yeni bir halka daha ekliyor.

Türkiye görünüşte “serbest piyasa ekonomisi” ama Ankara “masa altından” piyasayı oluşturan paydaşlara piyasa dışı “sopa” kullanarak bunun altını boşaltıyor.

Ankara’dan anlatılan “resmi hikâyenin” dışında başka bir açı konulması istenmiyor. Resmi otoritelerin “görüş” ve yetki alanına giren hemen hemen her profesyonel “Acaba?” temalı bir konuşma ve rapor yazamıyor. Daha ötesi, kredi verme, faiz seviyesi gibi ticari tercihlerini yansıtan eğilimini işe yansıtması bile rahatsızlık yaratıyor.

Bu yüzden, bankaların araştırma bölümlerinin “acaba” içeren raporları bile olmuyor.

Geçtiğimiz gün bir toplantıda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ülkemize doğrudan yatırımların artması için ne gerekiyorsa imkanlarımız dahilinde maddi ve manevi bütün destekleri sağlıyoruz” diyordu.

Böyle diyordu ama Ankara’da kendi yönetiminin yatırımlar için en önemli unsur olan haber alma ve bilgiye erişimi baskı altına aldığını unutuyordu.

Böyle yapıldığı için Ankara’nın kontrolünde olan ve açıklanan verilere güven kaybı hızlanıyor . Ayrıca son dönemde kimi kurumların daha önce açıkladığı verileri saklaması da buna tuz biber ekiyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi

Why is Ankara’s economy narrative losing credibility?

In the last two years, the economic policy team governing in Ankara that has been intervening on prices, interest and exchange rates with an iron fist has cost banking executives their jobs for making their own trade decisions in an open market. Turkey is supposedly an open market economy, but Ankara has been nudging market players under the table to the point that the market is “open” only in theory.

to continue to read please click on the following link below:

Why is Ankara’s economy narrative losing credibility?

2018 Ekonomik Krizi, para politikası

Külliye’nin para politikası açıklandı

Merkez Bankası bugün (5 Aralık 2019) 2020 Yılı Para ve Kur Politikası metnini açıkladı.

Bankanın kararlarının artık banka dışında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde alındığını bilmeyen yok. Bu açıdan, “bu metni nasıl okumak lazım?” türü merakların yeri de kalmadı.

Bunun neden böyle olduğunu metin içinde kanıtlayan unsurlar var zaten.

Birincisi, bankanın para politikası kararlarını aldığı Para Politikası Kurulu toplantıları artık her ay yapılacak. 2018’de 10 olan bu sayı 2016’daki gibi 12’ye çıkarılıyor.

Bakın bunun kararını da kim vermiş, hatırlayalım?

6 Temmuz 2019’da görevden alındığı eski başkan Murat Çetinkaya’nın ardından, 10 Temmuz günü Cumhurbaşkanı Erdoğan epey verip veriştirmişti.

Hatırlayalım: “İşte mali istikrar diyoruz, finans noktasındaki atılacak adımlardaki kararlılık diyoruz. Bütün bunlarla en önemli adım tabi para politikası meselesi. Para politikası noktasında hep Para Politikası Kurulu toplandığı zaman “Acaba buradan bu defa ne çıkacak?” Bir diğer taraftan ayda bir toplanan Para Politikası Kurulu, beyefendinin zamanında biliyorsunuz senede 10 aya indirildi. Tabi bütün bunlar da niçin? Bunlar bize sorularak değil kendi kendine yapılmış şeyler. Bütün bunların yanında bir başka adım daha atıldı. Başkan yardımcılıkları yetmiyormuş gibi bir de genel direktörlükler adı altında direktörlükler oluşturuldu.”

İkincisi de Merkez Bankası 2020 yılında ikinci piyasadan satın aldığı devlet tahvili miktarını analitik bilanço büyüklüğünün azami yüzde 5’i olarak belirlemesi oldu. Geçmişte bilançoya endeksli bir alım yapılmıyordu.

Aralık başında Merkez Bankası analitik bilançosundaki varlıkların miktarı kabaca 630 milyar TL. Bunun yüzde 5’i de 31.5 milyar TL yapıyor. Yine aralık başında bankanın elinde tuttuğu devlet tahvil miktarı 18.7 milyar TL.

Bu tabloya göre bankanın 2020 yılı içinde 12.8 milyar TL’lik devlet tahvili alması gerekecek. Peki bu normal mi? Geçmiş yıllar eğilimine bakılırsa değil. Bankanın her türlü yolla Hazine’ye parasal destek vermesinin yollarına bakıldığı için, bu da Külliye’nin arzusunu yerine getirmek demek.

2010-2015 arası 8-9 milyar TL’de tutulan, 2016-17 ve 18’de 14-16 milyar TL’de olan devlet tahvili portföy limiti, 2019 için 18.9 milyar TL’ye çıkarılmıştı. Şimdi bu limit bugünkü bilanço verisiyle yüzde 66’lık artış getiriyor.

2019’da 18.9 milyar TL iken 2020’de 31.5 milyar TL’ye çıkarılması açıklamaya muhtaç. Hazine’nin 2020’deki borç geri ödemelerine parasal destek vermekten öteye bir somut gereklilik, likidite ihtiyacı yok başka çünkü.

Hazine Ekim ayında yayımladığı programda, 2019 yılını toplam 220.3 milyar TL’lik bir borç servisi, buna karşılık da 193.6 milyarlık iç borçlanma ile sonuçlandırma tahmini yapmıştı.

2020 yılında toplam 352 milyar TL’lik bir iç ve dış borç servisi yapacak. Buna karşılık Hazine, 299.6 milyar TL’lik iç borçlanma planlıyor.

Merkez Bankası, açıkladığı 2020 para programına göre; ikinci piyasadan yapacağı ilave 12.8 milyar TL’lik devlet tahvili ile Hazine’nin yapacağı iç borçlanmanın kabaca yüzde 4’üne müşteri olacak.

Bu hesabın, bugünkü bilanço büyüklüğüne dayalı olduğunu not edelim. Bankanın analitik bilanço büyüklüğü ağırlıkla döviz varlıklarına dayanıyor. Bu da, ileride zaman içinde döviz kurundaki yüzde 10’luk bir artışın, bugün 2020 sonu için hesapladığımız 31.5 milyar TL’lik portföy limitini kabaca 3 milyar TL daha büyütebileceği anlamına geliyor.

Uğur Gürses

  Merkez Bankası ne için yüklü devlet tahviline ihtiyaç duyar? “Tahvil piyasasına likidite sağlamak için” deseniz günlük en fazla 150 milyon TL’lik alımlarla likidite sağlanmaz.

Bankanın en çok ihtiyaç duyacağı zaman piyasadan likidite çekme ihtiyacı olduğu zaman. Görünür ufukta da böyle bir tablo yok. Çünkü banka hala bir taraftan repo yoluyla, diğer taraftan swap işlemleri ile 100 milyarı aşan bir likidite veriyor. Likidite fazlası olması için net döviz varlıklarının en az 25-30 milyar dolar artması gerekiyor. Yani bu kadar döviz satın alması. Bu da görünür gelecekte mümkün değil.

İşte böyle bir ihtiyaç yoksa yüzde 66 arttırılan tahvil portföyünün ardında, Külliye’nin “piyasaya para verin” kaygısı olmalı.

Merkez Bankası’nın “etinden ve sütünden” faydalanma çabasında son 1 yıllık sürede epey mesafe alan Külliye; bankanın kârını öne çekerek alma, ihtiyat akçesini Hazine kasasına atma, değerleme hesabındaki gerçekleşmemiş kârı “al takke-ver külah” yöntemlerle kâr-zarar hesabına aktarma işinden sonra şimdi de Merkez Bankası’na “miktar genişletmesi” yaptırıyor. Bu da “hikayenin sonuna” dair merakı artırıyor.

Uğur Gürses

Uncategorized

“Exhausted growth” cannot carry the country to 2023

Both the consumption and investment data in the third quarter show a tendency toward “exhausted growth” in the private sector. I wrote at the end of October that this is the picture of weak, anemic growth. The economy is out of energy. With the economy in this weak and feeble state, Ankara cannot carry the country politically to 2023.

to continue to read please click on the following link below:

“Exhausted growth” cannot carry the country to 2023

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomide “steril propaganda” çaresizliği (*)

Geçen hafta “orkestra edilmiş” bir biçimde gündeme getirilen konu, ekonomiye dair yorumların hapis ve para cezası ile cezalandırılmasına dönük kamuoyu oluşturma çabasıydı. Bir taraftan bir gazetede haber, hemen ertesi günü de Bakan Berat Albayrak’ın bunun “düşünsel alt yapısını” oluşturma çabasını içeren bir konuşması oldu.

Gazetede yazıda fısıldanan şuydu: “ekonominin genel yapısı, milli para, finansal göstergelere ilişkin olarak, bunların fiyat, değer veya seviyeleri üzerinde önemli ölçüde etki doğurabilecek yalan, yanlış ve yanıltıcı bilgi veren, söylenti çıkaran, bu suretle menfaat elde edenlerin, 6 aydan iki yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezasıyla” cezalandırılması için yasa hazırlığı yapıldığı idi.

Bu bakış açısıyla, yorum bir yana Türkiye’nin herhangi bir ekonomik verisini haber vermek veya yorumlamak, soru sormak cezalandırma kulvarına sokabilecek.

Çok basit örnek; Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tartışması açılabilir, bunu tartışanlar da “söylenti çıkarıyor” diye hapse atılabilir. Oysa swap işlemleri gibi verilerin üzerini perdelemek için şal örten ve şeffaflığı ortadan kaldıran, yarattıkları muğlaklıkla kaygıları körükleyen Ankara’daki yetkililer de aynı gerekçeyle mahkemeye çıkarılabilir.

Bu yasanın çıkmasına bile gerek yok; haziran ayında Bloomberg’in Türkiye’deki iki muhabiri Kerim Karakaya ve Fercan Yalınkılıç hakkında “Türkiye ekonomisinin istikrarını zayıflatmaya çalıştıkları” ileri sürülerek dava açılmıştı. Bu davada Twitter’da yorum yazan 3 gazeteci ve onlarca kullanıcı hakkında da dava açılmıştı.

Muhabirlerin haberinde 2018 Ağustos ayında ABD ile Rahip Brunson krizinin patlak vermesi ve dolardaki yükseliş sonrası bankaların döviz hesaplarından çekiliş taleplerini karşılayamadığı, bu talepte bulunanlara, bunu bir sonraki iş günü olan pazartesi günü yapabileceklerinin belirtildiği ve BDDK’nın bankaların üst düzey yöneticileriyle hafta sonu bir toplantı düzenleyeceği” haber veriliyordu.

Savcılık iddianamesinde, 36 sanığın ülke ekonomisine ilişkin toplum nezdinde güvensizlik ortamı oluşturmaya matuf eylemde bulundukları, böylelikle manevi menfaat temin ettikleri” iddia edilerek dava açılıyordu. Dava Sermaye Piyasası Yasası’ndaki “Bilgi Bazlı Piyasa Dolandırıcılığı” ile ilgili maddelerle bağlantılı olarak açılıyor, ancak suçlananların maddi kazanç elde ettiklerine dair bir kanıt bulunamamış olsa ki “manevi kazanç” gibi yeni bir suçlama alanı açılmıştı.

Öte yandan iki muhabirin yaptığı haber doğru idi hem BDDK’nın hem de Merkez Bankası’nın verileri, haberin yapıldığı günleri içine alan dönemde döviz hesaplarından çok kuvvetli bir çekiliş olduğunu (3-17 Ağustos arasında 12 milyar dolar), bankalar bir tarafa, Merkez Bankası’nın nakit kasasının bile bankalara döviz banknot desteği sağlamak için hızla boşaldığını (1.3 milyar dolarlık azalış) gösteriyordu.

Bugün de ekonomi politikasını yönetenlerin daha yaygın bir susturma kampanyası için “düşünsel altyapı” peşinde koştukları çok açık.

Soru şu: Yazılı ve görsel tüm medya kanallarının hükümet kontrolünde olduğu, ekonomide her kötü gelişmenin “yabancı güçler” tarafından yaratıldığı, kötü durumdan baz etkisiyle çıkınca da bu başarının ekonomi yönetimine ait olduğu, “ekonomi uçuşa geçtiğine” dair haberler yaygın biçimde seslendirilirken, neden eleştiriler cezalandırılmak isteniyordu? Acaba tüm bu medya egemenliğine rağmen “hükümet propagandasının” kifayetsiz olduğu, “15-20 kişinin” sesinin daha fazla mı dinlendiği düşünülüyordu? Yatırımcılar, tasarrufçular hükümeti dinlemiyor da 15-20 kişiye mi kulak veriyordu?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, geçen hafta Samsun’da yaptığı konuşmada, ekonomi alanında eleştiri yapanları “ülkeye zarar verme”, “milleti korkutmaya”, “Türkiye aleyhinde algı oluşturmaya” çalıştıklarını söyleyip, “bu kişilerin, terör eylemlerinde gördüğümüz ekipten farkı yok” diyordu. Daha da ileri gidip, “Toplasanız 15-20 kişi olan ve dedikleri hiçbir şekilde tutmayan kişilere rağmen, çok önemli bir performans ortaya koyduk, bu söylemi takınanların bir kısmı siyasi, bir kısmı ticari, bir kısmı istihbari saikle birilerinin amacına hizmet ettiler” diyordu.

Özetle, Bakan Albayrak’a göre olumsuz ekonomi eleştirisi yapanlar ya siyasi ya ticari saikle ya da yabancı güçlere istihbarat taşıma saikiyle hareket ediyordu.

Giderek belirginleşiyor ki; Ankara’da ekonomi yönetimi ekonomik krizi yönetemiyor, ama en önce o göreve atamayı yapan Cumhurbaşkanı’na ve de halka karşı da durumu daha iyi göstermeye, “iyi yönetildiği” resmi sunmaya çalışıyor. Eğer kötü bir tablo varsa yabancı güçler, onlara hizmet eden birtakım ekonomistler, analistler ve yazarlar yüzünden.

Akıldaki şu: “Şu eleştirenleri sustursak ekonomiyi ne güzel yönetirdik?”

 “Dolar kuru TL’ye karşı 10 seviyesinde olacak”, “12 TL olacak” gibi tahmin yapılması ya da bu tahminin paylaşılmasının “alıcı bulacağını” düşünmek, bundan rahatsız olmak olsa olsa Ankara’da politika oluşturanların, ekonomiyi yönetenlerin kendilerini yetersiz hissetmeleriyle ilgili olsa gerek.

Onca medya egemenliğine karşın, sosyal medyada bu tür paylaşımlar yapanları hapse tıkmaya çalışmak; bu girişimde bulunan politika ve karar oluşturucuların, halkın ve şirketlerin kendilerini ikna edici görmediğini düşündüklerini ortaya koyuyor. Öyle ki uç bir tahminin ciddiye alındığını düşünerek, geniş halk kitlelerinin ve şirketlerin kendilerini ciddiye almadan bu tahmini satın alacaklarını düşünmek sorunlu.

Bu tür, olumsuz yöndeki eleştiri veya yorum yapanları düşmanlaştırarak ezme ve karalama peşinde koşmak, giderek “fısıltı gazetesini” güçlendiriyor. Ana akım medyada, televizyonlarda ekonomideki olumsuz gelişmelerin haber ve yorumlarını göremeyen kesimler, güven kaybı yaşıyorlar. Bu güven kaybı, en uç örnekteki şayiaları yayan bir fısıltıya dönüşüyor. Bu da vatandaşı döviz almaya, mali sisteme güvende erozyona yol açıyor.

Sahi “dış güçler ekonomimizi çökertmek istiyor” hikayesi anlatan Ankara, yerleşik yurttaşlarının son 1 yılda 40 milyar dolarlık döviz satın almasını neye bağlıyor?

Ekonomi yönetimi, krizi toparlayamadıkça, bunu sorgulayan halkın önüne kendi kifayetsizliğini örtülemek için bir “düşman” bulup yerleştirmek istiyor; hikâyenin özü bu.

Seçim geçti, yedi ayı geride bıraktık; Kasım ayı oldu ama ekonomide baz etkisinin ötesinde bir kıpırdanma yok. Ekonomide yaşanan sert düşüşün üstüne gelen her sayı baz etkisiyle “toparlanma” olarak görünüyor. Hasar olduğu gibi hane halkı ve şirketlerin üzerine yıkılmış durumda.

İstanbul ve Antalya’dan gelen iki ailenin toplu intihar haberleri ise hükümete yakın kimi gazetelerde “aman hükümeti yıpratmasın” havasında örtme çabasıyla ele alınıyor. Kent yoksulluğu ve işsizlik gibi ekonomik temellerine işaret edenler ise “bir şeyleri kaşımakla” itham edildi. Her iki haberde de ölümlerin ardında işsizlik ve ağır borç yükü tablosu vardı.

Türkiye’yi yönetenler, ekonomik krize savrulmamızı yaratan politikaları yürütüp, krizi de önleyemedikleri gibi, yanlış adımlarla krizi daha da derinleştiriyorlar. Giderek toplumu yaralayan bir aşamada ortaya çıkan örneklerin de konuşulmasını engellemeye çalışıp, bunu tartışanları hapse göndermekle tehdit ediyorlar.

Britanyalı merkez bankacı J. C. Stamp’ın sözüyle bitirelim; “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız”.

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

Uğur Gürses

Uncategorized

Desperate economic propaganda

The “orchestrated” issue on the agenda last week was an effort to form public opinion about punishing comments on economy by jail sentences and monetary fines. Stories in newspapers were followed by a speech by Economy Minister Berat Albayrak the next day, who wanted to lay “thought infrastructure” for this.

to continue to read please click on the following link below:

Desperate economic propaganda

Göç

Agadezli Beşir’den geriye kalan derin kesik

Hasan Söylemez’in “Tenere” adlı belgesel filmini merakla bekleyenlerdendim.

93 dakika sonra salondan çıkarken yüreğinde derin bir kesikle ayrılanlardanım.

Artık biliyorduk ki Akdeniz’de batan botlarda boğulup yaşamlarını yitirenlerin bir kısmı, Afrika’nın o yoksul kasabalarından çıkıp, o çölleri aşıp gelenlerdi. Kendilerini çepeçevre saran yoksulluğu yırtmak için çöllerden geçenlerin yaşam ve yol hikayesi anlatılıyordu Tenere’de.

2015’ten bu yana Avrupa’ya akan mültecilerin bir bölümü Afrika’dan geliyor. Akdeniz’i botlarla aşıp gelebilenler şanslı idi. Kuraklık, yoksulluk, iç savaşlar Afrika’dan gelen mülteci akımının en önemli nedeni.

2014 ve izleyen yıllarda Akdeniz üzerinden gelen mülteci sayısının her yıl 170-180 bin kişi olduğu, 2018’da bunun 90 bine düştüğü tahmin ediliyor.

Akdeniz havzasından Avrupa’ya mülteci akımının önemli kavşak noktalarından biri de Nijer’in Agadez kenti.

Söylemez’in tanıklığı kayda girmiş, o da belgesele dönüşmüş. Sahra çölünde Agadez’den Dirkou’ya kuş uçmaz kervan geçmez, sonsuz bir çöl menziline giren 47 yaşındaki Nijerli Beşir ve bir grup genç yol arkadaşının hikayesidir Tenere.

Tenere

Tenere, Tuareg dilinde “çöllerin çölü” demekmiş. Sahra çölü için söyleniyor.

Beşir ve yol arkadaşları, iki ağaçlıklı bölge arasındaki mesafenin 400 km, iki su kuyusu arasındaki mesafenin de 200 km olduğu bir sahrada maceralı bir yola giriyorlar.

Susuzluk ve sıcaktan ölmenin eşiğine gelenlerin kurtarıldığı, kavurucu sıcakta toz içinde bozulan araçların beklendiği, iş ve ekmek parası için silahlı haydutların saldırı tehditleri altında gidilen bir yol bu. Geceleri ise buz gibi.

Uçsuz bucaksız sarı bir çölde, yolun bile izinin olmadığı ama ara ara iz olsun diye bırakıldığı sanılan ama altında böyle bir çöl seyahatinde ölenlerin mezarlarının olduğu kamyon lastikleriyle bezeli bilinmez bir rota.

‘Drone’larla yapılan geniş açılı kayıtlar uçsuz bucaksız sarı-kızıl tonlu Sahra çölü yanında, yoksulluğun derin çaresizliğini de yansıtıyor.

Beşir, “yoksulluk olmasa bu yolculuğa çıkar mıydım hiç? Kahretsin bu yoksulluğu” derken, bir damla suyun olmadığı çöl kumuna göz yaşlarını bırakıyordu.

Asıl çarpıcı insan hikayesi, giden kocasının sağ salim dönüp dönemeyeceği endişesiyle gözü hep yolda olan Beşir’in karısında idi.

Söylemez, Beşir’in karısının “dağların arkasından seslendiğinde kalbimin içinde duyuyorum” dediğini ama bunu filme almadığını aktarıyor.

Tenere

Açlık ve yoksullukla baş etmeye çalışan Afrikalılar, çalışmak ve gelir sağlamak için göç ediyorlar.

Beşir de onlardan biri. Geçmişte petrol zenginliği içindeki Libya’ya gitmiş. İç savaş çıkınca yaralanmış, hastanede yatmış uzunca bir süre. O şanslıymış, etrafında ölenlere tanık olmuş.

Beşir gibi ekmek parası peşinde göç eden, Afrika’dan Avrupa’ya gitmeye çalışanlardan sadece Akdeniz’de 2014-2019 arası dönemde 17 bin 186 kişi yaşamını kaybetti.

Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı’nın verilerine göre sadece 2019’da 87 bin 315 mülteci Avrupa’ya deniz yoluyla girdi. Bunun yarısının Yunanistan’a olduğu not ediliyor. Ana karaya çıkış noktalarının İspanya, İtalya, Malta ve Kıbrıs olduğu görülüyor.

Uluslararası Göç Kuruluşu’nun (IOM) verilerine göre, Orta Afrika ve Batı Afrika’dan kuzeye doğru göç edenlerin önemli kısmı Libya’ya göç ederken yolda hastalanıyor, ölüyor. Nijer’de 2016’dan bu yana 20 bin kişinin Sahra Çölü’nde mahsur kalıp kurtarıldığı not ediliyor.

Avrupalı siyasetçiler kendilerine doğru akan bu mülteci akınını kesmeye ve hatta acımasız önlemler peşinde koşarken, umarım bu belgeseli izleme fırsatları olur.

Bu belgeselde Beşir’in içindeki yoksulluğa, açlığa, çaresizliğe, Sahra’da yol alan bir kamyonun içinden bakma fırsatı bulacaklar.

Müreffeh Avrupa ülkelerinin siyasetçileri, kapılarına gelen mültecilerin yaşamlarını tehlikeye atarak, geride binlerce ölü bırakarak neden hala akmaya devam ettiklerine kafa yormalı.

Agadezli Beşir’den geriye kalan bir derin kesik kaldı bu belgeselden. Basit bir empati belki; hangi coğrafyada doğacağımızı kendimiz seçebiliyor muyduk?

Teşekkürler Hasan Söylemez.

Ekonomi

Rus ticaretinde TL’nin adı yok (*)

Türkiye ve Rusya’nın uzun süredir diplomatik kulvarda sık sık niyet beyan ettiği konu, yerel paralarla ticaret ve dolarizasyonu azaltma konusudur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2016 sonlarında Rusya ve İran’a “milli paralarla ticaret” önerisini ortaya atmış, “ithalat yapan tarafın karşı tarafın parası ile ödeme yapmasını” teklif etmişti. Bu öneriye göre; Türkiye Rusya’dan yaptığı ithalatı Ruble ile ödeyecekti.

Bunun hayata geçmesinin zor olacağını yazmıştım. Çünkü böyle niyet beyanlarından başkaca bir adım ortada yoktu.

Ekim başında yine benzer haberler çıktı; Rusya Maliye Bakanlığı Türkiye ile ikili bir anlaşma imzalandığını, bununla “iki ülke arasındaki ticarette kademeli olarak ruble ve Lira kullanımının artırılacağı” söylendi.

Ayrıca, anlaşmayla uygun mali piyasa altyapısının oluşturulacağı, iki ülke para birimlerinin ticari kurumlar nezdindeki cazibesinin de artırılacağı vurgulanmış. İki nokta yeniden altı çizilmiş; Türk bankalarının Rusya’nın Ukrayna krizinden sonra geçen yıl devreye soktuğu ödeme sistemi SWIFT alternatifi SPFS’ye bağlantısı ile Rus MIR kartının Türkiye’de kullanımının genişletileceği.

Bu son ikisi işlerliği olan sistemler değil. SPFS’yi hiç bilmiyoruz. Mir ise 2017’de de gündeme gelmişti. Hala orada duruyor.

Asıl hikâyeye gelelim. O da Rusya Merkez Bankası’nın 29 Ekim’de yayımladığı verilerde. Rusya’nın Türkiye ile dış ticaretinde kullandığı döviz cinslerinin dökümü yayımlandı. Buna göre; Rusya, Türkiye’den gelir elde ettiği işlemlerde (ihracat) ağırlıkla dolar cinsinden tahsilat yapıyor. Rusya’nın 2018 yılında Türkiye’ye sattığı 100 birimlik ürünün tahsilatında, yüzde 11.3’ü Ruble, yüzde 84’ü ABD doları, yüzde 4.4’ü Euro, binde 3’ü ise diğer paralarla yapılmış.

Rusya Türkiye’den satın aldığı ürünlerin ödemesini yaparken de yüzde 31.8 oranında Ruble, yüzde 44.3 oranında dolar, yüzde 22.2 Euro kullanırken, diğer paraların oranı yüzde 1.7 olmuş.

Üç nokta dikkat çekiyor;

Birincisi bu ödemeler içinde hiç TL kullanımının adı geçmiyor. “Diğer paralar” içinde varsa da payı oldukça düşük.

İkincisi, ödeme yapılan-tahsilat yapılan para cinslerinin toplam içindeki payı 2013’te de bugünküne yakın. Yani “Milli paralarla ticaret yapalım” lafta kalmış.

Üçüncüsü, oran olarak bakıldığında, Rusya ithalatını Ruble ile, ihracatını dolarla yapıyor Türkiye ile ticaretinde.

2018’deki en son durum aşağıda:

Uğur Gürses

Bu da 2013’teki durum. Tersine, Rusya gelir sağladığı işlemlerde Ruble kullanımını azaltmış

Uğur Gürses

Şimdi gelelim, ticaret hacmi ile ağırlıklandırarak bakmaya.

TÜİK verilerine göre; Rusya, 2018’de Türkiye’den 3.4 milyar dolarlık mal ithal ederken, 21.9 milyar dolarlık mal satmış. Yani Türkiye ile ticaretinde kabaca 18.5 milyar dolarlık bir ticaret fazlası vermiş. 2017’deki ticaret fazlası da 16.7 milyar dolarmış.

Peki Rusya Merkez Bankası’nın açıkladığı döviz cinslerine göre payları kullanarak bu ticaret verilerine bakarsak ne çıkıyor? Rusya yaptığı ithalatın bir bölümü için yaklaşık 1 milyar dolar karşılığı ruble öderken, ihracatının bir bölümü için yaklaşık 2.5 milyar dolarlık ruble kabul etmiş. Böylece net olarak Türkiye’den 1.5 milyar dolar karşılığı ruble kabul etmiş oluyor. Geri kalan net ihracatı için de 16.8 milyarı dolar olmak üzere, kalanı Euro yaklaşık 17 milyar dolar net giriş sağlıyor.

Böylece 2018’de Rusya, Türkiye’ye karşı sağladığı net dış ticaret fazlasının yüzde 8’i kadar Ruble kabul etmiş görünüyor. Toplam ihracatının ise yüzde 7’sine karşılık geliyor.

Tekrar anımsatalım; bu tablo yeni değil, Rusya Merkez Bankası verileri bunun 2013’te de böyle olduğunu söylüyor.

Şimdi herkesin aklındaki soralım; Türk Lirası bu tabloda nerede?

TL’nin adı yok. Rusya Merkez Bankası’nın açıkladığı istatistiklerde de yok. “Diğer paralar” içinde kaybolmadıysa.

Rusya’nın stratejisi oldukça akıllıca; kendi ihracatında dolar ve Euro, ithalatında da 3’te bir oranında Ruble kullanarak rezerv biriktirmeye devam ediyor. Net dış ticaretine oranla yüzde 7-8 ağırlıkla Ruble kabul ederek, bir taraftan da kendi parasına talep yaratıyor.

Daha fazlası, Ekim başındaki Swift benzeri Rus ev yapımı ödeme sistemi SPFS’ye ve yine ev yapımı kredi kartı sistemi Mir’e Türkiye’yi müşteri almaya çalışıyor.

Putin neden Mir için bastırıyor? Gayet basit; her yıl Türkiye’ye akan 5 milyona yaklaşan Rus turistlerin ülkelerine geri döndüklerinde ödemelerini Ruble ile yapabilmeleri için. Rusya Türkiye’ye sattığı gazın ödemelerini Ruble ile kabul edecek olsaydı bu model işe yarardı. Ama bu hiç telaffuz dahi edilmedi.

Ayrıca not etmek gerekiyor ki; Rusya Merkez Bankası’nın geriye dönük olarak açıkladığı veriler, Rusya’nın Türkiye’ye sattığı ürünler (en büyük kalem doğalgaz) karşılığında kısmen en fazla Ruble kabul ettiği yıl da 2014’te görünüyor. Net Ruble tahsilatı Mart 2014’te net 2.2 milyar dolar karşılığı Ruble ödemesi kabul etmiş.

Öyle görünüyor ki burada da Rusya kazançlı çıkmaya devam ediyor. Hem bir taraftan dış ticaret fazlasını büyütüyor, diğer taraftan da TL’yi hiç işe karıştırmadan, ince ayarla kısmen Ruble, ama büyük ağırlıkla hala rezerv paraları (dolar ve Euro) kabul ederek rezervlerini güçlendiriyor.

(*) Bu yazı Duvar English’te İngilizce olarak yayımlanmıştır.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası

Enflasyon Raporu sunumundan izlenimler

Merkez Bankası yılın dördüncü Enflasyon Raporu’nu İstanbul’da açıkladı. Belleğim beni yanıltmıyorsa uzunca bir süre otel salonlarında yapılan toplantılardan sonra bir ilk olarak Merkez Bankası’nın İstanbul Şubesi’nin olduğu o tarihi binada yapıldı bu toplantı.

Fotoğraf: Uğur Gürses

İstanbul Karaköy’deki Bankalar Caddesi’ndeki Merkez Bankası’nın bu binası, Osmanlı Bankası için 1892 yılında mimar Alexandre Vallaury’ın tasarımı olarak tamamlanmış. 1934’te binanın batı yönündeki yarı kanadı Merkez Bankası’nca satın alınmış.

Binanın mimari değerlendirmesini yapan uzmanlar, Beyoğlu’na bakan kuzey cephenin neoklasik, Haliç’e bakan cephenin ise oryantalist üslupta olmasına işaret ederek, “doğu-batı sentezi” niteliğine atıfta bulunuyorlar.

Merkez Bankası da uzunca bir süredir, modern merkez bankacılığının araçları ve finansal mekanizmalarını kullanırken, enflasyon konusunda epeyce oryantalist bir duruş sergiliyor. Enflasyon hedeflemesi yapmaya devam ederken, son 10 yılda yüzde 5’lik enflasyon hedefini tutturabilmiş değil. Ne hedeflemeyi ne de hedefi değiştirmeye de niyeti yok. Sonunda geldiğimiz nokta da; enflasyon hedefini değil, tahminini tutturmaya çalışmak oldu

Banka son bir yılda kurum olarak da epeyce hasar gördü; en başta Merkez Bankası başkanı bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevden alındı. Yasasına aykırı biçimde hem de. Kararnamenin yasanın üzerine çıkması nerede görülmüş? Sonra banka şeffaflığı kaybederken, temel işlevleriden biri olan döviz kuru politikasını kamu bankalarının “taşeronluğuna” bıraktı.

4. Enflasyon Raporu’nda yılsonu enflasyon tahmini yüzde 11.2-12.8 aralığında olmak üzere yüzde 12 olarak açıklanırken (Yeni Ekonomik Program tahmini ile aynı), 2020 yılı için de yüzde 5.3-11.1 aralığında olmak üzere yüzde 8.2 olarak tahmin veriliyordu.

Geçmiş üç Para Politikası Kurulu toplantısında 10 puanlık faiz indirimi yapan Merkez Bankası, bu rapor sunumunda “artık durup veriye bakacağız” mealinde bir açıklama yaptı.

Başkan Murat Uysal’ın konuşmasında:

“Geldiğimiz noktada, gevşeme yönündeki alanın önemli bir bölümünü kullandığımızı, bununla birlikte atılabilecek ilave adımların zamanlaması ve boyutunu veri akışına ve enflasyon görünümündeki gelişmelere göre şekillendireceğimizi vurgulamak isterim. ” deniliyordu.

Son faiz indirimi öncesinde de “ön yüklemeli faiz indirimi yapıldığı” vurgusu vardı. Ne olduysa 2.5 puanlık bir indirim de patlatılıvermişti.

Şuna hiç şüphe yok; faiz kararı artık siyasi mekanizmalarla belirleniyor.

Uysal’ın konuşmasında vurguladığı bu paragrafta da; “durduk ama fırsat olursa devam ederiz” bakışı var.

Rapor sunumunda Başkan Uysal’a en çok sorulan soru; swap işlemleriyle ilgiliydi.

Merkez Bankası, mart ayından bu yana swap işlemleriyle ilgili ayrıntılar bir tarafa, mevcut toplam büyüklükleri bile açıklamıyor, veriler karartılıyor, hatta piyasa uzmanları hesaplayamasın diye işlemler Borsa İstanbul’a kaydırıldı. Orada da kimin yüzde kaçla ne kadar swap işlemi yaptığı bulunamıyor.

Başkan Uysal swapla ilgili ısrarlı sorulara genel ve yuvarlatılmış cümlelerle yanıt verirken, “ihtiyaç varsa yayınlanır” diyerek , ısrarlı sorularla gelen ihtiyacı görmeme ısrarına kapılmıştı.

Bir başka soru da, “değerleme hesabında” biriken fazlanın Hazine’ye aktarılmasına dair haberler üzerineydi. Değerleme hesabı, bankanın döviz pozisyonundaki fazlanın döviz kuru artışı ile TL bazında ortaya çıkardığı değerleme artışını ifade ediyor. Buna finans kesiminde “realize edilmemiş kazanç” deniyor. Bu hesaba esas alınan dövizler satılmadığı sürece gerçek bir kazanç ortaya çıkmıyor. Bunun da Hazine’ye aktarılması doğru değil.

Bu soruldu; değerleme hesabının aktarılması konusunda Merkez Bankası yönetimi ne düşünüyordu? Başkan Uysal ısrarla üç kez sorulduğunda üç kez “böyle bir çalışma olmadığını” söyledi. Oysa ki soru, bankanın duruşunu, fikrini, yaklaşımını anlamaya dönüktü. Banka yönetimi potansiyel olarak böyle bir yola gidilmesini bunu doğru buluyor muydu?

Fotoğraf: Recep Erçin

Uysal’ın tatmin etmeyen açıklamaları arasında, kredi büyümesinin ivme kazandığı ve bunun da aktarım mekanizmasının çalıştığına işaret etmesi idi. Bu açıklamaya, bankanın üç kez yaptığı 10 puanlık faiz indiriminin başlangıç tarihi olan 24 Temmuz’dan bu yana TL kredilerdeki neredeyse tüm artışın kamu bankalarından geldiğini, bunun da kamu bankalarınca neredeyse mevduat faizi düzeyindeki çok düşük faiz uygulaması ile mümkün olabildiğini, özel ve yabancı bankaların TL kredilerinde 24 Temmuz-18 Ekim arasında artış olmadığını, aynı dönemde yerleşik hane halkı ve şirketlerin döviz hesaplarındaki artışın 8 milyar dolar olduğunu söyleyerek sordum; bu başkaca bir sorun olduğunu ve para politikasının doğru olup olmadığını düşündürmüyor muydu?

Uysal, zor duruma gireceğini düşündüğü her soruda, sorunun öznesi olan konuyu genişçe anlatma, tanımlamaya yöneliyor. Swap işlemlerini saklayarak ne türlü bir yarar beklediklerini sordum; burada da konuyu “merkez bankalarının her şeyi açıklayıp açıklamama tercihlerinin tartışıldığını” anlatmaya yöneldi. Oysa, Merkez Bankası daha önce bilançosunda da açıkça kalem kalem gösterdiği swap işlemlerini neden birden bire saklamaya başladığı, “yokmuş gibi” o kalemlerde göstermeyi kestiği idi konu.

Murat Uysal, eskisine oranla daha uzun bir soru-yanıt seansı yaparken, sorulara verdiği yanıtlar sorunun özüne dönük olamadı.

Toplantı bitiminde de gazetecilerle çay içerken soruları yanıtlaması kimilerince “daha sıcak” bir iletişim olarak yorumlansa da, çaylarını içen gazeteciler sorularına net ve açık bir yanıt alamadan çıktılar o toplantıdan.

Uğur Gürses