2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası

Sarayın matbaası (*)

Güven üzerine en önemli kurum merkez bankalarıdır. Çünkü o ülkenin parasını basarlar. O parayı itibarlı kılacak olan da ilk önce o ülkenin yurttaşlarının güvenini kazanmaktır.

Merkez Bankası çok uzun zamandır itibar kaybediyordu. 2019 yılı bu itibarın yere düştüğü bir yıl olarak hatırlanacak.

2019’da daha önce hiç yaşanmamış işler oldu bankada. Adeta Anadolu’nun Moğol istilasına uğramış hali gibi; modern bir çağda, ülkenin ulusal parasını basan kurumun çeşitli yollarla içi boşaltıldı.

Yıllar önce parayı basma yetkisi verilen bu kurum, milli parayı basıp itibarını korusun diye değil de iktidarı elinde tutanların siyasi bekasını korumak için yönlendirildi.

Birincisi, bankanın dönem kârı Nisan ortası gibi genel kurul yapıldıktan sonra dağıtılırken, yasal değişiklikle takvim yılı değişince bu karın “avans olarak” önceden Hazinece alınabilmesine olanak sağlandı.

İkincisi, yine yapılan yasal değişiklikle bir anonim şirket olarak ayırdığı “ihtiyat akçesi” Hazine’ye devredildi. 2019’da kadar birikmiş ihtiyat akçesi 42 milyar TL idi. Temmuz-Ağustos’ta alınıp hükümet harcamalarının finansmanı için piyasaya sürüldü.

Üçüncüsü, 6 Temmuz günü bankanın Başkanı görevden alındı. Nedeni bankanın yasasındaki gerekçelere değil, KHK ile yapılan değişikliklerle Cumhurbaşkanı direktifi ile yapıldığı açıklandı. Sebep açıktı; Cumhurbaşkanı’nı kızdırmıştı. Atanan başkanın da master tezinde, önceden yazılmış tezlerden satır satır intihal yaptığı kanıtlandı. Normal koşullarda başta bilmeyip de öğrenince “aman, ülkemin parasının itibarı ne olacak?” diyerek koşup bu hatayı düzeltecek siyasetçi ortaya çıkmadı.

Dördüncüsü, banka ilk defa TL operasyonlarının bir kısmını kamuoyunun bilgisinden sakladı. Swap işlemlerinin ne kadar olduğunu, kamuoyuna açık bilançosunda göstermemeye başladı. Döviz satışı, müdahalesi yapar bir merkez bankası, sonra da der ki “her ayrıntıyı açıklamak elimizi açık etmek olur” der, anlaşılabilir bir durum. Ancak piyasaya sürdüğü ulusal parasının hangi kaynaktan olduğunu saklayan bir Merkez Bankası hiç görmedik.

Beşincisi, bu swap işlemlerini saklamasına neden olan unsur; bankanın rezervlerini kamu bankalarına el altından satıp, onların da piyasaya satmasıydı. “Serbest dalgalı kur rejiminde” olduğunu iddia eden ülkenin merkez bankası, ekonomik birimleri kandırıyordu; “yönetilen dalgalı” kur rejiminde olsaydık bile, bankanın ne zaman döviz sattığını hangi bandı koruduğunu bilecektik. Bu örtülü muğlak kur rejimine olsa olsa “dalgalı kur rejimi görünümlü arka kapılı sabit kur rejimi” demek daha doğru olacaktı.

Ekonomist Haluk Bürümcekçi’nin bankanın döviz akımları üzerinden yaptığı hesaba göre kabaca 31 milyar dolarlık bir “döviz kaçağı” olduğu görülüyor. Bunun anlamı, bankanın rezervleri bu kadar artabilecekken bunun rezervlerde görülmemesi. Ne oldu bu dövizlere? Yanıtını biliyoruz; yerleşiklerin yıl başından bu yana satın aldığı kabaca 30 milyar dolar “arka kapıdan” satılarak karşılanmış demek.

Temmuz’dan itibaren Merkez Bankası faizleri 12 puan düşürdü. Döviz kuru “fazla zıplamadı”. Hükümete yakın medyada “hani faiz indirilince kur zıplıyordu? Ne oldu?” gibi başlıklar, yorumlar yer aldı. Oysa kamunun elinde olabilecek yaklaşık 30 milyar dolar eritildiği, buharlaştığı için “kura bir şey olmadı”.

Altıncısı, belki de “kasaba tüccarı kurnazlığı” ile yapılan bir iş ki bunu yapan bir merkez bankacı için kötü bir sabıka bırakıyor toplumun gözünde; değerleme hesabında biriken “gerçekleşmemiş kur kazancını” yan yollarla “kâr zarar hesabına” aktarılması.

Ekim sonunda bu konu kamuoyunun gündemine düştü; bankanın yasasında değişiklikten bahsediliyordu. Oysa Merkez Bankası bir anonim şirket olarak kurulmuş olsa da para basma yetkisi ve ayrıcalığı olan bir şirketti. Dövizden işlem karı gerçekleşiyorsa döviz alım-satım işlemlerinden geliyordu. Bu da reeskont işlemleri ve Hazine ile yapılan işlemlerden geliyordu büyük ağırlıkla.

Enflasyon Raporu sunumunda Başkan Murat Uysal’a defalarca soruldu; yanıt “bu konuda çalışma yok” idi. Defalarca sorulan konu (benim de sorduğum gibi) temelde banka yönetiminin bu konuya yaklaşımının ne olduğu idi. Uysal bir türlü “çakar almaz” yaklaşıyor; “çalışma yok”tan başka yanıt vermiyordu. Oysa birkaç hafta sonra belirginleşti ki; içeride muhasebe dâhileri al takke ver külah bu işlemlere çoktan başlamışlardı. Çok açık ki Uysal da bunu biliyordu.

Ekim ayı ortasından itibaren yapılan iş şu; bir takım “alım-satım işlemleri yaparak” değerleme hesabında “gerçekleşmemiş kur kazancını” gerçekleşmiş kâra çevirerek sonuç hesabına aktarılması.

Yine bunu da Ekonomist Haluk Bürümcekçi ortaya çıkardı ve müşterilerine yazdığı raporda sergiledi.

Aralık sonu itibariyle benim hesabım; kabaca 22 milyar TL’lik bir kur değerlemesinin birtakım işlemlerle kâr-zarar hesabına aktarılmış olmasıdır. Böylece, Merkez Bankası’nın 2019 kârı 22 milyar TL daha şişkin olacak, 1 Ocak’tan itibaren bu kar, o güne kadar birikmiş diğer kâr miktarıyla birlikte avans olarak Hazine’nin hesabına geçecek. Hazine de bunu piyasaya pompalayacak.

Ocak 2019-Ocak 2020 arası dönemde böylece, Merkez Bankası’nın kârı, ihtiyat akçesi, “mambo-cambo” yöntemlerle aktarılan değerleme hesabı dahil olmak üzere 100 milyar TL’nin üzerinde bir para piyasaya sürülmüş olacak. Herhalde Merkez Bankası Hazine’ye avans verseydi bundan daha iyi olacaktı.

 Bir merkez bankacının oturduğu koltukta yasayla kendisine verilen görev “fiyat istikrarını” sağlamaktır. Yani düşük seviyede bir enflasyonu sürdürülebilir kılmaktır.

Ama 2019 bu konuda tam bir fiyasko olarak tarihe geçti; paramıza imza atan yöneticiler, bankanın gerçekleşmemiş kur değerleme hesabını çok kısa sürede “ kâra çevirme” peşinde koşup iktidara parasal kaynak sağlayarak Merkez Bankası’nda idealist biçimde çalışmış üç-beş kuşağın yüzünü karartmıştır.

Siyasetçiler Merkez Bankası’nı “iktidarın sağmal ineği” görme eğiliminde olabilirler. Ama o görevlere gelerek paramıza imza atanların bizatihi kolları sıvayarak bu işi üstlenmeleri akıl alır gibi değildir.

2019 aynı zamanda, yerleşiklerin 30 milyar dolar satın aldıkları bir yıl oldu. Siyasetçiler ve onların önünden koşan böyle merkez bankası yöneticileri oldukça, üzerine imza attıkları para değil, itibarlı ülkelerin parası talep görmeye başlıyor. Kifayetsiz para politikası TL’yi koruyamayınca bankalara “bana yatırdığınız döviz zorunlu karşılıklar için yüksek komisyon alacağım” denmesi de en son nokta oldu.

Kötü paranın iyi parayı kovduğu Greshem Yasası çalışıyor.

İyi bir yıl diliyorum.   

Uğur Gürses

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

https://www.duvarenglish.com/columns/2020/01/04/coining-for-the-palace/

2018 Ekonomik Krizi

Neymiş? Köprüyü Beyaz Türkler Ödeyecekmiş!

Osman Gazi Köprüsü Temmuz 2016’da hizmete açıldı. Köprünün inşa ve işletme modeli “PPP modeli” denilen Kamu Özel İş birliği (KÖİ) modeline dayanıyordu. Modelin özü de artık Batı’da terkedilmiş pahalı bir modele dayanıyordu. Devlet tarafından yapım ve işletmeyi üstlenen şirketlere günlük 40 bin araç geçişi taahhüt ediliyor, araç başına geçiş ücreti de dolar bazında idi. Bu da şimdilerde 40 dolara geldi. 44.5 dolara geldi. Özü şuydu; siyasetçiler “köprü yaptık” diye seçmene hava atsın diye, yapımı en kısa sürede bitecek biçimde ama bedelini bir kuşağa ödetecek biçimde bir model seçilmişti; geçen de ödeyecekti, geçmeyen de. En kötü tarafı; döviz açığı olan bir ülkede küresel konjonktürdeki geçici havayı hesaba katmadan dövizli bir sözleşme yapmak da en büyük “günahlardan” biriydi. Madalyonun diğer tarafında, bu şirketlerin TL cinsi bir sözleşme ile bu işin altına girmek istemeyecekleri de çok açıktı.

Yapılan hesap ortada. Köprünün bir araç için belirlenen 44.5 dolarlık geçiş ücreti fiilen uygulanamıyordu; öyle ya köprüden tek geçiş için bugünkü kurla taahhüt edilen ücret 263 TL, gidiş-dönüş toplam ücret 525 TL yapıyor. Ancak uygulanan tek yönlü ücret 103.05 TL. Yani sadece yüzde 39’u geçen araçtan tahsil ediliyor, kalan fark yani yüzde 61’i devletçe “katkı payı” adı altında bütçeden ödeniyor. Yani vergilerimizden karşılanıyor. Bitmedi; eğer günlük 40 bin geçiş sağlanamazsa “geçmeyen araç sayısı” üzerinden de 44.5 dolar ücret devlet tarafından ödeniyor.

2016’da köprü açıldığında, taahhüt edilen araç başı ücret 35 dolardı. O günkü kurdan karşılığı da 102 TL idi. Bugün tek taraflı geçiş 263 TL.

Gelelim asıl güncel konuya; 2016 temmuz ayından bu yana üç buçuk yıl geçti. Şimdi kamu bütçesine konulan ödeneğin 2020 için 18.9 milyar TL olduğunu görüyoruz. Bu para vergilerle karşılanacak. İçinde köprü, otoyol, şehir hastaneleri için koşula bağlı taahhüt edilen ödemeler var. Özeti şu; fatura zamanı geldi. Giderek de hızlanacak. 2018’de bütçeye konulan ödenek 8 milyar TL idi. İki yılda ikiye katlandı. Daha da katlanacak.

Geçen de ödeyecek, geçmeyen de ödeyecek” içeriğiyle bu konuyu 2016 Temmuz’unda yazdığımda, gazetemin iki yazarı ne solculuğumu bıraktılar ne de yatırım karşıtlığımı. Efendim Avrupa’da da varmış, onlar da Türkiye’deki gibi ücret ödüyorlarmış, hem de daha pahalıymış.

Ertuğrul Özkök şunu yazıyordu:

“Tavsiyem şudur: Solcu arkadaş, yapılmış köprünün davası olmaz, yapılmış köprü, yol üzerinden muhalefet yaparsan kaybedersin.

Bak İzmirli solculara… Zamanında Çeşme otoyolunu yaptırıyor diye rahmetli Turgut Özal’a demediğini bırakmayanlar, şimdi hafta içi demiyor, hafta sonu demiyor, Alaçatı’ya, Çeşme’ye nasıl koşuyor…”

Yazdığım muhalefet yazısı değil, bir “iktisadi dışsallık” tartışması idi. Yapılan köprünün ekonomik fayda sağlaması ve uygun bir modelle yapılması meselesi olan bir yazı idi.

Yeniden bir yazı yazdım; yazımın başlığı “Köprü taahhüdünü ‘Beyaz Türkler’ kurtaracak” idi. Yazımın özet şuydu; ancak bu yolu “Beyaz Türkler” rahatça kullanabilirdi. Nitekim hala öyle. İkincisi de bana hesap diye, otoyolun km ücreti Fransa’da 9 cent, Türkiye’de 5 cent diye örnek veren Fatih Çekirge’ye, 36 bin dolarlık kişi başı geliri olan Fransa ile 9 bin dolar olan Türkiye’nin satın alma gücünün aynı olmadığını hatırlatmış, yazımın sonunu da şöyle bitirmiştim:   

“Ayrıca, vergi ödeyen bir yurttaş olarak buna itiraz etmek; ‘solculuk’ kompartımanından muhalefet değil, demokratik bir hesap sorma ve yurttaşlık hesabından bir sorgulama sayılır. Vergi mükellefinin ‘pusulası’ olmaz. Hesap veren siyasetin DNA’sı da buradan gelir.”

Bugün, 2018 sonunda 2019 için öngörülen bütçe açığı 80 milyar TL iken, Merkez Bankası’ndan aktarılan ilave 42 milyar TL’lik ihtiyat akçesi girişine karşın 11 ayda 93 milyarı geçti. 2019’un tamamında 100 milyar TL’yi geçeceği sır değil.

2016’da köprü-otoyol ve şehir hastaneleri için yapılan aktarımların yer aldığı bütçe kaleminde 3 milyar TL’lik bir ödenek varken, bugün 11 aylık 9.3 milyar TL’ye ulaştı. 2020 için ise 18.9 milyar bütçeye ödenek kondu.

Bu bütçenin ödenek tarafı. Bir de Meclis’ten geçen torba yasa ile gelen gelir tarafı var. Daha doğrusu 2020’de paraşütle indirilen “varlık vergisi” tarafı var.

Yasalaşan bu düzenlemeye göre; belediyeler değil merkezi hükümet tarafından belirlenecek konut değeri 5 milyon TL üzerinde ise üç dilimde binde 3 ile yüzde 1 arasında vergi ödenecek.

Bu dilimleri örnek için koyuyorum; epey ağır vergiler söz konusu.

Son bir hafta içinde İstanbul’da kalburüstü semtlerinde oturan ev sahiplerine “sarı zarflar” tebliğ edilmeye de başlandı.

İşte bu düzenlemeden sonra birçok yazardan bu konuda toplumdaki tepkileri yansıtan yazılar geldi. Ertuğrul Özkök’ten de şu itiraz geldi;

Dün hayat hesaplarını altüst eden sarı zarflar” başlığı ve “Benim çevremde herkes dün sabahtan itibaren Tapu Kadastro Müdürlüğü’nden gelen o zarfları aldı. Kâğıtlarda evler için belirlenen fiyatlar vardı. Herkes bu fiyatlar üzerinden belirlenen ek vergileri hesaplıyordu” diye başlayan yazısıyla “Hiç olmazsa oranların ve emsal fiyatların makul seviyelere indirilmesinde fayda var” diyerek Cumhurbaşkanı’na duyuruyordu.

Bu verginin sosyal adalet amaçlı bir vergi olmadığı konusunda hiç şüphem yok. Yanlış olduğunu, bunun krizi toparlamak yerine konut fiyatlarını aşağı doğru baskılayacak bir vergi olduğunu, uygulanırsa zaman içinde bunu göreceğimizi düşünüyorum.

Ayrıca, bunun adaletsiz olduğu çok açık. Verilen örnekler yerinde; 3 evi olup 7.5 milyonluk serveti olana vergi yok, tek evi olana var. Kayıt dışı geliri sisteme alamayıp gözüne kestirdiği kesimi vergileyen anlamsız bir vergileme.

Sarı zarflarla yollanan “belirlenmiş rayiç” değerlere de; “devlet bunun üçte ikisini bana ödesin bana hemen satayım” diyen çok kişi duydum. O derece şişirilmiş rayiç değerlerden bahsediliyor.

Bu vergilerin toplanmasının güç olacağını, çıkarılış amacının da krizle boğuşan ve iktidar partisine kızgınlık içine giren yoksul kesimdeki oyları canlı tutmaya dönük propaganda amaçlı kullanılacağına da hiç şüphem yok.

Bir an için “zenginden alıp fakire dağıtma niyeti mi var?” diye bir safiyene düşünceye dahi dalmamıza imkan tanımadan, gündeme kamu bankası iştirakının Simit Sarayı’na kurtarıcı ortak olma girişimleri düştüğü için hiç şüphem yok.

Öyle ya da böyle bu “varlık vergisi”, toplanabildiği ölçüde bütçe açığını kapamaya gidecek. Ama şunu da hatırlatmaktan geri durmayacağım:

KOİ modeli ile yapılan köprülere-otoyollara o tarihte itiraz etmiştim. Şimdi her yıl ikiye katlanarak artan faturanın ödeme zamanı.

Üç buçuk yıl önce itirazımı boşa çıkarmaya çalışanlara, “yapılmış köprünün davası olmaz” diyen yazar arkadaşlara da tavsiyem şudur: vergi mükellefi arkadaş, yapılmış köprünün davası olmaz, faturası olur. Yapılmış köprünün, yolun faturası üzerinden muhalefet yaparsan kaybedersin. Hep yoksullar mı ödeyecek? Ben o tarihte yazmıştım; bunun faturasını geçseler de geçmeseler de “Beyaz Türkler ödeyecek”. 2020’de 18.9 milyar TL’yi ödemek için para lazım.

İzmir’e tatile giderken ya da değil; iktidar kalburüstü semtlerde oturan ‘Beyaz Türkler’e faturayı çıkarttı.

Demiştim; geçen de ödeyecek, geçmeyen de.

Neymiş?

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, İfade özgürlüğü

‘Resmi hikâye’ neden güven kaybediyor?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Ağrı’da yaptığı konuşmada “Kriz, battı, bitti diyenlerin hüsrana uğradığı bir dönemi artık geride bırakıyoruz” demiş. İtirazı olan? Bakanın Samsun’daki konuşmasında söylediği gibi, 20 kişi itiraz ediyor. Ankara ile işi olmayan, otoritelerin yetki alanında çalışmayanlar.

Böyle konuşanları bırakın, “acaba?” diyenlerin işini kaybettiği bir dönemi geride bırakıyoruz. Bakanın liderliğinde ekonomi yönetimi, “resmi propaganda” dışında konuşanları “biçip” ilerliyor. Bu yüzden böyle bir dönem geride kalıyor; yani “kriz” de resmi olarak yok.  Hali hazırda “halının altına” süpürülmüş tüm sorunlar derinleşecek olsa da sonradan pahalıya mal olacak olsa da.

Tüm medyanın kapsama alanına hükmeden Ankara, ekonomide eleştiri yapan, hataları ve yanlışları ortaya serenlerden rahatsız. Öyle ki yeni bir yasa çıkarıp hapse atma düşüncesi, Bakan Albayrak’ın kardeşinin yönettiği gazetede dile getirilmişti.

Ama kamu gücünün en haşin biçimde kullanıldığını bir süredir gözlüyoruz. Bankacılar ve finansal kesimdeki profesyoneller de büyük baskı altında.

Son 2 yılda onlarca üst düzey bankacı Ankara’dan çalıştıkları bankaların hissedarlarına “telkin edildiği” biçimde işten çıkarıldılar. Aralarında banka yönetim kurulu başkanları bile var. Hiçbiri yazışma yolu ile olmadı. Yani yasaya, mevzuata aykırı iş yaptıkları için “gönderilmeleri” telkin edilmedi.

Ama bundan bir ay önce gelişen yeni hikâye şöyle; bir bankanın genel müdür yardımcısı, genel müdürün odasına çağrılıyor ve işten çıkarıldığı bildiriliyor. İşten çıkarılma gerekçesi “Ankara’dan bu şekilde istendiği”.

Bankacı sorup soruşturuyor; işin içinden IMF çıkıyor.

Hayır IMF istememiş işten çıkarılmasını. Anlatmaya devam edelim.

Eylül ayında IMF Türkiye Masası heyeti “Dördüncü Madde görüşmeleri” için Türkiye’ye geldiklerinde, iş insanlarından bankacılara, meslek birliklerine, siyasi parti temsilcilerine kadar geniş bir yelpazede görüşmeler yaptı. Bu her zamanki rutin görüşmeler sırasında, yukarıda bahsettiğim adı bende saklı bankacı da resmi ziyaretle gelen heyetle görüşüyor. Gizli falan da değil.

Görüşmenin formatı gereği; IMF heyetinin bu görüşmelerine 2 Hazine yetkilisi de eşlik ediyor, toplantıda ne konuşulduğunu duyuyor.

Ekonomistler ve bankacılar açısından, ayrıca tartışmasız IMF için de gündemin en başta gelen konusu “batık krediler” konusu olunca, bankacıya bu soru sorulmuş. BDDK tarafından yayınlanan “tahsili gecikmiş alacaklar” verilerini nasıl değerlendirdiği, bu sorunun nasıl çözülebileceği sorulmuş. Bankacı ise o tarihte yüzde 4.5 olan “tahsili gecikmiş alacaklar” oranının, hali hazırda temerrüt halinde olup yasal takibe düşmemiş “ikinci grup krediler” dikkate alındığında çok daha yüksek bir yere gelmesi olasılığına işaret etmiş. Konuya uzak olanlar için özeti şu; mevcut hali ile batık kredilerin potansiyelinin bugünkü resmi sayıların kat kat üzerinde olduğuna dikkat çekmiş.

İşte bu sözler, belli ki IMF heyeti ile odada bulunan Hazine memurlarınca not edilerek amirlerine raporlanmış.

Kendi anlattıkları hikâyenin ötesinde herhangi bir eleştiriye dahi tahammülü olmayan Ankara’daki yetkililer, bu bankacı için “mesleki infaz” kararı vererek, bankanın hissedarına bildirmişler.

Oysa “kasabanın bilinmeyen sırrı” halini alan bir konu var ki tüm analistlerin ne olduğunu tam olarak bilemediği; resmi hikâyenin ötesinde batık kredilerin boyutunun tam olarak ne olduğu?

Bu son 2 yılda, “demir yumrukla” fiyatlara, faizlere, kurlara müdahale eden Ankara’daki ekonomi yönetimi; şimdiye kadar serbest piyasa koşullarında ticari kararlarını kendilerinin verdiklerini düşünerek bağımsız ticari tercihler yapan banka yöneticilerini işlerinden etmeye başladı. Yukarıda yazdığım bankacının hikayesi de bu “büyük birader” hikayelerine yeni bir halka daha ekliyor.

Türkiye görünüşte “serbest piyasa ekonomisi” ama Ankara “masa altından” piyasayı oluşturan paydaşlara piyasa dışı “sopa” kullanarak bunun altını boşaltıyor.

Ankara’dan anlatılan “resmi hikâyenin” dışında başka bir açı konulması istenmiyor. Resmi otoritelerin “görüş” ve yetki alanına giren hemen hemen her profesyonel “Acaba?” temalı bir konuşma ve rapor yazamıyor. Daha ötesi, kredi verme, faiz seviyesi gibi ticari tercihlerini yansıtan eğilimini işe yansıtması bile rahatsızlık yaratıyor.

Bu yüzden, bankaların araştırma bölümlerinin “acaba” içeren raporları bile olmuyor.

Geçtiğimiz gün bir toplantıda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ülkemize doğrudan yatırımların artması için ne gerekiyorsa imkanlarımız dahilinde maddi ve manevi bütün destekleri sağlıyoruz” diyordu.

Böyle diyordu ama Ankara’da kendi yönetiminin yatırımlar için en önemli unsur olan haber alma ve bilgiye erişimi baskı altına aldığını unutuyordu.

Böyle yapıldığı için Ankara’nın kontrolünde olan ve açıklanan verilere güven kaybı hızlanıyor . Ayrıca son dönemde kimi kurumların daha önce açıkladığı verileri saklaması da buna tuz biber ekiyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi

Why is Ankara’s economy narrative losing credibility?

In the last two years, the economic policy team governing in Ankara that has been intervening on prices, interest and exchange rates with an iron fist has cost banking executives their jobs for making their own trade decisions in an open market. Turkey is supposedly an open market economy, but Ankara has been nudging market players under the table to the point that the market is “open” only in theory.

to continue to read please click on the following link below:

Why is Ankara’s economy narrative losing credibility?

2018 Ekonomik Krizi, para politikası

Külliye’nin para politikası açıklandı

Merkez Bankası bugün (5 Aralık 2019) 2020 Yılı Para ve Kur Politikası metnini açıkladı.

Bankanın kararlarının artık banka dışında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde alındığını bilmeyen yok. Bu açıdan, “bu metni nasıl okumak lazım?” türü merakların yeri de kalmadı.

Bunun neden böyle olduğunu metin içinde kanıtlayan unsurlar var zaten.

Birincisi, bankanın para politikası kararlarını aldığı Para Politikası Kurulu toplantıları artık her ay yapılacak. 2018’de 10 olan bu sayı 2016’daki gibi 12’ye çıkarılıyor.

Bakın bunun kararını da kim vermiş, hatırlayalım?

6 Temmuz 2019’da görevden alındığı eski başkan Murat Çetinkaya’nın ardından, 10 Temmuz günü Cumhurbaşkanı Erdoğan epey verip veriştirmişti.

Hatırlayalım: “İşte mali istikrar diyoruz, finans noktasındaki atılacak adımlardaki kararlılık diyoruz. Bütün bunlarla en önemli adım tabi para politikası meselesi. Para politikası noktasında hep Para Politikası Kurulu toplandığı zaman “Acaba buradan bu defa ne çıkacak?” Bir diğer taraftan ayda bir toplanan Para Politikası Kurulu, beyefendinin zamanında biliyorsunuz senede 10 aya indirildi. Tabi bütün bunlar da niçin? Bunlar bize sorularak değil kendi kendine yapılmış şeyler. Bütün bunların yanında bir başka adım daha atıldı. Başkan yardımcılıkları yetmiyormuş gibi bir de genel direktörlükler adı altında direktörlükler oluşturuldu.”

İkincisi de Merkez Bankası 2020 yılında ikinci piyasadan satın aldığı devlet tahvili miktarını analitik bilanço büyüklüğünün azami yüzde 5’i olarak belirlemesi oldu. Geçmişte bilançoya endeksli bir alım yapılmıyordu.

Aralık başında Merkez Bankası analitik bilançosundaki varlıkların miktarı kabaca 630 milyar TL. Bunun yüzde 5’i de 31.5 milyar TL yapıyor. Yine aralık başında bankanın elinde tuttuğu devlet tahvil miktarı 18.7 milyar TL.

Bu tabloya göre bankanın 2020 yılı içinde 12.8 milyar TL’lik devlet tahvili alması gerekecek. Peki bu normal mi? Geçmiş yıllar eğilimine bakılırsa değil. Bankanın her türlü yolla Hazine’ye parasal destek vermesinin yollarına bakıldığı için, bu da Külliye’nin arzusunu yerine getirmek demek.

2010-2015 arası 8-9 milyar TL’de tutulan, 2016-17 ve 18’de 14-16 milyar TL’de olan devlet tahvili portföy limiti, 2019 için 18.9 milyar TL’ye çıkarılmıştı. Şimdi bu limit bugünkü bilanço verisiyle yüzde 66’lık artış getiriyor.

2019’da 18.9 milyar TL iken 2020’de 31.5 milyar TL’ye çıkarılması açıklamaya muhtaç. Hazine’nin 2020’deki borç geri ödemelerine parasal destek vermekten öteye bir somut gereklilik, likidite ihtiyacı yok başka çünkü.

Hazine Ekim ayında yayımladığı programda, 2019 yılını toplam 220.3 milyar TL’lik bir borç servisi, buna karşılık da 193.6 milyarlık iç borçlanma ile sonuçlandırma tahmini yapmıştı.

2020 yılında toplam 352 milyar TL’lik bir iç ve dış borç servisi yapacak. Buna karşılık Hazine, 299.6 milyar TL’lik iç borçlanma planlıyor.

Merkez Bankası, açıkladığı 2020 para programına göre; ikinci piyasadan yapacağı ilave 12.8 milyar TL’lik devlet tahvili ile Hazine’nin yapacağı iç borçlanmanın kabaca yüzde 4’üne müşteri olacak.

Bu hesabın, bugünkü bilanço büyüklüğüne dayalı olduğunu not edelim. Bankanın analitik bilanço büyüklüğü ağırlıkla döviz varlıklarına dayanıyor. Bu da, ileride zaman içinde döviz kurundaki yüzde 10’luk bir artışın, bugün 2020 sonu için hesapladığımız 31.5 milyar TL’lik portföy limitini kabaca 3 milyar TL daha büyütebileceği anlamına geliyor.

Uğur Gürses

  Merkez Bankası ne için yüklü devlet tahviline ihtiyaç duyar? “Tahvil piyasasına likidite sağlamak için” deseniz günlük en fazla 150 milyon TL’lik alımlarla likidite sağlanmaz.

Bankanın en çok ihtiyaç duyacağı zaman piyasadan likidite çekme ihtiyacı olduğu zaman. Görünür ufukta da böyle bir tablo yok. Çünkü banka hala bir taraftan repo yoluyla, diğer taraftan swap işlemleri ile 100 milyarı aşan bir likidite veriyor. Likidite fazlası olması için net döviz varlıklarının en az 25-30 milyar dolar artması gerekiyor. Yani bu kadar döviz satın alması. Bu da görünür gelecekte mümkün değil.

İşte böyle bir ihtiyaç yoksa yüzde 66 arttırılan tahvil portföyünün ardında, Külliye’nin “piyasaya para verin” kaygısı olmalı.

Merkez Bankası’nın “etinden ve sütünden” faydalanma çabasında son 1 yıllık sürede epey mesafe alan Külliye; bankanın kârını öne çekerek alma, ihtiyat akçesini Hazine kasasına atma, değerleme hesabındaki gerçekleşmemiş kârı “al takke-ver külah” yöntemlerle kâr-zarar hesabına aktarma işinden sonra şimdi de Merkez Bankası’na “miktar genişletmesi” yaptırıyor. Bu da “hikayenin sonuna” dair merakı artırıyor.

Uğur Gürses

Uncategorized

“Exhausted growth” cannot carry the country to 2023

Both the consumption and investment data in the third quarter show a tendency toward “exhausted growth” in the private sector. I wrote at the end of October that this is the picture of weak, anemic growth. The economy is out of energy. With the economy in this weak and feeble state, Ankara cannot carry the country politically to 2023.

to continue to read please click on the following link below:

“Exhausted growth” cannot carry the country to 2023

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomide “steril propaganda” çaresizliği (*)

Geçen hafta “orkestra edilmiş” bir biçimde gündeme getirilen konu, ekonomiye dair yorumların hapis ve para cezası ile cezalandırılmasına dönük kamuoyu oluşturma çabasıydı. Bir taraftan bir gazetede haber, hemen ertesi günü de Bakan Berat Albayrak’ın bunun “düşünsel alt yapısını” oluşturma çabasını içeren bir konuşması oldu.

Gazetede yazıda fısıldanan şuydu: “ekonominin genel yapısı, milli para, finansal göstergelere ilişkin olarak, bunların fiyat, değer veya seviyeleri üzerinde önemli ölçüde etki doğurabilecek yalan, yanlış ve yanıltıcı bilgi veren, söylenti çıkaran, bu suretle menfaat elde edenlerin, 6 aydan iki yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezasıyla” cezalandırılması için yasa hazırlığı yapıldığı idi.

Bu bakış açısıyla, yorum bir yana Türkiye’nin herhangi bir ekonomik verisini haber vermek veya yorumlamak, soru sormak cezalandırma kulvarına sokabilecek.

Çok basit örnek; Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tartışması açılabilir, bunu tartışanlar da “söylenti çıkarıyor” diye hapse atılabilir. Oysa swap işlemleri gibi verilerin üzerini perdelemek için şal örten ve şeffaflığı ortadan kaldıran, yarattıkları muğlaklıkla kaygıları körükleyen Ankara’daki yetkililer de aynı gerekçeyle mahkemeye çıkarılabilir.

Bu yasanın çıkmasına bile gerek yok; haziran ayında Bloomberg’in Türkiye’deki iki muhabiri Kerim Karakaya ve Fercan Yalınkılıç hakkında “Türkiye ekonomisinin istikrarını zayıflatmaya çalıştıkları” ileri sürülerek dava açılmıştı. Bu davada Twitter’da yorum yazan 3 gazeteci ve onlarca kullanıcı hakkında da dava açılmıştı.

Muhabirlerin haberinde 2018 Ağustos ayında ABD ile Rahip Brunson krizinin patlak vermesi ve dolardaki yükseliş sonrası bankaların döviz hesaplarından çekiliş taleplerini karşılayamadığı, bu talepte bulunanlara, bunu bir sonraki iş günü olan pazartesi günü yapabileceklerinin belirtildiği ve BDDK’nın bankaların üst düzey yöneticileriyle hafta sonu bir toplantı düzenleyeceği” haber veriliyordu.

Savcılık iddianamesinde, 36 sanığın ülke ekonomisine ilişkin toplum nezdinde güvensizlik ortamı oluşturmaya matuf eylemde bulundukları, böylelikle manevi menfaat temin ettikleri” iddia edilerek dava açılıyordu. Dava Sermaye Piyasası Yasası’ndaki “Bilgi Bazlı Piyasa Dolandırıcılığı” ile ilgili maddelerle bağlantılı olarak açılıyor, ancak suçlananların maddi kazanç elde ettiklerine dair bir kanıt bulunamamış olsa ki “manevi kazanç” gibi yeni bir suçlama alanı açılmıştı.

Öte yandan iki muhabirin yaptığı haber doğru idi hem BDDK’nın hem de Merkez Bankası’nın verileri, haberin yapıldığı günleri içine alan dönemde döviz hesaplarından çok kuvvetli bir çekiliş olduğunu (3-17 Ağustos arasında 12 milyar dolar), bankalar bir tarafa, Merkez Bankası’nın nakit kasasının bile bankalara döviz banknot desteği sağlamak için hızla boşaldığını (1.3 milyar dolarlık azalış) gösteriyordu.

Bugün de ekonomi politikasını yönetenlerin daha yaygın bir susturma kampanyası için “düşünsel altyapı” peşinde koştukları çok açık.

Soru şu: Yazılı ve görsel tüm medya kanallarının hükümet kontrolünde olduğu, ekonomide her kötü gelişmenin “yabancı güçler” tarafından yaratıldığı, kötü durumdan baz etkisiyle çıkınca da bu başarının ekonomi yönetimine ait olduğu, “ekonomi uçuşa geçtiğine” dair haberler yaygın biçimde seslendirilirken, neden eleştiriler cezalandırılmak isteniyordu? Acaba tüm bu medya egemenliğine rağmen “hükümet propagandasının” kifayetsiz olduğu, “15-20 kişinin” sesinin daha fazla mı dinlendiği düşünülüyordu? Yatırımcılar, tasarrufçular hükümeti dinlemiyor da 15-20 kişiye mi kulak veriyordu?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, geçen hafta Samsun’da yaptığı konuşmada, ekonomi alanında eleştiri yapanları “ülkeye zarar verme”, “milleti korkutmaya”, “Türkiye aleyhinde algı oluşturmaya” çalıştıklarını söyleyip, “bu kişilerin, terör eylemlerinde gördüğümüz ekipten farkı yok” diyordu. Daha da ileri gidip, “Toplasanız 15-20 kişi olan ve dedikleri hiçbir şekilde tutmayan kişilere rağmen, çok önemli bir performans ortaya koyduk, bu söylemi takınanların bir kısmı siyasi, bir kısmı ticari, bir kısmı istihbari saikle birilerinin amacına hizmet ettiler” diyordu.

Özetle, Bakan Albayrak’a göre olumsuz ekonomi eleştirisi yapanlar ya siyasi ya ticari saikle ya da yabancı güçlere istihbarat taşıma saikiyle hareket ediyordu.

Giderek belirginleşiyor ki; Ankara’da ekonomi yönetimi ekonomik krizi yönetemiyor, ama en önce o göreve atamayı yapan Cumhurbaşkanı’na ve de halka karşı da durumu daha iyi göstermeye, “iyi yönetildiği” resmi sunmaya çalışıyor. Eğer kötü bir tablo varsa yabancı güçler, onlara hizmet eden birtakım ekonomistler, analistler ve yazarlar yüzünden.

Akıldaki şu: “Şu eleştirenleri sustursak ekonomiyi ne güzel yönetirdik?”

 “Dolar kuru TL’ye karşı 10 seviyesinde olacak”, “12 TL olacak” gibi tahmin yapılması ya da bu tahminin paylaşılmasının “alıcı bulacağını” düşünmek, bundan rahatsız olmak olsa olsa Ankara’da politika oluşturanların, ekonomiyi yönetenlerin kendilerini yetersiz hissetmeleriyle ilgili olsa gerek.

Onca medya egemenliğine karşın, sosyal medyada bu tür paylaşımlar yapanları hapse tıkmaya çalışmak; bu girişimde bulunan politika ve karar oluşturucuların, halkın ve şirketlerin kendilerini ikna edici görmediğini düşündüklerini ortaya koyuyor. Öyle ki uç bir tahminin ciddiye alındığını düşünerek, geniş halk kitlelerinin ve şirketlerin kendilerini ciddiye almadan bu tahmini satın alacaklarını düşünmek sorunlu.

Bu tür, olumsuz yöndeki eleştiri veya yorum yapanları düşmanlaştırarak ezme ve karalama peşinde koşmak, giderek “fısıltı gazetesini” güçlendiriyor. Ana akım medyada, televizyonlarda ekonomideki olumsuz gelişmelerin haber ve yorumlarını göremeyen kesimler, güven kaybı yaşıyorlar. Bu güven kaybı, en uç örnekteki şayiaları yayan bir fısıltıya dönüşüyor. Bu da vatandaşı döviz almaya, mali sisteme güvende erozyona yol açıyor.

Sahi “dış güçler ekonomimizi çökertmek istiyor” hikayesi anlatan Ankara, yerleşik yurttaşlarının son 1 yılda 40 milyar dolarlık döviz satın almasını neye bağlıyor?

Ekonomi yönetimi, krizi toparlayamadıkça, bunu sorgulayan halkın önüne kendi kifayetsizliğini örtülemek için bir “düşman” bulup yerleştirmek istiyor; hikâyenin özü bu.

Seçim geçti, yedi ayı geride bıraktık; Kasım ayı oldu ama ekonomide baz etkisinin ötesinde bir kıpırdanma yok. Ekonomide yaşanan sert düşüşün üstüne gelen her sayı baz etkisiyle “toparlanma” olarak görünüyor. Hasar olduğu gibi hane halkı ve şirketlerin üzerine yıkılmış durumda.

İstanbul ve Antalya’dan gelen iki ailenin toplu intihar haberleri ise hükümete yakın kimi gazetelerde “aman hükümeti yıpratmasın” havasında örtme çabasıyla ele alınıyor. Kent yoksulluğu ve işsizlik gibi ekonomik temellerine işaret edenler ise “bir şeyleri kaşımakla” itham edildi. Her iki haberde de ölümlerin ardında işsizlik ve ağır borç yükü tablosu vardı.

Türkiye’yi yönetenler, ekonomik krize savrulmamızı yaratan politikaları yürütüp, krizi de önleyemedikleri gibi, yanlış adımlarla krizi daha da derinleştiriyorlar. Giderek toplumu yaralayan bir aşamada ortaya çıkan örneklerin de konuşulmasını engellemeye çalışıp, bunu tartışanları hapse göndermekle tehdit ediyorlar.

Britanyalı merkez bankacı J. C. Stamp’ın sözüyle bitirelim; “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız”.

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

Uğur Gürses

Uncategorized

Desperate economic propaganda

The “orchestrated” issue on the agenda last week was an effort to form public opinion about punishing comments on economy by jail sentences and monetary fines. Stories in newspapers were followed by a speech by Economy Minister Berat Albayrak the next day, who wanted to lay “thought infrastructure” for this.

to continue to read please click on the following link below:

Desperate economic propaganda

Göç

Agadezli Beşir’den geriye kalan derin kesik

Hasan Söylemez’in “Tenere” adlı belgesel filmini merakla bekleyenlerdendim.

93 dakika sonra salondan çıkarken yüreğinde derin bir kesikle ayrılanlardanım.

Artık biliyorduk ki Akdeniz’de batan botlarda boğulup yaşamlarını yitirenlerin bir kısmı, Afrika’nın o yoksul kasabalarından çıkıp, o çölleri aşıp gelenlerdi. Kendilerini çepeçevre saran yoksulluğu yırtmak için çöllerden geçenlerin yaşam ve yol hikayesi anlatılıyordu Tenere’de.

2015’ten bu yana Avrupa’ya akan mültecilerin bir bölümü Afrika’dan geliyor. Akdeniz’i botlarla aşıp gelebilenler şanslı idi. Kuraklık, yoksulluk, iç savaşlar Afrika’dan gelen mülteci akımının en önemli nedeni.

2014 ve izleyen yıllarda Akdeniz üzerinden gelen mülteci sayısının her yıl 170-180 bin kişi olduğu, 2018’da bunun 90 bine düştüğü tahmin ediliyor.

Akdeniz havzasından Avrupa’ya mülteci akımının önemli kavşak noktalarından biri de Nijer’in Agadez kenti.

Söylemez’in tanıklığı kayda girmiş, o da belgesele dönüşmüş. Sahra çölünde Agadez’den Dirkou’ya kuş uçmaz kervan geçmez, sonsuz bir çöl menziline giren 47 yaşındaki Nijerli Beşir ve bir grup genç yol arkadaşının hikayesidir Tenere.

Tenere

Tenere, Tuareg dilinde “çöllerin çölü” demekmiş. Sahra çölü için söyleniyor.

Beşir ve yol arkadaşları, iki ağaçlıklı bölge arasındaki mesafenin 400 km, iki su kuyusu arasındaki mesafenin de 200 km olduğu bir sahrada maceralı bir yola giriyorlar.

Susuzluk ve sıcaktan ölmenin eşiğine gelenlerin kurtarıldığı, kavurucu sıcakta toz içinde bozulan araçların beklendiği, iş ve ekmek parası için silahlı haydutların saldırı tehditleri altında gidilen bir yol bu. Geceleri ise buz gibi.

Uçsuz bucaksız sarı bir çölde, yolun bile izinin olmadığı ama ara ara iz olsun diye bırakıldığı sanılan ama altında böyle bir çöl seyahatinde ölenlerin mezarlarının olduğu kamyon lastikleriyle bezeli bilinmez bir rota.

‘Drone’larla yapılan geniş açılı kayıtlar uçsuz bucaksız sarı-kızıl tonlu Sahra çölü yanında, yoksulluğun derin çaresizliğini de yansıtıyor.

Beşir, “yoksulluk olmasa bu yolculuğa çıkar mıydım hiç? Kahretsin bu yoksulluğu” derken, bir damla suyun olmadığı çöl kumuna göz yaşlarını bırakıyordu.

Asıl çarpıcı insan hikayesi, giden kocasının sağ salim dönüp dönemeyeceği endişesiyle gözü hep yolda olan Beşir’in karısında idi.

Söylemez, Beşir’in karısının “dağların arkasından seslendiğinde kalbimin içinde duyuyorum” dediğini ama bunu filme almadığını aktarıyor.

Tenere

Açlık ve yoksullukla baş etmeye çalışan Afrikalılar, çalışmak ve gelir sağlamak için göç ediyorlar.

Beşir de onlardan biri. Geçmişte petrol zenginliği içindeki Libya’ya gitmiş. İç savaş çıkınca yaralanmış, hastanede yatmış uzunca bir süre. O şanslıymış, etrafında ölenlere tanık olmuş.

Beşir gibi ekmek parası peşinde göç eden, Afrika’dan Avrupa’ya gitmeye çalışanlardan sadece Akdeniz’de 2014-2019 arası dönemde 17 bin 186 kişi yaşamını kaybetti.

Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı’nın verilerine göre sadece 2019’da 87 bin 315 mülteci Avrupa’ya deniz yoluyla girdi. Bunun yarısının Yunanistan’a olduğu not ediliyor. Ana karaya çıkış noktalarının İspanya, İtalya, Malta ve Kıbrıs olduğu görülüyor.

Uluslararası Göç Kuruluşu’nun (IOM) verilerine göre, Orta Afrika ve Batı Afrika’dan kuzeye doğru göç edenlerin önemli kısmı Libya’ya göç ederken yolda hastalanıyor, ölüyor. Nijer’de 2016’dan bu yana 20 bin kişinin Sahra Çölü’nde mahsur kalıp kurtarıldığı not ediliyor.

Avrupalı siyasetçiler kendilerine doğru akan bu mülteci akınını kesmeye ve hatta acımasız önlemler peşinde koşarken, umarım bu belgeseli izleme fırsatları olur.

Bu belgeselde Beşir’in içindeki yoksulluğa, açlığa, çaresizliğe, Sahra’da yol alan bir kamyonun içinden bakma fırsatı bulacaklar.

Müreffeh Avrupa ülkelerinin siyasetçileri, kapılarına gelen mültecilerin yaşamlarını tehlikeye atarak, geride binlerce ölü bırakarak neden hala akmaya devam ettiklerine kafa yormalı.

Agadezli Beşir’den geriye kalan bir derin kesik kaldı bu belgeselden. Basit bir empati belki; hangi coğrafyada doğacağımızı kendimiz seçebiliyor muyduk?

Teşekkürler Hasan Söylemez.