Ekonomi

70’li yılların alet kutusundan çare ummak

Türkiye 23 Mayıs’ta bayram sabahına, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile uyandı; döviz satışı içeren işlemlere uygulanan vergi oranı binde 2’den, 5 kat artışla yüzde 1’e yükseltilmişti. Ayrıca bankaların ihraç ettiği bir yıldan kısa vadeli finansman bonolarından elde edilen kazançlara uygulanan stopaj oranını da yüzde 10’dan yüzde 15’e çıkarıyordu.

Döviz satışına uygulanacak yüzde 1’lik vergi oldukça yüksek. Buna iktisat literatüründe “Tobin vergisi” deniliyor. Bu bir tür sermaye kontrolü ya da kambiyo kontrolü uygulaması. Ancak uygulayıcılar buna “sermaye kontrolü” demiyor. Demeyince, bu kategori içinde sayılmadığını düşünmek saflık.

‘Tobin vergisi’ ilk kez, Nobel İktisat Ödülü alan James Tobin tarafından 1971’de Bretton Woods sistemi çöktüğünde, yani doların altına, diğer paraların da doların değerine bağlandığı sabit kur rejimi çöküp de paralarda dalgalanma başladığında istikrar sağlanması için 1972’de önerilmişti.

Parada istikrarı hızla rezerv eriten “arka kapıdan” döviz satışı, yabancılara TL yasağı, dövizde kısıtlamalar yaparak elde edeceğini sanan Ankara’nın başvurduğu yeni yol, 70’lerden kalma.  

Yani Türkiye geçmişte sabit kur rejimi sırasında binde 1 oranının üzerine çıkmadığı o “Eski Türkiye”de bile baş vurmadığı bir yola girmiş oldu.

Tobin’in önerdiği vergi oranı bile “binde 5 diyelim” dediği seviyede idi.

Ankara’daki ekonomi yönetimi, güven kaybının da tetiklendiği bir süreçte TL’nin faizini de hızla indirip negatif reel faize getirince, TL’yi koruyacak bir dayanak kalmadı. Ankara, TL’yi korumanın yolu olarak başka ülkelerin parasını swapla alarak bilanço makyajı yapmaya, Tobin vergisi gibi 70’lerin modeli vergi getirmeye sarılıyor.

Son dönemde, döviz alanlara uygulanan vergiler, döviz alımında ertesi günü teslimat kuralları, bankalara uygulanan mevzuat dışı “markaj”, giderek tasarrufçu nezdinde tedirginlik yaratan uygulamalar. “Yumuşak” sermaye kontrolü araçları uygulanmaya başlandığında, bireyler ve şirketlerden oluşan ekonomik birimlerin aklına “sert olanı da yolda mı?” sorusu gelir.

Nitekim 2018 Brunson krizi sonrasında olduğu gibi, Kovid-19 krizinin patlak vermesi sonrasında da döviz hesaplarındaki erimeler dikkat çekiyor. Bu erimelerin de dövizden TL’ye geçme olmadığı anlaşılıyor. Örneğin 2018 Ağustos’unda ve 2020 Mart’ında döviz hesaplarındaki azalışla, Merkez Bankası’nın efektif kasasındaki azalışın paralel olduğu görülüyor.

Ankara’daki siyasetçilerin tasarrufçuları şu ya da bu sebeple tedirgin etmesi sistemden çıkışları besliyor, altın alımlarını destekliyor.

Döviz alanlara yapılan ‘düşmanlaştırma’, mali varlıklarını kötü yönetim altında korumak isteyen yurttaş ve kurumları altın tutmaya yöneltiyor.

Sadece Kovid-19’la ilgili sürecin başlaması ile 6 Mart’tan 15 Mayıs’a; döviz hesaplarındaki azalış 10 milyar dolar, altın hesaplarındaki artış ise 4 milyar dolar (60 tona yakın). Toplamda ise döviz cinsi hesaplar 6 milyar dolar azalış gösteriyor. (TCMB verisi)

Sermaye kontrolüne dair adımların getireceği dalgalardan biri de döviz piyasasında “paralel piyasanın” oluşmasıdır. Yurtiçinde eskiden var olan  “ayaklı borsa” denilen kayıt dışı döviz alım satımının yeniden canlanması kaçınılmaz. Kaçınılmaz çünkü bankaların birkaç kuruşla kote ettikleri kurlar, yüzde 1 vergi ile 7 kuruşluk ilave maliyet getiriyor. Yani dövizi 6.80’den alırım diyen bir kuruluş 1 kuruş bile kar etmeden 6.80’den satsa 6.8 kuruş vergi ödeyecek. Alana maliyeti de 6.8680 olacak. Dolayısı ile bankaların kendi aralarında yaptıkları işlemlerde vergi uygulanmayacak olsa da nihai müşterilere satışta yaklaşık 7 kuruş ilave maliyet binecek. Bu yüzden alış-satış marjların açılması kaçınılmaz. Bu da piyasayı sığlaştıracak.

Bir başka unsur da içeride olağanüstü yöntemlerle, yüksek vergilerle döviz alımlarının zorlaştırılması, giderek yurtdışında “off shore” piyasa oluşmasını getirecek. İçerideki kur başka, dışarıdaki kur başka olduğunda paranız artık ‘konvertibilitesi yaralı’ başka ligdedir.

Tüm bu yanlış yollarla döviz kurunu bastırma çabası, Türkiye’de sisteme döviz girişini de azaltacaktır. Hafif ya da sert sermaye kontrollerinin olduğu yerlerde; ihracatçısından turizmcisine, vatandaşından şirketlerine kadar ekonomik birimler dövizi sisteme sokmadan dışarıda tutma eğilimine girerler. Bu daha da baş ağrıtan bir durum ve süreç yaratır.

Bu adımları attığında sonuçlarının ne olacağını bilmeyen bir danışmanınız, teknik kadronuz, karar vericiniz varsa “başınıza çorap örüyordur”.

Türkiye’nin son 30 yılda parasına elde ettiği konvertibiliteye hasar veren çaresiz ekonomi yönetimi, şimdi de 70’li yılların alt kutusundan medet umuyor. Bu çaresiz adımlar işleri daha da zor bir patikaya sokuyor.

Uğur Gürses

Ekonomi, Piyasa

Bir Samuray swap sarmalı hikayesi

Mayıs başından bu yana derinleşen konu, ekonomi yönetiminin “arka kapıdan” Türkiye’nin döviz rezervlerini hızla eritmesi ve Merkez Bankası’nın bu erimeye karşı içerden swap penceresini sonuna kadar açarak bankacılık sisteminden dolar toplayarak “vitrin düzenlemesi” yapmasıydı.

Ekonomi yönetimi bir taraftan da, G20 ülkeleri ile swap görüşmelerini vitrine koyuyordu. Fed gibi parası rezerv para olan merkez bankaları ile yapılacak “swap hayalleri” piyasaya pompalanıyordu. Fed’in neden swap imkânı yaratmayacağını 23 Nisan günü  yazmıştım.

Özellikle Fed’in eski üyelerinden gelen açıklamalar sonrasında, Fed ve ECB gibi merkez bankalarıyla swap olacağına kimse ikna olmadığı için oklar başka tarafa yönlendirildi.

14 Mayıs’ta yayımlanan Reuters’ın yetkililere dayandırdığı haberde, Japonya ve Britanya ile swap anlaşması sağlayabilmek için, Katar ve Çin’le de mevcutları arttırmak için ikili görüşmeler yapıldığı aktarılıyordu. Bir yetkili ise Katar, Çin ve Britanya ile görüşmelerin “iyi gittiğini” söylüyordu.

Oysa haberde görüşü sorulan Japonya’daki bir hükümet yetkilisi, Tokyo’nun TL’yi izlemenin ötesinde bir planı olmadığını, ancak Türkiye’nin gerçek bir krizle başının belaya girmesi halinde IMF ya da G7 ülkelerinin kurtarabileceğini ekliyordu.

19 Mayıs günü Habertürk web sitesinde ise “Türkiye’nin, Japonya ve Britanya merkez bankalarından ve Japonya’dan 10’ar milyar dolar karşılığı döviz sağlayacağı belirtiliyor” satırlarıyla yer alan haberde, Japonya ile yapılan anlaşmanın 21 Mayıs perşembe günü hastane açılışı sırasında açıklanmasının beklediği de not düşülüyordu. (Sonra, haber şu linkteki hale düzeltildi)

Biraz bu merkez bankacılığına aşina, biraz bu merkez bankalarını izleyen biri, bu haberi sorgulardı.

Nitekim her iki merkez bankasına da mesaj atarak sordum. Tam 13 dakika sonra Britanya Merkez Bankası (BOE) iletişim biriminden yanıt geldi; “Bu konuda yorum yapmayacağız”. Anlamı çok açıktı; banka yorum yapmaya değer bir durum olmadığını söylüyordu.

Ayrıca çok geçmeden Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıklaması geliverdi; swap imkânı için Türkiye’nin 4 ülkeyle görüştüğü, 2 ülkeyle anlaştığı haberlerinin doğru olmadığı açıklanıyordu.

20 Mayıs günü Merkez Bankası Katar Merkez Bankası ile yapılan swap anlaşmasının 5 milyar dolardan 15 milyar dolara çıkarıldığını açıklıyordu.

Açıklamada, “Para takası anlaşmasının temel hedefi yerel para birimleri üzerinden gerçekleştirilen ticareti kolaylaştırmak ve iki ülkenin finansal istikrarına destek sağlamaktır” deniliyordu. Katar’la olan dış ticaretimizin; 2019 yılında 1.3 milyar dolarlık ihracata karşılık 310 milyon dolarlık ithalat olduğunu not edelim.

Çok açık ki 82 milyar dolara düşen döviz ve altın rezervlerini, bilançoda 92 milyar dolara çıkarmış görüntüsü veren bir iş bu. Katar Merkez Bankası kendi nezdindeki TCMB mevduat hesabına ilave 10 milyar dolar karşılığı Katar Riyali koyuyor, TCMB de kendi nezdindeki Katar Merkez Bankası’nın TL mevduat hesabına 10 milyar dolar karşılığı TL koyuyor. Her iki bankanın da bunu alıp yurtdışı piyasalarda dolara çevirebilecekleri bir hesap değil yani. Bilanço makyajı.

20 Mayıs’ta yayımlanan Financial Times’daki haberde ise bir başka Japon yetkili swapla ilgili soruya yorum yapmazken, benzer swaplar üzerinde çalışan bir yetkili, böyle bir anlaşmaya engeller olduğundan bahsediyordu. Durum daha açık şöyle özetleniyordu: Türkiye’yle bir anlaşma için, bu swapın Japon Yeni kurlarındaki istikrar için kullanılması gibi yasal gereklilik şartı olduğuna işaret ediliyordu. Japon yeninin ise dolar ve diğer paralara karşı istikrarlı olduğu zamanlarda da bunun zor olduğu not ediliyordu.

Gelişmiş ülkelerin ya da bu ülkelerin merkez bankalarının, kendi paralarının istikrarı için ya da kendi kredi kanallarının çalışması için bu tür swap anlaşmaları yaptığını hala anlayamamış durumda Ankara. Başka ülkelerin parasının istikrarını düşünerek para basan merkez bankası rüyası gerçekçi değildi.

İşte bu atmosfer içinde 21 Mayıs günü açılış töreninde Japon Başbakanı Shinzo Abe’nin ne diyeceğine herkes dikkat kesildi.

Japon Başbakanı Shinzo Abe İstanbul’da yapımı tamamlanan ve adı da “Çam ve Sakura” konulan Başakşehir Şehir Hastanesi’nin açılışı için yapılan törene video konferans bağlantısı ile katılarak konuşma yaptı.

“Faux depart”

Doğrusu açılışı yapan yetkililer bile ne diyeceğini merak ediyordu. Merak konusu ise Japon Başbakan’ın Türkiye’ye bir swap imkânı tanınıp tanınmadığı konusunda bir sözünün olup olmayacağı idi.

Abe konuşmasında, Japonya’da geliştirilen ve koronavirüs tedavisinde kullanılan Avigan ilacından bahsedip, insani bakımdan bu ilacı arzu eden ülkelere bağışlayarak klinik araştırmaları geliştireceklerini, bu çerçevede, Avigan ilacını Türkiye’ye de bağışladıklarını vurguladı. Sağlık ve tıbbi alanda çalışanlara teknik destek ve malzeme bağışı sağlayacaklarının altını çizdi.

Abe, G20 Liderler Olağanüstü Zirvesi Video Konferansı’nda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la, gelişmekte olan ülkelere yardım eli uzatmanın önemini teyit ettiklerini söyleyerek, “Kendi ülkesinde yeni tip koronavirüs salgınıyla mücadeleye devam ederken, Orta Doğu ve Afrika bölgelerindeki 60’tan fazla ülkeye de yardım elini uzatan Türkiye’ye derin saygı duyuyorum” dedi.

Türkiye’nin bu yardım faaliyetini vurguladıktan sonra da Japonya’nın ne yapacağını anlatmaya başladı:

Japonya da yeni tip krona virüs salgından etkilenen gelişmekte olan ülkelere yardım etmek için tıbbi malzeme bağışı ve teknik iş birliği vasıtasıyla, kapasite ve yeteneklerini arttırarak sağlık sistemini güçlendirmeye, ayrıca ekonomik faaliyetlerin canlandırılması için acil Japon Yeni kredi paketi başta olmak üzere çeşitli yöntemle destek vermeye istekli ve hazırdır. Çeşitli alanlarda Türkiye ile de iş birliği yapmak isteriz

İşte tam burada Reuters’ın Japonya muhabiri bunu aynen şu flaş spotla duyurdu:

Japan PM Abe says plans to offer financial support to Turkey” (Japon Başbakanı Abe Türkiye’ye mali destek sağlamayı planlıyor).

Reuters sonra çok geçmeden haberi düzeltmeyle yeniden geçti:

Corrected- Japan PM Abe says plans to offer financial support to developing countries (Not Turkey)” (Japon Başbakanı Abe gelişmekte olan ülkelere (Türkiye’ye değil) mali destek sağlamayı planlıyor).

Reuters haberinin ana metnine yerleştirilen düzeltme notunda da daha önce “Türkiye” olarak girilen referansın “gelişmekte olan ülkeler” olarak düzeltildiği belirtiliyordu.

Düzeltme hızla yapıldığı için mali piyasada çok da büyük bir dalgalanma olmadı.

“Yerli ve milli” swap kuvvetleri

Bu “swap heyecanı” öyle bir dalga halini aldı ki; Reuters’ın ilk geçtiği flaş spot anlaşılan o ki kimi belleklerde düzeltilmemiş hali ile kalmış.

Bunlardan biri, Ankaralı bir gazetecinin bana söylediği; “Yahu Ankara’da Ak Partili politikacılar, ‘Japonya bize kredi verecek’ diye anlatıyorlar hala bunu” demesiydi.

Bir başka örnek de Londra’nın kalburüstü ekonomi analizleri yapan kurumu Capital Economics’in 22 Mayıs tarihli “Emerging Europe Economics Weekly” adlı haftalık raporunda, Türkiye’nin Katar Merkez Bankası’ndan 10 milyar dolar karşılığı ilave swap imkânı sağladığı, Japon Başbakanı Shinzo Abe’nin de Türkiye’ye mali yardımda bulunacağını açıkladığını, ‘ayrıntılar henüz ortaya çıkmamış olsa da’ diyerek duyuruyordu. Raporda yine, Britanya ve Çin’le swap görüşmeleri olduğuna dair haberler olduğu da not edilmişti.

Japonya Türkiye’ye coğrafi olarak uzak, ama sempati olarak yakın bir ülke. Her krizde Batı ile ilişkiler finansal olarak ‘sıfır noktasına’ inince, “Japon dostlara” umut besleniyor. Ama bu benzer tarzla, hikâyenin akışına fayda etmeyen bir çaba olduğu, tarihsel deneyimle de sabit.

“Japonya’dan parayla geliyorum”

1994 Krizini yaşayanlar, krizin içine düşüldükten sonra da Ankara’nın krizi yönetme biçiminin benzer olduğunu hatırlayacaklardır.

1994’te Başbakan Tansu Çiller’in getirdiği Hazine Müsteşarı Osman Ünsal, bizzat Çiller tarafından “beynimin yarısı” olarak tanımlanmıştı.

13 Kasım 1993 Milliyet gazetesinde Zülfikar Doğan imzalı haberde, “25 trilyonla geliyorum” başlığı ile verilen haberde “Hazine’nin patronu Ünsal, faiz artıran Türk bankalarına Japonya’dan meydan okudu” deniliyordu.

Japon piyasalarına tahvil ihracı için yola çıkan ve Sibirya üzerinde pilotun telsizinden Ankara’yı arayıp ihaleyi iptal ettiren Ünsal, bankalar hitaben “Hiç heveslenmeyin. Çantamda 25 trilyon lirayla (o günün kurlarıyla 1.6 milyar dolar) geliyorum. Rezervimiz de var paramız da” demişti.

Osman Ünsal, Çiller’in desteğiyle Kasım 1993-Ocak 1994 arasında iki buçuk ayda 16 ihaleden 7’sini iptal ederek faiz düşürebileceğini sanmış, yüzde 90’lar seviyesine olan faizin 3-5 puan yüksekten oluşmasına izin vermemiş, kurlar önce yüzde 15’e yakın artarken, Şubat 1994’e gelindiğinde Hazine yüzde 125 faizle 3 aylık bonoyu satmaya çalışmış ama bankalar itibar etmemişti. Kasım’dan mayıs ayına gelindiğinde dolar kuru yüzde 207.3 artmış, yani TL yüzde 67.5 değer kaybetmişti. Bu büyük devalüasyon sonucu gelen “5 Nisan kararlarıyla” kriz sonlanmış, Hazine ise borçlanmaya yüzde 400’lük faizle başlayabilmişti.

Ülkede kötü yönetimle krize yol açan siyasetçiler, krizi de kötü yönetiyor; kurtuluş için, içeride her kötü durumda hedef gösterdikleri “yabancı güçlerin” merkez bankalarının bastığı paralardan medet umuyorlar.

Kara mizahın anayurdu

Aslında 19 Mayıs günkü Türkiye tablosu bize ülkedeki bu savrulmanın tam fotoğrafını veriyordu; Ankara bir taraftan Japonya Merkez Bankası’nın bastığı Yenlerle, Britanya Merkez Bankası’nın bastığı sterlinlerle swap sağlayıp, bu dövizlerle günü kurtarma rüyası görürken, Kayseri’de balkonunda Britanya bayrağı desenli havlusunu kurutan İranlı gözaltına alınıyordu.

Sahi, başka ülkelerin bastığı paralar değil de bu ülkenin tüm yurttaşlarının güvenini sağlayacak bir siyasi normalleşme bizi kurtarmaz mıydı? Kolay olan bu.

İyi bayramlar.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Konvertibilitesi yaralı Türk Liramız

“Milli paralarla ticaret” konulu hamasi konuşmalar yapacaksınız hem de Türk Lirası’nın konvertibilitesine hasar vereceksiniz olacak iş değil. Türkiye, son çeyrek yüzyılda “tırnaklarıyla kazıyarak” milli parasına elde ettiği konvertibilitesini son birkaç yılda hızla kaybediyor.

Türk Lirası’nın değer kaybını önlemek için Türk Lirası’nı yabancı kurum ve bankalara yasaklarken, yabancı merkez bankalarına “alın size TL, verin bize kendi bastığınız parayı” deniliyor. Şu hiç sorulmuyor; acaba paramı korumak için yasaklamaktan öte yapmam gerekenleri yaptım mı?

Parası rezerv para olan hiçbir merkez bankası TL alarak kendi parasını vermek istemiyor. Verenler de rezerv para değil zaten.

Yabancı merkez bankalarından swap imkânı peşinde koşan Ankara’nın derdi, “bilanço makyajı” ve kendilerinin çok sevdiği deyimle “algı yönetimi”.

Çin’den Yuan swap imkânı ile sağladınız ve bilanço kaydı olarak duran bu yuanları satıp uluslararası piyasada dolara çevirebiliyor musunuz? Muhtemelen hayır. Ya Katar Riyali’ni? Londra piyasasında bile 50 milyon riyali dolara çevirmek için karşı taraf bulmanız zor olabilir.

Yabancı kurum ve bankalara yasaklanan Türk Lirası, daha önce serbestçe ülkeye giren yatırımları da tedirgin ediyor. Tahvil ya da hisse senedi gibi mali yatırımlar üzerinde satış baskısı yaratıyor. Nitekim yıl başından bu yana çıkan portföy yatırımları 10 milyar doları buldu.

TL’nin değer kaybını TL’nin konvertibilitesini yaralayarak sağlayacağını düşünen Ankara’daki ekonomi yönetimi, Hazine’nin borçlanma kapasitesini de yaralıyor.

Mayıs başından itibaren yabancı kurum ve bankaların TL borçlanabilme kapasitesinin neredeyse sıfırlanması ile kimi yabancı kurumların TL takasında açığa düşmelerinin giderek arttığı anlaşılıyor.

Bildiğimiz, 7 Mayıs günü BDDK üç yabancı bankaya, (BNP Paribas SA, Citibank NA, UBS AG) Türkiye’deki bankalara karşı olan Türk Lirası yükümlülüklerini vadesinde yerine getirmediği için bir ayağı TL olan döviz işlemi yasağı getirmiş, birkaç gün sonra da bu yasağı kaldırmıştı.

Aslında bu temerrüt durumunun koşullarını, bizatihi alınan kararlar getirmişti; TL borç verme yasağı ile.

Aradan bir hafta geçtikten sonra, 14 Mayıs günü Avrupa’nın iki büyük menkul değer saklama ve clearing kuruluşu Türk Lirası takas işlemlerini durdurdular. Euroclear ve Clearstream kuruluşları, ortak platformları olan Bridge üzerinden gerçekleştirilen TL cinsi ödeme karşılığı teslimat (Delivery Versus Payment) işlemlerini 18 Mayıs gününden geçerli olmak üzere durdurdular. Bu kurumlar, sadece ülke içi ve kendi sistemleri içindeki menkul değer teslimatlarını yapacaklarını da not düştüler.

Çok belli ki; bu kuruluşlar Mayıs başından itibaren TL ödemeli/tahsilatlı TL cinsi menkul değer teslimatlarında açığa düşen, yani TL ödemesini yapamayan taraflardan (yatırımcılar) dolayı temerrüt olgularıyla karşılaşmışlar.

Bu yüzden açıklamada, ülke içi ve kendi sistemleri içindeki menkul değer teslimatlarında limitli açık kredi (overdraft) imkanlarının da kaldırıldığı, nakit teminat bulundurulması gerekliliği de ayrıca hatırlatılmış.

Sonuç şu; Ankara’da TL’deki değer kaybının seçmenin gözünde kötü yönetim algısı yerine “yabancı güçler ekonomimize saldırıyor” hikayesine çevirmek için seçilen söylem ve buna dönük eylem, dünya piyasalarında mevcut mekanizmaların bozulmasına, TL’nin “işlem görmeyen para” olmaya doğru iten bir yol açtı.

Ankara’nın “Yel değirmeni savaşında” iş, giderek TL varlıklardan kaçışa, TL varlıkların takasının bile kısıtlı yapılmasına dayandı.

20 Mayıs günü BDDK, aldığı yeni bir kararla Euroclear ve Clearstream kuruluşlarını TL yasağından muaf tuttuğunu açıkladı. Açıklamada, yaptığı işin yanlış olduğunu kendisi bakın açıklamada nasıl yazıyor;

“Kurulca yapılan değerlendirme neticesinde, TL cinsinden tahvil ve kira sertifikası işlemlerinin takas operasyonlarının olumsuz etkilenmemesini ve TL cinsinden menkul kıymetlerin etkin ve verimli bir şekilde işlem görmesini teminen…Kurum tarafından Euroclear Bank ve Clearstream Banking isimli kuruluşların söz konusu sınırlamadan muaf tutulması uygun görülmüştür”.

Demek ki olumsuz sonuçlarını hesaplamamışlar.

Bana sorarsınız, BDDK hala yanlışının farkında değil; Euroclear ve Clearstream kendileri TL bulamadığı için değil, ödeme karşılığı menkul kıymet devralacak olanların yani menkul kıymet satın alan yatırımcıların TL bulamadığı için temerrüde düştüklerini anlamamışlar.

Bir başka gelişme de; kamuoyuna manipülatör gibi işaret edilen ama sonra işlem yasakları kaldırılan büyük bankaların TL işlemlere aracılık yapmayı bırakmaları. Kaybeden kim? Parasının tüm dünyada yayılmasını, itibar görmesini isteyen bizler.

18 Mayıs’taki Bloomberg haberinde; 7 Mayıs’ta BDDK tarafından yasaklanan ve sonra yasağı kaldırılan bankalardan BNP Paribas’nın, brokerlik hizmetleri çerçevesinde, TL piyasa operasyonlarını küçültme ve müşterilerine TL cinsi işlem önerisi yapmama kararı aldığı yer alıyordu.

2018’deki swap kısıtlamaları başlayana kadar, Londra piyasasında TL swap işlem hacmi aylık 500 milyar dolar seviyesinde iken, 2018 sonrasında 350-400 milyar dolara geriledi.

ugurses.net

Aylık 250-300 milyar dolar seviyesinde olan TL karşılığı spot döviz işlemleri 200-230 milyar dolara geriledi.

ugurses.net

Merkez Bankası verilerine göre; Türkiye’deki ticari bankaların, kendi aralarında, bireysel ya da kurumsal müşterileriyle, yabancı banka ve kurumlarla yaptığı spot döviz alım-satım işlem hacminin ise Ağustos 2018 öncesinde günlük ortalama 8 milyar dolar seviyesinden, Nisan 2020’de 4.6 milyar dolara düştüğü görülüyor.

ugurses.net

TL’yi yabancılara yasaklamanın getirdiği sonuç; TL’nin değerinin oluştuğu piyasaları sığlaştırmak oldu. Bir para cinsi sığ piyasada mı kırılgan olur? Yoksa derin ve işlem hacmi yüksek piyasada mı? Yanıtı biliyoruz; sığ piyasada TL artık daha kırılgan.

Gelelim ödemeler sisteminden geçen para transferlerine.

Swift sistemi küresel bir para transfer sistemidir. Veri konusunda da kamuya açıklıkta oldukça tutucu bir kurumdur. Yuan için oluşturduğu “Remnibi izleme” verisi ara sıra yayımlanıyor. Buradan da TL için ipucu bulma şansı çıkıyor. Ocak 2020’de yayımlanan izleme raporunda, küresel çapta yapılan ödemelerde şöyle bir tablo ortaya çıkıyor.

ugurses.net

2017’deki listenin en başında ABD doları var; tüm ödemelerin yüzde 39.8’i. Listenin 20. sırasında ise TL’nin olduğu görülüyor. Küresel ödemelerin binde 2.5’i olarak.

2 yıl sonra, yani 2019 sonunda TL’nin payı düşmüş ve yerine başka bir para Şili Pesosu oturmuş. TL ilk 20’den düşmüş.

Tüm bu olanlar bir tek olguya işaret ediyor; TL ne yazık ki uluslararası geçerliliği ve kullanımı çok yaralı bir para artık.

1989’da döviz serbestisi sağlanan kambiyo rejiminde 30 yıl geride kaldı. Oldukça zor ve adım adım kazanılan TL konvertibilitesi kötü yönetim altında son 2 yılda büyük yara aldı. Çok yazık oldu.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Hisseli harikalar kumpanyası

Egemen Bostancı ve Haldun Dormen tarafından 40 yıl önce sahneye konan “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, Broadway’de de sahnelenen ilk müzikalimizdi.

Son 6-7 yıldır süregelen, bugünlerde de yine tekrarlanan Ankara kumpanyası şu; işler iyi giderse hissesi hükümete, kötü giderse hissesi “yabancı güçlere” yazılan bir kumpanya var ekonomi yönetiminde.

Döviz açığı olan ülkede, yabancı döviz getirirse “Türkiye’deki cevheri gördüler” haberleriyle hükümet başarısı oluyor; yabancı dövizini alıp çıkarken “paramıza saldıran yabancılar” oluyorlar.

Hatta daha tuhafı; dünyada salgın nedeniyle her ülkede likidite talebi artıyor, yabancı yatırımcılar da doğal olarak mali yatırımlarını nakde çevirip ülkelerine götürüyor. Başka bir ülkede değil, Türkiye’de ülkeyi yönetenler “bize kumpas”, “paramıza saldırıyorlar” diyerek ortalığa dökülüyor. Bir tek bizde.

Bugünün finans dünyası her şeyi oldukça iyi biçimde izliyor. Öyle ki “bize operasyon çekiyorlar” diyenlerin haberi yokken, Singapur’daki bir yatırımcı dünyanın herhangi bir gelişen piyasa ülkesindeki rezerv kaybının, yabancı yatırımcı çıkışının kaç milyar dolar olduğunu iyi biliyor.

Çok profesyonel olmanıza da gerek yok; Nisan sonundaki WSJ haberini okuyan bir Japon, 13 gelişen piyasa ülkesinden Mart sonunda 143.5 milyar dolar çıktığını öğrenmiş oluyordu çoktan. Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) neredeyse her gün gelişen ülkelerden çıkan sermayenin ne olduğunu raporluyor. IIF’in hesaplarına göre, Covid-19 salgını ile 21 Ocak baz alınarak Nisan ayı sonunda gelişen ülke piyasalarında kabaca 100 milyar dolar çıkış yaşanmıştı. Bu çıkış, 2009 krizinden bile daha sert görünüyordu. Mayıs’ın ilk haftasında ise 17 milyar dolarlık bir giriş olduğu da not ediliyor.

Türkiye’den çıkan paranın da kabaca 10 milyar dolara yakın olduğu, rezervlerdeki kaybın da 20 milyar doları geçtiğini görüyoruz.

Parada da salgın

Beklenmeyen bir salgın bu; tüm ülkelerin ekonomileri durmuş ya da sert biçimde yavaşlamış halde. Özellikle dış alem gelirlerine bağımlı olan ülkelerin döviz açıklarının artacağı, bunun da o ülkelerin paralarında değer kaybı yaratacağı çok açık. Basit bir arz-talep ilişkisi. Tüm bunlar, beklentiler piyasalarda, her zaman olduğu gibi erkenden satın alınıyor.

31 Ocak tarihini baz alarak, 5 Mayıs’a kadar gelişen ülke paraları ne kadar değişti diye bakılırsa çıkan tablo şöyle;

En çok değer kaybeden 5 para cinsi, Brezilya Reali, Meksika Pesosu, Güney Afrika Randı, Türk Lirası, Rus Rublesi. Bu paralara karşı dolar yüzde 13 ile yüzde 23 arası bir artış göstermiş.

Kaynak: Bloomberg

Şunu da hatırlatalım; kamu bankalarının 7 gün 24 saat boyunca satışı ile seviye savunması yaptığı operasyonlara karşın dolar TL’ye karşı yüzde 15.6 artmış. Bu kur savunması olmasaydı olasılıkla yüzde 20’lik bir oranda artmış olacaktı.

 Tüm bu tabloda ne Brezilya’da ne de Meksika’da ne Güney Afrika’da ne de Rusya’da iktidar yetkilileri kendilerini ortaya atıp da “paramıza Londra’da operasyon çekiyorlar”, “Koronaya karşı çok iyi bir performans gösterdik, bu salgından çıkınca ekonomik atılım yapacaktık, bunun önünü kesmek için, ekonomimize saldırıya geçtiler” diye mağdur rolü oynamadılar.

Hiç fark etmiyor; ister “Rahip krizi” isterse “Kovid krizi” olsun, her krizde beceriksizlik ve kötü yönetime bahane olarak bir “dış güç” hikayesi dinliyoruz. Daha doğrusu bu propagandanın muhatabı, bu işleri hiç bilmeyen yurttaşlar; oy kaybına karşı bir “düşman” bularak siyasette günü kurtarma çabası yürütenler de, sorumluluklarını yerine getirmedikleri için sonuçlarını dışarıya fatura etme çabasında.

Yurttaşlar olarak bizlerin sorması gereken; neden bu çalkantılara önlem almadınız? Piyasalar spekülasyon temelinde çalışır. Beklentilere göre alım-satım yapılır. Kötü giden ülkelerde, krizler de kötü yönetiliyorsa buna spekülatif pozisyon alanlar olacaktır. Sorun, bu beklentileri iyiye çevirecek yeteneğin kapasitenin olup olmadığındadır. Velev ki kötü niyetli spekülatörler paramızın değer kaybetmesi için uğraşıyor; bunu tersine çevirmek için yönetim neden zamanında önlem almadı, bugün şikayet etmek yerine?

Kötü tarafı şu; hükümetin ve ekonomi yönetiminin söylemi ile ortaya çıkan tabloda, yetkililerin sözünü vurgulayarak çokça ettiği “dış güç” o kadar etkili oluyor ki hükümet baş edemiyor. Sunulan görüntü bu. Böyle bir söylemin belki kısa vadede oy kaybı yaratmayacağı düşünülse de beklenen ekonomik faydası yok, tersine zararı var. “Baş edilemeyen görünmez güçler” varsa vatandaşın zihnine tebelleş olan düşünce, kendisini daha bir korumaya alması yönünde oluyor.

Gerçekten de Ankara şu soruyu kendine sorsun; son 2 yılda TL’yi terk ederek 30 milyar dolar satın alan yerleşikler varken, neden Londra’da baron arıyoruz? Kendi yurttaşımızı ikna edebilmiş misiniz?

“Londra’dan saldıran güçler” diye hafta içinde önümüze konanlar ise yabancı yatırımcıların işlem yaptığı platformların sahipleri bankalardır. Bu bankalardan birinin döviz işlem platformu, yakın zamana kadar kamu bankalarının 7-24 “arka kapıdan” döviz satma operasyonlarını yürüttüğü platformlardan biri idi.

Bu bankalar, sadece işlem değil aynı zamanda da yabancı bankaların “clearing” ve saklama hizmetlerini de yapan bankalar. “TL’ye saldırmak” konusunda nasıl bir sorumlulukları var henüz bilmiyoruz. Kamuoyuna açıklanan ise bu bankaların “TL yükümlülüklerini EFT kapanma saatine kadar yerine getirmemiş olmaları”. Acaba, döviz alan bir müşterileri TL getiremediği için bu bankalar açıkta mı kaldılar? Yani müşterilerine muhabir banka gibi işlev görürken mi? Yoksa doğrudan kendileri döviz alıp karşılığı TL’leri ödeyemediler mi? Umarım otoriteler bu olayın ayrıntılarını kamuoyuna açıklarlar.

Şunu hatırlatalım; TL faizleri piyasaya bolca pompalanan TL yüzünden Merkez Bankası’nın yüzde 8.75’lik faizinin de altına düşüyorsa örneğin yüzde 3-4’e, temerrüde düşme konusunda cazip bir durum da ortaya çıkıyordur. Temerrüt durumu oyuncular arasında ortaya çıkabilir. Piyasa çalkantısı olan zamanlarda bununla karşılaşmak şaşırtıcı değildir.

BDDK Başkanı’nın pazar günü Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamaya göre; “Kurul kararının ardından, söz konusu yabancı bankaların yükümlülüklerini yerine getirdiği takdirde işlem yasağının kaldırılması hususu değerlendirmeye alınabilir. Bu üç bankanın taraf olduğu işlemlerin kur manipülasyonu teşkil edip etmediği ile ilgili inceleme ve soruşturmalar devam edecek ve sonuçlandırılacaktır”.

Yani, bu 3 banka önce manipülasyon yapıyorlar diye kamuoyunun önüne atılıyor; sonra yükümlüklerini yerine getirirlerse bunlara getirilen döviz işlem yasağının kaldırılacağı söyleniyor; yasağın TL ödemesini yapamadıkları için getirildiği, bununla manipülasyonun ilgisinin olmadığı açık. Çünkü başkan, olup olmadığının soruşturulmaya devam edildiğini anlatıyor.

Yani iddia edildiği gibi manipülasyon var diye çıkılan yolda elde ortada failin olmadığını anlıyoruz.

Ortaya dökülen durum da şuydu; “paramıza operasyon çekiyorlar” denilip, TL’nin borç verilmesinin tüm yabancılara yasaklanması, bunun sonucu yerli bankaların korkusundan sınır ötesine TL vermemesi sonucu TL temerrüdün ortaya çıkması kaçınılmaz olmuş.

Yani TL temerrüt koşullarının Ankara’nın hazırladığı, temerrüde düşeni de kamuoyunun önüne attıkları anlaşılıyor.

Tuhaf olan piyasada spekülatif işlem yapanlar değil, buna karşı “acaba biz yanlış bir iş mi yapıyoruz?” diye düşünmeden manipülatif işlem iddiasıyla yasaklamacı yola sapan otoritelerin olmasıdır. Bununla Türk Lirası’nın konvertibilitesi oldukça fazla hasar görmüştür. TL talep etmek “TL’yi açığa satmakla” eş değer tutulduğunda ki tüm ülke piyasalarında olağan bir işle türüdür bu, asıl hasarı Türkiye’deki bankalar görmektedir. 2005’te başlayan ucuz konut kredisi penceresinin sırrı, Türkiye’deki bankaların Londra’dan swap kanalıyla düşük faizler uzun vadeli TL borçlanabilmesindedir. Şimdi yabancılara TL yasağıyla, Türkiye’deki kredi kanalı da tıkanmaktadır.

2018’den bu yana gelinen noktada; swap, repo, depo gibi kanallarla TL’nin yabancı banka ya da mali kuruluşlara plase edilmesi fiilen yasak hale gelmiştir. Bu TL için uygulanan sermaye kontrolünden başka bir şey değildir. TL’nin tüm dünyada geçerli bir para olmasının alt yapısı olan konvertibilitenin de altını boşaltmaktadır.

Malezya tipi sermaye kontrolünü kendi ulusal parası cinsinden swap tipi işlemlerle başlatan yetkililer, yurttaşların ve şirketlerin gözünde kaygıya yol açan yanlış bir politika yoluna sapmışlardır.

Sonuç ne?

Her krizde zayıf bünyede nükseden hastalığa ve buna tedavi uygulayamama kifayetsizliğine bir “Londra baronları” hikayesi çıkaran, Gezi protestolarından başlayıp, her bir piyasa çalkantısında inceleme-soruşturma açıldığının ilan edildiği, aradan aylar geçmesine karşın bu soruşturmaların esamesinin okunmadığı da kayıtlarda. Örneğin 2013’te Gezi’deki, 2018’deki Brunson çalkantılarındaki incelemelere, soruşturmalara ne olmuştur? Manipülasyon varsa hangi kurumlar yapmıştır? Yoksa kamuoyunu yanıltıcı, tasarrufçuyu ürküten propagandalar neden yapılmıştır?

Uğur Gürses

Ekonomi, para politikası

Dövize müdahale rehberi

Döviz kuruna müdahale etme arzusu olan ancak yeterince deneyimi olmayan, ama bunu hakkını vererek yapmak isteyenler için bir kılavuz yazsaydık içinde ne olurdu?
Bugünkü Türkiye koşullarına bakarak şunları listelerdim:

  1. İlk kural, korumaya çalıştığınız para birimine, Türk Lirası’na bakın; korunma kalkanı olan TL faizleri yeterince koruma sağlıyor mu? TL faizi gerektiği kadar yüksek mi? Koruma sağlamıyorsa TL faizlerini yükseltin.
  2. Şeffaf olun; hiçbir zaman merkez bankanızın bilançosunu saklamayın. Düzenli olarak açıkladığınız veriyi bir noktada kamuoyundan saklamaya başlamayın.
    Bilanço dışı varlık ya da yükümlülük tutmayın, o yola da sapmayın. Unutmayın herkes her şeyi görebiliyor.
    Dövizle ilgili alım-satım verilerini gecikmeli de olsa yayımlayın.
  3. Fazlası, bilanço makyajına girişmeyin. Yapay biçimde rezervi şişkin göstermeye çalışmayın.
    Konvertibilitesi olmayan ya da zayıf döviz cinsleri ile dış ticarette ağırlığı olmayan ülke paralarıyla swap gibi ölçüsüz şişirmelere gitmeyin.
  4. Şeffaf ve hesap verebilir oldukça, “rezervlerin hepsi kullanılabilir” vurgusunu daha güçlü yapabilirsiniz. Unutmayın; merkez bankasının müdahale gücü rezervi ile değil piyasadaki itibarı ile başlar. İtibarı kalmayan merkez bankasının rezervleri tartışılır.
  5. Kur artışının döviz likiditesi kaynaklı olup olmadığını her aşamada kontrol edin. Likidite kaynaklı ise piyasaya döviz likiditesi verin. Eğer piyasadan döviz likiditesi çekiyorsanız (swap vb. araçlarla) bunu durdurun. Tersine bankalararası mevduatla (depo) döviz borç verin, swapla bankalara döviz verip TL çekin.
  6. Döviz talebinin ihtiyaç ya da spekülatif saiklerle arttığı bir dönemde piyasadan swapla döviz toplayarak piyasada döviz ihtiyacına “yeni müşteri” olarak katılmayın, bankaların limitlerini arttırarak “daha fazla döviz istiyorum” mesajı vermeyin.
  7. Likidite kaynaklı tüm önlemlere karşın ihtiyaç kaynaklı döviz likidite talebi varsa ve bankacılık sistemi üzerinde baskı yaratıyorsa ilave olarak döviz satım ihalesi açın. Piyasa kurlarına müdahale etmeden, piyasa kurları üzerinden likidite vermiş, döviz arzını arttırmış olursunuz. Bu da spekülatif dalgalanmaları azaltır.
  8. Bu baskı ekonomik temellerden kaynaklanıyorsa kuru tutmak yerine bırakın, dengelenmesini bekleyin.
  9. TL’yi kendi piyasa koşullarınızda sıkın. Sermaye kısıtlaması alanına sürükleyerek swapla, repoyla, depoyla, krediyle TL verme yasakları getirmeyin. Bu, sıranın dövize geleceği kaygısını yaratır. Yan yollara saptıkça berbat edersiniz.
  10. Dalgalı kur rejiminde iseniz dövize doğrudan müdahale etmeyin. Dalgalı kur rejiminde dövize çeşitli yollarla müdahale ediyorsanız; “dalgalanma korkusu” olduğunu dünyaya ilan edersiniz. Bu işleri düzeltmez, tersine kötüleştirir. Dolarizasyon eğilimi varsa bizatihi yerleşiklerin “döviz uyuzunu” kaşırsınız.
  11. Doğrudan müdahalenin bir merkez bankası için açmazı, sattıkça kurun düşmemesi, yükselmeye devam etmesidir. Bu size, para politikasının bir yerinde hata yaptığınızı söyler. Bu konudaki örnek için: Ocak 2014’teki Merkez Bankası müdahalesine bakın. 3 milyar dolar satıp kuru 1 kuruş düşürememiştir.
  12. Yanlış döviz müdahalesi ile piyasada alıcı olmayanlara bile alıcı talebini göstermiş olursunuz. Kuvvetli talebi tüm oyunculara göstermek, “köpekbalıklarını” plaja çağırmak demektir.
  13. Merkez Bankası ne zaman piyasaya girip dövize müdahale etmelidir? Eğer alıcı ile satıcının kur marjı açılırsa ya da taraflardan biri piyasada yoksa piyasayı işler hale getirmek için girmelidir. Bu da aşırı oynaklığın olduğu piyasa koşulları demektir.
  14. Dalgalı kur rejiminde iseniz ve ille de müdahale edeceğim diyorsanız; bunu “yeniyetme trader” gibi “direnç noktası” savunarak değil, bir merkez bankacı gibi yapın. Dalgalı kur rejiminde Merkez bankalarının kafasında kur hedefi yoktur. Ayrıca “Teknik analistler” gibi direnç-destek noktaları, “psikolojik seviyeler” yoktur. Seviye savunmazlar.
  15. Asla döviz kuru politikanızı “ikinci ele” düşürmeyin. Başka organlar eliyle yürütmeyin. Kredibilite kaybı yaratır. Unutmayın; dövizi merkez bankasının satması başkadır, sistem içindeki oyuncunun kamu bankası dahi olsa broker eliyle satması başkadır. Sinyal etkinizi “kim vurduya getirmeyin”. Unutmayın “ikinci elde” satmak size daha pahalıya, aşırı rezerv kaybına mal olur.
  16. Bir merkez bankacı asla elini belli etmez. Kurun aşırı dalgalanarak yükseldiği yerde (Overshooting) “nokta atışla” yani üç beş milyon dolarlık satışla sinyal verir. Yerinde ve zamanında ortaya çıkıp “buradayım” demek her daim çok etkilidir.
    Bunu yapmadan önce de “acaba ben TL’yi korumak için yeterince düzgün para politikası izliyor muyum?” sorusunu sormuş, kendi içinde “evet” yanıtını vermiştir.
  17. Merkez bankacılar ister sabit kur rejiminde ister yönetilen dalgalı ister dalgalı kur rejiminde olsun; döviz kuru seviyesi savunarak kur müdahalesi yapılmayacağını bilirler. Hele ki “emme basma tulumba” gibi bir taraftan piyasaya kendi bastığı parayı pompalarken, bankaların kredi vermesi teşvik edilirken, diğer taraftan başka merkez bankalarının bastığı parayı satarak savunma yapılmayacağı “merkez bankacılığı 101” dersinin temel kuralıdır unutmayın.
  18. En etkili merkez bankası müdahalesi, aşırı oynaklıkta telefon açarak bankaların ilan ettiği ve ekranlardaki kurun doğru olup olmadığının “check edilmesidir”. Unutmayın; itibarlı bir merkez bankasının yaptığı müdahale, rezerv eritmeden yapılan sonucu çok etkili olan müdahaledir.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası

Dalgalanma korkusu

Ankara’da deniz yok ama fena halde bir “dalgalanma korkusu” basmış durumda. “Dalgalanma korkusu”, kredibiliteyi kaybedenlerin başına geliyor.

Bunun ne olduğuna gelemeden, hikâyenin başına dönelim.

Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal dün (30 Nisan) yılın ikinci Enflasyon Raporu’nu açıkladı. Raporda 2020 sonu için öngörülen enflasyon tahmini ocak ayındaki tahmine göre yüzde 0.8’lik azalışla yüzde 7.4’e çekilmişti. Bunda etkili olan değişim; çıktı açığındaki 1.2 puanlık, gıda fiyatlarında da 0.3 puanlık aşağı yönlü güncelleme ile işgücü maliyetlerinde 0.5 puan, kur artışından gelen 0.2 puanlık etki idi.

Bankanın raporunda daha ayrıntılı analizler var; önemli ölçüde belirsizlik vurgusu bu analizlere eşlik ediyor. Özellikle “çıktı açığı” konusu dikkate değer. Bankanın ekonomide içinde bulunduğumuz çeyrekte kayda değer bir küçülme beklediği anlaşılıyor.

Kimsenin salgının nasıl seyredeceği, bunun ekonomide yaratacağı hasarlar konusunda derinlemesine bir tahmini yok. Çok büyük belirsizlikler içinde temel varsayımlara dayanan analizler paylaşılıyor.

Merkez Bankası da bundan çok uzak değil; “kimseyi ürkütmeden, orta yoldan” ılımlı bir açı paylaşıldı.

Rapordaki belirsizliklerin başında gelen bir diğer unsur da ihracat ve turizm gelirlerindeki kayıplarla, ithalat ve emtia ile enerji fiyatlarındaki düşüşün getireceği olumlu etkinin nasıl denge yaratacağında.

Bu konuyu “Zoom” adlı program üzerinden yapılan görüntülü basın toplantısında Başkan Uysal’a sordum. Uysal, “ödemeler dengesinde ılımlı seyir” beklediklerini söyleyerek muğlak bıraktı. Raporda da “Turizm gelirlerindeki kaybın büyüme, istihdam ve cari denge üzerinde önemli yansımaları olacağı öngörülmektedir. Ancak, mal ve hizmet ihracatında beklenen yavaşlamaya rağmen, emtia fiyatları ve ithalatın sınırlayıcı etkisiyle cari işlemler dengesinin yıl genelinde ılımlı bir seyir izleyeceği tahmin edilmektedir” vurgusu da aynı biçimde yer alıyor.

Geçen yılın Nisan-Aralık dönemindeki turizm gelirleri dikkate alınırsa tek başına turizmde yılın kalan 3 çeyreğindeki kayıp muhtemelen 25 milyar dolar seviyesinde olacak. Eğer oldukça iyimser biçimde “salgın haziran sonuna doğru sönümlenir; kademeli bir toparlanma ve turist akımı başlar” gibi bir varsayım varsa “ılımlı bir seyir” bunun üzerine kurulu ise hiç de gerçekçi değil.

Aynı biçimde ihracat kayıpları da öyle; “dış pazar büyümesindeki 1 puanlık artışın altın hariç ihracat büyümesini yaklaşık 3 puan artırdığı” saptamasının yer aldığı raporda, “Salgın nedeniyle başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dış̧ pazarlarımızda öngörülen daralmanın 2020 yılında ihracat imkânlarını ciddi ölçüde sınırlayacağına işaret etmektedir” denildikten sonra, turizm ve diğer gelişmelerin “ılımlı bir cari denge” sonucuna nasıl götürdüğünü anlayamıyoruz.

Ödemeler dengesinde ufukta görünen sorunları “inşallah iyi olur” gibi şimdilik halı altına süpürürken, döviz kuru seviyesi savunmanın nasıl bir ekonomik fayda sağlayacağı da merak konusu.

“Kur savunması” halüsinasyon mu?

Başkan Uysal’a bir gazeteci tarafından sorulan “Kamu bankaları kanalından neden döviz satıyorsunuz? Dalgalı kur rejiminden kamu kontrollü kur sistemine mi geçildi?” sorusunu takiben şunu sordum; “Giderek daha açık biçim alan örtülü bir kur savunusu var; kur 7’yi geçmesin ama 6.9950’de dursun, bunun nasıl bir ekonomik mantığı var?”

Uysal’ın bu iki sorunun “ortalamasına” yanıtı şöyle oldu:

“Bunun olmadığını çok net biçimde görebiliriz. Mart ayının ikinci haftasından itibaren biraz daha hızlanmakla birlikte, kademeli biçimde kurda bir değişim, TL’de bir miktar değer kaybının kademeli olarak yaşandığını gördük. Biz bu alanda yalnız değiliz; diğer gelişmekte olan ülkelerde de daha yüksek oranda, düşük oranda olanlar da var; TL’de değer kaybının da bizim ortalarda bir yerde, ortaların biraz altında olduğunu görüyoruz. Bu bize aslında kurda seviye savunma gibi bir hareket tarzında olmadığımızı gösteriyor. Reel kur seviyesini de gözetmemiz gerekiyor. Son gelişmelerle reel kur seviyesi son dönemlerin en düşük seviyesinde seyrediyor.

Uysal “Ayrıca kurdaki istikrarı da gözetmemiz gerekiyor” vurgusu da yaptı.

Şunu özellikle yeniden hatırlatayım; sorum “kur seviyesi savunusu” idi.

Kur hedefi olmak başka, kuru seviye seviye savunmak başka. Ankara’nın kur hedefi olmadığı çok açık. Ama seviye savunusu çok açık.

Artık “kasabanın sırrı” boyutunda herkesin bildiği, gördüğü bir durumu, Başkan Uysal kamu bankalarınca piyasada 7 gün-24 saat belli seviyeleri korumak için sürdürülen kur savunusunu “hiç olmuyormuş gibi, yokmuş gibi” yanıtlamayı tercih etti.

Aşağıda Bloomberg’in haberinde kullandığı günlük dolar kuru seyri grafiği var. (Noktalı çizgileri ve seviye etiketlerini ben koydum).

Nisan ayı içinde ilk 15 gün boyunca 6.80 seviyesinin geçilmemesi için döviz satışı yapılarak “kur savunması” yapıldığı, yüklü çıkış geldiğinde bir süre kurun bırakıldığı, sonra yeniden yine bunun sürdürüldüğü grafikten de görülüyor.

Kaynak: Bloomberg

Kur savunmasının Nisan ayının üçüncü haftasında, tavan sınırının 6.95’e kurulduğu hatta devam ettirildiği, sonra gelen bir dalga sonucu da 7 sınırına çekildiği biliniyor ve görülüyor.

Ekonomik birimlerin, uzmanların, ekonomistlerin gözünün içine bakarak bunun yapılmadığını söylemek nasıl açıklanabilir bilmiyorum ama; aynı dönemde Merkez Bankası’nın rezerv kaybı da bize bunun kanıtı olarak çok şey söylüyor.

Merkez Bankası Başkanı Uysal, döviz kurlarında olduğu gibi rezervlerde de dalgalanmalar olduğunu, bunun tüm gelişen ülkelerde olduğunu söylerken, döviz kuru sisteminde değişiklik olmadığını, dalgalı kur rejiminin devam ettiğini vurguluyordu. Bu sözlerine “ancak böyle dönemlerde finansal istikrarın korunması açısından, farklı kanallarda döviz rezervlerimizde değişimler yaşanıyor” diyordu.

Hani şu belediye seçimindeki malum sözler gibi; “hiçbir şey olmasa da bir şeyler oldu” gibi anlam yerini buluyordu.

Vitrininde “dalgalı kur rejimi” olan ülkelerde merkez bankaları kura müdahale ediyorlarsa bunun iktisat yazınındaki adı “dalgalanma korkusu”dur (fear of floating).

İktisatçılar Guillermo Calvo ve Carmen Reinhart tarafından 2002 yılında yazılan makalede dile getiren dalgalanma korkusunun nedeni şunlar; kredibilite eksikliğinden dolayı yüksek dolarizasyon, kur geçişkenliğinin yüksek olması ve ani duruş kaygısı.

Bu nedenler, dalgalı kur rejimin sekteye uğramasına yol açmaktadır. Para otoritesinde kur rejiminin serbestçe uygulanması konusunda tedirginlik vardır; yani dalgalanma korkusu vardır. Döviz piyasasına dolaylı ya da doğrudan müdahaleler yapılır. Kur görece istikrar kazansa da rezerv dalgalanmasına yol açar.  

Kredibilite yokluğu merkez bankalarının otoritesini yok eder. Beklentiler yönü belirler. Dolarizasyonu besler. Merkez bankalarının etkili bir otorite olarak hareket etmesini kısıtlar. Dalgalanma korkusu basar. Nasıl? Son birkaç yıldır tanıdık geliyor değil mi?

Para politikasının kontrolünü Ankara’da Külliye’ye teslim eden Merkez Bankası işte tam da bu durumda. Öyle ki dalgalanmaya karşı bir müdahale de değil; bu, kimin belirlediği bilinmeyen anlamsız bir “kur seviyesi savunması”na dönüştü.

Kamu bankaları kanalıyla “agresif trader” gibi seviye savunması yapılması Merkez Bankası’nın rezervlerini erittiği gibi herhalde bu gidişle iktisat literatürüne de yeni bir başlıkla girmeye aday olacak.

İmkânsız imkânsız

Mundell-Fleming modeli ya da bilinen haliyle “imkânsız üçlü” kavramı; sermaye hareketleri serbestken hem kurun hem de faizin aynı anda kontrol edilemeyeceğini söylüyor.

Dalgalı kur rejimi şok emici esnekliği nedeniyle para politikasının bağımsız biçimde çalışmasını sağlar. Örneğin döviz alıcısı piyasaya girdiğinde kur yükselir, yükselen kur hem yeni alıcılar için daha pahalı hale gelir hem de duruma göre potansiyel satıcılar için de cazip hale gelir.

Sermaye hesabı serbest iken, “hem faizi düşük tutayım hem de kur belli bir seviyeyi geçmesin” olmuyor.   

Aşırılıklara müdahale bir tarafa, birilerinin kafasına göre belirlediği kur seviyesi savunması yapmak, sermaye çıkışı için ucuza döviz “tanzim satışı” yapmak demek. Ayrıca sonsuz döviz rezervi olmadığına göre; hızla rezerv eritmek demek.

Son 2 ayda giderek belirginleşen tablo bu.

Ankara şimdi bu “deneyde” hızla rezerv eritirken, sermaye hesabı serbestisine de kilitler takarak hızla kapanmaya doğru koşuyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, Piyasa

Ankara’nın “Fed’den swap” rüyası

Korona virüs-19 krizi patlak verdiğinden bu yana Merkez Bankası rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar düştü. Şimdi, “ABD Merkez Bankası Fed’den swap imkânı sağlanabilir mi?” sorusu gündemde.

Korona günlerinde hem kur zıpladı hem de rezervler hızla eridi. Ankara hala kuru tutmak için rezerv eritiyor. Salgın nedeniyle hem ihracatta hem de turizmde hatırı sayılır bir gelir kaybımız olacak. Ama borç servisi de bizi bekliyor olacak.

Bilanço makyajı amaçlı Katar ve Çin Merkez Bankası swapları, ticari bankalarla yapılan swapları ve yurtiçinde park etmiş altın rezervleri düşüldüğünde kullanılabilir rezervler 35 milyar doların altında.

Geçmişte de altını kalınca çizdiğim gibi; Merkez Bankası kaynaklarını kullanma ve yüklü faiz indirimi yapabilmek uğruna rezervleri eritmemek, bunun sonucu olarak da günün birinde rezervleri tartışılır hale getirmemek gerekiyordu. Ne yazık ki “halının altına süpürme” makinesi Ankara’da dur durak bilmedi.

Salgın sonrası yakın dönemde 20 milyar dolarlık rezerv kaybından sonra durumun herhalde farkına varıldı ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan 27 Mart’ta telekonferansla katıldığı G20 toplantısında “merkez bankaları arasındaki swap anlaşmalarının G20’nin tüm üyelerini kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekiyor” dedi.

19 Nisan günü Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal’ın Anadolu Ajansı’na verdiği mülakattan öğreniyoruz ki; “yeni swap anlaşmaları tesis etmek amaçlı görüşmeler” yapılıyormuş.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la yaptığı görüşmelerde de bu konuyu talep etmiş olması muhtemel.

Muhatap çok açık; ABD Merkez Bankası Fed’den swap imkânı istiyor Türkiye.

Bu talebe ilişkin Bloomberg’in 9 Nisan, Reuters’ın da 10 Nisan haberleri henüz yalanlanmadı.

Salgının mali piyasalara etkisinin görülmeye başlandığı hafta Fed 15 Mart günü 5 büyük merkez bankasına swap penceresi açarak işe koyuldu. 19 Mart günü ise ilave olarak 9 merkez bankasına genişletti bu swap kolaylığını.

Merkez bankalarına Fed tarafından swap penceresi açılan ve bugüne dek 400 milyar dolar kullanan 14 ülke şunlar; Avrupa, Britanya, Kanada, Japonya, İsviçre, Avustralya, Danimarka, Norveç, Singapur, Brezilya, Kore, Meksika, Yeni Zelanda, İsveç.

Bu liste, 2008 küresel krizinde swap penceresi açılan ülkeler listesinden farklı değil; aynısı.

Peki Fed Türk Merkez Bankası’na swap penceresi açar mı? Ya da şöyle soralım; 2008’de açmayan Fed şimdi açar mı? Bir ilave soru da Fed’in hangi kriterleri kullandığıdır.

2008’de Fed önce gelişmiş ülkelerin merkez bankalarına sınırlı miktarla başlayıp devamında swap limitini “sınırsız” hale getirirken, Brezilya, Kore, Meksika ve Singapur’a 30’ar milyar dolarlık swap imkânı tanımıştı. Bunu da onayla kullanabileceklerdi.

Fed hiçbir zaman swap imkanına dahil olan merkez bankalarına dair temel kriterleri açıklamadı. Ancak, Brezilya, Kore, Meksika ve Singapur gibi 4 gelişen ülke merkez bankalarına swap imkânı tanıdığı Ekim 2008’deki Açık Piyasa Komitesi (FOMC) toplantısında konuşulan-tartışılan başlıklar tutanaklarda yer alıyordu.  Bu da bize kriterlerin neler olduğunu söylüyor.

Ayrıca, daha sonra Fed’e doğrudan ya da diplomatik yollarla ABD yönetimine başvuran, swap imkânı talep eden gelişen ülkelerin de refüze edildiği çeşitli kaynaklarda yer alıyor.

Kriterler neler?

Birincisi, swap imkânı tanınacak her bir ülkenin belirgin ekonomik ve finansal ağırlığı olması gerektiği, bu ekonomilerdeki finansal kırılganlıkların giderek ortaya çıkan finansal baskıyla yoğunlaşması ve ABD ekonomisine ya da küresel ekonomiye yayılmasını tetikleme olasılığı başta geliyor. Bu konuda 700 milyar dolara yakın ticaret hacmi olan Meksika-ABD ilişkisine atıflar çok.

İkincisi, swap imkânı tanınacak ülkelerin o güne kadar genellikle, düşük enflasyon, ödemeler dengesinde ölçülü bir cari denge ve kamusal bütçede mali dengeye dayanan ihtiyatlı politikalar izlediğine işaret ediliyor. Bu yüzden, bu ülkelerdeki baskının, küresel krizle gelişmiş ülkelerden gelen risk iştahında azalış, küresel yatırımcılardan gelen hızlı bilanço-borç küçültme etkisi ve dolar likidite azalışı gibi etkilerin yansıması tehlikesi önemli bir neden olarak görülüyor.

Üçüncüsü, Fed’in açacağı bu swap imkanının, bu ülkelerin karşılaştığı ekonomik ve finansal baskıları etkisiz hale getirmeye yardımı olacağı konusunda güçlü bir neden olmalı.

2008’de Endonezya, Hindistan, Güney Afrika, Türkiye, Şili, Peru gibi ülkelerden bazıları resmi ya da gayri resmi kanallardan başvurarak, Fed’den swap imkânı açılmasını istemişler. Bu konuyu 2014’de Radikal’deki köşemde yazmıştım. Yazı için konuştuğum dönemin Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz Türkiye’ye swap imkânı sağlanması için kesinlikle başvurulmadığını söylemişti. 2008 krizi üzerine 2014 yılında “Dolar Tuzağı” adlı kitabın yazarı iktisatçı Eswar Prasad’a sormuştum; “kitabımda Endonezya, Şili, Peru ve Dominik Cumhuriyeti’nin başvurduğunu ama FED tarafından reddedildiklerini yazdım. 2012’de de Hindistan başvurdu ve reddedildi. Bu çerçevede, Türkiye’nin olduğuna dair bir bilgim yok” demişti.

Özetle 2008’de resmi ya da gayri resmi olarak Türkiye başvurmamıştı.

Fed tutanaklarında seçilen 4 ülke dışındakilerin başvuru yapmasının istenmediği açık biçimde konuşulmuştu. Daha önemlisi, talep edecek olanlara IMF’yi adres gösterme eğilimi vardı.

Fed’in amacı ne?

Fed web sitesinde “sıkça sorulan sorular” penceresi açarak swap konusuna açıklık getirmiş. Fed dolar likiditesi sağladığı swap imkanının amacını özetle şöyle açıklıyor: Dolar likidite swapı ile dışarıdan kaynaklanan finansal stresten dolayı Amerikan piyasalarında ortaya çıkan risk azaltma hareketinin, yani mali varlık satışlarının ABD’li hane halkı ve işletmelerine kredi akışının olumsuz etkilerinin azaltılması için, akışın devam ettirilmesini sağlamak için yapılıyor. Fed yabancı merkez bankalarına swap kanalı ile dolar likiditesi sağlıyor. O merkez bankaları da kendi piyasalarına dolar enjeksiyonu yaparak, Amerikan tahvil ve hisse senetlerine, likidite sağlama amaçlı gelebilecek satışları yavaşlatıyor, dolar kredi kanalının dışarıda da açık kalmasını sağlıyor.

Fed ayrıca, bu kanaldan verilen likidite ile o ülkelerin ekonomik koşullarının da desteklendiğini, bunun da dolaylı olarak ABD ekonomisine yarar sağladığını düşünüyor.

Türkiye’nin durumu

Fed’in yabancı ülke merkez bankalarına swap imkânı sağlama kriterleri ve bu pencereyi açmaktan beklediği yararlar dikkate alınırsa Türkiye’nin bu pencereye oldukça uzak kaldığını söyleyebiliyoruz.

  1. Salgın nedeniyle Merkez Bankası’nın ihtiyaç duyduğu dolar likiditesi için piyasaya çıkıp ABD tahvili satması üç-beş yıl öncesine göre hiç olası değil. Çünkü Merkez Bankası 2017’den itibaren iki şey yaptı; birincisi döviz rezervleri içindeki ABD Merkez Bankası Fed’in menkul değer saklama hesaplarında duran 60 milyar dolara yakın ABD tahvili neredeyse sıfırlandı. ABD için dolar kredi akışına risk oluşturmuyor. Örneğin swap imkânı sağlanan Brezilya, tuttuğu 300 milyar dolarlık ABD tahvili ile 4. sırada yer alıyor.
  2. Türkiye G-20 içinde milli gelir ve dış ticaret açısından büyük bir ülke. Ancak son 5 yılda Fed’in teknik düzeyde saydığı ikinci kriter olan, “düşük enflasyon”, “ödemeler dengesinde ölçülü bir cari denge” ve “kamusal bütçede mali dengeye” dayanan ihtiyatlı politikalar izlediğine dair görünüm sergilemedi.
  3. Her ne kadar politik kriterlerin adı anılmasa da tutanaklarda Fed’in ABD Hazinesi ve Dışişleri ile dirsek temasında olduğu ve uygulanan dış politika çerçevesine zımnen uyduğu söylenebilir. 2018’de Brunson krizi ve sonrasında Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle hakkında yaptırım yasa tasarıları Kongre’de bekleyen ülkeye, hele ki para vermesi istenen bir merkez bankası fazlasıyla dikkat eder. 
  4. Ekonomisinin kötü yönetildiğini, yapısal sorunların siyasi krizle tetiklendiği ve bunun da “yabancıların komplosu” olarak sunulduğu ülkenin tam tersi yola girip “bize ekonomik savaş ilan eden ülke”den swap imkânı talep etmesi tablosuyla, Fed’in bastığı parayı swap imkânı ile takas etmesi beklenebilir mi?
  5. Şöyle de tuhaf bir durum var; bankalarına, swap piyasasında yabancı banka ve kurumlara TL sağlanmasını bizatihi yasaklayan Türkiye, böylelikle fiilen Amerikan banka ve şirketlerine swap yoluyla TL borçlanmalarını yasaklarken, Amerikan Merkez Bankası’ndan swapla dolar almak istemesi kara mizah olmuyor mu?
  6. Ankara tüm bunların ötesinde; acaba “Fed’den swap imkânı” haberleri ile TL’nin değer kaybını önlemeye mi çalışıyor?

Uğur Gürses

Ekonomi

IMF’den 2020 ve 2021 küresel ekonomik küçülme-toparlanma senaryoları

IMF’nin Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda, Korona virüs salgını nedeniyle 2020 yılının tamamında küresel ekonominin yüzde 3, Türkiye ekonomisinin de yüzde 5 küçüleceği tahmini yapıldı.

IMF’nin tahminlerinde, küresel salgının 2020’nin ikinci altı ayında kaybolmaya başlayacağı, karantina koşullarının aşamalı olarak kaldırılacağı varsayımı temel senaryo olarak alınmış.

Ekonomilerdeki bozulmanın ağırlıkla Nisan-Haziran dönemini içeren ikinci çeyrekte olacağı, sonrasında da aşamalı bir toparlanma varsayımı yapılmış.

Salgından sert biçimde etkilenen ülkelerin 2020’de çalışma günlerinden yüzde 8’ini kaybedecekleri varsayılmış. Koruyucu önlemler ve sosyal mesafe adımları atan diğer ülkeler ise 2020’deki işgünlerinden yüzde 5’ini kaybedecekleri varsayılmış.

IMF’nin alternatif senaryolarına göre ise şöyle bir “ilave tablo” ortaya çıkıyor;

Ana senaryo: Ekonomilerdeki bozulma ağırlıkla Nisan-Haziran dönemini içeren ikinci çeyrekte, sonrasında da aşamalı bir toparlanma ile 2020’de yüzde 3’lük bir küresel küçülme, 2021’de yüzde 5.8’lik bir büyüme.

  1.  Salgının kontrolü ana senaryodan uzun sürerse 2020’de ana senaryoya yüzde 3’lük bir ilave küçülme. Yani 2020’de yüzde 6’lık bir küçülme demek.
  2. Eğer 2021’de ikinci dalga bir salgın ortaya çıkarsa 2021’deki ana senaryonun 5 puan altında bir büyüme; yani 2020’deki yüzde 3’ük küçülmenin devamında 2021’de sadece yüzde 0.8’lik bir büyüme.
  3. 2020’deki salgın ana senaryodakinden daha uzun sürerse 2021’de de ikinci bir salgın dalgası ortaya çıkarsa 2020’de 1 puan, 2021’de de 8 puan ilave küçülme. Yani 2020’de yüzde 4, 2021’de 2.2 küçülecek demektir.

IMF baş ekonomisti Gita Gopinath, “iyimser olmak için sebepler var” diyerek, güçlü bir sosyal mesafe uygulaması ile yen vaka artışlarının düşmeye başladığına işaret ediyor. Ülkelerce hızlı ve kapsamlı ekonomi politikası adımlarıyla bireylere ve şirketlere bir kalkan oluşturulduğunu söylüyor.

Türkiye tahminleri

IMF Türkiye’nin 2020’de yüzde 5 küçüleceğini, ama 2021’de yüzde 5 büyüyerek toparlanacağı tahmini yapıyor. 2020’de enflasyonu yüzde 12, cari dengeyi de GSYH’nın yüzde 0.4’ü kadar fazla öngören IMF’nin işsizlik tahmini yüzde 17.2

Sonuç olarak ana senaryo çerçevesinde 2021 sonuna kadar büyüme yok.

IMF’nin tahminlerinin her zaman “ılımlı” ile “”temkinli” arasında olduğu dikkate alınırsa gerçekçi tahminlerin daha olumsuz bir tabloda olması muhtemel. Bunun iyi örneği de şurada; IMF cari dengede GSYH’ya göre yüzde 0.4’lük fazla vereceğimizi tahmin ederken kabaca en iyimser tarafından 20 milyar dolarlık kaybı dikkate almamış görünüyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi

Ekonominin sağlığı: “Halının altına süpürülmüş” sorunlar var mıydı?

Dünyayı ve Türkiye’yi saran Korona virüs (Covid-19) tehlikesine karşı sağlık otoriteleri şu uyarıda bulunuyorlar; ileri yaş grupları ile altta yatan hastalıkları bulunanlar yüksek risk altında. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın sıkça tekrarladığı, ölümlerde yüzde 65’e yakın, yoğun bakımda yatan hastalarda ise yüzde 75’e yakın bir oranda “altta yatan hastalık” öyküsü var.

Tüm dünyada bir sağlık krizi yaşanıyor, ama diğer taraftan da eve kapanmak zorunda olan çalışanların, iş sahiplerinin gelir ve iş kaygıları ekonomiye ne olacağını düşündürüyor.

Ekonomilerin derin bir daralma-durgunluk çukuruna düştükleri çok açık. İçinde bulunduğumuz çeyrekte yüzde 10-20’lik küçülme tahminleri yapılmaya başlandı. Yanlış da değil; ekonomilerin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturan hizmet sektörü büyük ölçüde kepenk kapattı.

“Peki hangi ülke nasıl etkilenecek?” sorununun yanıtı, nasıl ki Covid-19 ön taramasında “Ateş var mı? Öksürük var mı?” gibi sorularla yapılıyorsa ekonomide de bugünün koşullarında iki temel unsuru içeriyor; birincisi “altta yatan” yapısal bir sorun var mı? İkincisi dış alem geliri ve bütçe dengesi kırılgan mı?

Covid-19 krizine her ülke farklı pencerelerden etkilenerek girdi; derin bir durgunluk peşinen öngörüldüğünden petrol fiyatları yarıya düştü, Körfez ülkeleri ve Rusya gibi bütçe gelirleri petrol ihracatına dayanan ülkeler de sert biçimde etkilendi.

Bütçe fazlası veren Almanya daha rahat girerken, Covid-19’dan da sert biçimde etkilenen İtalya ekonomik olarak da kötü etkileniyor. ABD, Britanya, Japonya gibi ülkeler de ağırlıklı parasal genişleme ve yüklü bütçe destekleri ile krizde ön almaya çalıştılar.

Ya Türkiye?

Türkiye, Covid-19 salgınına yapısal olarak zayıf bir noktada yakalandı. Covid-19 salgınında olduğu gibi “altta yatan hastalık öyküsü”, ekonomide “halının altına süpürülmüş sorunlar öyküsüdür”.

2018 Ağustos ayında ‘Brunson krizi” sonrasında tetiklenen ekonomik krize karşı alınan önlemler ağırlıkla yapısal çözümlerden çok, sorunların görünürlüğünü azaltma ve “semptom tedavisi” idi; “halının altına süpürme” yani.

2019’da yerel seçimler nedeniyle hızlandı, sonrasında da iki büyük metropol belediyesinin seçimde kaybı iktidarı yapısal çözümlerden çok, kolaycı ve gündelik yola soktu; Merkez Bankası’nın kaynaklarına el atmakla başlayarak.

2019 ikinci yarısı ile 2020 başlarındaki toparlanma kamu bankalarının olağanüstü kredi pompalaması ile sağlanabilmiş, her sektörde olmayan bir toparlanma olurken, özel bankaların iştahının olmadığı gözleniyordu çoktan. Zira 2013’ten itibaren ödemeler dengesindeki bozulma ve bunun aşırı borçlanmış şirketler kesimi bilançolarında yarattığı hasarı en iyi onlar biliyordu.

Bir başka unsur, 2018 sonrasında sermaye hareketleri açısından da azalan girişler, artan çıkışlar tablosu ile karşı karşıya kalırken, düşük TL faizleri ve güven kaybı gibi nedenlerle yerleşiklerin döviz hesaplarında da kayda değer bir artış gözlendi.

Yerleşiklerden gelen bu döviz talebi Merkez Bankası’nın arka kapısından kamu bankalarının piyasaya döviz satışı ile karşılandı. 30 milyar doları aşan bir satıştan bahsediyoruz. Ayrıca, yerleşik olmayanların da portföy azaltarak çıktıklarına tanık oluyorduk.

Döviz kurunu bu şekilde tutabileceğini düşünen ekonomi yönetimi, Merkez Bankası’na hızla blok yüzdeliklerle faiz indirtiyor; iktidara yakın gazetelerde de “faiz de indi kur da”, “Hani faiz düşünce kur patlardı?” başlıkları yer alıyordu.

Ağustos böceği-Karınca

Peki Covid-19 martın ilk haftasından sonra Türkiye’de ciddiye alınmaya başlandıktan sonra ne oldu ekonomiye?

2018 sonrası ekonomi politikasında çözen adımlar değil; yasakçı, kısıtlayıcı, semptomları örtücü kötü bir kriz yönetimi gösterilmişti. Kriz kadar krizin kötü yönetimi ve “halı altına süpürme” çabası, gelecek krizleri daha pahalı hale getiriyordu.

Nitekim ekonomik ya da finansal bir dalgadan değil sağlıktan gelen sert bir tsunami o noktaya taşıdı. Muhtemelen 2008-2009 krizinden daha sert bir küçülmeye tanık olacağız.

Ekonomide atılan adımlar da öncekinden farklı olmadı; içine düşülen krizdeki belirsizliği daha da arttıran, toplumun ve yerel siyasetin bile gerisinde kalan adımlar.

16 milyona yakın çalışanı bulunan hizmetler sektöründe, işyerleri karantina amacıyla idari kararla kapatılırken, çalışanlar kısa çalışma ödeneğine yönlendirilirken, kaygıları gidermek yerine diğer taraftan 5 bin TL’lik ihtiyaç kredisi imkânı işaret ediliyordu. Sonra da ortaya çıkan yasa taslağından anlaşılıyordu ki; işverenlere çalışanları işten çıkarma yasağı getiriliyor ama ücretsiz izne çıkarma kapısı açılarak, çalışanlar 1.752 TL’lik kısa çalışma ödeneğinden daha da düşük 1.177 TL’lik bir “işsizlik ödeneğine” razı edilmeye çalışılıyordu.

16 milyon çalışanı olan, bunun yanında sanayi sektörü ile birlikte kayıt dışı çalışan kabaca 4 milyon kişiye adres de Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nca 1000’er TL’lik nakit yardım gösteriliyordu.

Yakın zamana kadar bildiğimiz, 2 milyona yakın kişi kısa çalışma ödeneğine başvurmuş, sadece 700 bin kişiye maaş bağlanmış. 2 milyon kişiye de 1000’er TL’lik yardım ulaştırılmıştı. İkinci bir 2 milyon kişiye verilecek yardımın kriterlerinin belirlenmediği açıklanıyordu. Neredeyse bir ay oluyor; yetkililer kriterleri bilmiyor da açıkta kalanlar mı bilecek?

Sayılarını bilmiyoruz ama hamasi konuşmaların da ötesinde, kapanan iş yerleri duran ekonomi nedeniyle gelecek, iş, gelir kaygısına kapılanlara doğrudan ve güven veren bir taahhüt yok.

Ayrıca bu krizin ekonomik hasarlarını karşılamak için gerekli “yastık” da yok. Son bir yılda bütçesini toparlamak yerine Merkez Bankası’nın kaynaklarına yaslanan hükümet, bu krizde de orayı adres gösteriyor.

Daha önce görülmemiş bir insani krize karşı çok doğal olarak daha önce atılmamış adımlara ihtiyaç olması yanlış değil. Ancak bunu insani kriz gelmeden kullanan bir ekonomi yönetimi varsa iki defa düşünmek gerekiyor.

Parası rezerv para olan-olmayan

ABD para basıyor diye aynısını yapmaya kalkarsanız paranıza sert biçimde değer kaybettirir, dünyada durgunluk içinde fiyatlar düşerken ülkenizi hiperenflasyona sürüklersiniz.

Gelir transferinin kaynağının kısa vadede İşsizlik Sigortası Fonu olması gerektiğine şüphe yok. Ancak yöntemin yanlış olduğunu düşünüyorum. Merkez Bankası fondaki tahvilleri satın alarak Hazine’ye nakit vermek yerine, repo ile ve sınırlı miktar yapmalıydı. Bunun da belli bir vadede tahsil edilecek bir program dahilinde olmalıydı.

Gelişen ülkelerin bir bölümü benzer pencereler açmasına, hatta Britanya’da olduğu gibi arada tahvil de olmadan merkez bankasının hükümete doğrudan nakit hesap açmasına karşın, iki grup ülke arasındaki fark şurada; gelişmiş ülkelerin paralarının rezerv para olması, gelişen ülkelerin de bu rezerv paralar cinsinden dış alem hesaplarının açık veriyor olmasıdır. Bu yüzden, gelişen ülkelerde parasal genişlemenin etkisi farklı, gelişen ülkelerde parasal genişlemenin etkisi farklı olacaktır.

Covid-19 salgınının Türkiye’de yayılması sırasında mali piyasaların da dünyada olduğu gibi stres altına girdiği malum. TL hızla değer kaybetti, faizler yükseldi, borsa sert düştü. Merkez Bankası rezervleri şubat sonuna göre kabaca 20 milyar dolar düştü. Piyasa uzmanları, kamu bankalarının döviz satmaya devam ettiğini aktarıyorlar. Bu süreçte bile döviz satarak kimin belirlediği bilinmeyen kur seviyelerini savunmak, eriyen rezervleri daha da dibe çekiyor.

Ödemeler dengesinde en büyük kalemlerden turizm gelirlerinde ikinci ve üçüncü çeyrek turizm gelirlerinde olmak üzere kabaca 20 milyar dolar kayıp olası. Ayrıca tüm ülkelerdeki talep düşüşü nedeniyle ihracatımız da yara alacak.

Gelecek bir yılda borç da ödeyeceğimize göre; döviz rezervlerine ihtiyaç duyacağımız bir gelecek ufukta hızla belirirken, bir taraftan bolca para basarak bir taraftan hala kamu bankalarına döviz sattırarak savunulamayan kur seviyeleri için rezervleri çarçur etmek akıl alır gibi değil.

Kendi rezervini çarçur edene başkası verir mi?

Her alanda olduğu gibi bu konuda da savrulma uzun sürmedi; bir taraftan son bir yılda olduğu gibi para basarak, faiz indirerek ulusal parasını değer kaybına kapı açan, eldeki rezervlerini eriterek kur seviyesi savunan ülkenin yönetimi, salgın sonrasında “Fed bize swap penceresi açsın” diye, 2018’de Brunson krizi sırasında “bize ekonomik savaş açtılar” diye halka şikâyet ettikleri ABD yönetimini aramıştı. Bu konudaki Bloomberg’in 9 Nisan, Reuters’ın da 10 Nisan haberleri henüz yalanlanmadı.

2017’den itibaren Reza Zarrab davası ile başlayarak, 2018’de Brunson krizi, 2019’da Rusya’dan S-400 sistemlerinin alınması, buna ilişkin ambargo-blokaj olasılığına karşı Türkiye’nin döviz rezervleri hızla ABD’den transfer edildi. Fed kasalarında emanette duran 30 tona yakın altın sıfırlanarak yurda getirildi, 60 milyar dolara varan ABD devlet tahvil stoku da eritilerek altın ve başka para piyasası alanlarına kaydırıldı.

İşin ilginç tarafı; az sayıdaki diğer ülke merkez bankalarına swap penceresi açan Fed, bu defa Covid-19 salgını nedeniyle hem swap imkânı açıp 400 milyar dolara yakın kullandırdığı gibi, ABD devlet tahvili karşılığı repo yapma imkânı da ilan etti. Swap imkanını Türkiye’ye 2009’da da kullandırmamıştı. Şimdi de öyle görünüyor. ABD’deki tahvil stoku da sıfırlandığı için repo imkânı da şimdilik yok.

Şubat sonunda 107.8 milyar dolar olan Merkez Bankası rezervleri 20 milyardan fazla düşerek 86.5 milyar dolar seviyesine geriledi.

Kriz yönetme şaşkınlığı

Krizi şaşkınlıkla yönetmenin bir örneği de 2018 Brunson krizi sonrasında yapısal krizin nedenini dışsallaştırmak için kamuoyuna dönerek “yabancıların Türkiye’ye operasyon çektiği” söylemini yükselten hükümetin, BDDK düzenlemesiyle Türkiye’deki bankalara yurtdışı yerleşiklerle yapılan swap işlemlerinde öz kaynaklarının yüzde 10’una kadar düşürmüştü. Hafta sonu bu oran yüzde 1’e düşürüldü. Sonra SPK da sermaye piyasası kurumlarına aynı kısıtlamayı getirdi.

Yasaklama, yabancı bankalara TL borç vermeyi kısıtlamak demek.

Ankara’nın kafasında yapısal zayıflıklar çözmek yerine “TL borç alıp döviz alarak TL’ye değer kaybettirme” komploculuğu olduğundan, yüzde 1’lik limit fiilen tamamen TL kapısını kapatmak demek. Bu da örtülü bir sermaye kontrolü ve TL’nin konvertibilitesine darbe demek.

Para basarak, döviz satarak rezerv eritmenin sonu var. Ya rezervinizi güçlendirecek adımlar atacaksınız ya da sermaye kontrollerine doğru savrulacaksınız.

ABD’ye politik taviz vermeden döviz imkânı sağlamak zor. Tek başına Fed’in swap imkânı tanıdığı merkez bankalarına bakmak yeterince fikir veriyor. Bağımsız ve tutarlı bir para politikası izleyen merkez bankalarına pencere açtıkları görülüyor.

Bir başka “döviz kapısı” IMF. Salgının dünyada hem insani hem de ekonomik bir krize yol açacağını gören IMF, 1 trilyon dolarlık bir fonu en başta sağlık harcamasına ihtiyacı olan az gelişmiş ülkelere vererek destek olmaya başladı. 160 üyesi olan IMF’nin bu acil finansal destek programına 100’e yakın ülkenin başvurduğu biliniyor.

Türkiye’nin de IMF’ye başvurup vurmayacağı sorularının yanıtı, CNNTürk’e konuşan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan geldi: “Türkiye’nin IMF ile bir anlaşma yapmak gibi bir şey gündeminde yok.”

Salgında işlerini kaybeden, kaybetme korkusu yaşayan, gelir akışlarının geleceğini düşünen kişilere kuvvetli bir programla yanıt veremeyen Ankara’nın aklına ilk düşen de “Tekalifi Milliye” atfı ile vatandaşlardan 10’ar TL istemek düştü. Böyle bir krizde bunu hatırlatmak en son yapılacak iş olmalıydı.

Kriz yönetiminde geride kalmak

Toplu taşımada maske kullanımı zorunlu kılan, ama yurttaşlara bunu nasıl sağlayacağını düşünmemiş Ankara, yerel yönetimler ücretsiz dağıtınca PTT ile dağıtmaya kalktı. Böyle yürümeyeceğini anlayınca, E-devlet üzerinden başvuruya döndü. Sonunda maskeler belediyelerin yaptığı yere; ücretsiz hale geldi. 48 saatlik sokağa çıkma yasağı bile 2 saat kala duyurularak binlerce kişinin alış-veriş için sokağa dökülmesine yola açıldı ve beklenen fayda zarara çevrildi.

Salgın krizini yönetmede yerel yönetimlerin reflekslerinin de gerisinde kalan Ankara, bunu da siyasi alan tahakkümü altında daha da kötü hale dönüştürürken, son birkaç yıllık kötü ekonomik kriz yönetimin üstüne ekliyor.

Bu salgın, neyi değiştirecek sorusunun ilk önde gelen gelişmesi; ekonomide “idare etme”, “halı altına süpürme” devrini sona erdiriyor olmasıdır.

Hem içeride toplumun tüm kesimleriyle hem de dışarıda uluslararası camianın ortak tutumu oluşturulmadan, salgının ekonomik sonuçlarından az hasarla çıkmak mümkün görünmüyor.

Ne yazık ki o çok sevdiğim söz hep kendini doğrulayıp duruyor; “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız”.

Uğur Gürses

Ekonomi, siyaset

DEVA: Uzlaşmaya manifesto arayışı (*)

Türkiye politik ve ekonomik alanda, önünde tarihsel süreçlerden geçerek doğruyu yapmış örnekler bulunmasına karşın, 10 yıllık dilimlerde içine düştüğü patinaj ve geriye gidişlerle “neyin yanlış olduğunu” deneyerek, bedeller ödeyerek, görerek öğreniyor. Sonra sancılı dönemlerden geçerek bunu düzeltmekle enerji harcıyor.

Bunun iyi örneği, önceki gün yeni kurulan Demokrasi ve Atılım Partisi’nin (DEVA) manifesto niteliğindeki programında bulmak mümkün.

Zaman tünelinde bundan 20 yıl önceye gitseydik ve bu metinle karşılaşarak okumuş olsaydık; ‘yeni kurulmuş bir sosyal demokrat parti’ programı olduğunu düşünebilirdik.

Bugün iktidarda 17’inci yılını dolduran Ak Parti’nin kurucuları arasında olan ve 2002-2007 arası Hazine’den sorumlu bakan, 2007-2009 arası Dışişleri Bakanı, 2009-2015 arası ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olan Ali Babacan tam 13 yıl icraatın içinde idi. 2015-2018 arası dönemde de partisinde milletvekili olarak.

2002-2007 arası dönemde ekonomi politikasını yönetmek adeta sörf yapmak gibiyken; 2009 sonrası dönem ise politik sorunların yükseldiği, daha otoriter çizgiye kayılan, hukukun üstünlüğünden uzaklaşılan, adalet sisteminin siyasi hedeflerle “parmak kestiği”, demokratik hakların kısıtlandığı ve de ekonomik sorunların birikmeye başladığı bir dönemdi. Babacan da oradaydı.

2012 Mart’ında “Türkiye gerçek anlamda hukuk devleti olmadıkça, birinci sınıf ekonomi olamaz ve demokrasi olamaz. Hukuk devleti olmayan bir Türkiye’nin dünyanın ilk 10 ekonomisi olması bir hayal” diyordu. Ama 3 yıl daha bakanlık koltuğunu korudu.

Özeleştirinin kurumsalı

DEVA Partisi’nin programının girişindeki “içindekiler” başlıkları ve ilk başlığın “Özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu demokrasi” olması, öncelik sırasındaki ana başlığın ne olduğunu söylüyor.

Partinin programı, Türkiye’nin son 10 yılda neyi yanlış yaptığının, neyin düzeltilmesi gerektiğinin bir manifestosu olmuş.

Her ne kadar “bu yeni bir parti, yeni bir program” denilebilecek olsa da; Babacan özelinde, kişisel olarak yapması beklenen bir özeleştirinin kurumsal düzeyde partinin programında vücut bulmuş bir özeleştiri olduğuna hiç şüphe yok.

Bu bir Babacan özeleştirisi olsa da bireysel olarak da bunu açık biçimde ifade etmesi beklenir.

Bu, hem son 17 yılda iktidarda olup da bugün neyin yanlış olduğunu fark edenlerin, hem de bugün bu partiyi kuranlar arasındaki görece genç kuşak yeni siyasetçilerin yaşayarak gördükleri deneyimleri ve eleştirileri içeriyor olasılıkla.

Bunun muhalefet bloku açısından da değeri var.

Türkiye bugünkü eğriliği düzeltecekse bu toplumsal mutabakatla, uzlaşmayla olacak. Bu sadece “bir defalık” uzlaşma değil; ülkenin bundan sonraki yolculuğunun kilometre taşları olacak ilkeler, kurumlar ve kuralları olacak.

DEVA Partisi’nin programı, hiç itiraz etmeden her kesimin üzerinde uzlaşacağı temel başlıkları içeriyor. İçeriyor çünkü; muhalefet blokunun da son 10 yılda dile getirdiği temel unsurlar bunlar.

Bireyi devlete karşı koruma

Program, sağ muhafazakâr-merkez eğilimle belki de ilk kez “bireyin özgürlüklerini devlet karşısında korumayı”, bunun da yargının işi olduğunu vurgulayan, bireyi önceleyen bir duruş sergiliyor:

“Yargının en önemli varlık sebebi, bireylerin hak ve özgürlüklerini devlet karşısında korumaktır. Yargı; bireylerin hak ve özgürlüklerini güvence altına alabilmesinin, herkese hak ettiğini teslim edebilmesinin ve adil kararlar verebilmesinin bir gereği olarak bağımsızlık zırhıyla donatılır. Yargıya tanınan bu ayrıcalık, adaleti sağlama amacına yöneliktir.”

 Ekonomi politikası ve durum tespitinde şu sözler dikkat çekici:

“Parti olarak, ülkemizde yaşanan toplumsal huzursuzluğun ve ekonomik krizin temelinde hukuk sistemimizin güvenilirlikten ve öngörülebilirlikten uzak istikrarsız yapısının yattığına inanmaktayız. Hukukun sağladığı istikrar ortamında güvensizliğin ve belirsizliğin azalacağına, üretim ve yatırım kararlarının korkusuzca ve güvenle alınacağına, böylece kalkınma sürecimizin hızlanacağına inanıyoruz”.

Programda Merkez Bankası’nın ve düzenleyici denetleyici kurumların bağımsızlığı ile kurumsal kapasitelerinin güçlendirileceğine işaret ediliyor.

Yine güncel sorunlara parmak basılmaya özen gösterilmiş; TÜİK’e güçlü bir bağımsızlık kazandırılarak kurumun yayımladığı istatistiklerin güvenilirliğinin arttırılacağı vurgulanıyor.

Varlık Fonu’nın kamu mali yönetiminde bütünlüğü bozduğu ve bunun gibi bütçe dışı ve denetimden muaf yapılara son verileceği taahhüt ediliyor.

Tabi bir de vergi ve prim affı uygulamalarına gidilmeyeceği sözü veriliyor.

Dolaylı olarak BDDK’nın düzenlemelerini bankacılık sektöründe kamu ve özel bankalara eşit ve şeffaf biçimde uygulamadığı söyleniyor, bunun yapılmayacağı yazılmış. Ayrıca hükümetin ve BDDK’nın ilgili mevzuat dışına çıkarak bankaların kararlarına ve yönetimlerine müdahale etmesini önleme konusunda söz verilmiş.

Diyorum ya; bugün ne yanlış yapılıyorsa parti programına bunlar işlenerek düzeltme taahhüdü konulmuş.

Kamu bankalarının sektör içinde rekabeti bozmalarının engelleneceği, bu bankaların siyasi baskılarla iş yapmalarının önüne geçileceği anlatılıyor. Bir de üst yönetime atamaların objektif ehliyet ve liyakat kriterleri çerçevesinde yapılacağı vurgulanmış.

Babacan’ın kamu bankalarından sorumlu olduğu hatırlanırsa bu bankaların yönetimlerine atanan kimilerinin evinden “kutu kutu dolar çıktığı” da hatırlanırsa hafif tonlu bir ‘ders almışlık’ kokusu da sezilmiyor değil.

Mali kural çapası

Yine Babacan’ın içinde ukde kalan “mali kural” konusu programa girmiş. Babacan 2010 yılında mali kural uygulamasına başlamak için hazırlık yapmış, ancak Başbakan Erdoğan bunu rafa kaldırmıştı. Şimdi kurduğu DEVA partisi programına yerleştirmiş; “Mali disiplin anlayışını kalıcı hale getirmek ve öngörülebilirliği arttırmak amacıyla, temel bütçe büyüklüklerine ilişkin daimî nitelikteki bazı sayısal hedefler, sınırlamalar ve ilkeler belirlenmesini içeren “Mali Kural” uygulamasını hayata geçireceğiz.”

Dikkat çeken bir diğer başlık da Kamu Özel İş birliği (KOİ) uygulamalarına dair. Malum “koşullu yükümlülükler” içeren köprü, otoyol, havalimanı, şehir hastaneleri gibi projelerin izleyen yıllarda bütçeye ne kadar yük getireceği şeffaf biçimde açıklanmıyor. Program, bu konuda bir çerçeve mevzuat çıkarılacağını, KÖİ modelinin, faydalanıcıların yaptığı ödemelerle kendini finanse eden projelerle sınırlı tutulması esasına dayanacağını söylüyor. Bu projelerin fizibilite çalışmalarına paydaşların katılımının, ihalelerde eşitliğin, şeffaflığın ve rekabetin arttırılmasını ve bu projelerin bağımsız denetime tabi tutulmasının sağlanacağı vurgulanıyor. Bir de, bu projelerin bütçe üzerindeki yükü, verilen garantilerin kapsamı, gerekçeleri, süreleri gibi bilgilerin düzenli olarak kamuoyu ile paylaşılacağı yazılmış.

Uğur Gürses

(*) Duvar English için 12 Mart’ta yayımlanan yazım