Ekonomi

Covid-19: Yoksulluk salgını

Covid-19 salgınına yönelik en sıkı karantina koşulları Mayıs’ta uygulandı. Kentler arası seyahat uygulanırken, sokağa çıkma yasaklarının da en fazla uygulandığı bir ay oldu. Resmi ve dini bayramların hafta sonu ile birleştirilmesiyle ilan edilen sokağa çıkma yasakları, nüfus yoğunluğu yüksek olan büyük kentlerde toplam 13 gün uygulandı. 1 Haziran tarihi ile bu yasaklar kalktı. Kademeli olarak da uzaktan çalışma uygulamasına giden şirketlerin de sınırlı da olsa ofis ortamlarını açtığı görüldü.

Haziran ayı başındaki ilk veriler, yasakların kalkması ile ekonomik faaliyetin nasıl bir “dönüş” içinde olduğuna dair sayılar içeriyor.

Ekonomik faaliyetin iyi bir göstergesi olan elektrik tüketimi Nisan ayında önceki yılların ortalamalarına göre yüzde 18’e varan düşüş gösterirken, Mayıs’ta yüzde 10-18 düşüş bandında seyretti. Haziranın ilk haftasında ise elektrik tüketimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 16.5 aşağıda. İkinci hafta ise yüzde 11 aşağıda gösteriyor.

Salgının başlaması ile birlikte nakit tutma eğiliminin hızla arttığına, hatta bunun rekor düzeyde olduğuna tanık oluyoruz. Ekonomide dolaşımda bulunan TL banknotların göstergesi olan emisyon miktarı, şubat sonundaki 160 milyar TL’lik seviyesinden 71 milyar TL artarak 231 milyar TL’lik rekor zirvesine 22 mayısta ulaştı. Nakit para talebinin başka hiçbir dönemde bu şekilde arttığı görülmemişti. Türkiye’de hane halkı ve şirketlerin TL banknot tutma eğiliminin böyle “patlaması”, bunun alışverişe yansıdığı anlamına gelmiyor. Çok açık ki ihtiyat saiki ile bankalardan çekilen TL banknotlar, ticari kanala oradan da bankacılık sistemine geri dönmüyor, elde tutuluyor. 10 Haziran itibariyle 221 milyarlık emisyon miktarı, bize bunu teyit ediyor.

Nitekim kredi kartı ile yapılan harcamalar da nisan ayında geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18 aşağıda iken, mayısta yüzde 8.9 aşağıda görünüyor. Haziranın ilk haftasında ise değişim yüzde 40’a yakın bir artış gösterdi. Bu çok hızlı toparlanma mı, yoksa karantina koşullarının kalkması ile aşırı düşmüş ve ertelenmiş talebin piyasaya dönüşü mü bilmiyoruz?

Makro tahminler

Küresel ekonomiye dair ilk tahminleri yapan IMF’nin ana senaryosunda 2020’de Türkiye’nin yüzde 5 küçülmesini, 2021’de de yüzde 5 büyüme tahmin ediyordu. Ana senaryo haziran sonu gibi salgının kontrol altına alınacağı varsayımı içeriyordu. Eğer salgın uzun sürerse yüzde 3 ilave küçülme yani toplamda yüzde 8 küçülme öngörülüyordu.

Dünya Bankası da bu hafta yayımladığı Küresel Görünüm raporunda Türkiye’nin yüzde 3.8 küçüleceğini, 2021’de ise yüzde 5 büyüyeceğini tahmin ediyor.

OECD de yayımladığı Ekonomik Görünüm raporunda Türkiye’nin 2020’de yüzde 4.8 küçüleceğini, 2021’de ise yüzde 4.3 büyümeye geçeceği tahmininde bulunuyor. OECD, salgında ikinci bir dalga halinde bu tahminlerin sırasıyla yüzde 8.1 küçülme, yüzde 2 büyüme olacağını vurguluyor. Bu tahminlere bakılırsa Türkiye 2021 sonunda bile 2019 milli gelir sayılarına ulaşamayacak.

Bunu tek bir anlamı var; işsizlik çığ gibi büyürken, yoksulluk da daha geniş bir kitleye yayılacak.

Önceki gün mart ayı işgücü istatistiklerini açıklayan TÜİK’in yayımladığı verilere göre, ilginç bir tablo ortaya çıktı. Bir taraftan istihdam sayıları yani çalışan sayısı azalırken, diğer taraftan da işgücüne katılım düştü. Bu durum, çok doğal olarak işsizlik oranını aşağı çekti. Bu tartışma yaratsa da bu dönemde sayılara klasik tanımlar çerçevesi dışında bakmak gerekiyor.

Mart ayı verilerine göre (Şubat-Mart-Nisan) son bir yılda 1 milyon 662 bin kişi işini kaybetti. Sadece mart ayında işini kaybedenlerin sayısı 1 milyon 3 bin kişi.

Son 1 yılda işgücündeki azalış 2 milyon 235 bin kişi olurken, sadece son bir ayda işgücünden çekilenlerin sayısının 1 milyon 35 bin kişi olduğu görülüyor. Bunun salgın nedeniyle sokağa çıkma yasakları ve iş yerlerinin kapalı olması ile ilgili olduğu açık. İşgücüne katılamayanlarda iki kesim hızla yükseliyor; iş bulma ümidi kalmayanlar ile iş aramayan ancak her an çalışmaya hazır olanlar. Bu iki gruptaki bir yıllık artış 1.4 milyon kişi. Tabi bunun da sadece mart ayındaki artışı 521 bin kişi.

Bir başka dikkate alınması gereken unsur da istihdam içinde görünen ancak iş başında olmadıkları için kısa çalışma ödeneği alan ya da zorunlu izin uygulaması sonucunda işsizlik ödeneği alanlar var. Bu kişiler “eksik istihdam” olarak tanımlanıyor ve mart ayı istatistiklerine yansıyan kısmının 1 milyon 57 bin kişi olduğu görülüyor. Kısa çalışma ödeneğinin mayıs verileri ile birlikte sayısının 4.5 milyon kişiye ulaştığı düşünülüyor.

DİSK Araştırma Merkezi, İLO’nun geniş işsizlik tanımına göre işsiz kişilerin sayısının 8.9 milyon kişi, Covid-19 salgını ile bu sayıya 6 milyon kişinin eklendiğini ve toplamda 13.3 milyon kişiye çıktığını hesaplıyor.

Kaynak: DİSK AR

Son bir yılda sektörel olarak, tarımda 538 bin, inşaatta 248 bin, hizmetlerde ise 903 bin kişinin işini kaybettiği, nisan ve mayıs işgücü verileri geldiğinde bunun devam ettiğini de göreceğimize göre; salgından en çok etkilenen kesim niteliksiz-mesleksiz işgücünün olduğu çok açık. Bu da başka bir yere getiriyor.

Covid-19 krizi hangi vadede atlatılırsa atlatılsın geniş bir çalışan kitle üzerinde, ama özellikle niteliksiz işgücü üzerinde hasar bırakacak. Hem gelir kaybı hem de iş kaybı olarak. Bunun sonucu ise eşitsizliğin daha kitlesel hale gelmesi, yoksulluğun yayılması demek.

Dünya Bankası, salgın öncesinde dünyada aşırı yoksul (günde 1.9 doların altında geliri olan) sayısını 595 milyon tahmin ederken, salgın sonrası Nisan ayı tahminlerinde 665 milyon kişi, şimdi ise 684 milyon olarak tahmin ediyor. Kötü senaryoda ise bunun 712 milyon kişiye çıkması olasılığını da hesaplıyor. Özeti, sağlık krizi toplum sağlığı ve ekonomilerin üzerinden silindir gibi geçerken, en uç noktada geride 100 milyon aşırı yoksul bırakarak geçecek. Orta gelir grubundan yoksullaşacakların hesabı ise şimdilik bilinmiyor.

Covid-19’un işletmelere etkisi

Tam da salgın sonrası ekonominin geleceğine dair kaygılar yükselirken, durum ve hasar tespiti ile gelecek öngörüleri ölçümü içeren bir saha çalışması, “Hedefler için İş Dünyası Platformu Kurucu Başkanı Ümit Boyner tarafından kamuoyuna sunuldu.

TURKONFED ve TÜSİAD’ın kurucusu olduğu “Hedefler için İş Dünyası Platformu”, 11-22 Mayıs 2020 tarihlerinde, Covid-19 krizinin işletmeler üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlayan ikinci bir anket uygulamış.

TÜRKONFED, TÜSİAD ve UNDP koordinasyonunda, toplam 619 firmanın katıldığı anketle, Covid-19 krizinin işletmeler üzerindeki etkileri, krizin seyrine ilişkin öngörüleri ve ne gibi tedbirlere ihtiyaçları bulunduğu hakkında 26 soru ile ölçülmüş. Anketin analizini de Politik Analiz Laboratuvarı Yönetici Ortağı Esen Çağlar yapmış. Çıkan sonuçlar şöyle:

  1. Faaliyetlerini tamamen durdurmuş olan firmaların oranı Mart – Mayıs arası düşmüş. Firmaların yüzde 39’u faaliyetlerini azaltarak devam ediyor.
  2. Mart anketinde firmaların yüzde 31’i işletme faaliyetlerinin tamamen durduğunu belirtmişken, Mayıs anketinde yüzde 22’si faaliyetlerinin tamamen durduğunu belirtmiştir.
  3. Mart’tan Mayıs’a, krizin firmaları etkileme düzeyinde az da olsa bir düşüş izleniyor; olumsuz etkilenen firmalar Mart’ta yüzde 85 iken, Mayıs’ta bu oran yüzde 78’e düşmüş.  Krizden en yoğun etkilenen firmalar yüzde 69 ile mikro firmalar iken bu oranın büyük firmalarda yüzde 31 olduğu görülüyor.
  4.  Firmaların genelinde ciro kayıpları görülürken, yüzde 53’ünün cirosu yarıdan fazla azalmıştır. Bölgeler içerisinde en fazla ciro kaybı yaşayan firma oranı yüzde 90 ile ankete katılan Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinden oluşan grupta gerçekleşirken, yüzde 86 ile İstanbul takip etmektedir.
  5. Firmaların yaklaşık yarısı ödemelerini yapmakta zorlanırken, ciddi oranda güçlük çekenlerin oranı yüzde 17’dir. Konaklama ve yiyecek sektörünün yüzde 48’i aynı soruya çok zorlandıklarını belirtirken imalat sanayinde bu oran sadece yüzde 7’dir.
  6. Mikro ölçekli firmaların yüzde 33’ü ödemelerinde çok zorlandıklarını belirtirken büyük firmalarda bu oran sadece yüzde 2 olmuştur.
  7.  Ankete katılan firmaların yüzde 76’sı çalışan sayısının değişmediğini belirtmiştir. Çalışan sayısının yüzde 50’den fazla azaldığını belirten firmaların büyük çoğunluğu mikro ve küçük ölçekli firmalardır.
  8. Covid-19 krizinin devamı durumunda firmaların yüzde 48’i sermayelerinin en fazla 3 ay yeteceğini belirtmiştir. Yüzde 22’si ise sermayelerinin ya yetmediğini ya da en fazla bir ay yeteceğini söylemiştir.
  9. Suriyelilerce kurulmuş firmalar krizden daha fazla etkilenmiştir. Suriyelilerin kurduğu firmaların yüzde 38’i Mayıs ayında faaliyetlerinin tamamen durduğunu belirtmiştir. Bu oran Türkiye geneli mikro ve küçük firma grubunda yüzde 30, Türkiye geneli tüm firmalarda ise yüzde 22’dir.
  10. Firmaların yüzde 64’ü yeni yatırım ve büyüme planlarını ertelemiştir. Firmaların yarısına yakını devlet desteklerinden faydalanırken, yüzde 47’si yeni borç almış veya borcunu yapılandırmıştır.
  11.  Ankete katılan firmaların yüzde 44’ü Kısa Çalışma Ödeneği desteğinden faydalanmıştır. Kısa bir süre içinde kısa çalışma ödeneği desteğinin mikro ölçekli firmalara kadar nüfuz edebildiği görülmektedir. Buna göre, söz konusu destekten ankete katılan küçük ve orta ölçekli firmaların yüzde 51’i, büyük ölçekli firmaların ise yaklaşık yüzde 56’sı yararlanmıştır.
  12. Personelinin yarısından fazlası uzaktan çalışabilen firmaların oranı yüzde 41’dir.
  13. Covid-19 krizinin özellikle çocuk bakımı, hasta bakımı, hijyen ve gıda güvenliği gibi aile ve ev-içine ilişkin sorumlulukları artırması ile özellikle kadın çalışanlar üzerinde daha yoğun bir etki oluştuğu ifade edilmiştir.
  14. Firmaların yüzde 34’ü Covid-19 krizinin etkisi ile ortaya çıkan koşulların kadınları erkeklere oranla daha fazla etkilediğini ifade etmektedir. Bu algı, kadın yöneticisi olan firmalarda daha belirgin hale gelmektedir.
  15. Firmaların toparlanma sürecine ilişkin öngörülerinde mart ayından bu yana önemli değişiklikler olmuştur. Krizin 2021 ve sonrasını da etkileyeceğini düşünen firmaların oranı kayda değer bir yükselişle Mart’taki yüzde 11’den Mayıs’ta yüzde 48’e yükselmiştir. 
  16. Firmaların bugünkü risk algıları itibarıyla, bu kriz mali bir krizden ziyade iç ve dış talep krizi olarak görülmektedir. İç talep yetersizliği ve dış talep yetersizliği (ihracat pazarlarında daralma) firmaların en yüksek risk atfettiği başlıklar olarak öne çıkmıştır.
  17. Mikro ve küçük firmaların yüzde 51’i ikinci bir salgın dalgasına hazır değildir. Suriyelilerce kurulmuş firmalarda bu oran yüzde 78’e yükselmektedir.
  18. Firmaların yüzde 62’si zorunlu ödemelerinde ertelemeye ihtiyaç duymaktadır. Kısa vadeli ek sermayeye ihtiyaç duyan firmaların oranı yüzde 38’dir.
  19. Firmaların yüzde 68’i Covid-19 salgını sonrası dönemde sektörlerinin önemli ölçüde değişeceğini düşünmektedir. Özellikle küçük ölçekli firmaların değişim beklentisi daha yüksektir.

Sunumun analizini yapan Esen Çağlar’ın da UNDP Türkiye temsilcisi Clauido Tomasi’nin de dikkat çektiği konu, “eşitsizliklerin daha da artarak devam etmesi”. Başta ciro kaybı olmak üzere belli başlı konularda zorluk yaşayan firmaların, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinden oluşan grupta olması belirgin biçimde göze çarpıyor.

Uğur Gürses

Sonuçları okumak için, aşağıdaki dosyayı indirebilirsiniz:

Covid-19 Krizinin İşletmeler Üzerindeki Etkileri
İkinci Anket (11-22 Mayıs 2020)
Sonuç Raporu

Ekonomi, para politikası, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomik krizin Brunson’la ilgisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için buluduğu ABD’de Reuters’a konuştu. Bu konuşmada, konu ekonomik krize geldi. Erdoğan’ın sözleri şöyle:

“Brunson olayının bizim ekonomimizle yakından uzaktan alakası yoktur. Bir ekonomik sıkıntı yaşandığında benim, ‘Bu bizim şu anda teğet geçecektir’ demiştim. O sıkıntıyı aştık, Türkiye ekonomik rahatlama sürecine girdi. Şu an ekonomik sıkıntı abartılacak bir sıkıntı süreci değildir. Türkiye kendi imkanlarıyla bunu aşacaktır. Bunun emareleri görülüyor. Bunun Brunson’la yakından uzaktan alakası yoktur.”

Erdoğan, bir süredir krizin “geçici” olduğunu, “aşılacağı” vurgusunu yapıyor. 2009’da küresel krizde söylediği “teğet geçecek” sözünü de hatırlatarak.

Şu vurgu hemen dikkat çekti: “şu andaki ekonomik sıkıntı…” “….bunun Brunson’la yakından uzaktan ilgisi yoktur.”

Oysa hem Erdoğan hem de partisi ve yakın çevresi bu yüzden “ekonomik savaş açıldığı” temasını nerdeyse tellal tutarak ilan etmişlerdi. Hükümet yakını ya da yakın duran medya da bu tema üzerinden yorumlarla ABD’ye veryansın edilmişti.

Peki durup dururken ne oldu da Erdoğan, en fazla “ekonomik sıkıntı” olarak adlandırdığı ekonomik krizle Brunson krizini ayrıştırma ihtiyacı duydu?

Bunları başında şu geliyor; hem “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin” başladığı 9 Temmuz haftasından itibaren giderek şiddetlenen, Ağustos başındaki rahip Brunson krizi ile patlak veren bir durumu yazmıştım: Döviz mevduatlarında çekiliş.

Sadece 17 Ağustos haftasında 7.5 milyar dolarlık bir döviz hesabı azalışı dikkat çekiyordu. Bunun nedeni, Brunson krizine bağlı olarak ABD’nin yaptırım kararları idi.

Döviz kurunun patlaması, yani TL’nin değer kaybının şiddetlenmesi, buna karşı Merkez Bankası’nın elinin tutulması bugün içinde bulunduğumuz krizi tetikleyen unsurlardı. Ana unsur 10 yıla yakındır ekonominin yapısal sorunlarının içten içe çürümesi ve Türkiye’nin giderek hukuku kaybetmesi, demokratik değerlerden uzaklaşması, medya ve ifade özgürlüğünün kafese konulması.

İşte bu yüzden, Rahip Brunson krizi ve ardından ABD yaptırımlarını izleyen günlerde, “ekonomik saldırı altındayız” sözleri ile bizatihi Ankara, içeride krizi derinleştirdi. Vatandaş ABD’den çok, kendi hükümetinin kısıtlayıcı bir yola girmesinden korktu.

Asıl soruya dönelim:

Erdoğan neden Rahip Brunson krizi ile ekonomik krizi ayrı tutmaya çalışan bir açıklamaya yöneldi?

Yanıt belli; Rahip Brunson 12 Ekim’de bırakıldığında kur biraz gerileyecek ve vatandaş soracak: “Neden bu krizi yarattınız neden ekonomiyi hasar getirdiniz? Neden Merkez Bankası’nın elini tuttunuz?

İşte bu yüzden “hakimler bağımsız”, “Merkez Bankası bağımsız” sözleri vurgulanıyor.

Muhtemeldir ki; kamuoyu anketlerinde de toplumun ekonomik krize bakışının değiştiğini de görüyor olmalı.

Yargının Ankara’ya bakmadan bağımsız karar aldığına olasılıkla kendi seçmenleri bile mutlak biçimde inanmıyor. Ne de Merkez Bankası’nın Ankara’da Külliye’ye bakmadan karar aldığına…

Sanırım “mahkemeler bağımsız, bir kriz olduysa da bunun iradesi bizde değil” özetli bir dışsallaştırıcı bir açıklama olmuş ABD’deki açıklama. “Dış güçler saldırıyorsa neden önlem almadınız?” sorusunu karşılamak için.

Geçmişteki ekonomik dalgalanmalar, çalkantılar sonunda geçip gittiğinde işler normale dönebiliyordu. Çünkü sermaye akışı devam ediyordu. Ama bu defa farklı olduğunu herkes görebiliyor. O yüzden “siyasi faturadan” kaçış kolay olmayacak.