Bankacılık, Fintech, Teknoloji, Yeni Çağ

Dijitalde bulut, klasik bankacılığı unut

Türkiye’de “İstanbul Finans Merkezi” olarak adlandırılan Ataşehir’deki gayrimenkul alanındaki bazı inşaat alanlarının Türkiye Varlık Fonu’nca satın alınmasına dönük anlaşmaların yapıldığı açıklaması yapıldığı günlerde, Microsoft’un davetlisi olarak Londra’da “Bankacılıkta Dijital Farklılaşma” konulu toplantıya katılıyordum.

Türkiye inşaattan finans merkezi çıkarmaya çalışırken, dünyada bankacılık dijitalde yapay zekaya, açık bankacılığa ve “buluta” giriyor.

Öyle ki küresel finans merkezi olma yarışında, Abu Dhabi’nin yenilikçi adımlardan birini attığını orada öğrendim. Yapılan şuydu; dijital işlemlere dayalı dünyanın ilk dijital ticari banka lisansı Anglo-Gulf Trade Bank’a (AGTB) verilmişti. Öyle ya kurumsal bankacılık hizmeti veriyorsanız “bankoya” ihtiyaç yok. Akreditif açmaktan, kredi işlemlerine, tüm ticari işlemleri dijital kanaldan yapmak mümkün.

Geçmişte bankalar, artan ölçüde teknoloji kullanan finansal kurumlar halini alırken; şimdi teknoloji içinde bankacılık hizmetleri yer almaya başladı.

Bundan yaklaşık 30 yıl önce 1989-1993 yılları arasında Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın ODTÜ’de yeni PC’lerin hizmete girmesi nedeniyle “kurdele keserek” açılış yaptığı sahne akıllarda.

Teknoloji geçmişte “hardware” yani fiziksel haliyle bilgisayar demekti. Bugün o bilgisayarların ekranı, klavyesi değil, “aklını” konuşuyoruz; yani öğrenen makinaları, işleri fiziksel mekandan çok uzakta “bulutta” yapan teknolojiyi.

Microsoft’un Finansal Hizmetler Bölümü’nün Avrupa, Orta Doğu ve Afrika Bölgesi’nden sorumlu yöneticisi Patrice Amann da bunu hatırlatarak başladı konuşmasına; bu yıl Londra’da yapılan Finansal Hizmetler Konferansı SİBOS’un ilk yıllarında, bankacılara bilgisayar sergisi açıldığını ama şimdi giderek teknolojinin dijital bankacılık hizmetlere yazılım, bulut ve yapay zekaya kaydığını anlattı.

Patrice Amann

Amann, “finansal hizmetler sektörü, diğer sektörler gibi baskı altında; kesintiye uğrama ve aracılığın ortadan kalkması gibi tehditler, karmaşık regülasyon ortamı, dolandırıcılık ve siber suçlar, kullanılan eski sistemlerin yükü gibi baskılar. Amann, şirketlerin bunun için; düzenlemelerle uyumu kaybetmeden yenilikçi ve bir adım önde olabilmeleri için dönüşüm içinde olmaları gereğine işaret ediyordu.

90’lı yıllarda teknoloji hızla bankacılığa yerleşirken, artık bankacılık teknolojide yerini buluyor. Apple, Google, Microsoft finansal hizmetleri içine almaya başladı. Bu şirketler yazılım ve uygulamalarla, “bulut” içinde hız ve verimli işlem olanağı sunuyorlar.

Yapay zekâ, makine öğrenmesi, “derin öğrenme” gibi algoritma ve büyük veri setlerine dayanan işlemler, giderek insan gücüne daha az inisiyatif bırakarak, hızlı biçimde yapılabiliyor. Tekrarlanan işlemlerde, müşterinin alışkanlıkları, rutini makinalarca öğreniliyor, sonraki işlemlerde “ne yapılacağı” biliniyor.

Microsoft geçmişin “yazılım firması” olmasının çok ötesine geçmiş ve finansal hizmetler konusunda da iddialı. Farklılaştırılmış müşteri deneyimi, temel bankacılık ve modern ödeme sistemleri, şirketlere uyum ve düzenleyici gereklilikler konusunda risk yönetimi ile çalışanlara yardım ve karar almada gereken bilgi hizmetini veriyorlar.

Toplantıda, en temel sorunlardan birinin düzenleyici kurum ve uygulamalarla uyumun sağlanması olduğu, bunun da yapay zekâ ve bulut teknolojisi ile hızla ve güvenli biçimde yapılabildiği anlatıldı.

Bankacılık, genel olarak finansal hizmetler güven ve itibara dayanır.

Eğer dünya bankacılık ve finansal hizmetlerin teknoloji şirketlerince verildiği bir yere doğru gidiyorsa ki öyle; dayanılacak güven ve itibarın teknoloji şirketlerinde olması gerekiyor.

Öyleyse mülkiyet ve hassas bilgilerin, ihmal veya kasıtlı olarak kötüye kullanılmasına karşı korunması da giderek daha önem kazanıyor.

Microsoft gibi teknoloji şirketlerinin finansal kesime hizmet sunması işleri ilginç başka bir boyuta taşıyor.

Örneğin bankacılık otoritelerinin bulut teknolojisine mesafeli durmayı bırakarak yakınlaşması şu olanağı da beraberinde getiriyor; birincisi finansal hizmetler kesimindeki şirket ya da bankaların bulut teknolojisine ağırlık vermesi, ticari iş alanını büyüttüğü gibi, hem kendilerinin düzenleyici kurumların düzenlemelerine uyumuna hem de düzenleyici kurumların bu uyumu denetlemesi ve incelemesine kolaylık sağlıyor.

Herhangi bir bankacılık düzenleme ve denetleme kurumu, ilgili kurumun sunucusuna bağlanarak veri denetimi yapmak yerine çok daha büyük bir bulut bağlantısı ile geniş çaplı denetim ve karşılaştırma olanağına sahip olabiliyor. Tüm bankaların bulut sisteminde olması, denetleyici ve düzenleyici kurumlara politika oluşturma ve tasarımında da müthiş bir hız ve analiz kapasitesi sağlayabilir.

Yapay zekâ ve bulut teknolojisi, rekabetçiliği iyileştiren, büyümeyi sürdüren, müşteri deneyimini ayarlayan, değişen düzenlemelere uyum ve siber güvenlik tehditlerine karşı koruyan bir bileşimle yeni bir aşamaya geçiyor.

Örneğin Microsoft kendi bulut sistemi olan Azure üzerinden, Bank of New York-Mellon ile entegre ederek ödeme sistemleri platformu olan SWİFT’e bağlantı sağlayan ilk bulut sağlayıcı olmuş.

Bulut tabanlı sistemlerin, genelde finansal hizmetlere, özel de ödeme sistemlerinde yapay zekâ aracılığı ile çeşitli dolandırıcılık ve siber hırsızlıklara karşı işlem ve girişimlerde sürekli öğrenen, hesap ve ödemeleri güvenli hale getiren yapısı dikkat çekici.

Dijital bankacılıkta müşteri deneyimi daha kişiye özel hale geliyor. Yapay zekâ ve “öğrenen makineler” sayesinde, kişi ya da kurum müşterinin ihtiyaç, talep ve profiline göre artık teknoloji şirketleri bankaların önüne geçmeye aday.

HSBC’nin geçen hafta ilan ettiği yenilikçi adımı, akıllı cep telefonu üzerinde geliştirilen uygulama ile bir ülkede hesabı olmayan müşterinin bankaya gitmeden o ülkedeki muhataplarına banka garantisi, “teminat mektubu” verebilmesi. Bu başlı başına bir devrim.

Bugün bankalarda şube ya da merkezde birkaç kişi tarafından hayata geçirilebilen müşteri tanıma süreci, yapay zeka ve algoritmalarla öğrenen bulut işlemcilerce çok daha kurumsal bir “müşterini buluta çıkar” ilkesi haline geliyor. Bunun üzerinden çok daha ayrıntılı biçimde müşteri memnuniyeti profili de çıkarılarak finansal hizmetlerin iyileştirilmesi mümkün olabiliyor.

Diğer tarafta ise özellikle finansal suçlar ve para aklama konusunda regülasyonlara uyum süreci bulut ve yapay zeka ile çok daha algoritmik biçimde kontrol altında oluyor.

Bunun farkında olan yatırım bankaları ve ticari bankalar, teknoloji sunan şirketlerle birlikte çalışıyorlar.

Microsoft’un dijital bankacılıkta “başarı hikayesi” çıkardığı iş ortaklığındaki örneklerden biri, yazının başında bahsettiğim, dijital işlemlere dayalı dünyanın ilk dijital ticari banka lisansı alan Anglo-Gulf Trade Bank.

Daniel Gould

Anglo-Gulf Trade Bank CEO vekili Daniel Gould da oradaydı ve ayrıntılı bilgi verdi

Bir başka yeni ve önemli bir kırılma örneği, SWİFT’in iki bulut seçeneğini sunması.

Birincisi müşterisi olan finansal kurumların, SWİFT’in kendi yöneteceği bulut altyapısı üzerinde çalışabilecek olmaları. İkincisi de Microsoft Azure bulut tabanı üzerinden bağlantı sağlamaları.

Bank of New York Mellon için SWIFT ve Microsoft’un bulut tabanlı ödeme mesaj sistemi kurması ikinci seçeneğe iyi bir örnek. Sistem, SWİFT’in altyapı ve ödeme sistemini Microsoft’un bulut sistemi olan Azure üzerine kurulması ve buradan gerçek zamanlı ödeme yapılmasını sağlamış.

Belçika merkezli SWİFT’i, 200’ün üzerinde ülkede 11 binden fazla banka kullanıyor. Mevcut hali ile her banka SWİFT’in yazılımını kendi yerel merkezlerinde kurarak çalışırlarken, bulut tabanlı çalışanlarda buna ihtiyaç olmuyor. Bu da hem yatırım hem de hız konusunda kazanç sağlıyor.

Bir başkası Deutsche Bank ve Deutsche Telekom gibi şirketlerin dijital dönüşüm için çalışmaları. Deutsche Börse’un, Microsoft’un finansal hizmetler sektörü için sunduğu bulut hizmetini kullanması ve uyarlanması konusunda mesafe aldığı da not ediliyor.

Bir başka örnek, HSBC Bankası’nın Hong Kong’da Microsoft Azure bulut tabanına dayanan ödeme uygulaması PayMe’yi kurması güzel bir örnek; 1.5 milyonun üzerindeki kişinin, cep telefonu üzerindeki uygulama ile nakit kullanmadan birbirlerine serbestçe ödeme yaptıkları anlatıldı. İşlemlerin yüzde 98’inin 500 milisaniyede gerçekleştiği ölçülmüş.

Bu şirketlerden biri de İsviçre’nin küresel bankası UBS. Dünyanın en büyük servet yönetim kanalı olan UBS, Dijital dönüşümü güçlendirmek, kritik iş uygulamalarını modernize etmek ve dijital kanalları büyütmek için Microsoft Azure’un bulut teknolojisini kullanmaya başlamış. Her birinin farklı tercih ve yatırımcı profili taşıyan varlık yönetimi müşterileri için robotik finansal danışmanlık hizmeti geliştirmiş.

Tanja von Ehrlich-Treuenstätt

Toplantıda konuşan UBS’in yenilikçi ürün geliştirme bölümünden sorumlu Tanja von Ehrlich-Treuenstätt’ın özgeçmişi dikkatimi çekti; ekonomi eğitimine, oyun teorisi doktorası eşlik ediyordu.

Bulut merkezleri sözleşmelerle belirlenebiliyor, şeffaf biçimde denetlenebiliyor.

İsviçre ve Almanya’da bulut merkezleri kurulmuş.

Bulut teknolojisi alanında dünyanın önde gelen şirketleri şunlar: Amazon Web, Microsoft Azure, Google Cloud, IBM Cloud, Rackspace Cloud.

İzlenimim, diğer şirketlerde farklı olarak Microsoft’un; finansal hizmetlerde, dijital bankacılıkta özel bir alan açmış olması.

Bankacılık, kredi kartları, ödemeler, para transferleri, online alışveriş dijitalde hızla artarken, geleceğin bir başka yaklaşan yıldızı dijital paralar olacak olasılıkla.

Gündelik kullanımdaki “itibari para” (fiat money) yerine dijital para, dijital merkez bankası parası, kripto paralara doğru kaydıkça; tüm bu hizmetlerin yapıldığı platformlar da “buluta” kayacak görünüyor. Orada da aranan yine güven ve itibar hissettiren platformlar olması ilk aranan özellikler olacak.

Yazının başında atıfta bulunduğum 90’lı yıllarda, bilgisayarı fiziksel olarak alıp masa üstüne koymak “modernite” olarak görülüyordu. Ancak bunu iyi ve hızlı kullanan o “moderniteye” sahip.

Şimdi de benzer bir yanılsama mümkün; tek başına müşteri odaklı yazılı ya da uygulama geliştirmek, finansal hizmetlerde dijitalleşmenin bugünün “modernitesi” değil. Bugünün “modernitesi”, bu dijitalleşmeyi kendi iş alanında toptan bir ekosistem haline getiren, bunu bir entegre kültür olarak ele alan yaklaşımda. Bu da “altı kaval, üstü şişhane” derme çatma yapılarla olmuyor.

2017’de 50.8 milyar dolarlık Fintech yatırımı tutarı 2018’de 111.8 milyar dolara çıkmış.

McKinsey’in Şubat 2019’da yayımlanan araştırmasına göre; ABD’nin 25 büyük bankası 2009’dan bu yana şube sayısını azaltmalarına karşın mevduat tabanları büyümeye devam etmiş. Yani, geleneksel biçimde şubelere dayalı bankacılığın eskisi gibi sürdürülmemesi dezavantaj getirmiyor.  Tersine dijital bankacılık arayışı, banka müşterileri arasında giderek artıyor. Hollanda, İsveç ve Fransa’da banka müşterilerinin yüzde 70’inden fazlası, dijital bankacılık ürünü satın alma eğilimi taşıyor.

Genel fotoğrafta da dijital satış penetrasyonu dijital müşteri aktivitesinin çok üzerinde bir hızla yükseliyor. Çoğu banka müşterisinin dijital kanallarda finansal ürünlere dair arayışı varken, çok az bankanın bu arayışı dijital kanallara etkili biçimde aktardığı not ediliyor. Dijital kanallarda dijital ürün kullanım arayışı, sunulan hizmetten daha hızlı gelişiyor.

Apple’ın 1.5 milyara yaklaşan akıllı telefon kullanıcısının olduğu düşünülürse Apple kredi kartı müthiş bir pazar payına aday. Facebook da çıkaracağı dijital para Libra ile potansiyel müşteri tabanı 2.4 milyar kullanıcı ile hazır.

Dünyada 5.5 milyar yetişkin var; bunların da 3’te ikisinin cep telefonu var. Giderek akıllı telefonlar dünyayı kaplıyor.

Peki mevcut bankalar ne yapacak? Herkesin aklına fotoğraf devi Kodak’ın, dijital fotoğraf devriminin herkesin cebine girmesi ile pazar çöküşü ve 2012’de iflas masasına başvurması, sonrasında da kaderin cilvesi, çoğu patent haklarını Google, Apple gibi şirketlere satması.

Dünyanın önde gelen Fintech otoritelerinden sayılan Chris Skinner da toplantıda yaptığı konuşmada, genç kuşak “unicorn” girişimlerine işaret ederek; mevcut finansal hizmet sunan banka ve kuruluşların değişime ayak uyduramaması durumunda güç kaybedeceklerine işaret etti.

Chris Skinner

Skinner’ın verdiği çarpıcı örnek, Stripe adlı ödeme platformunu kuran iki kardeşin başarısı. John Collison (1990) ve Patrick (1988) Collison adlı İrlandalı kardeşler 20’li yaşların başında 2010’da Stripe’ı kuruyor. Tam 6 yıl sonra Ekim 2016’da, 400 kişinin çalıştığı şirketin değeri 9.2 milyar dolara, Ekim 2018’de ise yaklaşık 1000 kişinin çalıştığı şirket değeri 20 milyar dolara ulaşıyor.

Patrick ve John Collision (Kaynak: Chris Skinner sunumu)

Skinner ABD bankacılık devi JP Morgan Chase’den örnek vererek devam ediyor; bankanın CEO’su Jamie Dimon’un akıllı davranarak JP Morgan’a yıllık 10.8 milyar dolarlık bütçeyle Fintech yatırımı yaptığını ve bu sayede “yaklaşan” tehlikeye önlem alarak bankayı yapay zeka, öğrenen makinalar, uygulamalar, açık bankacılık kullanan yapıya yaklaştırdığını, Ekim 2016’da 235 bin kişinin çalıştığı JP Morgan’ın borsa değerinin 245 milyar dolarken, Ekim 2018’de 165 bin kişiye düşmüş çalışan sayısıyla 365 milyar dolara çıktığına dikkat çekti. Çalışan başına şirket değerini iki kat artırmış olsa da, 20’li yaşlardaki iki genç girişimcinin geldiği çalışan başına şirket değerinin 10’da birinde.

Jamie Dimon (Kaynak: Chris Skinner sunumu)

JP Morgan’ın geçmişte 360 bin saat hukuksal mesai alan bir dokümanı işleme süresinin bir saniyeye düşürdüğünü ve bunun da 1500 avukatı azaltmak anlamına geldiğinin altını çiziyor. 165 bin çalışanının 50 bine yakın (Twitter ve Facebook’takilerin toplamından fazla) geliştirme ve teknoloji alanında eleman çalıştırdığını, bunun sonucu da “teknoloji şirketi bankacılık yapıyor” denildiğini vurguluyor.   

Skinner JP Morgan’ın teknoloji şirketlerince dağıtılan, “dağılan” değil, bizatihi “dağıtan” olmayı tercih ettiğine işaret ediyor.

Son bir not da yine güncel bir gelişme üzerine; deprem.

Microsoft’un toplantısında iken İstanbul’da Silivri açıklarında 5.8 şiddetinde bir deprem ve ardından artçıları oldu. Telefonların çalışmadığı, insanların yakınlarına ulaşamadığı haberlerde yer aldı.

Döndüğümde bankacı arkadaşlarıma sordum. “Disaster recovery” planları var mıydı? Aldığım yanıtlar arasında “bulutta var” seçeneği yoktu. İstanbul’un Avrupa yakasında genel merkezi olan bankaların Asya yakasında yedek sunucuları vardı.

Deprem gibi bir felakette, bankaların ne yapacağına dair “disaster recovery” planları olması gerekiyor. Yani potansiyel bir felaket sonrası insanların banka hesaplarına ulaşabilmesi, ihtiyaçlarını karşılayabilecek nakde ulaşabilmesi için sistemlerin çalışır ve ulaşılabilir olması gerekiyor. Bunların da yerleşik sunucuların farklı coğrafi merkezlere konularak yapıldığı biliniyor. Peki ya bulutta olsa daha erişilebilir ve çalışabilir olmaz mıydı?

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi

“Rating Karteli” neden kuruluyor?

Türkiye sadece hukukta, demokraside değil ekonomide de içine kapanan bir yapıya sürükleniyor. Ekonomi yönetimi krizin yapısal nedenlerini çözmek yerine, semptomlarını göz önünden kaldırmaya, serbest piyasa mekanizmasına ve fiyatlamalara “arka kapı” yöntemleriyle ve “telefon direktifleriyle” müdahale etmeye yönelmişti; şimdi de “ülkeye komünizm gerekiyorsa biz getiririz” kafasıyla Ankara güdümlü bir kredi dereceleme şirketi oluşturuyor. Ama bunun “komünizmle” ilgisi yok, tersine kartel kuruluyor.

Geçen haftaydı haber çıktığında; Bloomberg’in haberine göre, birkaç banka, Borsa yönetimi ve finans sektöründe bulunan birliklerden oluşan bir grup JCR Eurasia adlı yerel kredi dereceleme kuruluşunun çoğunluk hissesini satın almak için harekete geçmişlerdi.

Buna göre; JCR Eurasia adlı yerel rating şirketinin yüzde 82.06’lık çoğunluk hisselerini elinde tutan Orhan Ökmen ve Rafi Karagöl, bu hisseleri 13 milyon dolara satacaklardı.

Uluslararası Japon kredi dereceleme kuruluşu JCR (Japan Credit Rating Agency) ise yüzde 14.95’lik hisselerini tutacaktı.

Bankacılık kulislerinden aldığım bilgiye göre; JCR Japonya’nın yüzde 14.9 hissesi dururken, satın alma sonrası Borsa İstanbul yüzde 18.5’la en büyük hissedar olacak. Bankalarınki hariç üç kurumsal birlik; Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği, Türkiye Sigorta Birliği, Finansal Kurumlar Birliği yüzde 6’şar hisse alacaklar. 17 banka ve katılım bankası da yüzde 2.86’lık hisse alarak ortak olacaklar.

Yönetim kurulunun ise 7 üyeden oluşması kararlaştırılmış; 1 koltuk JCR’a, 2 koltuk Borsa ve birliklere, 4 koltuk da bankalara verilecekmiş.

JCR dışındaki olan ve bugünkü mevcut yerli ortaklardan satın alınacak yüzde 85.1’lik hissenin yüzde 20’si kamu bankalarına gidiyor. Yüzde 18.5’i BİST’te olacak; böylece doğrudan yüzde 38.5’luk hisse devletin kontrolünde olacak. Böyle olacak da devlet azınlıkta mı kalacak? Hayır; toplamda yüzde 18’lik hisseleri temsil eden 3 kurumsal birlik de, BDDK ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) bir dediğini iki edemediğinden “Ankara’nın dudaklarını okuyarak” oy kullanacaklar.

Böylece yüzde 56.5’luk hisseyle, yönetim kurulu Ankara’nın “kaş-göz” alanına girecek biçimde yapılandırılmış.

Zaten uluslararası not geçerliği olmayan yerel bir kredi dereceleme kuruluşu olan JCR Eurasia’nın satın alınmasında da olan bu; bankalar ve birlikler kendilerine ne dendi ise itiraz etmeden yapıyorlar. Bu onadıkları anlamına da gelmiyor; ama çok da severek yapmıyorlar.

Konuştuğum bankacılık çevreleri, ödenecek 13 milyon doları da pahalı buluyor. Ama bunun nasıl belirlendiğini de açıktan sorgulamıyorlar.

Yüzde 82’lik çoğunluk hissesine 13 milyon dolar ödeme planına karşılık, şirketin 2018 yılındaki esas faaliyet karının 1 milyon 547 bin TL (ortalama kurla 321 bin dolar) olduğu görülüyor.

Türkiye’de kurulu ve SPK tarafından kredi dereceleme lisansı verilen yerel şirketlerin sayısı ise 5.

Peki amaç ne?

Türkiye’de kurulu bir kredi dereceleme şirketini satın alacak olan banka, katılım, sigorta, leasing, faktöring, sermaye piyasası kuruluşları ne yapacak?

Bu şirketin vereceği notların uluslararası düzlemde müşterisinin olması zor.

Sadece içeride “işe yarayacak”.

İyi de ne olacak? Zaten bu şirket çalışmıyor muydu? Faal değil miydi?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 10 Nisan 2019’da ‘Ulusal kredi derecelendirme şirketi kurulması işlemini bu yıl içinde tamamlayacağız” demişti.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben de Mart ayında “kredi derecelendirme kuruluşunu bu yıl içinde kurmayı hedeflediklerini” söylemişti.

Peki 6 ay bekledikten sonra neden birdenbire bu “milli rating şirketi” şevki canlanıverdi?

BDDK Başkanı Akben, 6 ay önceki açıklamasında bunun ipuçlarını veriyordu.

Amaç borçlanma maliyetlerini düşürmek, ama asıl bankaların uyguladığı kredi risk ağırlığını aşağı çekerek sermaye ihtiyacını azaltmak.

Akben’in anlatımıyla; “Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşunun vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir”.

Akben’in anlatımında, hedeflenen “milli rating şirketinin” işlevi şu işe yarayacaktı:

“Bankalar, portföylerinde TL borçlanmalarda derecelendirmeden bağımsız risk ağırlığı uygulanabilirken, kurumsal kredi portföyünde TL borçlanmalarda ülkemizde hiçbir kurumsal firmaya yüzde 100’den daha düşük bir risk ağırlığı uygulanmamakta, bu da riskin gerçeğe uygun ölçümünü engellemektedir. Etkin derecelendirme, doğru risk ölçümüyle bankalar sermaye gereksinimlerini daha doğru ve hassas hesaplayabileceklerdir. Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşu vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir.”

Geldiğimiz yer şurası; 7 koltuklu yönetim kurulunda 4 koltuğu olan bankalar, kredi dereceleme şirketine yön verecekler. Hali hazırda kredi riski olan, yani önceden kredi verdikleri ve bilançolarında kredisi duran şirketlere ya da potansiyel şirketlere, onların ihraç ettikleri borçlanma araçlarına kredi notu verecekler. “Tek başına belirleyici değiliz” dense de çıkar çatışması olan bir alana giriyorlar.

Zaten işleyen ve 5 yerel kredi dereceleme kuruluşu varken, bu şekilde bir “örgütlenmeyle” mevcut kredi dereceleme kuruluşunu satın alarak diğer kredi dereceleme kuruluşlarına karşı haksız rekabet oluşturması anlaşılır gibi değil.

Bankalara mevduat, kredi ve kredi kartları alanında anlaşma ve uyum halinde rekabeti ihlal ettikleri için, yani “kartel oluşturdukları” iddiasıyla soruşturma açan Ankara, şimdi kredi dereceleme alanında “kartelin babasını” kuruyor.  

Ankara’daki siyasi otorite de hisse yapısı nedeniyle, bu şirketi kontrol ederken, potansiyel olarak kimin kredisini geri ödeyebileceğine, kimin geri ödeyemeyeceğine de müdahil olacak.

Ankara’nın işareti ile zoraki biçimde satın alınacak olan bu yerel kredi dereceleme kuruluşunun uluslararası bir kabul görülür hali yok ve bu hali de olmayacak.

Sadece yerel çapta, belki birkaç ilave düzenleme ile BDDK Başkanının anlattığı gibi bankaların sermaye yeterlik oranı birden yükselecek; bunu da “TL kredileri yüzde 100 riskli varlık olarak tanımlıyorduk, bunu düzelttik” diyerek açıklayacaklar.

Ancak buna rağmen yabancı kreditörlerin kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramayacak. Belki de batık kredi sorununda durumu daha da “hafifletme” olarak görülecek.

Son kez soralım; mevcut hisseleri Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına ait bu şirket zaten çalışmıyor muydu? Bu şirketi devletçe oluşturulan kartel alınca hangi amaca ulaşılacak?

Güncelleme: 18 Eylül 2019

NTV’nin yayınına katılan Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın şu açıklamayı yaptı:

JCR Avrasya ile görüşüyoruz:

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi, para politikası, Piyasa

Kendi kuyruğunu kovalayan politika

Ankara faizleri düşürürse ekonominin yoluna gireceğiniz sanıyor. Ekonomi Bakanı Albayrak bunu ilk üç ayda baskıyla bankalara faiz düşürterek denemiş, meyvası ise TL’den kaçış, 25 milyar dolarlık dolarizasyon olmuştu. Bunu karşılayarak kura birşey olmasın diye de Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini arka kapıdan kamu bankaları eliyle sattırmıştı.

Ne yazıki iş başında öğrenme maliyeti çok yüksek. Başka bir ülkede olsaydı. Krizi kötü yöneterek daha da çıkmaza sokmak kovulma sebebidir.

Şimdi de yeni bir deneye girişiliyor. Merkez Bankası başkanı azledildi, faizler 4.25 puan düşürüldü, bir bu kadar indirime göz kırpıldı. Bir dizi uygulama da yürürlüğe sokuldu.

Ne yapılmaya çalışıldığına bakalaım.

Merkez Bankası’nın başkan değişikliği ile birkaç karar art arda geldi. Önce faiz indirimi ki bunu Cumhurbaşkanı önceden ilan etmişti.

Ardından 5 Ağustos günü (pazartesi) iki kararı yürürlüğe soktu; birincisi, döviz mevduatlarına uygulanan zorunlu karşılık oranlarını 1 puan artırılması, böylelikle 2.1 milyar dolar kadar banka rezervleri artacaktı.

Bununla birlikte dolar olarak Merkez Bankası’nda tutulan zorunlu karşılık, TL yerine dolar olarak tutulan zorunlu karşılık (ROM) ve serbest döviz hesaplarına ödenen faizler 1 puan düşürülüyordu. Böylece Merkez Bankası kendi nezdinde zorunlu veya gönüllü tutulan dolar hesaplarına sadece yüzde 1 faiz ödeyecekti. Aylık Libor faizinin yüzde 2.22 olduğunu da not düşelim.

İkinci karar da Merkez Bankası bünyesinde çalıştırılan swap piyasasında “çoklu ihale yöntemine” geçilmesi kararı. Malum şimdiye dek bu piyasada Merkez Bankası kendi yüzde 24’te olan (şimdi yüzde 19.75) kotasyonunu giriyor TL veriyor, yüzde 2.5 verip dolar borçlanıyordu. Böylece rezervlerini güçlendirdiğini düşündürüyordu. Böyle niteliyorum; zira bu swap pazarını açtıktan sonra 10-13 milyar dolar civarında bir swap kanalından döviz borçlandığı halde rezervi artmamıştı.

Para politikası delik deşik

Şimdi Merkez Bankası diyor ki bugüne kadar haftalık yaptığımız swap işlemlerini 1, 3 ve 6 ay vadeli olarak da yapacağız. Böylece işlemler kotasyon yanında ve çoklu teklif yöntemli ihale yoluyla da gerçekleştirilecekti. İhalede de katılımcılar swap puanı teklif edeceklerdi.

İlk ihale 7 Ağustos Çarşamba günü yapıldı; 2.3 milyar dolar teklif geldi, Merkez Bankası 1 milyar dolarlık kısmını kabul etti. İhalede ortalama swap puanı 745.78 oldu. Bunun ima ettiği TL faizi ise yüzde 17.39 yapıyor.

Anlamı şu; Merkez Bankası 1 milyar doları bir aylığına borç alıp rezervini artırırken, buna karşılık da yüzde 17.39 faiz üzerinden 1 milyar dolar karşılığı yaklaşık 5.5 milyar TL’yi bankalara verdi. Tekrar altını çizelim; Merkez Bankası swap işlemlerinde ihale yöntemine geçerek bankaların kendisine teklif ettiği “ucuzdan TL ver” talebini karşılamış oldu. İşte burada yeni bir gevşetmenin olduğunu, para politikasının kendi kendine delikler açtığı çok açık.

Politika faizi haftalık vade yüzde 19.75, gecelik borç verme faiz yüzde 21.25, gecelik borç alma faizi ise yüzde 18.25’te. Piyasa yapıcısı bankalar ise gecelik faizin 1 puan altından borçlanabiliyorlar; yüzde 18.75.

Çarşamba günü buna bir de aylık yüzde 17.39 ile borç verme işlemi eklendi. Bu faiz oranı da, gecelik yüzde 17.05’le borç almaya denk geliyor. Merkez Bankası oysa gecelik olarak piyasa yapıcılarına yüzde 18.75’le, diğer bankalara da yüzde 21.25’le borç veriyor.

Bitmedi, Merkez Bankası’nın günlük fonlama tablosuna bakanlar şunu görecekler; banka her gün istisnasız ortalama 8 milyar TL’yi kotasyon faizi ile çekiyor; yüzde 18.25’le. Banka Çarşamba başladığı swap işleminde ise gecelik yüzde 17.05’e denk gelen bir faizle borç TL vermeye başladı. Alış fiyatının altında para veren tüccar gibi.

Nasıl kafanız karıştı mı? Hali hazırda 4 faiz oranından Merkez Bankası para veriyor, çekiyor.

Şimdi buna itiraz edecekler olacak; “efendim swap piyasasında ima edilen faizler yüzde 17’lere geriledi” diye. Olabilir. Swap piyasasında ima edilen faizler yüzde 35’e geldiğinde ne oluyordu?

Merkez Bankası uyguladığı para politikasıyla swap pazarını ve oradaki faizleri etkileyebilir.  Ama bir ticari banka gibi swap pazarında oluşan faizden para vermesi anlaşılır gibi değil. Olacağı şu; orta vadede bugün itibarı kalmamış para politikasını daha da darmadağın ediyor.

Sıra mevduat pazarını dağıtmaya geldi

Bitmedi; şimdi ilginç bir tablo daha ortaya çıkacak. O da bankanın tuttuğu ihtiyat akçesinin Hazine’ye devri ile beraber 41 milyar TL piyasaya sürülecek. Bir kısmı sürüldü bile. Bayram öncesi de Perşembe-Cuma kamu maaş ödemeleri ve emekli ikramiye ödemeleri nedeniyle 30 milyara yakın bir fon Hazine hesaplarından bankalara akacak. Bayramda nakit talebi nedeniyle görmeyeceğiz ama bayram sonrası nakitler yeniden bankalara dönecek, bankalar da Merkez Bankası’na olan açık piyasa işlemlerinden borçlarını ödeyecekler. Böylece bayram sonrası nakit dönüşleriyle birlikte kısa vadede “Parasal Taban” değişmeyecek olsa da bankaların Merkez Bankası’ndan yapmış oldukları borçlanmalar azalacak. Bu Merkez Bankası’ndan istediklerinde yeniden borç alabilme kapasitesi demek.

Merkez Bankası’na 1 milyar dolar götüren banka, Merkez Bankası’ndan 1 aylık yüzde 17.39 ile borç alabiliyor. Bu ne getirir? Dövizi olan Merkez Bankası’na swapa koşar, TL mevduata da brüt yüzde 18’in üzerinde vermemeye çalışır. Yıllık yüzde 15.3 net faiz demek bu. Olacak olan şu; yüzde 15 net faiz yerine, “hazır dolar düşmüşken alayım”cılar harekete geçmesi olur. Bu defa yine aynı döngü; faizi düşürmeye devam etmek ve kuru tutmak için kamu bankaları eliyle “arka kapıdan” döviz satışına ve nihai olarak Merkez Bankası rezervlerini eritmeye devam.

Bunun sürdürülebilir olmadığını Ankara’dakiler de biliyor. Ama “koptuğunda dananın kuyruğu kimin elinde kalırsa”ya kalmış iş.

Küresel koşullar, olmadığı kadar bizim gibi ülkeler lehine; ABD’de 10 yıllık tahvil faizleri tarihsel rekor düşük seviyesine 40 baz puan yaklaştı. O kadar düşük. Almanya’da 10 yıllık tahvil faizleri de rekor düşük düzeye, yüzde -0.56’ya geriledi. Normal koşullarda gelişen ülkeler için müthiş bir çevre koşulu. İşte bu koşullara karşın Türkiye piyasasında iyileşme kayda değer değil.

Dövizleri getirin

Yılbaşından bu yana Merkez Bankası’nın karşılık politikasına bakılırsa zımni olarak kaydığı yeni bir patika var. O da, ROM mekanizmasıyla isteğe bağlı döviz getirmeniz yerine giderek yabancı para zorunlu karşılıkları yükselterek “kalıcı karşılığı” tercih ediyor Merkez Bankası.

 Banka üç ayrı hamlede 6.5 milyar dolarlık bir ilave karşılığı kalıcı olarak rezervlerine ekledi.

Mart ayında, “arka kapı operasyonlarla” kamu bankalarına verilen dövizlerin hesaptan düşülmesiyle net döviz pozisyonu kabaca 10 milyar dolar düşünce başlayan tartışmaları anımsatalım. Herkes net rezervler üzerine odaklanırken, Merkez Bankası’nın adını vermeyen yetkilisi “önemli olan brüt rezervlerdir” demişti. Bu konuda haklıydı.

Merkez Bankası’nın brüt rezervi kullanılabilir rezervdir banka için. Açık pozisyon da yapar, borç dövizi de kullanır, satar. Yeteri ki izlediği para politikası basiretli ve doğru olsun. Rezerv erimesinin getireceği riskleri bu doğru rota ile karşılayabilir.

Ancak bizim Merkez Bankası için bunu söylemek zor. Evet gerektiğinde brüt rezervi kullanırsınız ama hatalı para politikasıyla hepsini bir anda eritir gidersiniz.

İşte bu yüzden, Ankara’da hala bu riskleri gören birileri olmalı ki; yabancı para zorunlu karşılıkları artırarak bankanın rezervlerinin tahkim edilmesi yoluna gidilmesini sağlıyor. Bu politikanın devam edeceğini ve yabancı para karşılıkların “opsiyon” değil zorunluluk olarak arttırılacağını sanıyorum.

İşte bu “saldım çayıra para politikası” kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir patikada ilerleyecek; faizleri düşürme uğruna dolarizasyon yükselirken, yurttaşların ve şirketlerin döviz talebini Merkez Bankası arka kapıdan kamu bankaları eliyle satarken, diğer taraftan da dolarizasyonla artan döviz likiditesini ön kapıdan yabancı para zorunlu karşılıkları yükselterek bankaların elinden alacak.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi, enflasyon, Reform, siyaset

Reform mu, “eski tas” mı?

Ekonomi ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “reform programı” açıklaması beklenirken, birkaç politika adımı ile temennilerden oluşan bir çerçeve ortaya çıktı.

İtiraf baştan geldi: Bugün reform programı yok size mealinde.

Bakan Albayrak konuşmasının başında sunumda “Yeni Ekonomi Programı’nda ortaya koyduğumuz hedeflere ulaşmak için sadece 2019 yılında hayata geçirmeyi taahhüt ettiğimiz, düzenleme ve adımları sizlerle paylaşacağız” vurgusu yaparak, “2020 yılında ise önümüzdeki yıl gerçekleştirmeyi planladığımız reformlarımızı sizlerle paylaşacağız” diyerek, “bugün reform yok, 2020’de duyacaksınız” ertelemesini ilan etmiş oldu.

Albayrak “Burada şunu net bir şekilde ortaya koymak isterim ki, bu adımları hayata geçirecek iradeye ve zamana sahibiz” dese de bugün temeli atılamayan reformun birkaç yıl sonra seçim arifesinde yapılması olanaksız.

Daha önce de vurguladığım gibi, metropol seçimlerini kaybeden ve ittifak ortağı ile birlikte sayıldığı için oy kaybını da kısmen örtebilen bir iktidarın reform yapma şansı ve yeteneği olmaz. Kaldı ki hukukun üstünlüğünün altını boşaltan, keyfi bir yönetim altında yapılacak bir reform da çalışmaz.

Seçim sonrasında ekonomi politikasında sorunların çözümüne dönük yeni bir çerçeve bekleyenler ne yazık ki hayal kırıklığına uğradılar. En başta da ekonomik kriz içinde bankacılık sektörüne batık olarak yansıyan kredilerin büyümesi geliyordu.

Bakan Albayrak, “Gerçekleştirdiğimiz mali bünye analizi sonucunda BDDK da NPL olarak adlandırılan bu kredilerin oranının en yüksek yüzde 6 seviyesine ulaşabileceğini ortaya koymuştu” diyerek Ankara’nın sorunları çözmek bir tarafa, hala yokmuş gibi göstermeye çalıştığını tescil ediyordu. Kaldı ki her zaman iyimser büyüme tahmini yapan IMF’nin bile yüzde 2.5 küçüleceğini tahmin ettiği bir ekonomide batık kredilerin çığ gibi yükseleceği de çok açık.

Bankacılık sistemini güçlendirmek için atılan adımların başında, kamu bankalarına Hazine tarafından ihraç edilecek 28 milyar TL’lik tahvilin sermaye olarak konulması geliyor. İçinde tek sayı olan adım da bu. Ama ne için? Soru şu; 2018’de kamu bankalarının ihraç ettiği 11 milyar TL’lik tahviller İşsizlik Sigortası’na el altından satılarak oradan karşılığında alınan Hazine tahvilleri ile sermaye artırımı yapılmıştı, şimdi de gündeme gelen ilave 28 milyar TL’lik sermayelendirme ihtiyacı neden ortaya çıktı?

Ayrıca, sermaye olarak verilecek 28 milyar TL’lik tahvil iç borç stokuna yazılacağı gibi, nihai olarak Merkez Bankası’nda repo yapılarak parasallaştırılmış da olacak. Bir program dahilinde yapılmayan ve karşılığında dış kaynak olmayan bir adım bu.

Hani “eski hamam eski tas” denilse yeridir; Bakan Albayrak’ın açıkladığı çerçevede yapısal sorunları hedefleyen değil, bütüncül olarak tek bir hedef var; ne yapsak da kredi pompalamaya devam etsek? Kamu bankaların 28 milyar TL’lik sermaye konması da, bireysel emeklilik ve kıdem tazminatı gibi alanlarda fon oluşturma çabalarının da ardında olan bu.

Bakan Albayrak, “konkordato ve kredi yapılandırma meselesini, çok daha iyi, herkesin çıkarına olan yeni bir yasal çerçeve ile ele alacağız” derken, bunun nasıl yapılacağını henüz bilmediğini ima ediyor.

Bir başka adım da enerji ve inşaat gibi batık kredi oranın çok yüksek olduğu sektörlerdeki batık kredilerin alınıp, “borç-hisse takası ile dışarı çıkarılarak ve bankaların bilançoların temizlenmesi” planı. Bunun için de içinde kamunun olmadığı bir “Enerji Girişim Sermaye Fonu ve Gayrimenkul Fonu” kurulması planlanmış. Bunu kim alır? Sorusuna yanıt konuşmada var: “Bu yeni finansal model ile sorunlu varlıkların ayrılıp, bankaların, yerli ve yabancı yatırımcıların iştirak edeceği fonlarla yönetilmesini sağlayacağız”. Tam bir “darı ambarı rüyası”.

Yine finansal reform adı altında Bakan Albayrak’ın açıkladığı adımlardan biri de “emeklilik sisteminin reforme edilmesi” imiş; tamamlayıcı emeklilik sistemi ile.

Albayrak “Vatandaşlarımızın kazançlarına göre kesinti oranlarının belirleneceği zorunlu bir bireysel emeklilik sistemini yani tamamlayıcı emeklilik sistemini yeniden ele alacağız” derken, gönüllülüğe dayanan bireysel emeklilik sisteminin de altını boşaltıverdi. Yurttaşın tasarruflarının “etrafında dönen” bir kamu yüzü yeniden hortladı.

Muhtemelen Ankara’nın rüyası şu: Ne kaldıysa olabildiğince fonlara el atalım, olur da yaşadığımız kredi çöküntüsüne belki bir faydası olur.

Hiçbir ayrıntı ya da plan yok ortada; sadece temenni. Bakan Albayrak’ın 2020’de hayata geçeceğini ilan ettiği Kıdem Tazminatı Reformu gibi.

Sigortacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu kurulacağı da ilan edildi. Sanki bağımsız kurumlar kalmış, işlevsel biçimde çalışıyor gibi.

Ayrıca, bankacılık sektöründe toplam 100 milyon TL ve üzeri riski olan şirketlerin, mali yılın kapanmasının ardından 120 gün içerisinde bankalarına bağımsız denetimden geçmiş finansal tablolarını ve borç ödeme kapasitesi, likidite riski, kur riski ve karlılık gibi unsurları da içeren bir mali denetim raporu sunmak zorunda olacakları, aksi halde sektörden ek kredi alamayacaklarını ilan etti Bakan Albayrak.

Bu da bir reform değil. Zaten kredi büyüklükleri itibariyle serbest piyasa kuralları çalışıyor. Bankalar istemese de şirketlerin eğer ilave kredi ihtiyaçları varsa bunu yapıyor.

Bakan Albayrak’ın enflasyon ve bütçe disiplini hakkında söyledikleri ise gerçeklerle uyumlu değil. Enflasyonda market zincirlerine, perakendecilere, üreticiler telefon açarak enflasyon düşüşü sağlamaya çalışan ekonomi yönetiminin başında olan Albayrak, konuşmasına ekonomi politikalarındaki prensipleri arasında “serbest piyasa ilkeleri ile uyumluluk” sözünü görünce ciddiye alınabilir mi?

Ya da Merkez Bankası karının peşinen öne çekilerek Hazine’ye aktarılmasıyla bütçe görünümünün “pembeleştirilmesine” karşılık son 10 yılın en kötü program tanımlı bütçe açığının ortaya çıkmasına mı “bütçe disiplini” denilecek?

Kusura bakmasın kimse ama bu açıklananlar bir reform planı değil.

Bir icraat planı denilse bile içi boş ve “nasıl?” sorusuna yanıt vermiyor.

Başa dönelim; hukukun üstünlüğünü kaybetmişseniz reform olmaz. Seçim kaybetmiş, bunu bile olgunlukla karşılayacak bir demokratik çıtası olmayan siyasi iradenin reform yapması olanaklı değil.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi, siyaset

Sonuçlar da döviz kuru da askıda bekliyor

Ekonomi politikasında kurum ve kuralların altını boşaltan Ankara’nın bizatihi kur baskısı yarattı. Metropol kayıplarından sonra yapısal reform iddiası gerçekçi değil.

Seçim sonuçlarının kabullenilmemesi ve de seçim iptali gibi gelişmeler kur üzerinde baskı yapacak.

Bunun örneği Büyükçekmece ile ilgili bir itirazın yanlış anlaşılmasında yaşandı. Kur dalgalandı. Ne anlama geliyordu?

DW Türkçe için yazdım. Şuradaki bağlantıya dokunarak okuyabilirsiniz: Sonuçlar da döviz kuru da askıda bekliyor

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi

TL’nin konvertibilitesi hasar gördü

Ankara’nın krizi yönetme biçimi ayrıca krizi derinleştiriyor. Daha fazlası, atılan adımlar ve regülasyon dışı yasaklarla TL’nin konvertibilitesi ağır hasar gördü.

DW Türkçe için yazdım: Okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayınız.

https://www.dw.com/tr/analiz-tlnin-konvertibilitesi-hasar-g%C3%B6rd%C3%BC/a-48091629

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi

Bu filmi görmüş müydünüz?

Bu hafta başında “ben bu filmi görmüştüm” dedirten gelişmeler oldu.

Hazine ihaleleri iptal edilip, kalan ihalelerde de satışlar en düşük miktarda yapıldı.

Gelin ne olduğunu anlatayım size:

Hazine, devletin nakit yönetimini yapar. Kamunun harcama ve gelirleri arasındaki farkı piyasadan borçlanır; iç ve dış piyasalardan.

Borçlanma programı her ayın sonunda üçer aylık bir ufku gösterecek biçimde kamuoyuna ilan edilir. Programda çok küçük sapmalar olabilir. Ya devletin beklenmeyen ya da öne çekilmiş bir harcaması yapılmıştır; ya da vergi tahsilatında aksama vardır. Bunların tersi de olabilir.

Ekim ayı sonunda yayımlanan iç borçlanma stratejisine göre Hazine Kasım ayında tam 7 iç borçlanma ihalesi yapacaktı.

3 ihale 12 Kasım günü, 3 ihale 13 Kasım günü, bir ihale de 20 Kasım günü düzenlenecekti.

Ama ne oldu ise 9 Kasım günü bir açıklama ile; 7 Kasım günü tamamlanan 1.5 milyar euroluk tahvil ihracı ile bu yıl için öngörülen toplam 6.5 milyar dolarlık dış borçlanmanın 7.4 milyar dolara ulaştığı vurgulandıktan sonra,  “2019-2021 Yeni Ekonomi Programında 2018 yılı için alınan tasarruf tedbirleri sayesinde Hazine Finansman ihtiyacı azaltılmıştır” deniliyordu.

Hazine, “2018 yılı net borçlanma limiti de dikkate alınarak yurt içi piyasada yapılan iç borçlanma tutarının azaltılması ve faiz giderlerinin düşürülmesi amacıyla” Ekim sonunda ilan ettiği Kasım borçlanma planını 9 gün sonra değiştirdiğini ilan ediyordu.

Böylece Hazine 3 borçlanma ihalesini; 12 Kasım’daki 1 ihaleyi, 13 Kasım’da da 2 ihaleyi iptal ediyordu.

10 gün içinde finansman ihtiyacının azaldığının fark edilmesi maharet mi, yoksa iş bilmezlik mi?

Sürprizler bitmiyordu; 12 Kasım’daki 2 ihalede gelen tekliflerin önemli bölümü dışarıda kalacak biçimde çok az satış yapılıyor, en düşük faizli teklifler kabul ediliyordu. 13 Kasım’da da benzer bir ihale sonuçlanıyordu.

Böylece; 12-13 Kasım için planlanan ile gerçekleşen satış arasında tam 19.3 milyar TL’lik bir fark oluşuyordu. 9 günde fark edilen fark hiç de az değildi.

Ekran Resmi 2018-11-15 15.09.37

Bu planlanan-gerçekleşen borç tablosunu bir tarafa kaydedelim; nakit hareketine bakalım.

Kasayı temizledi

Hazine’nin en yakın geri ödemesi, 14 Kasım günü 14.7 milyar TL piyasaya, 4.8 milyar TL de kamu kuruluşlarına geri ödemesi (itfa) vardı.

12-13 Kasımda yapılan 0.8 milyar TL’lik toplam borçlanma ile piyasaya yapacağı net geri ödeme 13.9 milyar TL olacaktı.

Bunu nereden ödeyecekti? Merkez Bankası’ndaki TL mevduat hesabında bulunan 27.6 milyar TL’lik parasından.

13 Kasım aynı zamanda kamu maaş ödemelerinin kamu bankalarına aktarıldığı bir gün; böylece Hazine’nin hesabından 12.4 milyar TL azalış oldu.

14 Kasım günü de borçlanma-geri ödeme farkı olan 13.9 milyar TL’nin ödemesi yapıldı.

Merkez Bankası’ndaki mevduat hesabından 8.2 milyar TL kullanırıken,  arda kalan tutar için de 1.5 milyar dolarlık dövizini Merkez Bankası’na bozdurmuş.

Hazine’nin TL hesabında kalan sadece 6.5 milyar TL.

9 Kasım’da uygulamaya konulan “operasyonla”; ihale iptalleri, kalan ihalelerin de en düşük satıştan yapılması, Hazine’nin nakit varlıklarının eritilmesi ile sonuçlandı.

Ne için?

Hazine eliyle faizleri düşürmek için.

Düştü mü? Evet düştü ama “atılan taş” kadar değil.

İzleyen aylarda gelir tahsilatı ya düşük olursa? Ne yapacaksınız?

9 Kasım’daki ihale iptallerine dair açıklama henüz yokken 5 yıllık tahvil faizi yüzde 18.26 geçiyordu. Öğlen saatlerinde iptal açıklaması gelince yüzde 17.24’le kapandı.

12 Kasım günü ihale öncesi yine yüzde 18.43’le işlemler geçerken, ihalede sonuç az bir satışla yüzde 17.67’lik ortalama faizle satış gerçekleşti. Piyasada da akşam 16.78’le kapandı.

Bu yazının yazıldığı 15 Kasım günü yüzde 16.58’le kapadı.

Özetle bu operasyonla “toplam kazanç” 1.68 puan oldu; şimdilik.

10 Fon yöneticisine; “sürekli borçlanma ihtiyacınızın olduğu yerde, kasanızdaki bir miktar nakdi sıfırlayarak borçlanma faizinde kısa süreli bir faiz maliyeti düşüşü çabasına girip risk alır mısınız?” diye sorsanız; büyük bölümü “hayır” der.

Ödemeler dengesi krizine giren bir ülkede en son yapılacak iş bu tür bir zorlama faiz operasyonu olmalıydı.

Ne için yapılmıştı bu? Hazine az borçlanıp piyasada para bırakacak, bankalar da bunu kredi olarak müşterilerine verecekmiş! Gerçekten de ekonomiyi yönetenler bunun bir simulasyon olduğunu, “SimFinans” oynadıklarını mı sanıyorlar?

Ayrıntısını bilmeyenlere “faiz düştü” hikayesi gayet hoş gelir. Ama bu faiz nasıl düştü?

İki banka ile ihale faizi belirlendi

İptal edilen ihalelerden sonra, yapılan ihalelerde de satışın çok düşük olması dikkate değer.

Malum, Hazine ihalelerinde bankalar teklif verir. Ne kadar miktar almak istiyorlar, bunu da hangi faizden almak istediklerini “teklif atarak” Hazine’ye geçerler. Piyasa yapıcısı niteliği olan bankaların avantajı ise “rekabetçi olmayan teklif” (ROT) atabilmelerindedir. Yani, özetle “bu ihaleden şu kadar miktarı, ihalede oluşacak ortalama faiz üzerinden almak istiyorum” derler.

Hazine, ihalede çoğunlukla;

1. İhale yöntemi ile gelen teklifleri sıralayarak, ama ihtiyacını da karşılayacak bir satış miktarına ulaşınca, o yerden keserek,

2. İhalede oluşan ortalama faiz üzerinden “rekabetçi olmayan teklifleri” karşılayarak yani ROT’tan satış yaparak borçlanmasını tamamlar.

3. Kamu kuruluşları, büyük bölümü İşsizlik Sigortası Fonu’dur; ROT üzerinden tahvil satın alır.

9 Kasım’da ilan edilen ihalelerin 3’ü iptal edilerek 12-13 Kasım’da yapılanlarda da çok düşük satış yapılarak yapay faiz düşürme operasyonu yapıldığını yukarıda anlatmıştım.

İkinci yapay durum da ihalelerde gerçekleşti.

Örneğin 5 yıllık tahvil ihalesinde 11 banka teklif verirken, satış düşük tutularak 2 bankanın teklifinden gelen faiz, ortalama faiz olarak gerçekleşti. O da yüzde 17.67 oldu.  İhale sonucundan da görülüyor: biri yüzde 17.50 teklif etmiş, diğeri 17.85 Belli ki miktar da eşit olduğundan ortalama faiz yüzde 17.67 olmuş.

Oysa gelen rekabetçi tekliflerin ortalama faizi yüzde 18.14’te. Buradan da şu akla geliyor; en düşük teklifi veren iki banka büyük bir olasılıkla kamu bankası olabilir mi? Yani ihaleye “çalışılmış” olabilir mi?

İhale için son teklif verme saatinin 13.30 olduğu hesaba katılırsa;

ihalenin yapıldığı 12 Kasım günü yüzde 18.43’le açılan işlemler, saat 12.30’a kadar 18.43-18.41 aralığında seyrediyor. Saat 13.00’te yüzde 17.97 görülüyor. İhale sonucu gelince de yüzde 17’nin altına düşüyor. Kapanış ise yüzde 16.78’den oluyor.

Tekrar hatırlatalım: iki bankanın ihaleye teklifi yüzde 17.50 ile yüzde 17.85

Buna piyasa dışı fiyat deniyor.

Oysa 13.25’te geçen fiyat yüzde 17.97

Hani çok almak isteyen bir oyuncu olsaydı; ihaleye girmeden ikincil piyasadan bunu alabilme olanağı vardı.

Hazine ihalelerinde “uçuk fiyat” yüksek faiz bandında olur; piyasa faizinin çok üzerinde teklif atan bankalar “bottom fishing” denilen “oltalama” peşinde koşabilirler.

Bu kadar dalgalanmanın ortasında piyasa faizinin yarım puan altından ihaleye teklif atan banka uzmanı bilgisiz değilse “dersine çalışmış” olmalıdır.

iki bankanın attığı “düşüğün düşüğü” faiz teklifi ile ortalama belirlenmiş oldu; bununla da “ben ortalamadan almak istiyorum” diyen 900 milyon TL’lik alıcının faizi belirlendi.

900 milyon TL’lik alıcının faizini 78 milyon TL’lik alış yapan iki banka belirledi.

Buna “dibe çekme” dense yeridir.

Hazine böylece bu ihalede ortalamadan teklif atanlara ve gelecekte teklif atacaklara şaşırtıcı bir “tokat” atmış oldu.

Sonraki ihalelerde, Hazine’nin ihtiyacı olduğunda ki olacak; kaçınma nedeniyle daha yüksek bir bedel Hazine’ye mal olacak.

Ekran Resmi 2018-11-15 16.49.01.png

Bu filmin  eski bir versiyonunu 1994’te izlemiştim. Hem de içinde bulunarak.

Büyük bedeller ödenmişti.

İktisat profesörü bir başbakan, kendine ve herkese çok büyük bir “ekonomi dersini” Türkiye’ye pahalıya mal ederek vermişti. İhale iptal ederek faiz düşürebileceğini sanmıştı.

Şimdi de korkarım, masabaşı bir simülasyon zannedilen kamu finansmanı bıçak sırtı bir eşiğe doğru sürülüyor.

Uğur Gürses

 

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

 

 

 

 

 

 

 

Bankacılık, Ekonomi

İşsizlik Fonu’nun parası bakanlıktan habersiz aktarılmış

Yazdığım İşsizlik Fonu parasının kamu bankalarına sermaye olarak aktarılması Meclis’e de taşındı; en başta Garo Paylan olmak üzere, Durmuş Yılmaz da bu konuyu soruları ile Plan ve Bütçe Komisyonu’nda gündeme getirdi.

Bu konu komisyonda hazır bulunan Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Bülent Aksu’ya soruldu.

Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Bülent Aksu, bu işlemden bakanlığın haberinin olmadığını söyledi: “Bu bahsedilen işlem Hazine ve Maliye Bakanlığının bilgisi dâhilinde yapılan bir işlem değildir. İki kurum kendi inisiyatifleriyle beraber bu işlemleri yapmışlardır.”

Aşağıda tam tutanak metni var; Aksu’nun sözlerinin altını ben çizdim.

Yani İşsizlik Sigortası Fonu’nun parası bakanlığın bile haberi olmadan bu kadar devasa bir sermaye amaçlı operasyonu iki taraf (kamu bankaları ve Fon) anlaşarak yapmış! Kanuna aykırı olduğu yönündeki itiraza verdiği yanıt ise evlere şenlik: “BDDK ve SPK onayladı”.

Oysa aynı saatlerde Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın bu konudaki soruyu teyit ederek şöyle yanıt veriyordu:
“Kamu fonları devletin içerisinde zaman zaman farklı yerlerde kullanılmıştır. 

TBMM Tutanakları

3 Ekim 2018 tarihli TBMM Plan Ve Bütçe Komisyonu tutanaklarının 109. Sayfasından:

…/…

BAŞKAN – Sayın Aksu, Sayın Bakan Yardımcımız, Sayın Paylan’ın sormuş olduğu soruya ilişkin elinizde bir bilgi var mı? Bilgi varsa söz vereyim, yoksa vermeyeceğim.

HAZİNE VE MALİYE BAKAN YARDIMCISI BÜLENT AKSU – Cevap vereyim.

BAŞKAN – Peki, buyurun.

HAZİNE VE MALİYE BAKAN YARDIMCISI BÜLENT AKSU – Efendim, biliyorsunuz, bizim Bankacılık Kanunu’muzda sermaye benzeri kredi veyahut sermaye benzeri işlemler var. Bunlar genel olarak bankacılıkta tier 1, tier 2, birinci sınıf, ikinci sınıf sermaye benzeri işlemler olarak nitelendirilebiliyor. Bu bahsedilen işlem Hazine ve Maliye Bakanlığının bilgisi dâhilinde yapılan bir işlem değildir. İki kurum kendi inisiyatifleriyle beraber bu işlemleri yapmışlardır.

GARO PAYLAN (Diyarbakır) – İşsizlik Sigortası Fonu mu yaptı?

HAZİNE VE MALİYE BAKAN YARDIMCISI BÜLENT AKSU – Evet, İşsizlik Sigortası Fonu’nun, biliyorsunuz, bir yönetim kurulu var. Dolayısıyla bu iki kurum kendi aralarında bu işlemleri yapabilirler. Bu işlemler sonuçta bir kredi de olabilir…

GARO PAYLAN (Diyarbakır) – Ama kanun dışı.

HAZİNE VE MALİYE BAKAN YARDIMCISI BÜLENT AKSU – Yok, kanun dışı değil. Sonuçta yapılan iş…

GARO PAYLAN (Diyarbakır) – Hayır, kanun dışı.

DURMUŞ YILMAZ (Ankara) – Yani İşsizlik Fonu’nun gelirlerine baktığımızda, tahviller ve 3 kamu bankasına mevduat yapabilir.

GARO PAYLAN (Diyarbakır) – Yalnızca mevduat yapabilir.

HAZİNE VE MALİYE BAKAN YARDIMCISI BÜLENT AKSU – Bendeki bilgi bu şekilde ve Hazine ve Maliye Bakanlığının yönlendirmesiyle yapılan bir işlem de değil, bilgisi dâhilinde olan da bir işlem değil. Sonuçta iki kurum birbirlerinin kâğıtlarını alıp satma konusunda serbestler. Bu, Sermaye Piyasası tarafından onaylanmış, aynı zamanda BDDK tarafından da onaylanmış işlemlerdir.

DURMUŞ YILMAZ (Ankara) – Buna bir itirazınız yok?

HAZİNE VE MALİYE BAKAN YARDIMCISI BÜLENT AKSU – Yani kanunsuz bir işlemin…

BAŞKAN – Efendim, sadece şunu söylüyor: “İşsizlik Fonu’nun kanununa aykırı bir işlemdir.” deniliyor. Onu da tabii ki ilgili kurum…

HAZİNE VE MALİYE BAKAN YARDIMCISI BÜLENT AKSU – Yani SPK ve BDDK onayı alınarak yapılmış bir şey.

BAŞKAN – Çok teşekkür ederim Sayın Aksu, anlaşılmıştır.