2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası

Bas bas paraları Hazine’ye…

2019 Bütçesi Meclis’e sunuldu. Toplam gelir tahmininin, yüzde 17.4 artışla bütçeye konulduğu görülüyor. Muhtemelen ekonomik küçülmeyle enflasyon artışının altında bir gelir sağlanacağı varsayımı var.

Ama öte tarafta, bir kalem var ki en gerçekçi gelir tahmini şu: “KİT ve Kamu Bankalarından Temettü gelirleri” kaleminde 24 milyar TL’lik tahmin.

Bu kalem aslında neredeyse tamamıyle Merkez Bankası’nın yıllık kazancından Hazine’ye aktarılan temettüden oluşuyor.

2019 bütçesinde 24 milyar TL’nin içinde kamu bankalarından temettü geliri için öngörülen tutar 20 milyar TL. Tüm zamanların rekoru olacak bu.

2018’de bütçeye gelir kaydedilen tutar ise 12.3 milyar TL olmuştu.

Yani yüzde 61.9’luk bir artıştan bahsediyoruz.

Peki 2019’da Merkez Bankası Hazine’ye 20 milyar TL “kemiksiz” temettü aktaracaksa bilanço hesabında net kâr olarak ne göreceğiz?

Yaptığım hesaba göre; 2018 sonunda Merkez Bankası’nın vergi ve karşılıklar öncesinde net kârı yaklaşık 35 milyar TL olacak. Bundan yine hatırı sayılır bir kurumlar vergisini Maliye kasasına yatıracak; yaklaşık 5 milyar TL.

Karşılıklar ayrılıp, personele de küçük bir temettü ödedikten sonra Merkez Bankası net 20 milyar TL’yi Hazine’ye temettü olarak Nisan 2019’da ödeyecek.

Ekran Resmi 2018-10-25 00.53.27

Tahminim: 2018 boyunca Merkez Bankası TL işlemlerden dolayı yaklaşık 23 milyar TL kâr elde ederken, yabancı para işlemlerden dolayı da döviz alım-satım kazancı olarak 12 milyar TL elde edecek. Böylece net kârı 35 milyar TL olurken; net olarak Hazine’ye 20 milyar TL temettü aktaracak.

İşte bütçeye konulan en gerçekçi tahmin bu; devletin Merkez Bankası eliyle para basma imtiyazının geliri, yani senyoraj geliri.

2018’de uzunca bir zaman sonra (2009) TL işlemlerden elde ettiği kâr, döviz işlemlerinden elde ettiği kârı geçmiş olacak.

Merkez Bankası’nın TL işlemlerden gelecek kârı geçen yıl 7.5 milyar TL iken bu yıl 23 milyar TL’ye çıkıyor; çünkü hem faizleri ikiye katladı, hem de fonlama miktarı arttı. Döviz işlemlerinden gelen kârı geçen yıl 13 milyar TL iken bu yıl yine benzer bir seviyede; 12 milyar TL’de görünüyor.

Bu durum aslında; döviz kaynaklarındaki kurumanın ve TL’deki sıkışmanın da belirgin bir işareti.

Merkez Bankası’nın 2017 karının yüzde 35’i TL işlemlerden yani TL basma faaliyetinden elde edilen gelir iken, 2018’de bu tam tersine dönüyor; yüzde 65’ine karşılık gelecek.

Ekran Resmi 2018-10-25 00.37.25

Bu tablodan şu çıkıyor; Merkez Bankası’nın kârındaki patlama varsa “masanın karşı tarafında” yani şirketler kesiminde ve nihai olarak ekonomide işler epey kötü demektir.

Bütçede de, 2019’da beklenen toplam gelirin yüzde 2’sinden fazlası, hele 5 milyar TL’lik kurumlar vergisi potansiyelini de hesaba katarsak neredeyse yüzde 3’e yaklaşan oranda Merkez Bankası’nın bu “para basma” imtiyazı ile elde ettiği gelirden oluşuyor. Bu da son yılların rekoru olacak.

Ya da tersinden bakalım; kabaca 80 milyar TL’lik bütçe açığının dörtte biri kadar bir bütçe geliri “para basma mekanizmasından” geliyor.

Ekran Resmi 2018-10-24 23.45.21

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

Reklamlar
2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

7 haftalık hasar raporu

Brunson krizi ile daha da tetiklenen ekonomik krizde Merkez Bankası’nın TL’yi savunmasına izin verilmemesi kuru tetikledi ve döviz rezerv kaybına yol açtı.

21 Eylül haftası da “kanama” devam etti. Döviz rezervi 2 milyar 572 milyon dolar azalırken, altın rezervi de 820 milyon dolar düştü. Geçen haftanın toplam rezerv kaybı böylece 3.3 milyar dolar oldu.

Aradan geçen 7 haftada toplam döviz rezervi kaybı 14.4 milyar dolar, altın rezervi kaybı ise 4.2 milyar dolar oldu. Merkez Bankası’nın 7 haftalık toplam rezerv kaybı 18.7 milyar dolara ulaştı.

Katar Merkez Bankası ile yapılan 3 milyar dolar karşılığı swap işleminin de bu tabloda pozitif katkısı var. Eğer bu “kozmetik swap” olmasaydı tablo daha vahim olacak, toplam rezerv kaybı 21.7 milyar dolar olarak okunacaktı.

Ekran Resmi 2018-09-27 11.00.44

TL’yi savunmak için yapılması gereken faiz artırımdan kaçınmak için BDDK eliyle yan yollara sapıldı. Bu Türkiye’nin kredi riskini ve swap faizlerini patlattı. Sonunda “tabelada” kredi riski yükselen Türkiye’den rezerv çıkışı oldu. Bu işler böyledir; deneyimi iş başında kazanılacak iş değildir ekonomiyi yönetmek. Hatalı yönetimle risk primini yukarı itersiniz, rezerv kaybı olur; “yumurta tavuk” döngüsü gibi “rezerv kaybı var Türkiye riskli” demeye başlarlar.

Hatalarınızla sonuçta hane halkını ve şirketleri vurursunuz.

Sonunda ise “ekonomik sıkıntıların Brunson’la ilgili yok” dersiniz.

Adına ne derseniz deyin; ekonomik sorunların da, sıkıntıların da Türkiye’nin yönetilmesiyle ilgisi var.

Partisini kurma çalışmalarını yürütürken 2001 krizi için ne demişti Erdoğan?

“…Ülke sorunlar sarmalı içinde hapsedildi. Ekonomik kriz, edilgen ülke konumuna düşme, hak kısıtlamaları, dışarda itibar kaybetme, bunalıma neden oluyor. Tek çare seçime gitmektir. Kadrolarımız sorunları tek tek çözmeye muktedirdir. Seçim gününün gelmesini sabırsızlıkla bekliyoruz. Seçim, seçim, illa seçim diyoruz” diye konuştuktan sonra, söyledikleri şöyle yer alıyor:

“Ekonomik, siyasi ve sosyal krizin arkasında “sadece yönetim krizi” olduğunu, yatırımcının güven ortamı bulamadığı için yatırım yapmadığını ifade etti.”

Ekonomi, para politikası, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomik krizin Brunson’la ilgisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için buluduğu ABD’de Reuters’a konuştu. Bu konuşmada, konu ekonomik krize geldi. Erdoğan’ın sözleri şöyle:

“Brunson olayının bizim ekonomimizle yakından uzaktan alakası yoktur. Bir ekonomik sıkıntı yaşandığında benim, ‘Bu bizim şu anda teğet geçecektir’ demiştim. O sıkıntıyı aştık, Türkiye ekonomik rahatlama sürecine girdi. Şu an ekonomik sıkıntı abartılacak bir sıkıntı süreci değildir. Türkiye kendi imkanlarıyla bunu aşacaktır. Bunun emareleri görülüyor. Bunun Brunson’la yakından uzaktan alakası yoktur.”

Erdoğan, bir süredir krizin “geçici” olduğunu, “aşılacağı” vurgusunu yapıyor. 2009’da küresel krizde söylediği “teğet geçecek” sözünü de hatırlatarak.

Şu vurgu hemen dikkat çekti: “şu andaki ekonomik sıkıntı…” “….bunun Brunson’la yakından uzaktan ilgisi yoktur.”

Oysa hem Erdoğan hem de partisi ve yakın çevresi bu yüzden “ekonomik savaş açıldığı” temasını nerdeyse tellal tutarak ilan etmişlerdi. Hükümet yakını ya da yakın duran medya da bu tema üzerinden yorumlarla ABD’ye veryansın edilmişti.

Peki durup dururken ne oldu da Erdoğan, en fazla “ekonomik sıkıntı” olarak adlandırdığı ekonomik krizle Brunson krizini ayrıştırma ihtiyacı duydu?

Bunları başında şu geliyor; hem “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin” başladığı 9 Temmuz haftasından itibaren giderek şiddetlenen, Ağustos başındaki rahip Brunson krizi ile patlak veren bir durumu yazmıştım: Döviz mevduatlarında çekiliş.

Sadece 17 Ağustos haftasında 7.5 milyar dolarlık bir döviz hesabı azalışı dikkat çekiyordu. Bunun nedeni, Brunson krizine bağlı olarak ABD’nin yaptırım kararları idi.

Döviz kurunun patlaması, yani TL’nin değer kaybının şiddetlenmesi, buna karşı Merkez Bankası’nın elinin tutulması bugün içinde bulunduğumuz krizi tetikleyen unsurlardı. Ana unsur 10 yıla yakındır ekonominin yapısal sorunlarının içten içe çürümesi ve Türkiye’nin giderek hukuku kaybetmesi, demokratik değerlerden uzaklaşması, medya ve ifade özgürlüğünün kafese konulması.

İşte bu yüzden, Rahip Brunson krizi ve ardından ABD yaptırımlarını izleyen günlerde, “ekonomik saldırı altındayız” sözleri ile bizatihi Ankara, içeride krizi derinleştirdi. Vatandaş ABD’den çok, kendi hükümetinin kısıtlayıcı bir yola girmesinden korktu.

Asıl soruya dönelim:

Erdoğan neden Rahip Brunson krizi ile ekonomik krizi ayrı tutmaya çalışan bir açıklamaya yöneldi?

Yanıt belli; Rahip Brunson 12 Ekim’de bırakıldığında kur biraz gerileyecek ve vatandaş soracak: “Neden bu krizi yarattınız neden ekonomiyi hasar getirdiniz? Neden Merkez Bankası’nın elini tuttunuz?

İşte bu yüzden “hakimler bağımsız”, “Merkez Bankası bağımsız” sözleri vurgulanıyor.

Muhtemeldir ki; kamuoyu anketlerinde de toplumun ekonomik krize bakışının değiştiğini de görüyor olmalı.

Yargının Ankara’ya bakmadan bağımsız karar aldığına olasılıkla kendi seçmenleri bile mutlak biçimde inanmıyor. Ne de Merkez Bankası’nın Ankara’da Külliye’ye bakmadan karar aldığına…

Sanırım “mahkemeler bağımsız, bir kriz olduysa da bunun iradesi bizde değil” özetli bir dışsallaştırıcı bir açıklama olmuş ABD’deki açıklama. “Dış güçler saldırıyorsa neden önlem almadınız?” sorusunu karşılamak için.

Geçmişteki ekonomik dalgalanmalar, çalkantılar sonunda geçip gittiğinde işler normale dönebiliyordu. Çünkü sermaye akışı devam ediyordu. Ama bu defa farklı olduğunu herkes görebiliyor. O yüzden “siyasi faturadan” kaçış kolay olmayacak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

Çözümsüz “Yeni Ekonomi Programı”

Orta Vadeli Programlardan beklenen nereye nasıl gidileceğine dair bir yol haritası çizmesidir. Ekonominin yavaşlayacağını, enflasyonun yüksek seyredeceğini söylemek tek başına programı gerçekçi kılmaz. Krizdeki bir ülkede açıklanan programa “dengelenme programı” demek, krizin getirdiği sonuca yanlış bir adlandırma yapmaktan öte geçmiyor. Dengelenme programı; siz bir politika çerçevesi çiziyorsanız ve uyguluyorsanız bunun getirdiği sonuca vereceğiniz bir ad olabilirdi.

Bugün Orta Vadeli Program (OVP) yeni ambalajı ile “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) adı altında tanıtıldı.

Önce biçime dair yorumum şu: OVP’deki büyüme ve enflasyon konusunda yapılan tahminler piyasa analistlerinin tahminlerine ve beklentilerine yakın bir tablo çiziyor. Bu yüzden “gerçekçi bir program” denilmesinin nedeni bu.

Ekonominin nereye doğru bir rota izleyeceğine dair programda yer saptamak programı gerçekçi kılmıyor. Sorun, bugünün mevcut sorunlarına adreslenen bir çözüm ve politika rotası içermiyor olması.

Tam da bugünün sorusu buydu: Bu program bugünkü kriz hasarını nasıl çözecek? Nasıl bir onarım programı getirecek? Bunun yanıtı yoktu.

Bu program kriz içindeki bir ülkenin programı değil ne yazık ki.

Ekran Resmi 2018-09-20 12.42.30

Programda, enflasyon 2019’da yılsonu için yüzde 15.9 olarak öngörülmüş. Bu yıl sonunda ise yüzde 20.8’de. Ağustos sonuna göre yılsonuna kadar kabaca 7.5 puanlık ilave enflasyon geleceği varsayılmış. Buna bakınca, geçmişteki duruşa göre oldukça gerçekçi.

Dolar kuru varsayımı ise 2019’da 5.5975, 2020’de 6.00 olarak görünüyor.

Burada kurun gerçekçi olup olmayacağını Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ile ilgili olduğunu bakarak ölçebilirsiniz. Geçen yılki tahminlerin, hatta 2020 varsayımının bile aşıldığını da anımsatırım. Merkez Bankası bağımsız olabilseydi; bugün gelecek için OVP’de varsayılan tahminlerin gerçekçiliğini tartışmazdık.

TL’nin değer kaybının da enflasyonun da arkasındaki temel sorunun Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusu malum tartışma. Bankanın üzerindeki “Sarayın kılıcı” sallandıkça kur üzerinde de baskı devam eder. Bu da bugünkü görünümde yüzde 20-25’lik patikada ivmelenen enflasyonu kalıcı olarak o rotaya sokar.

Bankanın başkan ve yardımcılarının görev süresini kısaltarak işe başlayan “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” bankanın bağımsızılığına hasar verdi. Bu devam edecek mi? Bunlar doğal olarak OVP’de yer almıyor.

Ekran Resmi 2018-09-20 13.05.17

Bütçe verilerine bakarsanız çok belirgin bir değişim yok. Sadece kabaca 60 milyar TL’Lik harcama azaltıcı, 13 milyar TL de gelir artırıcı önlem alınacağı açıklandı. Buradan harcama azaltııcı önemlerin 30 milyar TL’Lik kamu yatırımlarının azaltılacağı görülüyor.

Bütçede sorun şurada: 2018 bütçe açığı 72 milyar TL öngörülürken, 2019’da 80 milyar TL öngörülmüş. Faiz dışı dengede iyileşme ise 32.4 milyar TL. Yani bütçe büyüklüğünün yüzde 3’ü kadar. GSYH’nın da binde 7’si kadar iyileşme öngörülmüş.

Ekran Resmi 2018-09-20 12.34.54

İçinde bulunduğumuz krizde, Ankara’nın 2019’da büyümeyi ne tahmin ettiğinden çok daha fazlası, hasarların tamiri için yapısal sorunlara ne yapacağı en önemli sorun şu anda.

Batan şirketlerin banka bilançolarında yarattığı hasarı nasıl çözecek Ankara? OVP’deki açıklama şu:

“Bankaların güncel mali yapılarını ve aktif kalitelerini tespit etmek için mali bünye değerlendirme çalışmaları yapılacaktır. Bu çalışmaların sonuçlarına göre gerektiğinde bankacılık sektörünün mali yapısını güçlendirecek, böylece reel sektörün uygun maliyetlerle krediye erişimini ve mevcut kredilerinin yeniden yapılandırılmasını temin edecek bir politika seti devreye sokulacaktır.”

Yani henüz elde bir plan yok.

İşte bu yüzden, “ekonomi cephesinde yeni bir şey yok”

Geride kalan son nokta şu: Sorunun sadece ekonomik bir kriz olmadığını, siyasi kriz olduğunu, bunun da demokratikleşme ve hukuka dönüşle çözüleceğini bir kez daha anımsatmak gerekiyor. Dövizini bankadan çekip yastık altına, kiralık kasalara, yurtdışı hesaplara transfer eden yurttaşların güvenini kazanmadıkça, Türkiye’ye sermaye akışı normale dönmedikçe bu krizden çıkış zorlaşıyor.

Uğur Gürses

ugur.gurses@gmail.com

 

 

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

Ekonomi, para politikası

Faiz artışı için “suçlama rehberi”

Türkiye’deki siyaset aklı “doğrular ve başarılar benim, hata ve olumsuzluklar dışsal” teması üzerine söylem tutturuyor.

İşte en son Merkez Bankası’nın 6.25 puanlık faiz artışı öncesinde ve sonrasındaki “bir düşman bulmalı” kaygılı söylemle yürütülüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz artışı kararından birkaç saat önce, “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var. Reel sektördeki yatırımcı, yatırımlarını neye göre yapacak? Faiz konusundaki hassasiyetim değişmedi. İçinizde yüzde 50 karla çalışan var mı? Bu ancak esrar, eroin tüccarlarında olur” demişti.

Ayrıca “Faiz denen bu sömürü aracını kullanmaya asla vesile olamayız” diyerek, “Merkez Bankası bağımsızdır, o kendi kararını alır” sözünü de ekleyip “biz karışmadık, kendi yaptı” söylem yolunu da açtı.

Kendisine sorulmadan iş yapılmayan ülkede faiz artışı sonrasında da “Son olarak Merkez Bankası sürekli gündeme getirilen faiz artırımını, üstelik oldukça yüksek bir oranla gerçekleştirdi. Diyor ya ‘Bağımsızlık’, haydi buyur bağımsızlık. Şimdi bakalım bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen benim sabır safhamdır ve bu sabır bir yere kadar” demişti.

Erdoğan’ın faiz artırımı öncesindeki konuşmasındaki şu vurgu önemli; “Özel sektöre ait bankalar var. Bu bankalar neye göre hareket ediyor? Merkez Bankası’nın kararlarına göre. Bakıyorsunuz, 50’lere varan faizler var.”

Yani bankaların faiz kararını Merkez Bankası’nın kararlarına göre aldıklarını vurguluyor. Temel olarak doğru ancak son gelişmeler ışığında “neden-sonuç” ilişkisi bağlamında durum farklı.

Doğru, bankalar normal zamanlarda Merkez Bankası’nın belirlediği kısa vadeli faizleri kılavuz alırlar. Almasalar da fonlama faizi onları “buluşturan” temel faizdir.

Gerek siyasetçilerin gerekse bu siyasetçilere kendini yakın bulan medya kuruluşlarının Merkez Bankası’nın faiz artışı sonrasında yakındıkları şey şu: “Merkez Bankası faiz artırdı; kredi faizleri ve Hazine’nin borçlanma faizleri, bunların yükü arttı”. Yani oraya kadar her şey normalmiş, ama Merkez Bankası bozmuş!

Faizlere yakın geçmişte ne olduğuna bakalım:

  1. Döviz kurundaki artışı “faizsiz” çözme girişimlerinden biri swap piyasasında yabancı oyuncuların TL borçlanmasını kısıtlamak için Türkiye bankalarına swap limiti getirildi. Piyasa deneyimli ve işi bilen vasıflı biri, bunun swap piyasasında TL faizlerini patlatacağını bilirdi. Nitekim öyle de oldu; yıllık swap faizleri yüzde 30’a patladı. Henüz Merkez Bankası faizleri yüzde 17.75-19.25 bandında tutarken.
  2. Kurların olağanüstü artışının (TL’nin değer kaybının) seyredilmesi ve bunun enflasyona potansiyel yansımasını da hesaba katan borç vericiler gelecekte faizlerin artacağını düşünerek potansiyel enflasyonun altında bir faize razı olmadılar. Borç alıcılar da gelecekte daha pahalı borçlanacaklarına bugünden düşük faizle borçlanmak için alıcı oldular. Faizler yükseldi. Para piyasasında da swap faizleri ile birlikte yükseliş hareketi oldu. Ki enflasyon patlarken faizlerin olduğu yerde tutulabileceği ancak iyi bir düş idi.
  3. Aşağıdaki grafikte de görülüyor Merkez Bankası fonlama faizini henüz yüzde 19.25’e çektiğinde para piyasasındaki faizlerin çok önceden yıllık vadede yüzde 20’leri geçtiği görülüyor.
  4. Merkez Bankası faiz artışı yapmadan önce piyasaya yüzde 19.25’lere para verirken, piyasada 1 aylık swap faizi yüzde 24-25’lerde idi. 1 aylık mevduat faizleri de. Kredi faizleri de çoktan yüzde 30’a vurmuştu. Merkez Bankası faiz artışından sonra da durum çok değişmedi.
  5. Yani piyasa faizi çoktan yükselmişti, Merkez Bankası’nın yaptığı da buna geç de olsa yetişmek ve enflasyona karşı durduğunu göstermek oldu.

Ekran Resmi 2018-09-16 11.30.29

 

İşte Hazine’nin aylık ortalama borçlanma maliyeti tablosu:

Ekran Resmi 2018-09-16 15.38.10

 

Nisan ayında ortalama yüzde 13.43 olan borçlanma maliyeti, yüzde 16, yüzde 17 derken Ağustosta yüzde 20.11’e çıktı. Merkez Bankası yükseltti diye değil, o dönemde de geç kaldığı için belirsizlik ve çalkantı nedeniyle maliyet yükseldi.

Daha özelde 5 yıl ve 2 yıllık sabit getirili tahvil ihalelerinde şöyle bir tablo var:

Ekran Resmi 2018-09-16 16.25.41

Merkez Bankası’nın fonlama faizi bileşik yüzde 19’lu bir seviyede dururken, Hazine ihale faizlerinin yükseldiği görülüyor. 17, 18, 22 derken yüzde 24’e vurmuş. Merkez’in de yaptığı bu oldu: Faizi iki yıllık tahvil faizine yaklaştırmak. Merkez artırmasa bile Hazine bu bedeli ödüyordu. Niye? “Kuru istikrara kavuşturma ve enflasyonu dizginleme konusunda harekete geçecekleri yok” fotoğrafından dolayı.

Merkez Bankası’nın eli tutuluyor olmasaydı, daha küçük faiz artışı ile bozulmanın önüne geçilebilir; TL’nin değer kaybı daha düşük boyutta tutulabilir, enflasyon bekleyişleri de piyasa faizleri de bu denli bozuk ve yüksek olmayabilirdi.

Şimdi geride kalan ve “piyasaya yetişen” Merkez Bankası’nı “kötü polis” göstermenin hiç bir anlamı yok. Ayrıca hem elini tutarak, hem de döverek milli parayı basan kurumu kamuoyunda itibarsız hale getirmek de doğru değil.

İlle de bir suçlu aranıyorsa bariz kur artışına karşı TL’yi savunmak yerine seyredenlere, yani Merkez Bankası’nın elini tutanlara bakılmalı.

 

Uğur Gürses

ugur.gurses@gmail.com

 

20708353_251044232081771_6369633781164818234_n (1)

 

Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

Geç gelen itfaiye…

Merkez Bankası yine geç kalarak ama eskisine göre daha bir “gereğini” yaparak adım attı; politika faizini yüzde 17.75’ten yüzde 24’e yükseltti. Tam 6.25 puanlık artış. 2002 Sonrasının en yüksek faiz artışı bu. Politik olarak Erdoğan döneminin en yüksek artışı. Bugüne kadar en yüksek artış 2014 Ocak ayındaki 5.5 puanlık artış idi. O tarihte de faize dokunmadan durumu idare etme, kuru döviz satarak durdurma denemesi “ağır bir dersle” sonuçlanmış; o güne kadar faizi yarım puan düşük tutalım derken, 5.5 puanlık faiz artışı ile sonlamıştı.

Logo

Böylece banka düne kadar tavan olan gecelik yüzde 19.25’le verdiği parayı, artık haftalık vadede yüzde 24’le para verecek. Banka isterse likiditeyi kısarak piyasayı gecelik vadede yüzde 25.5’e itebilecek.

Analistler Merkez Bankası’nın, politika faizi olan haftalık repo faizi yüzde 17.75’in üzerine 3-4 puanlık bir artış yapabileceğini düşünüyordu; ama gereği ise 10 puana yakın idi.

Geçmişteki duruşu,  “işin gereğinden” çok “piyasa beklentisinin üzerinde” adımlar olan  Merkez Bankası’nın bu defa kredibiliteyi onarmak için ikisinin de arasında  görece yüksek faiz artışı yaptığı söylenebilir. Ama ilk defa, “gereğini yapmaya” yaklaştı.

Bugüne kadar neden beklendiği, neden ekonomiye bu kadar hasara göz yumulduğu anlaşılır gibi değil.

Geç kaldıkça kuru istikrara kavuşturmak o kadar da kolay değil. Alacağınız önlemlerin daha “acı” olmasını sağlıyor geç kalmak.

Etraftan dolaşma, yan yollarla “kuru hizaya getirme” çabalarının her defasında işe yaramadığını görmek, test etmek mi gerekiyordu? Eğer böyle ise Ankara’da ekonomi politikasına yön verenlerin liyakat ve kapasitelerini de sorgulamak gerekiyor.

Boğazına kadar döviz borçusu olan, bir yıllık vadede cari açığı için her yıl 40-50 milyar dolar, bir yılda vadesi gelecek  döviz borçları için 100-120 milyar dolar, toplamda ortalama 150 milyar dolar bulmaya ihtiyacı olan ülkede, ekonomi politikası savruluyorsa ulusal para savunmasız kalıyorsa döviz kuru yükselir.

Siyasi krizlerde de biraz daha yükselir. Kur yükselişini, daha önce döviz getirmiş ama krizde döviz alarak çıkmak isteyen yabancı yatırımcının önünü kesmek, “dış güçler” diyerek ülkeye ileride gelecek potansiyel fonları ters yüz etmek daha da olumsuz etki yaratıyor.

Hele ki kendi yurttaşını “bize ekonomik savaş açtılar” diyerek tedirgin eden, döviz almayın, bozdurun diye “yatırım tavsiyesi” verilen ve kendi parasını korumak için adım atılmayan ülkede yurttaşlar doğal olarak dövizlerini yastık altına çekmeye başlar.

Ankara’da son yıllarda hep “TL faizine elleme, yan yol bul” denilerek TL’nin değer kaybı seyredildi.

Son ABD krizinde ise zihinler şöyle çalıştı: “hımmm döviz kurları yoluyla bize savaş ilan ediyorlar. Nasıl yapıyorlar? TL bulup döviz alıyorlar. TL’yi nereden buluyorlar? Swap piyasasından. O zaman Swap piyasasından TL borçlanmalarının önünü keselim. Nasıl keselim? Türk bankaların BDDK desin ki; yabancı bankalara TL verdiğin swap işlemlerine özkaynaklarının yarısı kadar limit koydum, olmadı mı yüzde 25’e indir”

Swap piyasasını boğunca ne mi oldu? Swap piyasasında 1 yıllık faizler yüzde 30’a vurdu.

Ne için yapılmıştı? Faize dokunmadan yasakçılıkla kuru dizginlemek için. Ne oldu? Hem kur düşmedi hem de faiz patladı.

Sıcak paraya kalmışsınız basiretli bir para politikası yürütemiyorsunuz; yabancı yatırımcıyı ürkütmüşsünüz. Güvensizliği körükleyen söylemlerle yerleşikleri ürkütmüşsünüz.

İşte bu koşullarda, bugün Merkez Bankası gerisinde kaldığı piyasaya yetişti.

“Merkez faizi 6.25 puan artırınca işte ekonomi resesyona gidiyor” diyenler, bügüne kadar piyasa faizinin zaten aylık vadede yüzde 24-25’te, yıllık vadede yüzde 30’da olduğunun farkındalar mı acaba?  Dün resesyona gitmiyordu da şimdi mi yola çıktı?

Ekonomi derin bir durgunluğa seyrediyor. Bu, TL istikrara kavuşana kadar, sermaye akışı başlayana kadar devam edecek.

Bu faiz artışı gerekli ama her şeye ilaç olamayacak ne yazık ki. Sadece “TL’deki kanamayı” yavaşlatacak.

Bir ekonomi politikası çerçevesi olmayan Ankara’nın sadece “kozmetik önlemlerle”, Merkez Bankası ile ekonomiyi götürmesi mümkün değil.

Erdoğan’ın Merkez Bankası kararı öncesi konuşması

Cumhurbaşkanı Erdoğan Merkez Bankası’nın faiz kararını açıklamasından birkaç saat önce Merkez Bankası’nı sert sözlerle eleştirmesi, faizin enflasyona neden olduğu fikrini tekrarlaması seçmene yönelikti.

Ekran Resmi 2018-09-13 15.24.28

Belliydi ki; kallavi bir faiz artışı konusunda Cumhurbaşkanı’nı ikna etmişlerdi. Ancak Cumhurbaşkanı’nın da bunu seçmenine anlatması manevrasıydı bu sözler.

“Madem faize karşısın neden izin veriyorsun?” diyeceklere, muhalefet partilerine “Ben aynı yerde duruyorum, ama Merkez Bankası bağımsız ve yükseltiyorlar” mesajı.

Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı seçmene bir TV programında “Şu 24’ünü hayırlısıyla bir atlatalım. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti.

Gelişmiş ülkelerde ülkeyi yönetenler merkez bankalarının faiz kararını önceden bilmez. Daha doğrusu bilmeye fırsatları olmaz. Karar açıklandığında öğrenirler.

Bizde belli ki önceden onay alınmış. Bu hışımla Cumhurbaşkanı “seçmen kaygılı” konuşmayı yapmış oldu.

Peki bu seçmen kaygılı mesajla ne sağlandı? Kuru yüzde 3 yukarı atıp, sonra oradan yüzde 6 aşağıya. Çalkantıya yol açacağınız biliyorsanız bu söylemden kaçınırsınız. Çünkü ekonomik birimler zarar eder, güven kaybı olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomi, para politikası

Katar’dan 3 milyar dolar (*) gelmiş

6 Eylül tarihli Merkez Bankası bilançosu gösteriyor ki; Merkez Bankası ile Katar Merkez Bankası arasındaki swap anlaşması işlem yerine getirilerek hayata geçmiş.

Merkez Bankası bilançosunda 6 Eylül günü tam 3 milyar dolarlık rezerv artışı dikkatimi çekti. Bankalar her zaman zorunlu karşılık ya da teminat deposu yatırır-çeker; bu yüzden rezerv hareketi hep olur.

Ancak rezerv artışı vardı da aynı zamanda da net döviz pozisyonundaki 3 milyar dolarlık artış eşlik ediyordu. 5 Eylül tarihinde altın dahil 27.4 milyar dolar olan net döviz pozisyonu 6 Eylül günü 30.4 milyar dolara çıkıyordu.

Bunun anlamı şu; Merkez Bankası ya döviz satın almıştı, ya da swap yapmıştı. Merkez Bankası’na döviz satacak olan sadece Hazine. Onların da hesaplarında belirgin bir değişim yoktu. O zaman bu swap işlemi idi; Merkez Bankası’nın TL verdiği, döviz aldığı türden.

Şöyle olmuş: Swap işlemi ile Katar Merkez Bankası 3 milyar dolar karşılığı Katar Riyali vermiş olmalı, karşılığında da TL almış olmalı. Merkez Bankası’nın aldığı bu riyaller Katar Merkez Bankası’ndaki Merkez Bankası’na ait hesapta duruyor olmalı. Bu durumdagiden-gelen bir döviz yok. Bu işlemin diğer bacağındaki TL’ler de muhtemelen Merkez Bankası’nda Katar Merkez Bankası’na açılmış TL hesabında duruyor olmalı. ZiraMerkez Bankası açık piyasadan verdiği parayı artırmadığı (hatta 2 milyar azaltmış) halde bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu mevduat 17.8 milyar TL artmış.

Tüm bunlar swap hayata geçmiş diyor.

“Peki bu bizim ne işimize yarayacak?” sorusunu soranlara yanıtım şu; bilanço daha gösterişli oluyor; rezervler 3 milyar dolar artmış oluyor. Hepsi bu.

 

(*) Not: Yazıyı tamamladıktan sonra farkettim ki başlık yanıltıcı. Yazı açıklıyor ama gelen dövizin dolar değil Katar Riyali olduğunu, bunun da Katar’da park ettiğini bir daha vurgulamak istedim.

 

20 Ağustos’taki açıklama şöyleydi: (Siyah ve altı çizili bölüm benden)

“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ve Katar Merkez Bankası (QCB) arasında, 17 Ağustos 2018 tarihinde Doha’da düzenlenen bir törenle, ikili bir para takası (swap) anlaşması imzalanmıştır.

Söz konusu anlaşma 3 milyar USD karşılığı Türk Lirası ve Katar Riyali cinsinden imzalanmıştır. Anlaşmanın temel hedefi yerel para birimleri üzerinden gerçekleştirilen ticareti kolaylaştırmak ve iki ülkenin finansal istikrarına destek sağlamaktır.”