2018 Ekonomik Krizi, para politikası

Kâr ne kelime, bütçeye özel para basıyor!

Merkez Bankası 20 Ocak günü Olağanüstü Genel Kurulu’nu yaparak alelacele 2019 kârını Hazine’ye aktarma kararı aldı.

Bankadan yapılan açıklamada, “2019 yılı dönem kârı üzerinden kâr payı avansı ödenmesine ve 2018 yılı kârından ayrılan ihtiyat akçesinin dağıtılmasına karar verilmiştir” denildi. Banka, 35.2 milyar Türk Lirası kâr payı avansı ile 5.3 milyar Türk lirası ihtiyat akçesinin hissedarlara (Neredeyse tamamı Hazine’ye) dağıtımına başlandığını açıkladı.

Hatırlanacağı üzere geçen yıl da aynı biçimde 37.5 milyar TL avans olarak dağıtılmış, sonra da 42 milyar TL’Lik ihtiyat akçesine el atılmıştı. Bunların toplamı 79.5 milyar TL, vergi olarak da 10.5 milyar TL olmak üzere toplam 90 milyar TL Hazine’ye akmıştı. Bankanın bilançosunda kala kala 5.3 milyarlık “fevkalade ihtiyat akçesi” kalmıştı. Onu da bu yılki genel kurulda Hazine’ye aktarıldığını görüyoruz.

Genel Kurul kararıyla toplam 40.5 milyar TL’nin aynı gün hemen Hazine’nin hesaplarına geçtiği görüldü.

Peki bu kârın bir hikayesi yok mu? Var tabii ki.

Yakın zamanda yazmıştım: Sarayın matbaası  başlıklı yazımda, 15 Ekim 2019’dan yılsonuna kadar Merkez Bankası yönetiminin kur artışından gelen “Değerleme Hesabı” artışını çeşitli yöntemlerle “Kâr-Zarar” hesabına aktarıldığına tanık olduğumuzu yazmıştım. Böylelikle değerleme hesabından kâr-zarar hesabına fiktif yollarla aktarıldığı anlaşılan miktarın 22 milyar TL olduğunu hesaplamıştım.

Aradan geçen zamanda o yazıma herhangi bir açıklama gelmedi.

Peki Merkez Bankası yetkilileri neden böyle bir yola başvurup fiktif biçimde kâr yaratıp Hazine’ye para yarattılar?

Açıklanan verilerden brüt kâr rakamını hesaplarsak durum daha iyi ortaya çıkacak.

Tekrarlayayım; yan yollarla fiktif biçimde yapılmışsa Türkiye’de merkez bankacılığı yapanların yüzünü yere düşüren bir iştir. Hiçbir merkez bankacı, kendi hissedarı Hazine’ye de olsa fiktif kazanç oluşturup bunu bütçe finansmanına sunmaz.

Bir şirket düşünün, bilançosunda bolca gayrimenkul olsun. Yılsonu değerlemesinde rayiç değer yerine rayicin üç katı bir değer gösterip, bu değerleme ile olağanüstü bir kâr oluşturup şirketin nakit varlıklarını bu “oluşan” kârdan pay diyerek başta çoğunluğu elinde tutan büyük ortağa nakit olarak ödesin. Buna normal gözüyle bakılabilir mi?

Dönelim açıklanan verilerden brüt kâr rakamını hesaplamaya.

Merkez Bankası’nın yaptığı açıklamada belirttiği 35.2 milyar TL avans aktarıldığına göre; 2018 kârı olarak net 37.5 milyar TL aktarıldığı hesaba katılırsa 22 milyar TL’lik değerleme hesabından fiktif işlemlerle yapılan kaydırma olmasaydı gerçek temettünün 13 milyar TL’de kalacağı ortaya çıkıyor.

Öyle ki geçen yıl vergi sonrası kârdan (56.2 milyar TL) bir de yüzde 20 oranında 13.3 milyar TL adi ihtiyat akçesi ayrılmıştı. Bu yıl o da ayrılmadı. Sadece yaklaşık 3.9 milyar “fevkalade ihtiyat akçesi” ayrılmış olmalı.

2019’da ayrılan 5.3 milyar TL’lik “fevkalade ihtiyat akçesi” de Hazine’ye aktarılması kararı alınmış.

Şişirme kârla yaklaşık 7 milyar TL vergi, 35.2 milyar TL de temettü, 5.3 milyar geçmiş yılın fevkalade ihtiyat akçesi olmak üzere 47.5 milyar TL Hazineye gelir sağlanmış oldu. (Bu bir tahmin; belki toplamda 3-5 milyarlık fark olabilecektir)

Ekim-Aralık dönemindeki ne tür olduğunu bilmediğimiz işlemlerle değerleme hesabındaki kur artışından gelen değer artışını (“realize edilmemiş kâr”) kâr-zarar hesabına aktararak, ilaveten 22 milyarlık “kazanç” olmasaydı; Merkez Bankası yıl sonunu olasılıkla 24 milyar TL kârla kapatacak; 3.8 milyar TL vergi, 18.3 milyar TL temettü, 5.3 milyar TL geçmiş yıl fevkalade ihtiyat akçesi olmak üzere toplam 27.5 milyar TL’yi Hazine’ye ödeyecekti.

Bu da 2019’daki 90 milyar TL’lik bütçeye yakıt olan katkının üçte bire düşmesi, Hazine’nin de ilaveten yaklaşık 60 milyar TL daha fazla borçlanması demek olacaktı.

“İyi olmuş, Hazine’ye kaynak olmuş” denilebilir mi? Karşılıksız para basmaktan hiç farkı yok.

Aşağıdaki grafikte görüleceği üzere;

  1. 1 Ağustos’tan itibaren kur yükselmeye başlıyor; 15 Ekim’e kadar. Alttaki grafikte (1 Nisan=100 olarak alınan kur seviyesi, 1 Ağustos’ta 98.12 iken, 15 Ekim’de 105.01’e çıkıyor. Yani yüzde 7 yükseliyor.
  2. Yaklaşık 32 milyar dolar net döviz fazlası olan Merkez Bankası’nın bu yüzde 7’lik kur artışı nedeniyle Değerleme Hesabı’nın 51.9 milyar TL’den 68.9 milyar TL’ye yani 17 milyar TL arttığını görüyoruz. Bu gayet normal.
  3. Kâr rakamının izlendiği “Diğer Kalemler” kaleminde pek bir oynama yok. 38.3 milyar TL’den 40.9 milyar TL’ye çıkmış. Bu da normal, banka TL borç veriyor, faiz tahsil ediyor. Senyoraj geliri.
  4. 15 Ekim’den sonra “olay başlıyor”.
  5. 15 Ekim’de kur seviyesi 105.01’de. Yıl sonunda ise 105.48’de. Yani kur hiç oynamamış dense yeri.
  6. Kur değişmiyor da nasıl oluyor da kârın da içinde olduğu bilanço kalemi 15 Ekim’den 30 Aralık tarihine 40.9 milyar TL’den 63.7 milyar TL’ye gelerek, tam 22.8 milyar TL artıyor?
  7. Bunun tek yolu var; bir miktar dövizi potansiyel kurumlarla yani Hazine ya da bir takım kamu bankaları ile pozisyon değiştirmeden al-sat yapıp, değerleme hesabındaki gerçekleşmemiş kâr rakamını kâr zarar hesabına aktarılması.
  8. Bu normal bir yol değil. Ancak yan yollarla yapılması mümkün.
  9. Not: 17 Ocak’ta 67.3 milyarlık hesabın, 20 Ocak’ta 23.7 milyara gerilemesi, kâr ve fevkalade ihtiyat akçesinin Hazine hesaplarına aktarılması sonucudur.

Uğur Gürses -www.ugurses.net
Uğur Gürses -www.ugurses.net

Merkez Bankası’na değerleme hesabı yoluyla para bastıran Ankara’da ekonomiyi yönetenler. Bu adımla, aynı zamanda şu da ima ediliyor; “kur bundan sonra düşmez; değerleme hesabında biriken kur farklarının ilerideki yıllarda döviz satışları ile oluşturacağı kârları yıllara dağılmış biçimde taksit taksit alacağımıza, bugün “mambo-cambo” işlemlerle peşinen alalım”.

Buna tam da “Merkez Bankası’nın dibini kazımak” denir.

Değerleme Hesabı Nedir?

TL’nin yabancı paralar karşısında değerlenmesi ya da değer kaybı durumunda bankanın bilançosundaki dış varlık ve yükümlülüklerin değişen döviz kuru üzerinden yeniden değerlenmesi ile ortaya çıkan kur farklarının toplamıdır. Merkez Bankası’nın 2019 boyunca taşıdığı net döviz fazlası 30 milyar dolar civarında olduğundan, takvim yılı başındaki seviyeye göre kur artışı ortaya çıktığında değerleme hesabında artışa yol açmaktadır. Değerleme hesabındaki oluşan pozitif kur farkları temettü olarak dağıtılmaz. Zaten bu hesabın amacı da budur.

Ne zaman kâra dönüşür?

Döviz satışları yapıldıkça. Ama bunun “yapay” biçimde değil, normal akıştaki döviz satışı ile olacağına işaret ediyorum. Hazine’nin dış borç ödemesi olur, Merkez Bankası Hazine’ye döviz satışı yapar; işte o zaman. Ya da piyasaya döviz satarak müdahale eder; o zaman. Fiktif yollarla aynı anda “önce sat-sonra al” yaparak değil.

Bankanın yasasında (61. Maddede) yazıyor;

“Türk parasının yabancı paralar karşısındaki değerinin ve uluslararası piyasalarda altın fiyatlarının değişmesi nedeniyle Bankanın aktifindeki ve pasifindeki dövizlerin, efektiflerin ve yabancı para cinsinden diğer varlık ve yükümlülükler ile altınların değerlemeye tabi tutulması sonucu Banka lehine oluşan gerçekleşmemiş değerleme farkları, değerlemenin yapıldığı dönem kazancına dahil edilmez ve kurumlar vergisi matrahının tespitinde gelir olarak dikkate alınmaz. Banka aleyhine oluşan gerçekleşmemiş değerleme farkları ise değerlemenin yapıldığı dönem kazancından düşülmez ve kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider olarak dikkate alınmaz.”

Tersi durumda da yani zarar ettiğinde de dönemsel kardan düşülmüyor. Ancak şöyle de bir durum var; Merkez Bankası’nın döviz pozisyonunun negatif olduğu durumda (döviz varlıkları döviz yükümlülüklerinin altında) kur artışı olduğunda banka zarar yazar. İşte bu durumda Hazine adına döviz kasadarlığı da yaptığı için, bir tür görev zararı oluşur.  Kamuya açılan bir tür krediye dönüşür. Bu yüzden bu hesap bilançonun aktifinde yer alır.

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası

Sarayın matbaası (*)

Güven üzerine en önemli kurum merkez bankalarıdır. Çünkü o ülkenin parasını basarlar. O parayı itibarlı kılacak olan da ilk önce o ülkenin yurttaşlarının güvenini kazanmaktır.

Merkez Bankası çok uzun zamandır itibar kaybediyordu. 2019 yılı bu itibarın yere düştüğü bir yıl olarak hatırlanacak.

2019’da daha önce hiç yaşanmamış işler oldu bankada. Adeta Anadolu’nun Moğol istilasına uğramış hali gibi; modern bir çağda, ülkenin ulusal parasını basan kurumun çeşitli yollarla içi boşaltıldı.

Yıllar önce parayı basma yetkisi verilen bu kurum, milli parayı basıp itibarını korusun diye değil de iktidarı elinde tutanların siyasi bekasını korumak için yönlendirildi.

Birincisi, bankanın dönem kârı Nisan ortası gibi genel kurul yapıldıktan sonra dağıtılırken, yasal değişiklikle takvim yılı değişince bu karın “avans olarak” önceden Hazinece alınabilmesine olanak sağlandı.

İkincisi, yine yapılan yasal değişiklikle bir anonim şirket olarak ayırdığı “ihtiyat akçesi” Hazine’ye devredildi. 2019’da kadar birikmiş ihtiyat akçesi 42 milyar TL idi. Temmuz-Ağustos’ta alınıp hükümet harcamalarının finansmanı için piyasaya sürüldü.

Üçüncüsü, 6 Temmuz günü bankanın Başkanı görevden alındı. Nedeni bankanın yasasındaki gerekçelere değil, KHK ile yapılan değişikliklerle Cumhurbaşkanı direktifi ile yapıldığı açıklandı. Sebep açıktı; Cumhurbaşkanı’nı kızdırmıştı. Atanan başkanın da master tezinde, önceden yazılmış tezlerden satır satır intihal yaptığı kanıtlandı. Normal koşullarda başta bilmeyip de öğrenince “aman, ülkemin parasının itibarı ne olacak?” diyerek koşup bu hatayı düzeltecek siyasetçi ortaya çıkmadı.

Dördüncüsü, banka ilk defa TL operasyonlarının bir kısmını kamuoyunun bilgisinden sakladı. Swap işlemlerinin ne kadar olduğunu, kamuoyuna açık bilançosunda göstermemeye başladı. Döviz satışı, müdahalesi yapar bir merkez bankası, sonra da der ki “her ayrıntıyı açıklamak elimizi açık etmek olur” der, anlaşılabilir bir durum. Ancak piyasaya sürdüğü ulusal parasının hangi kaynaktan olduğunu saklayan bir Merkez Bankası hiç görmedik.

Beşincisi, bu swap işlemlerini saklamasına neden olan unsur; bankanın rezervlerini kamu bankalarına el altından satıp, onların da piyasaya satmasıydı. “Serbest dalgalı kur rejiminde” olduğunu iddia eden ülkenin merkez bankası, ekonomik birimleri kandırıyordu; “yönetilen dalgalı” kur rejiminde olsaydık bile, bankanın ne zaman döviz sattığını hangi bandı koruduğunu bilecektik. Bu örtülü muğlak kur rejimine olsa olsa “dalgalı kur rejimi görünümlü arka kapılı sabit kur rejimi” demek daha doğru olacaktı.

Ekonomist Haluk Bürümcekçi’nin bankanın döviz akımları üzerinden yaptığı hesaba göre kabaca 31 milyar dolarlık bir “döviz kaçağı” olduğu görülüyor. Bunun anlamı, bankanın rezervleri bu kadar artabilecekken bunun rezervlerde görülmemesi. Ne oldu bu dövizlere? Yanıtını biliyoruz; yerleşiklerin yıl başından bu yana satın aldığı kabaca 30 milyar dolar “arka kapıdan” satılarak karşılanmış demek.

Temmuz’dan itibaren Merkez Bankası faizleri 12 puan düşürdü. Döviz kuru “fazla zıplamadı”. Hükümete yakın medyada “hani faiz indirilince kur zıplıyordu? Ne oldu?” gibi başlıklar, yorumlar yer aldı. Oysa kamunun elinde olabilecek yaklaşık 30 milyar dolar eritildiği, buharlaştığı için “kura bir şey olmadı”.

Altıncısı, belki de “kasaba tüccarı kurnazlığı” ile yapılan bir iş ki bunu yapan bir merkez bankacı için kötü bir sabıka bırakıyor toplumun gözünde; değerleme hesabında biriken “gerçekleşmemiş kur kazancını” yan yollarla “kâr zarar hesabına” aktarılması.

Ekim sonunda bu konu kamuoyunun gündemine düştü; bankanın yasasında değişiklikten bahsediliyordu. Oysa Merkez Bankası bir anonim şirket olarak kurulmuş olsa da para basma yetkisi ve ayrıcalığı olan bir şirketti. Dövizden işlem karı gerçekleşiyorsa döviz alım-satım işlemlerinden geliyordu. Bu da reeskont işlemleri ve Hazine ile yapılan işlemlerden geliyordu büyük ağırlıkla.

Enflasyon Raporu sunumunda Başkan Murat Uysal’a defalarca soruldu; yanıt “bu konuda çalışma yok” idi. Defalarca sorulan konu (benim de sorduğum gibi) temelde banka yönetiminin bu konuya yaklaşımının ne olduğu idi. Uysal bir türlü “çakar almaz” yaklaşıyor; “çalışma yok”tan başka yanıt vermiyordu. Oysa birkaç hafta sonra belirginleşti ki; içeride muhasebe dâhileri al takke ver külah bu işlemlere çoktan başlamışlardı. Çok açık ki Uysal da bunu biliyordu.

Ekim ayı ortasından itibaren yapılan iş şu; bir takım “alım-satım işlemleri yaparak” değerleme hesabında “gerçekleşmemiş kur kazancını” gerçekleşmiş kâra çevirerek sonuç hesabına aktarılması.

Yine bunu da Ekonomist Haluk Bürümcekçi ortaya çıkardı ve müşterilerine yazdığı raporda sergiledi.

Aralık sonu itibariyle benim hesabım; kabaca 22 milyar TL’lik bir kur değerlemesinin birtakım işlemlerle kâr-zarar hesabına aktarılmış olmasıdır. Böylece, Merkez Bankası’nın 2019 kârı 22 milyar TL daha şişkin olacak, 1 Ocak’tan itibaren bu kar, o güne kadar birikmiş diğer kâr miktarıyla birlikte avans olarak Hazine’nin hesabına geçecek. Hazine de bunu piyasaya pompalayacak.

Ocak 2019-Ocak 2020 arası dönemde böylece, Merkez Bankası’nın kârı, ihtiyat akçesi, “mambo-cambo” yöntemlerle aktarılan değerleme hesabı dahil olmak üzere 100 milyar TL’nin üzerinde bir para piyasaya sürülmüş olacak. Herhalde Merkez Bankası Hazine’ye avans verseydi bundan daha iyi olacaktı.

 Bir merkez bankacının oturduğu koltukta yasayla kendisine verilen görev “fiyat istikrarını” sağlamaktır. Yani düşük seviyede bir enflasyonu sürdürülebilir kılmaktır.

Ama 2019 bu konuda tam bir fiyasko olarak tarihe geçti; paramıza imza atan yöneticiler, bankanın gerçekleşmemiş kur değerleme hesabını çok kısa sürede “ kâra çevirme” peşinde koşup iktidara parasal kaynak sağlayarak Merkez Bankası’nda idealist biçimde çalışmış üç-beş kuşağın yüzünü karartmıştır.

Siyasetçiler Merkez Bankası’nı “iktidarın sağmal ineği” görme eğiliminde olabilirler. Ama o görevlere gelerek paramıza imza atanların bizatihi kolları sıvayarak bu işi üstlenmeleri akıl alır gibi değildir.

2019 aynı zamanda, yerleşiklerin 30 milyar dolar satın aldıkları bir yıl oldu. Siyasetçiler ve onların önünden koşan böyle merkez bankası yöneticileri oldukça, üzerine imza attıkları para değil, itibarlı ülkelerin parası talep görmeye başlıyor. Kifayetsiz para politikası TL’yi koruyamayınca bankalara “bana yatırdığınız döviz zorunlu karşılıklar için yüksek komisyon alacağım” denmesi de en son nokta oldu.

Kötü paranın iyi parayı kovduğu Greshem Yasası çalışıyor.

İyi bir yıl diliyorum.   

Uğur Gürses

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

https://www.duvarenglish.com/columns/2020/01/04/coining-for-the-palace/

2018 Ekonomik Krizi, para politikası

Külliye’nin para politikası açıklandı

Merkez Bankası bugün (5 Aralık 2019) 2020 Yılı Para ve Kur Politikası metnini açıkladı.

Bankanın kararlarının artık banka dışında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde alındığını bilmeyen yok. Bu açıdan, “bu metni nasıl okumak lazım?” türü merakların yeri de kalmadı.

Bunun neden böyle olduğunu metin içinde kanıtlayan unsurlar var zaten.

Birincisi, bankanın para politikası kararlarını aldığı Para Politikası Kurulu toplantıları artık her ay yapılacak. 2018’de 10 olan bu sayı 2016’daki gibi 12’ye çıkarılıyor.

Bakın bunun kararını da kim vermiş, hatırlayalım?

6 Temmuz 2019’da görevden alındığı eski başkan Murat Çetinkaya’nın ardından, 10 Temmuz günü Cumhurbaşkanı Erdoğan epey verip veriştirmişti.

Hatırlayalım: “İşte mali istikrar diyoruz, finans noktasındaki atılacak adımlardaki kararlılık diyoruz. Bütün bunlarla en önemli adım tabi para politikası meselesi. Para politikası noktasında hep Para Politikası Kurulu toplandığı zaman “Acaba buradan bu defa ne çıkacak?” Bir diğer taraftan ayda bir toplanan Para Politikası Kurulu, beyefendinin zamanında biliyorsunuz senede 10 aya indirildi. Tabi bütün bunlar da niçin? Bunlar bize sorularak değil kendi kendine yapılmış şeyler. Bütün bunların yanında bir başka adım daha atıldı. Başkan yardımcılıkları yetmiyormuş gibi bir de genel direktörlükler adı altında direktörlükler oluşturuldu.”

İkincisi de Merkez Bankası 2020 yılında ikinci piyasadan satın aldığı devlet tahvili miktarını analitik bilanço büyüklüğünün azami yüzde 5’i olarak belirlemesi oldu. Geçmişte bilançoya endeksli bir alım yapılmıyordu.

Aralık başında Merkez Bankası analitik bilançosundaki varlıkların miktarı kabaca 630 milyar TL. Bunun yüzde 5’i de 31.5 milyar TL yapıyor. Yine aralık başında bankanın elinde tuttuğu devlet tahvil miktarı 18.7 milyar TL.

Bu tabloya göre bankanın 2020 yılı içinde 12.8 milyar TL’lik devlet tahvili alması gerekecek. Peki bu normal mi? Geçmiş yıllar eğilimine bakılırsa değil. Bankanın her türlü yolla Hazine’ye parasal destek vermesinin yollarına bakıldığı için, bu da Külliye’nin arzusunu yerine getirmek demek.

2010-2015 arası 8-9 milyar TL’de tutulan, 2016-17 ve 18’de 14-16 milyar TL’de olan devlet tahvili portföy limiti, 2019 için 18.9 milyar TL’ye çıkarılmıştı. Şimdi bu limit bugünkü bilanço verisiyle yüzde 66’lık artış getiriyor.

2019’da 18.9 milyar TL iken 2020’de 31.5 milyar TL’ye çıkarılması açıklamaya muhtaç. Hazine’nin 2020’deki borç geri ödemelerine parasal destek vermekten öteye bir somut gereklilik, likidite ihtiyacı yok başka çünkü.

Hazine Ekim ayında yayımladığı programda, 2019 yılını toplam 220.3 milyar TL’lik bir borç servisi, buna karşılık da 193.6 milyarlık iç borçlanma ile sonuçlandırma tahmini yapmıştı.

2020 yılında toplam 352 milyar TL’lik bir iç ve dış borç servisi yapacak. Buna karşılık Hazine, 299.6 milyar TL’lik iç borçlanma planlıyor.

Merkez Bankası, açıkladığı 2020 para programına göre; ikinci piyasadan yapacağı ilave 12.8 milyar TL’lik devlet tahvili ile Hazine’nin yapacağı iç borçlanmanın kabaca yüzde 4’üne müşteri olacak.

Bu hesabın, bugünkü bilanço büyüklüğüne dayalı olduğunu not edelim. Bankanın analitik bilanço büyüklüğü ağırlıkla döviz varlıklarına dayanıyor. Bu da, ileride zaman içinde döviz kurundaki yüzde 10’luk bir artışın, bugün 2020 sonu için hesapladığımız 31.5 milyar TL’lik portföy limitini kabaca 3 milyar TL daha büyütebileceği anlamına geliyor.

Uğur Gürses

  Merkez Bankası ne için yüklü devlet tahviline ihtiyaç duyar? “Tahvil piyasasına likidite sağlamak için” deseniz günlük en fazla 150 milyon TL’lik alımlarla likidite sağlanmaz.

Bankanın en çok ihtiyaç duyacağı zaman piyasadan likidite çekme ihtiyacı olduğu zaman. Görünür ufukta da böyle bir tablo yok. Çünkü banka hala bir taraftan repo yoluyla, diğer taraftan swap işlemleri ile 100 milyarı aşan bir likidite veriyor. Likidite fazlası olması için net döviz varlıklarının en az 25-30 milyar dolar artması gerekiyor. Yani bu kadar döviz satın alması. Bu da görünür gelecekte mümkün değil.

İşte böyle bir ihtiyaç yoksa yüzde 66 arttırılan tahvil portföyünün ardında, Külliye’nin “piyasaya para verin” kaygısı olmalı.

Merkez Bankası’nın “etinden ve sütünden” faydalanma çabasında son 1 yıllık sürede epey mesafe alan Külliye; bankanın kârını öne çekerek alma, ihtiyat akçesini Hazine kasasına atma, değerleme hesabındaki gerçekleşmemiş kârı “al takke-ver külah” yöntemlerle kâr-zarar hesabına aktarma işinden sonra şimdi de Merkez Bankası’na “miktar genişletmesi” yaptırıyor. Bu da “hikayenin sonuna” dair merakı artırıyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası

Enflasyon Raporu sunumundan izlenimler

Merkez Bankası yılın dördüncü Enflasyon Raporu’nu İstanbul’da açıkladı. Belleğim beni yanıltmıyorsa uzunca bir süre otel salonlarında yapılan toplantılardan sonra bir ilk olarak Merkez Bankası’nın İstanbul Şubesi’nin olduğu o tarihi binada yapıldı bu toplantı.

Fotoğraf: Uğur Gürses

İstanbul Karaköy’deki Bankalar Caddesi’ndeki Merkez Bankası’nın bu binası, Osmanlı Bankası için 1892 yılında mimar Alexandre Vallaury’ın tasarımı olarak tamamlanmış. 1934’te binanın batı yönündeki yarı kanadı Merkez Bankası’nca satın alınmış.

Binanın mimari değerlendirmesini yapan uzmanlar, Beyoğlu’na bakan kuzey cephenin neoklasik, Haliç’e bakan cephenin ise oryantalist üslupta olmasına işaret ederek, “doğu-batı sentezi” niteliğine atıfta bulunuyorlar.

Merkez Bankası da uzunca bir süredir, modern merkez bankacılığının araçları ve finansal mekanizmalarını kullanırken, enflasyon konusunda epeyce oryantalist bir duruş sergiliyor. Enflasyon hedeflemesi yapmaya devam ederken, son 10 yılda yüzde 5’lik enflasyon hedefini tutturabilmiş değil. Ne hedeflemeyi ne de hedefi değiştirmeye de niyeti yok. Sonunda geldiğimiz nokta da; enflasyon hedefini değil, tahminini tutturmaya çalışmak oldu

Banka son bir yılda kurum olarak da epeyce hasar gördü; en başta Merkez Bankası başkanı bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile görevden alındı. Yasasına aykırı biçimde hem de. Kararnamenin yasanın üzerine çıkması nerede görülmüş? Sonra banka şeffaflığı kaybederken, temel işlevleriden biri olan döviz kuru politikasını kamu bankalarının “taşeronluğuna” bıraktı.

4. Enflasyon Raporu’nda yılsonu enflasyon tahmini yüzde 11.2-12.8 aralığında olmak üzere yüzde 12 olarak açıklanırken (Yeni Ekonomik Program tahmini ile aynı), 2020 yılı için de yüzde 5.3-11.1 aralığında olmak üzere yüzde 8.2 olarak tahmin veriliyordu.

Geçmiş üç Para Politikası Kurulu toplantısında 10 puanlık faiz indirimi yapan Merkez Bankası, bu rapor sunumunda “artık durup veriye bakacağız” mealinde bir açıklama yaptı.

Başkan Murat Uysal’ın konuşmasında:

“Geldiğimiz noktada, gevşeme yönündeki alanın önemli bir bölümünü kullandığımızı, bununla birlikte atılabilecek ilave adımların zamanlaması ve boyutunu veri akışına ve enflasyon görünümündeki gelişmelere göre şekillendireceğimizi vurgulamak isterim. ” deniliyordu.

Son faiz indirimi öncesinde de “ön yüklemeli faiz indirimi yapıldığı” vurgusu vardı. Ne olduysa 2.5 puanlık bir indirim de patlatılıvermişti.

Şuna hiç şüphe yok; faiz kararı artık siyasi mekanizmalarla belirleniyor.

Uysal’ın konuşmasında vurguladığı bu paragrafta da; “durduk ama fırsat olursa devam ederiz” bakışı var.

Rapor sunumunda Başkan Uysal’a en çok sorulan soru; swap işlemleriyle ilgiliydi.

Merkez Bankası, mart ayından bu yana swap işlemleriyle ilgili ayrıntılar bir tarafa, mevcut toplam büyüklükleri bile açıklamıyor, veriler karartılıyor, hatta piyasa uzmanları hesaplayamasın diye işlemler Borsa İstanbul’a kaydırıldı. Orada da kimin yüzde kaçla ne kadar swap işlemi yaptığı bulunamıyor.

Başkan Uysal swapla ilgili ısrarlı sorulara genel ve yuvarlatılmış cümlelerle yanıt verirken, “ihtiyaç varsa yayınlanır” diyerek , ısrarlı sorularla gelen ihtiyacı görmeme ısrarına kapılmıştı.

Bir başka soru da, “değerleme hesabında” biriken fazlanın Hazine’ye aktarılmasına dair haberler üzerineydi. Değerleme hesabı, bankanın döviz pozisyonundaki fazlanın döviz kuru artışı ile TL bazında ortaya çıkardığı değerleme artışını ifade ediyor. Buna finans kesiminde “realize edilmemiş kazanç” deniyor. Bu hesaba esas alınan dövizler satılmadığı sürece gerçek bir kazanç ortaya çıkmıyor. Bunun da Hazine’ye aktarılması doğru değil.

Bu soruldu; değerleme hesabının aktarılması konusunda Merkez Bankası yönetimi ne düşünüyordu? Başkan Uysal ısrarla üç kez sorulduğunda üç kez “böyle bir çalışma olmadığını” söyledi. Oysa ki soru, bankanın duruşunu, fikrini, yaklaşımını anlamaya dönüktü. Banka yönetimi potansiyel olarak böyle bir yola gidilmesini bunu doğru buluyor muydu?

Fotoğraf: Recep Erçin

Uysal’ın tatmin etmeyen açıklamaları arasında, kredi büyümesinin ivme kazandığı ve bunun da aktarım mekanizmasının çalıştığına işaret etmesi idi. Bu açıklamaya, bankanın üç kez yaptığı 10 puanlık faiz indiriminin başlangıç tarihi olan 24 Temmuz’dan bu yana TL kredilerdeki neredeyse tüm artışın kamu bankalarından geldiğini, bunun da kamu bankalarınca neredeyse mevduat faizi düzeyindeki çok düşük faiz uygulaması ile mümkün olabildiğini, özel ve yabancı bankaların TL kredilerinde 24 Temmuz-18 Ekim arasında artış olmadığını, aynı dönemde yerleşik hane halkı ve şirketlerin döviz hesaplarındaki artışın 8 milyar dolar olduğunu söyleyerek sordum; bu başkaca bir sorun olduğunu ve para politikasının doğru olup olmadığını düşündürmüyor muydu?

Uysal, zor duruma gireceğini düşündüğü her soruda, sorunun öznesi olan konuyu genişçe anlatma, tanımlamaya yöneliyor. Swap işlemlerini saklayarak ne türlü bir yarar beklediklerini sordum; burada da konuyu “merkez bankalarının her şeyi açıklayıp açıklamama tercihlerinin tartışıldığını” anlatmaya yöneldi. Oysa, Merkez Bankası daha önce bilançosunda da açıkça kalem kalem gösterdiği swap işlemlerini neden birden bire saklamaya başladığı, “yokmuş gibi” o kalemlerde göstermeyi kestiği idi konu.

Murat Uysal, eskisine oranla daha uzun bir soru-yanıt seansı yaparken, sorulara verdiği yanıtlar sorunun özüne dönük olamadı.

Toplantı bitiminde de gazetecilerle çay içerken soruları yanıtlaması kimilerince “daha sıcak” bir iletişim olarak yorumlansa da, çaylarını içen gazeteciler sorularına net ve açık bir yanıt alamadan çıktılar o toplantıdan.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi, para politikası, Piyasa

Kendi kuyruğunu kovalayan politika

Ankara faizleri düşürürse ekonominin yoluna gireceğiniz sanıyor. Ekonomi Bakanı Albayrak bunu ilk üç ayda baskıyla bankalara faiz düşürterek denemiş, meyvası ise TL’den kaçış, 25 milyar dolarlık dolarizasyon olmuştu. Bunu karşılayarak kura birşey olmasın diye de Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini arka kapıdan kamu bankaları eliyle sattırmıştı.

Ne yazıki iş başında öğrenme maliyeti çok yüksek. Başka bir ülkede olsaydı. Krizi kötü yöneterek daha da çıkmaza sokmak kovulma sebebidir.

Şimdi de yeni bir deneye girişiliyor. Merkez Bankası başkanı azledildi, faizler 4.25 puan düşürüldü, bir bu kadar indirime göz kırpıldı. Bir dizi uygulama da yürürlüğe sokuldu.

Ne yapılmaya çalışıldığına bakalaım.

Merkez Bankası’nın başkan değişikliği ile birkaç karar art arda geldi. Önce faiz indirimi ki bunu Cumhurbaşkanı önceden ilan etmişti.

Ardından 5 Ağustos günü (pazartesi) iki kararı yürürlüğe soktu; birincisi, döviz mevduatlarına uygulanan zorunlu karşılık oranlarını 1 puan artırılması, böylelikle 2.1 milyar dolar kadar banka rezervleri artacaktı.

Bununla birlikte dolar olarak Merkez Bankası’nda tutulan zorunlu karşılık, TL yerine dolar olarak tutulan zorunlu karşılık (ROM) ve serbest döviz hesaplarına ödenen faizler 1 puan düşürülüyordu. Böylece Merkez Bankası kendi nezdinde zorunlu veya gönüllü tutulan dolar hesaplarına sadece yüzde 1 faiz ödeyecekti. Aylık Libor faizinin yüzde 2.22 olduğunu da not düşelim.

İkinci karar da Merkez Bankası bünyesinde çalıştırılan swap piyasasında “çoklu ihale yöntemine” geçilmesi kararı. Malum şimdiye dek bu piyasada Merkez Bankası kendi yüzde 24’te olan (şimdi yüzde 19.75) kotasyonunu giriyor TL veriyor, yüzde 2.5 verip dolar borçlanıyordu. Böylece rezervlerini güçlendirdiğini düşündürüyordu. Böyle niteliyorum; zira bu swap pazarını açtıktan sonra 10-13 milyar dolar civarında bir swap kanalından döviz borçlandığı halde rezervi artmamıştı.

Para politikası delik deşik

Şimdi Merkez Bankası diyor ki bugüne kadar haftalık yaptığımız swap işlemlerini 1, 3 ve 6 ay vadeli olarak da yapacağız. Böylece işlemler kotasyon yanında ve çoklu teklif yöntemli ihale yoluyla da gerçekleştirilecekti. İhalede de katılımcılar swap puanı teklif edeceklerdi.

İlk ihale 7 Ağustos Çarşamba günü yapıldı; 2.3 milyar dolar teklif geldi, Merkez Bankası 1 milyar dolarlık kısmını kabul etti. İhalede ortalama swap puanı 745.78 oldu. Bunun ima ettiği TL faizi ise yüzde 17.39 yapıyor.

Anlamı şu; Merkez Bankası 1 milyar doları bir aylığına borç alıp rezervini artırırken, buna karşılık da yüzde 17.39 faiz üzerinden 1 milyar dolar karşılığı yaklaşık 5.5 milyar TL’yi bankalara verdi. Tekrar altını çizelim; Merkez Bankası swap işlemlerinde ihale yöntemine geçerek bankaların kendisine teklif ettiği “ucuzdan TL ver” talebini karşılamış oldu. İşte burada yeni bir gevşetmenin olduğunu, para politikasının kendi kendine delikler açtığı çok açık.

Politika faizi haftalık vade yüzde 19.75, gecelik borç verme faiz yüzde 21.25, gecelik borç alma faizi ise yüzde 18.25’te. Piyasa yapıcısı bankalar ise gecelik faizin 1 puan altından borçlanabiliyorlar; yüzde 18.75.

Çarşamba günü buna bir de aylık yüzde 17.39 ile borç verme işlemi eklendi. Bu faiz oranı da, gecelik yüzde 17.05’le borç almaya denk geliyor. Merkez Bankası oysa gecelik olarak piyasa yapıcılarına yüzde 18.75’le, diğer bankalara da yüzde 21.25’le borç veriyor.

Bitmedi, Merkez Bankası’nın günlük fonlama tablosuna bakanlar şunu görecekler; banka her gün istisnasız ortalama 8 milyar TL’yi kotasyon faizi ile çekiyor; yüzde 18.25’le. Banka Çarşamba başladığı swap işleminde ise gecelik yüzde 17.05’e denk gelen bir faizle borç TL vermeye başladı. Alış fiyatının altında para veren tüccar gibi.

Nasıl kafanız karıştı mı? Hali hazırda 4 faiz oranından Merkez Bankası para veriyor, çekiyor.

Şimdi buna itiraz edecekler olacak; “efendim swap piyasasında ima edilen faizler yüzde 17’lere geriledi” diye. Olabilir. Swap piyasasında ima edilen faizler yüzde 35’e geldiğinde ne oluyordu?

Merkez Bankası uyguladığı para politikasıyla swap pazarını ve oradaki faizleri etkileyebilir.  Ama bir ticari banka gibi swap pazarında oluşan faizden para vermesi anlaşılır gibi değil. Olacağı şu; orta vadede bugün itibarı kalmamış para politikasını daha da darmadağın ediyor.

Sıra mevduat pazarını dağıtmaya geldi

Bitmedi; şimdi ilginç bir tablo daha ortaya çıkacak. O da bankanın tuttuğu ihtiyat akçesinin Hazine’ye devri ile beraber 41 milyar TL piyasaya sürülecek. Bir kısmı sürüldü bile. Bayram öncesi de Perşembe-Cuma kamu maaş ödemeleri ve emekli ikramiye ödemeleri nedeniyle 30 milyara yakın bir fon Hazine hesaplarından bankalara akacak. Bayramda nakit talebi nedeniyle görmeyeceğiz ama bayram sonrası nakitler yeniden bankalara dönecek, bankalar da Merkez Bankası’na olan açık piyasa işlemlerinden borçlarını ödeyecekler. Böylece bayram sonrası nakit dönüşleriyle birlikte kısa vadede “Parasal Taban” değişmeyecek olsa da bankaların Merkez Bankası’ndan yapmış oldukları borçlanmalar azalacak. Bu Merkez Bankası’ndan istediklerinde yeniden borç alabilme kapasitesi demek.

Merkez Bankası’na 1 milyar dolar götüren banka, Merkez Bankası’ndan 1 aylık yüzde 17.39 ile borç alabiliyor. Bu ne getirir? Dövizi olan Merkez Bankası’na swapa koşar, TL mevduata da brüt yüzde 18’in üzerinde vermemeye çalışır. Yıllık yüzde 15.3 net faiz demek bu. Olacak olan şu; yüzde 15 net faiz yerine, “hazır dolar düşmüşken alayım”cılar harekete geçmesi olur. Bu defa yine aynı döngü; faizi düşürmeye devam etmek ve kuru tutmak için kamu bankaları eliyle “arka kapıdan” döviz satışına ve nihai olarak Merkez Bankası rezervlerini eritmeye devam.

Bunun sürdürülebilir olmadığını Ankara’dakiler de biliyor. Ama “koptuğunda dananın kuyruğu kimin elinde kalırsa”ya kalmış iş.

Küresel koşullar, olmadığı kadar bizim gibi ülkeler lehine; ABD’de 10 yıllık tahvil faizleri tarihsel rekor düşük seviyesine 40 baz puan yaklaştı. O kadar düşük. Almanya’da 10 yıllık tahvil faizleri de rekor düşük düzeye, yüzde -0.56’ya geriledi. Normal koşullarda gelişen ülkeler için müthiş bir çevre koşulu. İşte bu koşullara karşın Türkiye piyasasında iyileşme kayda değer değil.

Dövizleri getirin

Yılbaşından bu yana Merkez Bankası’nın karşılık politikasına bakılırsa zımni olarak kaydığı yeni bir patika var. O da, ROM mekanizmasıyla isteğe bağlı döviz getirmeniz yerine giderek yabancı para zorunlu karşılıkları yükselterek “kalıcı karşılığı” tercih ediyor Merkez Bankası.

 Banka üç ayrı hamlede 6.5 milyar dolarlık bir ilave karşılığı kalıcı olarak rezervlerine ekledi.

Mart ayında, “arka kapı operasyonlarla” kamu bankalarına verilen dövizlerin hesaptan düşülmesiyle net döviz pozisyonu kabaca 10 milyar dolar düşünce başlayan tartışmaları anımsatalım. Herkes net rezervler üzerine odaklanırken, Merkez Bankası’nın adını vermeyen yetkilisi “önemli olan brüt rezervlerdir” demişti. Bu konuda haklıydı.

Merkez Bankası’nın brüt rezervi kullanılabilir rezervdir banka için. Açık pozisyon da yapar, borç dövizi de kullanır, satar. Yeteri ki izlediği para politikası basiretli ve doğru olsun. Rezerv erimesinin getireceği riskleri bu doğru rota ile karşılayabilir.

Ancak bizim Merkez Bankası için bunu söylemek zor. Evet gerektiğinde brüt rezervi kullanırsınız ama hatalı para politikasıyla hepsini bir anda eritir gidersiniz.

İşte bu yüzden, Ankara’da hala bu riskleri gören birileri olmalı ki; yabancı para zorunlu karşılıkları artırarak bankanın rezervlerinin tahkim edilmesi yoluna gidilmesini sağlıyor. Bu politikanın devam edeceğini ve yabancı para karşılıkların “opsiyon” değil zorunluluk olarak arttırılacağını sanıyorum.

İşte bu “saldım çayıra para politikası” kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir patikada ilerleyecek; faizleri düşürme uğruna dolarizasyon yükselirken, yurttaşların ve şirketlerin döviz talebini Merkez Bankası arka kapıdan kamu bankaları eliyle satarken, diğer taraftan da dolarizasyonla artan döviz likiditesini ön kapıdan yabancı para zorunlu karşılıkları yükselterek bankaların elinden alacak.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, Piyasa

TL’nin konvertibilitesi nasıl hasar gördü?

Milli paralarla dış ticaret hep siyasetçilerce dile getirilen bir konu. Cumhurbaşkanı Erdoğan neredeyse Rusya, Çin gibi ülkelerle olan ziyaretlerde bunu hep dile getiriyor.

Bunun olabilmesi için 3 temel koşul var:

Birincisi, paranız konvertible para olacak. Yani paranız üzerinde kambiyo kısıtları olmayacak; serbestçe diğer paralara çevrilebilir, transfer edilebilir, değiş tokuş edilebilir, işlemler üzerinde kısıtlar ya da vergiler olmayacak.

İkincisi, paranız istikrarlı olacak. Bunun da temel koşulu enflasyon oranının çok düşük ve enflasyon dalgalanması dar bantta olacak.

Üçüncüsü, paranızın işlem gördüğü piyasa koşulları derin olacak. Yine birinci koşulla uyumlu olarak para ve sermaye piyasalarında derinlik olacak.

Türk Lirası yakın zamana kadar birinci ve üçüncü koşulu sağlıyordu. Öyle ki kendi sıkletindeki tüm gelişen ülkeler kategorisinde belki de bu koşulu en iyi sağlayan ülkeydi. Örneğin Rus Rublesi, Çin Yuanı ile karşılaştırınca açık ara öndeydi.

İkinci koşul, yani enflasyonda ise en kötüler arasında önde gidiyor. Hem paramız değer kaybediyor hem de enflasyon yüksek seyrediyor, yüksek boyda dalgalanıyor.

Üçüncü koşul, birinci koşulu da ilgilendiriyor; özellikle “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” ile birlikte keyfi kararlar ve kısıtlayıcı, yasaklayıcı yönetim kararları yağmur gibi geldi. Bunlar arasında özel kesime yabancı para ile işlem yasakları, bankalara da bir bacağı yabancı bankalara TL plasmanı içeren swap işlemlerinde özkaynakların yüzde 25’ini aşmama koşulu getirildi. İhracatçılara kazandıkları dövizleri 6 ay içinde ülkeye getirme ve TL’ye çevirme zorunluluğu getirildi. Döviz satışlarında binde bir kambiyo gider vergisi uygulanmaya başlandı. Sonra ihracatçılara büyük müjdeyle muafiyet getirildi. Döviz satışlarında döviz teslimatının işlemin ertesi iş günü yapılması gibi bir dizi yasak ve kısıt getirildi. Bunlar özü itibariyle “yumuşak kambiyo kısıtlarıdır”.

Bu kısıtlamalar TL’nin değerinin piyasada “kısıtlı koşullarda” oluşmasına doğru getirmiştir.

Getirdiğiniz kısıtlarla hem spot işlemlerde hem de swap işlemlerinde hacmi daraltırsanız paranızın değeri de daha sığ koşullarda oluşur.

Son 1 yılda “başkanlık sisteminin” yönetim tarzı ile birlikte, tüm bu kararlara Türk Lirası’nın konvertibilitesi büyük hasar almıştır.

TL’nin konvertibilitesi nasıl ağır hasar gördü?

Konvertibilite, bir ulusal paranın bir başka paraya, altına çevrilebilme serbestidir. Kısıtsız biçimde serbestçe çevrilebiliyorsa konvertibil paradır denir.

Yukarıda sayılan kısıtlamaların yanında TL’nin konvertibilitesine en ağır hasarı swap işlemlerine getirilen kısıtlama getirdi.

13 Ağustos 2018’de BDDK şu kararı yürürlüğe koydu:

“Bankaların yurtdışı yerleşiklerle yaptıkları bir bacağı döviz diğer bacağı TL olan para swaplarından, işlemin başlangıç tarihinde spotta yurtiçi bankaların TL verip döviz aldıkları swap işlemleri ile yine bu mahiyetteki swap benzeri (spot + vadeli döviz işlemi) işlemler toplamı bankaların en son hesapladıkları yasal öz kaynaklarının % 50’sini geçemeyecek olup” denilerek başladı sonra bu oran yüzde 25’e düşürüldü.

Ankara’daki bakış açısı şuydu; “bu yabancılar Türk bankalarından TL borçlanıp döviz alıyorlar, böylelikle döviz kuru üzerine büyük bir baskı oluşuyor. Paramız değer kaybediyor. O zaman biz de bu swap yoluyla TL borçlanmalarını önleyelim”.

Öyle ki bu söylem aradan 1 yıl geçmesine karşın devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen günkü konuşmasında söylediklerini haberden alıntıyla aktaralım:

“Finansal alanda Türkiye’ye karşı art niyetli girişimlerin gerçekleştiği Swap piyasasına ilişkin bazı düzenlemeler yapıldığını anımsatan Erdoğan, Türk lirası işlemlerinde Türkiye’nin öncelikli hale gelmesini sağlayacak adımları hızla hayata geçirdiklerini, böylece birtakım kötü amaçlı girişimlere karşı tedbir aldıklarını söyledi.

Swap işlemlerinin Borsa İstanbul bünyesine alınarak bankalardaki Türk lirası ve döviz likiditesinin yurt içinde kalmasının sağlandığına işaret eden Erdoğan, bu sayede önemli ölçüde işlemin yurt içinde yapıldığı ve bu konudaki kararlılığın devam ettiğini vurguladı.

Piyasa şartlarında karşılıklı güvene dayalı ortam güçlendirilirken Türkiye’ye bu işlemler kapsamında önemli bir kabiliyet kazandırıldığını belirten Erdoğan, sermaye piyasasında da önemli adımlar atıldığının altını çizdi.” 

“Kaz gelecek yerden”

Swap piyasası şöyle çalışıyor; bir para cinsine ihtiyacı olan, diğer bir parayı borç veriyor, vadesi gelince her taraf ilk verdiği parayı geri alıyor. Karşılıklı faiz ödeniyor. Aslında karşılıklı bir mevduat (mutual deposit) yapılıyor.

Türk bankaları swap işine ne zaman yoğunlaştı? AB’den müzakere tarihinin çıkmasıyla 2005 yılında Türkiye’ye “parlayan yıldız” olarak bakan yabancılar döviz bozdurup ellerine TL geçince ya da TL cinsi tahvil ihraçları yapıp swap piyasasında bu TL’leri yatıracak yer ararken, Türk bankalarına 7-8 yıllık swap teklif ederek fon sağladılar. Türkiye’de yüzde 1’le konut kredisinin verilebilme imkânı işte bu fonlarla olabildi. Türk bankaları hızla bu fonları borç alıp konut kredisine akıttılar. Konut fiyatlarının patlaması işte bu swap fonları ile başladı.

Türk bankalarının elinde, son 3-5 yılda içeride yerleşiklerin düşük getirili TL’den döviz hesaplarına geçmesi karşısında döviz birikmeye başladı. Bir taraftan da kredi talebi devam ederken, TL kredi verebilmek için bu dövizleri Londra swap piyasasından TL’ye “swapladılar”.

Yani swap pazarı öyle bunu Ankara’da ilk defa duyan siyasetçiler gibi birtakım spekülatörlerin kullandığı bir pazar değil. Türk bankalarının TL borç aldığı bir Pazar aynı zamanda.

Tabi bu pazarı “yabancılar TL alamasın” diye tıkarsanız kendi bankalarınızın da ayağına kurşun sıkarsınız. TL bulamayan yabancı TL borç verir mi? Bu karar, alınmasıyla aynı zamanda Londra’daki swap pazarındaki faizleri de patlatıverdi. İşte o noktadan sonra Merkez Bankası faizleri yükseltmek zorunda kaldı.

Sonraları Mart 2019’da ise yabancı bankaların döviz alımına geçmesi karşısında bu defa Türk bankalarına Ankara’dan “yabancı bankalara TL vermeyeceksiniz” sözü fısıldandı. Londra piyasasında swap faizlerini yüzde 1000’leri bulduğu gözlendi.

Swap blokajının Türk bankalarını zorlaması karşısında 2018’de Merkez Bankası’nca denildi ki; limitlerinizi artırdım, gelip döviz vererek benden TL alabilirsiniz. 2019 mart çalkantısında da Merkez Bankası bünyesinde swap piyasası açıldı. Merkez bankası döviz borç alıp TL borç vermeye başladı. Hatta bu dövizlerin neden rezervleri artırmadığı ayrı bir tartışma konusu oldu.

Sonra BIST bünyesinde swap pazarı işlemeye başladı. Bunu da siyasetçiler “başarı” olarak sundu.

Hem ulusal paranız uluslararası geçerliliği olan para olsun, ulusal paralarla ticaret yapalım istiyorsunuz ama diğer taraftan paranızın konvertibilitesine hasar veriyorsunuz. Hem de ekonominizin can suyu olan kredi kanalına set çekiyorsunuz.

Peki ne oldu?

 Britanya Merkez Bankası (Bank of England, BOE) tarafından 6 ayda bir yayımlanan verilere göre Londra piyasasında dolara karşı hem spot TL işlemleri hem de swap işlemleri azaldı.

Daha kötüsü, en çok işlem gören para cinsleri sıralamasında TL önemli bir sıra kaybı yaşadı.

Spot döviz işlemleri hacminde 2015’te 10’uncu sırada, 2016’da 11’inci sırada olan TL, 2017’de 7’inci sıraya yükselmişti. 2018’de 8’inci sıraya, 2019’da ise 12’inci sıraya geriledi.

 Swap işlemlerinde ise durum şöyle: 2015 ve 2016’da dolara karşı yapılan swap işlemlerinde 7’inci sırada olan TL, 2017’de 8’inci, 2018’de 9’uncu, 2019’da ise 10’uncu sıraya geriledi.

Swap listesinde TL aşağı düşerken, 2015’te TL’nin 8 basamak aşağısında olan Çin Yuanı, 2019’da sadece bir basamak altında yer alıyor. Çin Yuanı’nın katı kambiyo kısıtlarının olduğu bir para birimi olduğunu anımsatalım.

Londra’da swap pazarında yüzde 2-2.5’uk payı olan TL, 2019 Nisanında yüzde 1.5’luk paya geriledi.

Swap yasağı ile “Londra’daki işlemleri Türkiye’ye taşıdık” iddiasına sadece şu denilebilir; “aynı zamanda da kredi damarlarını da kestiniz”.

Swap yasağı, tam bir “pire için yorgan yakma” hikayesidir.

Peki nereye geldik? TL’nin yabancı paralar karşısında çevrilebilirliği hasar almış oldu.

Londra gibi bir finansal merkezde TL artık daha az işlem görüyor. Yukarıdaki grafiklerden de görülüyor: Hacim azalmış.

Türkiye’deki piyasada da işlem hacmi sert biçimde düşmüş.

Merkez Bankası verilerine göre; spot ve vadeli işlemlerden oluşan günlük döviz işlem hacminin ay ortalaması 8-10 milyar dolar aralığında seyrederken, Ağustos 2018 sonrasında 6 milyar dolar civarındaki bir ortalamaya gerilemiş. Daha sonra Mart 2019 çalkantısında hacmin yeniden yükseldiği görülüyor, devamında ise yeniden en son Haziran itibariyle 6 milyar doların altına dönmüş.

Şu soruyu soralım; işlem hacmi düşük bir para cinsi mi, yoksa yüksek hacimli bir para cinsi mi kolayca manipüle edilebilir? Sığ hacimde her şey olur. Ağustos 2018’de de olağandışı bir hacim görülmüyor.

İşin doğrusu şu; Türkiye’de şirket ve bireyler kurlar üzerinde epeyce belirleyicidir.

Türkiye’deki (on shore) piyasanın günlük hacmi 8-10 milyar dolarken, bunun yüzde 37’si yabancı banka, kuruluş ya da müşterilerle yapılan işlemlerden, yüzde 10’u bankalararası işlemlerden, yüzde 53’ü ise yurtiçi müşteri ve kuruluşlarla yapılan işlemlerden oluşur.

Londra piyasasındaki (off shore) döviz işlem hacimleri Türkiye’deki işlem hacminden çok daha yüksektedir.

 Aylık 250-300 milyar dolarlık bir hacim günlük 11-15 milyar dolarlık bir hacim anlamına geliyor. Bu da sadece spot işlemleri içeriyor.

TL’nin değerinin oluştuğu iki ana eksen olan “On shore”-“Off shore” piyasanın günlük toplam işlem hacminin 25 milyar dolara yakın olduğunu hesaba katarsak, bu piyasanın “bizi çekemeyen birilerince” manipüle edilmesi çok zordur.

Bu yüzden, swap pazarına set çekerek engellemek, Türkiye’de kredi pazarına engel koymak demek olmuştur.

Bu yıl, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu’nda değişikli yapılarak sermaye kısıtlarının kaldırılmasının 30. yılı. Ne yazık ki 30 yıldaki kazanımlar, yüzeysel ve günü birlik hedefler için harcanıyor. Ulusal paramızın konvertibilitesinin altı boşaltılırken, kötü bir tarihi iz olarak kalacak.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası, siyaset

“Faiz de düştü kur da düştü” özgüveni

“Duvara çarpmış” bir ekonominin cari fazla vermesi bir sonuçtur. Geçmişte de ne zaman ekonomi krize girmiştir; ödemeler dengesinde cari açık hızla daralır, hatta cari fazlaya geçilir. Şimdi bunu yaşıyoruz. İthalat hızla daralıyor. Turizm gelirlerinin de aktığı “sezon zirvesi” dönemde döviz talebinin görece sakin olduğu bir süreç var.

Bu dönemde Merkez Bankası’nın 4.25 puanlık yüklü bir faiz indirimine gitmesi, ilaveten de Eylül’de bir o kadarının da yolda olduğunun sinyalini vermesi, üstüne üstlük Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu faiz indiriminin ardından faizlerin düşürülmeye devam edeceğini vurgulayan aşağıdaki sözleri söylemesi de bu sinyali güçlendirdi.

Bu sözler sadece indirim değil, bu indirim sonrasında “bakın bir şey olmadı” vurgusu da taşıyor.

“Uzun zamandır, yüzde 24 oranındaki faizlerin ülkemiz için oldukça yüksek olduğunu savunuyordum. Tabii yüzde 24’ün üzerine çıktığı zamanlar da oldu. Bundan ne kadar rahatsız olduğumu uzun yıllardır hep söyledim. Ama bunu maalesef o dönemlerin Merkez Bankası başkanlarına ulaştıramadık. Ne dediysek, hep böyle oyalama taktikleriyle gittiler. Her dile getirdiğimizde birileri çıkıyordu, faiz oranlarında dramatik düşüşlerinin ekonomiyi tepetaklak edeceğini öne sürüyordu. Dün Merkez Bankası faizlerde 425 baz puanlık bir düşüşe gitti. Peki ne oldu, battık mı, bittik mi? Her şey yerle yeksan oldu mu? Hayır. Piyasalar bu durumu gayet normal karşıladı. Zira, olması gereken zaten buydu. Bu bile yeterli değil. Yıl sonuna kadar bunun kademeli şekilde devamı gerekir.”

Önce tahvil piyasasının nasıl çalıştığını hatırlatalım.

Tahvil fiyatı, tahvilin vadesine kadar geçecek sürede ödeyeceği kupon (faiz) ödemelerinin bugünkü değeridir. Tahvillerin kuponu ilk çıkış tarihinde sabit olur, ama piyasa faizi değiştikçe kupon sabit olduğu için tahvilin fiyatı değişir. Örneğin, 5 yıllık bir tahvilin altı ayda bir ödenen yıllık yüzde 10’luk bir kuponu varken, 5 yıllık tahvil faizleri zaman içinde yüzde 7.5’e gerilerse tahvilin fiyatı yükselir. Çünkü tahvilin kuponu yüzde 10 öderken piyasa getirisi yüzde 7.5’e gerilemişse tahvil değer kazanır. Yani fiyatı artar.

Örneğin iktidar çevrelerinde çok sıkça dillendirilen “faiz lobisi” öcüsü var malum; faiz lobisinin faizler düşünce kazandığını bildikleri halde halk yanıltılıyor.
Tahvil örneğinden yürüyelim; ABD’de son 3-5 aydır ne oluyor? Fed’in yeniden faiz indirim yapacağı beklentisi ile yatırımcılar tahvile hücum ettiler.

Kasım 2018’de yüzde 3.2’ye yakın olan 10 yıllık ABD tahvil getirisi bugünlerde yüzde 2.05’e indi. Yani 1 puandan fazla geriledi. Peki ne oldu? Tahvil faizleri düştü, tahvil fiyatları yükseldi. Tersi olsaydı ki bundan sonra olası olan bu; tahvil faizleri yükseldiğinde tahvil fiyatları düşecek, yatırımcılar zarar edecekler.

Şimdi Türkiye’ye geri dönelim;

Merkez Bankası 25 Temmuz günü politika faizini yüzde 24’ten 4.25 puan keserek yüzde 19.75’e indirdi. Fazlası; 12 Eylül’deki toplantısı için de yine indirim sinyalini verdi.
Piyasa oyuncuları da şunu gördüler; döviz talebi yok, küresel konjonktür de gevşetici bir çevre koşulları var, Fed de 31 Temmuz’da faiz indirir beklentisi var, muhtemelen ECB de o yola girecek, Merkez Bankası da Eylül’de 2-3 puan da daha aşağı çekecekse yani yüzde 16-17’ye getirecekse tahvil faizleri daha da aşağı gelir denip bir dalga daha tahvil alımı yönünde piyasaya giriş oldu.
Bloomberg’in faiz indirimi sonrasında kurların neden gerilediğine dair haberinde şu satırlar açıklayıcı:

3 Temmuz günü yüzde 20 seviyesinde olan 2 yıllık tahvil faizleri, 6 Temmuz’da Merkez Bankası başkanının görevden alınması sonrasında yüzde 18.5 seviyesine geriledi. Faiz kararının belirleneceği 22 Temmuz haftasına ise yüzde 17.3 seviyesine gerilemiş olarak girildi. Faiz indirimi ile 16.9’larda işlem görürken, kararın açıklanmasıyla yüzde 16.3’e kadar düştü.
Faiz indirimi ile varlık fiyatlarında “bağımlı davranışı” ilişkisi vardır. Faiz indirimi geldikçe, “kokusu” bile yeter; varlık fiyatları yükselme eğilimini korur.

“İlaç” ilk başta bir “rahatlama” sağlar, ama sonra krize sokar, bünyeye hasar verir.
İşte bu yüzden, “faiz de düştü, kur da düştü” illüzyonu “narkotik rahatlamasıyla” şaşkın bir sevinç yaratır.

Buna iyi bir örnek; yılbaşında itibaren ilk üç ayda yerleşik birey ve şirketlerin döviz hesaplarının hızla yükselmesidir. Ankara’da ocak başından itibaren bakan yardımcısı ve danışmanlar eliyle yürütülmeye başlanan “faiz bastırma” operasyonları ile bankalara mevduatta ve kredilerde uygulayacakları oldukça düşük bir “azami faiz seviyesi” tebliğ ediliyordu. Mevduata yüzde 20.5 brüt (yüzde 17.4 net) getiri oranı “azami mevduat faizi” olarak teklif edilince tasarrufçular dövize yöneldiler. Merkez Bankası yüzde 24’te tutarken, yapay biçimde yüzde 20.5’e bastırma operasyonu döviz talebini patlatmıştı.

Kabaca 25 milyar dolar artış oldu. Görünüşte “Faizi bastırıyoruz ama kur artmıyor” durumu vardı; “kur artmıyor” görünüyordu ama TL’den dövize kayan talep kamu bankaları eliyle satılan dövizlerle karşılandı. Kamu bankaları da Merkez Bankası’nın “arka kapısından” teslim aldı bu dövizleri. Merkez Bankası da hiç azalış yokmuş gibi rezerv rakamı açıklamaya devam ediyordu.

Sonra ne mi oldu? Mart sonunda bankanın rezervleri ve döviz pozisyonundaki azalış fark edilince kur zıpladı; 6.25’e kadar tırmandı. Yine kamu bankaları ile döviz satışı ile kur geriledi. Rezervlerin ne kadar eridiğini hala bilmiyoruz.

Tüm bunların özeti şu; TL’nın kalkanlarını aşağı çektiğinizde kısa vadede “hiç bir şey olmadı” dediğiniz değeri orta ve uzun vadede kırılganlığa açık hale gelir. Bir siyasi kriz olur, bir iç politik gerginlik yaşanır, paranız çok kısa sürede hızla değer kaybeder.

Bugün “hiç bir şey olmaz”, yarın en hızlı değer kaybeden para listesinde birinci sırada bulursunuz paranızı. Son 5 yıllık tarihçede bunun çokça yaşanmış örneği var. Bügün ödünç alınan yarın ödeniyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Siyaset faiz düğmesine basınca

Görevden alınan başkanın yerine atanan yeni Merkez Bankası başkanı ve kurulu kendilerinden isteneni verdi; bağımsızlığı kalmayan Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, kısa vadeli faizleri yüzde 24’ten 4.25 puan düşürerek, yüzde 19.75’e çekti.

Döviz kuru zıplamadı; peki ne oluyor?

DW Türkçe için yazdığım yazıyı okumak için şuraya tıklayınız: Siyaset faiz düğmesine basınca

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Hükümetin yeni ekonomi programı: “MEP”

Merkez Bankası başkanı Murat Çetinkaya 6 Temmuz Cumartesi günü görevden alındı. Aradan geçen 5 günde ekonomiden sorumlu Bakan Berat Albayrak’ın sesi çıkmadı.

Başkan yardımcısı olabilmesi için 2012’de yasa değişikliği yapılarak önü açılan Çetinkaya, 2016’da da başkan olarak atanmıştı. Çetinkaya’nın bir gecede azledilmesi, yeni “maceracı yolun” önündeki engeli kaldırmak için olmalı.

Çetinkaya’yı görevden alan Cumhurbaşkanı Erdoğan. Damadı Albayrak’a da danışmış.  Acaba Albayrak mı talep etmiştir görevden almayı? Mevcut krizin siyasi sorumluluğunun üstüne “şal örtmek” için, “günah keçisi” olarak öne sürerek? Henüz ortaya çıkıp konuşmadığı için bunu bilmiyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, görevden aldıktan sonra Çetinkaya için son 2 günde epey memnuniyetsiz sözler sarf etti. Görevden almayla ilgili en açık sözü şuydu: “Böylelikle faiz denilen bu her türlü kötülüğün anası olan bu konuda verilen talimatlara uymayan arkadaşımızın değişmesi konusunda böyle bir adım attık.

Erdoğan bu sözlerden bir gün önce de Saraybosna ziyareti sonrası yolda gazetecilere “Şimdi burada da yapı içerisinde Sayın Başkanın kendine has birçok tasarrufu olmuştur ve bu tasarruflar neticesinde de maalesef ağır bedeller ödendi. Bu artık bir yere kadar katlanılabilirdi, çekilmez oldu ve ondan sonra da bunu başta Hazine ve Maliye Bakanım olmak üzere arkadaşlarımızla değerlendirmemizi yaptık ve bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra da burada bir değişikliğe gitmenin faydalı olacağına inandık” diyordu.

Öğreniyoruz ki Albayrak’a da danışmış.

Peki Albayrak, Çetinkaya için ne diyordu yakın zamana kadar?

Merkez Bankası Eylül 2018’de faizleri rekor ölçekte 6.25 puan yükseltince, Bakan Albayrak enflasyonla mücadele konusunda yapılması gereken her şeyin yapılmaya başlandığını vurgulayıp “Eylül ayında TCMB’den enflasyonla mücadele için güçlü bir adım geldi ve bu adımla bağımsızlık tartışmaları da kapandı demişti.

Bağımsızlık perdesi kapandı

Şimdi anlaşılıyor ki; Merkez Bankası başkanı görevden alınarak sadece ambalajı kalan bağımsızlık dönemi kapanmış oluyor.

O tarihte Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu yüklü faiz artışı için “Hadi buyurun bağımsızlık. Bağımsızlığın neticesini göreceğiz. Şu an şahsen benim sabır safhamdır. Ve o sabır bir yere kadar” demişti. 9 ay süren sabır da buraya kadarmış.

Biraz daha yakına gelelim; Bakan Albayrak Ocak 2019’da Davos’ta “Herkes kendi işini yapıyor. Merkez Bankası işini bağımsız olarak son birkaç aydır çok iyi yapıyor. Bundan sonra da işlerini analitik bir şekilde verileri inceleyerek yapmaya devam edecek” demişti. Albayrak, “Mali ve para politika uyumu son yılların en iyi seviyesinde. Odaklandığımız konu kaliteli büyüme” diyordu.

Şimdi soru şu; ocak sonunda her şey çok iyi iken ne olmuştu da “ağır bedel ödenen” hale gelinmişti? Bunun da suçlusu Merkez Bankası başkanı oluştu? Seçim sonuçları mı?

İşin doğrusu; görevden alınan Merkez Bankası Başkanı Çetinkaya hükümetle gayet uyumlu biçimde çalıştı. Eylülde faiz artışı yapılmasaydı kur yıkımı çok daha büyük olabilecekti. Kamu bankalarına Merkez Bankası’nın arka kapısından döviz sağlanarak bu bankalarca dövize örtülü müdahale edilmesine rıza göstermesi bile tek başına “uyumun şahikası” sayılır.

Enflasyon hedefinin 15 puan üzerinde, yani 4 katı sonuçla çıkan bir merkez bankası başkanı çok doğaldır ki başarısızdır. Bu sonucu getiren de hükümetle uyumlu çalışmasıdır. Kararlı bir merkez bankası başkanı daha güçlü bir sıkılaştırma ile hedefe daha yakın olabilirdi.

Çetinkaya’nın görevden azli, ekonomik krizin ve krizin kötü yönetiminin siyasi faturasını, siyasi olmayan bir teknokrata keserek “günah keçisi” haline getirerek siyasi sorumluluktan kaçış demek.

Kur yükseliyorsa “dış güçler”, faiz yükseliyorsa “talimatlara uymayan başına buyruk Merkez Bankası başkanı” denilerek, krizin ve kötü yönetimin sorumluluğunun siyasi alandan dışsallaştırma çabasıdır yapılmaya çalışılan.

“Ağır bedelden” kasıt da siyaseten sandıkta ortaya çıkan metropol belediye kayıpları olmalıdır.

Şimdi Merkez Bankası bağımsızlığı vitrinden kaldırılarak şeklen de sona erdirildiğine göre; yeni ekonomi politikasının adı artık “MEP”tir; yani Maceracı Ekonomi Programı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu dönemin de haritasını şöyle açıkladı; “bundan sonra Merkez Bankası ekonomi programımıza çok daha güçlü destek verecektir.”

Bunun sadece “faiz indirin talimatı” olmadığı, Merkez Bankası kaynaklarıyla parasal genişlemeye dayanan mekanizmaların kurulması ya da çalıştırılması demek olduğu çok açık. Bunun sonuçlarının da yeni bir enflasyon-devalüasyon sarmalı, tam gaz hızlanan dolarizasyon olacağına hiç şüphe yok.

Başkan yardımcısı harikalar diyarında

10 Temmuz günü saat 23 sularında Meclis Bütçe Komisyonu’nda “torba yasa” teklifi çerçevesinde, Merkez Bankası yasasında değişiklik yapılarak hem zorunlu karşılıklara değişiklik getiren hem de ihtiyat akçesine değişiklik getiren maddeler üzerinde görüşmeler yapılırken, başkan yardımcısı Emrah Şener de soruları yanıtlıyordu.

Komisyon üyesi Diyarbakır milletvekili Garo Paylan Şener’e soruyor:

“Bakın, Sayın Cumhurbaşkanı “Merkez Bankası Başkanı -yani Para Politikası Kurulundaki arkadaşınız, Başkanınız- talimatlara uymadığı için görevden alındı.” dedi, Sayın Merkez Bankası Başkan Yardımcım. Şimdi ben de açık açık bir soru soruyorum ya, bu bağımsızlık olacak mı, olmayacak mı diye bir soru soruyorum. Bu talimatlardan haberdar mısınız?”


Talimatlardan haberdarsanız Sayın Başkan Vekilim, bu, Merkez Bankasının bağımsızlığıyla bağdaşıyor mu? Sayın Cumhurbaşkanı talimat gönderdiğini söylüyor ve “Yeni dönemde de faizin düşeceğini göreceksiniz.” diyor. Talimatla, emirle faiz düşer mi diye size net bir soru soruyorum.

Şener yanıtlıyor:

“Sayın Milletvekilim, ben iki buçuk senedir görevdeyim. Benim şu ana kadar karar alma mekanizmamda dışarıdan –bunu bütün samimiyetimle söylüyorum herhangi bir baskıyla ya da şeyle karşılaşmadım. Şu anda bana gelen not arkadaşlardan, yazılı cevap verebiliriz şeklinde. Siz samimi bir soru sordunuz, ben de samimi bir şekilde…

GARO PAYLAN – Cumhurbaşkanının beyanı var çünkü.

Şener- Ben henüz onları okuyamadım ama. İki buçuk sene içerisinde şu ana kadar bir defa bile herhangi bir şekilde hiçbir baskıyla karşılaşmadım, görevimi çok rahat bir şekilde yerine getiriyorum. Benim aldığım aile terbiyem gereği, başta anneme, aileme, bu ülkenin güzel insanlarına sorumluluğum, yarın görevden alınacağımı bilsem bile geceli gündüzlü çalışmaya devam ederim. Ama samimiyetle size şunu söyleyeyim: İki buçuk sene içerisinde hiçbir şekilde ne talimatla ne herhangi bir baskıyla karşılaştım mekanizmada.”

Cumhurbaşkanı hem Saraybosna dönüşü yolda konuşmuş, gazetelerde boy boy; hem de ertesi gün yani Meclis’te bu soru sorulduğu günün ortasında konuşmuş aynı konuda. Akşam 23 sularında Paylan’ın sorduğu bu sorunun yanıtı :”Ben henüz onları okuyamadım ama”.

Başkan yardımcısı Şener’in çok parlak bir özgeçmişi var. Türev ürünler üzerine de çalışmış. Analitik bir zihne sahip olduğu da çok belli. Peki ülkenin Cumhurbaşkanı çalışma arkadaşınızı görevden alıyor, bağımsızlığınız çöpe gidiyor, sizin de oy ortağı olduğunuz kararları son 24 saatte yerden yere vuruyor; ama sizin bundan haberiniz yok? Ayrıca da “baskı görmediğini” de söylüyor. Bunun için Cumhurbaşkanı’nın doğrudan Şener’e telefon mu açması gerekiyordu?

Twitter’da bir izleyicim, şu yorumu yapmış: “Baskı görmek için itiraz etmiş olmak gerekir”.

Merkez Bankası’nda para politikasına “karar veren” Para Politikası Kurulu üyeleri bir taraftan kendi özgeçmişlerine bu dönemin kötü referansını nakşederken, diğer taraftan da bir tek şu işi rahatça yapacaklar; hedefi tutmayan enflasyon gerçekleşmesi sonrasında yasa gereği hükümete mektup yazarken, tek satırda “Verdiğiniz faiz talimatı nedeniyle enflasyonu tutturamadık, arz ederiz” yazmaları yeterli olacak.

 Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Merkez Bankası başkanı nasıl seçilmez?

Evine buzdolabı alırken bile eşine-dostuna danışan, internet sitelerinde ürün taraması yapıp kırk kere düşünüp taşınan, hasta olduğunda parası da yetiyorsa en iyi uzman doktoru, hatta akademik ünvanlısını arayıp şifa arayan yurttaşların ülkesinde, ulusal parasını basan kurumun başına getirilecek kişilerde liyakat, yeterlilik aramadan “tek adam” kararı ile atama yapılır hale geldi. Geldi de sonuçları hepimizi sarsıyor.  

Geldi ne mi oldu? Paramız hızla değer kaybetti.

Murat Çetinkaya’nın görevden alınarak yerine atanan Murat Uysal’ın adı intihale karıştı.

Murat Uysal’ın 2001 yılında Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Finans Enstitüsü’nde verdiği “Enflasyon Hedeflenmesi, Dünya’da ve Türkiye’deki Uygulanması” adlı tezinde belirgin biçimde intihal yapıldığı görülüyor. Öyle ki ABD’li iktisatçı Mishkin’den başlayıp, Merkez Bankası iktisatçılarının makalelerine uzanan bir intihal.

Twitter’da önce şurada yazılmış bu intihal iddiası: Kemal Kızılca (@fkkizilca) tarafından.

Sonra ise Research Ethics Econ@EconResEthics hesabınca listelenmiş nereden intihal yapıldığı.

Sonra Can Okar da (@canokar) listelemiş.

Şu üç makaleden paragraf paragraf aynen intihal yapılmış, açıkça görülüyor:

Mishkin (2000), “Inflation Targeting in Emerging Market Countries”,

Kadıoğlu et al (2000), “Inflation Targeting in Developing Countries”

Altınkemer (2001), “How Did They Manage the Floating Crisis?”.

Uysal’ın tezi YÖK sitesinde duruyor. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Finans Enstitüsü’nde 2001’de kabul edilen, bu sayfalarca “kopyala-yapıştır” intihal yapılmış yüksek lisans tezinin “tez danışmanları”, bugün Borsa İstanbul Başkanı olan Erişah Arıcan, Suna Oksay ve İlhan Uludağ.

Hesap sormanın, hukukun el üstünde tutulmadığı yerlerde mümkün bu; hem intihali yapanlar için, hem de basıp onayı geçenler için intihal bir teze.

Paramızın itibarını koruyacak kurumun başına intihal yaptığı açık olan birini getirirken sorun bir değil iki.

Yurttaşlarının refahı ülkemizden çok daha yukarıda olan gelişmiş ülkelerde, kendi paralarını basan merkez bankalarının başına bir başkan atarken “kırk elekten” geçirmelerinin sebebi de bu, sonucu da.

Kırk elekten geçirdikleri için paraları daha istikrarlı, paraları rezerv para olarak kullanılıyor.

14 Mayıs 2016’da Sosyoloji mezunu Murat Çetinkaya Merkez Bankası başkanlığına atandığında yazdığım yazımdan bir alıntıyı paylaşayım;

Bakın, gelişmiş bir ülkede merkez bankasına başkan ataması nasıl yapılıyor?

2013’de Britanya Merkez Bankası’na başkan ataması yapılmadan önce ilana çıkılmış. Aranan özellikler sayılıyor. Deneyim aranıyor, finansal piyasalar ve makro ekonomi bilgisi. Liderlik ve yönetim, iletişim yeteneği de. Politika geliştirme, uygulama yeteneği aranıyor ki; değişen koşullarda manevra yapabilsin.

Aranan koşulların, ‘okulda gördüğü’ ders bilgisinin çok ötesinde olduğu açık. “İşi iş başında öğrenir” ya da ‘paraşütle indirelim, bir 4 yıl öğrensin, sonra ‘içeriden’ deriz’ diye de düşünülmemiş.

Süreç çok açık; adaylar önce bir komite tarafından 9 kişiye düşürülüyor, sonra 6’ya. Hazine Bakanı bu 6 adayla mülakat yapıyor ve adayını Başbakana bildiriyor. O da Kraliçe’ye. Ama belirleyici olan kurallardır. Hazine Bakanı’na kendi seçtiği değil, liyakat süzgecinden geçen adaylar gelir. Sonrası ise ‘ton farkıdır’. Başbakan ‘şunun adını yazın kararnameyi yollayın’ demiyor.

Britanya Parlamentosu Hazine Komisyonu neden Mark Carney’in atandığını şöyle açıklıyor; “Britanya Merkez Bankası’nın guvernörü olmak için gereken profesyonel özelliklerin, kalitenin, deneyimin ve kişisel bağımsızlığın bulunduğu sonucuna vardık”.

Gelişmişlik, kurum ve kurallarla ilgilidir; pozisyonların liyakatle doldurulup doldurulmadığı, o koltuktan işlerin nasıl yönetildiği ile ilgilidir, kişilerle değil.

Britanya gibi küresel ölçekte görece yüksek refah olan bir ülke, ‘zenginiz zaten, ne kaybederiz?’ diye düşünmeden, neden ‘kılı kırk yararak’ yarışma esaslı bir merkez bankası başkanı ataması yapıyor dersiniz? Hatta daha fazlası, yurttaşı olmayan birini merkez bankası başkanı olarak seçerek, neden ulusal parasının itibarını ona emanet ediyor? Acaba Britanyalılar kendilerine güvensiz mi?

Meraklısına, Mark Carney’in Britanya Parlamentosu’ndaki Hazine Komisyonu’ndaki mülakatta sorulara verdiği 45 sayfalık yanıtları okumasını, 4 saate yakın mülakat kaydını izlemesini tavsiye ediyorum. Bu bile tek başına, bir ülkenin kendi parasını basan kurumun başına birini atarken nasıl titizlendiğinin nişanesi olarak kayıtlarda duruyor. ‘Büyük devlet’ iddiasında olan bir ülke için önemli bir ‘nişan’.

İşte Mark Carney’in o kaydı; Britanya Merkez Bankası’na başkan olarak atanmadan önce Britanya Parlamentosu’nda Hazine Komitesi’nde geçirdiği “sözlü sınavın” 3 saat 44 dakikalık kaydı aşağıda.

“Milli irade” ise kallavi bir parlamento ve esaslı bir milli irade. Hem de “çoğunluğu alan hepsini alır” değil, her seçilmiş grubu içine alır biçimde.

Tekrar başa dönelim; ortak akılla, sorgulayarak, liyakata ve deneyime dayalı olarak neden bu ülke milli parasının itibarını intihalci birine teslim eder? Nedir bu gelişmişlerin bilmediği, bizim tek adamlarımızın bildiği sır?

Uğur Gürses