2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Bağımsızlık vitrinden de kaldırıldı

Seçimi kaybeden iktidarın, ekonomide ‘maceracı’ bir kulvara girdiğini epeydir düşünüyordum. Hükümetin Merkez Bankası kaynaklarına erişim ve yüklü faiz indirimi beklentisiyle başkanı görevden aldığını düşünüyorum. Ankara’dan gelen kulis haberleri de öyle.

Bunun üzerine DW Türkçe için yazdım, okumak için şu bağlantıya tıklayınız: Bağımsızlık vitrinden de kaldırıldı

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Bütçe açığına banknot matbaası çözümü

Durgunluk ve maliyet şoku içinde Ankara’nın adım atarak bir ekonomi politikası çerçevesi ortaya koymasını bekleyen iş kesiminin aldığı karşılık şu oldu; para basılacak.

Seçim sonrasında elindeki iki büyük metropolü muhalefet ittifakına kaybeden, ama İstanbul sonucunu beğenmeyip YSK eliyle yenileten ve yeniden büyük farkla kaybeden iktidarın ekonomi politikasında temel adımları atamayacağını, “maceracı” yollara başvuracağını düşünüyordum. Bunun doğrulanması uzun zaman almadı.

Merkez Bankası’nın bilançosunda geçmiş yılların kârından ayrılan ve “ihtiyat akçesi” olarak duran 46 milyar TL’lik rezerve el atmak için düzenleme yapılacağı Reuters tarafından duyuruldu.

Peki buna neden ihtiyaç duyuldu? Beş ayda yıllık hedefe yaklaşan bütçe açığını kapatmak, daha da fazla harcayabilmek için. Peki bütçe açığını Merkez Bankası kaynaklarıyla, daha doğrusu Merkez Bankası’nın bastığı parayla kapatmak bizi nereye götürecek? Basamak basamak ilerlediğimiz gibi: Enflasyon-devalüasyon döngülü 90’lı yıllara.

Merkez Bankası bir devlet kurumu değil, özel hukuk tüzel kişiliği olan bir kurum. Bildiğimiz anonim şirket. Kamu kimliği, çoğunluk hissesinin Hazine’de olmasından. Diğer şirketlerden farkı, olağanüstü bir imtiyazının olması; para basma yetkisinin Meclis tarafından çıkarılmış bir yasa ile bu anonim şirkete verilmiş olmasında.

Merkez Bankası’nın bir taraftan yasa ile kendisine verilen görevleri var, bir taraftan da faaliyetlerinde her anonim şirket gibi kurallara uyuyor. Kâr elde ettiğinde vergisini ödüyor; her yıl elde ettiği kârdan da yasa gereği ihtiyat akçesi ayırıyor.

Parasal ihtiyat

İhtiyat akçesi, Merkez Bankası yasasına göre yıllık kârından ayrılır, dağıtılmaz. Brüt kârın yüzde 20’si “ihtiyat akçesi”, vergi karşılığı ayrıldıktan sonra kalan miktar üzerinden de yüzde 10 “fevkalade ihtiyat akçesi” ayrılır.

 Şirketler hukukunda olması bir tarafa, yasasına ihtiyat akçesi oranları konularak kâr dağıtımının bu yolla azaltılmasının, fren konulmasının amacı; yasa koyucu tarafından, para basma imtiyazının temel bir bütçe finansman kaynağı olarak görülmemesidir. Parasal bir ihtiyattır.

Özel şirketlerde, “ihtiyat akçesi” ortaklara dağıtılmamış önceki yıllar kârıdır. Zarar olan yıllarda bu ihtiyat akçesinden karşılanabiliyor. Denildiği gibi “kefen parası”. Ancak Merkez Bankası için “kefen parası” değil, zira onun, başkaları için “kefen parası” olan parayı basma yetkisi var.

Eğer ekonomide işler kötü gidiyorsa şirketler kesiminin kârı azalır, zarar eder. İşler kötüye gittiğinde Merkez Bankası ise genelde kâr eder.

İktidarlar Merkez Bankası kaynaklarına el atıyorsa para basılıyor demektir. Bu da aslında şirketlere zarar ve bireylere yoksullaşma getirir; banka, bir nevi ekonomik birimlere “kefen dikiyor” demektir.

Daha önce bu satırlarda aktarmıştım: banka 2018’de brüt 66.8 milyar TL kâr elde etmiş, bundan 10.6 milyar TL vergi karşılığı ayrılmış, 13.3 milyar TL “ihtiyat akçesi”, 5.3 milyar TL de “fevkalade ihtiyat akçesi” olmak üzere toplam 18.7 milyar TL karşılık ayrılmıştı.

Bütçe açığının tamamı

Bu ayrılan 18.7 milyar TL’lik karşılık; 15 mart tarihinde, bankanın bilançosunda geçmiş yıllardan biriken 27.5 milyar TL’ye ilave edildiğinde toplam karşılık 46.2 milyar TL’ye çıkmıştı.

Geçen yıl bütçeye gelir kaydedilen kamu bankaları ve Merkez Bankası’ndan elde edilen temettü gelirlerinin toplamı 12.4 milyar TL idi. Bunun bütçe gelirlerini içindeki payı yüzde 1.65’i idi.

Bu yıl kamu bankalarından bütçeye aktarılan bir kâr yok. Merkez Bankası’ndan aktarılan tutar 38.1 milyar TL. Bunun, 2019 boyunca “beklenen” bütçe gelirlerine (880 milyar TL) oranı yüzde 4.3 şimdiden. Bütçe gelirlerinin de 880 milyar TL’yi bulacağı şüpheli.

Şimdi gelelim, 46 milyar TL’lik ihtiyat akçesinin de bütçeye gelir olarak aktarılması halinde ne görüneceğine; bu durumda beklenen bütçe gelirlerine oranı yüzde 9.5 olacak.

2019 yılında 84 milyar TL’sı temettü ve ihtiyat akçesi olmak üzere, ayrıca 10.2 milyar TL de kurumlar vergisi olarak ödeyen Merkez Bankası toplamda 94 milyar TL’lik bir nakdi Hazine’ye aktarmış olacak.

Ekim ayında Cumhurbaşkanı’nın damadı olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından hazırlanan Yeni Ekonomik Program’ın (YEP) parçası olarak 2019 bütçesinde öngörülen 80.6 milyar TL’lik yıllık bütçe açığını 94 milyar TL’lik Merkez Bankası’nın bastığı para ile kapatılmış olacak. 

Para basarak bütçe açığının kapatılmasının hiçbir ülkeye fayda getirmediği, tersine zarar getirdiği geçmiş deneyimlerle de bilinmesine rağmen.

Uğur Gürses

Ekonomi, para politikası, siyaset, Yatırımlar

Sıfırlanan ABD tahvillerine ne oldu?

Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin bir bölümünü 2017 Mayıs ayından itibaren altına çevirmeye başladığını o yıl yazmıştım; uzun yıllarca 116 ton seviyesinde tutulan kendi mülkiyetindeki uluslararası standarttaki altın rezervlerinin payını yükseltmişti.

2019 Mart sonunda Merkez Bankası’nın kendi mülkiyetindeki altın rezervleri tam 293 tona (Haziran: 302 ton) ulaştı. Mart ayındaki piyasa değeri 12.3 milyar dolar, Haziran’da ise 13 milyar dolar ediyor.

Banka aynı zamanda yine 2017 yılında aldığı bir kararla (ki bunun politik platformda alınmış bir devlet kararı olduğunu anlıyoruz) döviz rezervleri içinde bulunan ve önemli kısmını yatırdığı ABD devlet tahvili miktarını da hızla azaltmaya başladı.

2014 yılında döviz rezervleri 113 milyar dolara vurduğunda bankanın bunun 82 milyar dolarını ABD devlet tahvillerine yatırdığı görülüyordu. Rekor seviye burasıydı.

2017’de özellikle Reza Zarrab’ı yargılaması başladığında ve de “itirafçı” rolüne geçtiğinde Ankara’nın tadı kaçtı. ABD ile potansiyel bir krize doğru ilerlerken olası bir yaptırıma karşı “el konulabilecek” döviz ve altın varlıkları azaltıldı.

Aralık 2016’da 92.1 milyar dolarlık döviz rezervinin 59 milyar doları ABD devlet tahvillerine yatırılmış durumdaydı.

2017 Eylül ayında sonra belirgin biçimde portföyünde bulunan ABD devlet tahvilleri azaltılırken, ABD’de Fed’in kasalarında duran altınlar da Londra ve sonra da Türkiye’ye taşınarak sıfırlandı.

2019 Mart sonunda 75.4 milyar dolarlık döviz rezervine karşılık, bunun içinde yer alan ABD devlet tahvil miktarı neredeyse “sıfırlanmış durumda” görünüyor; 2 milyar dolara düşmüş.

Rezerv ve fon yönetimi deneyimi olan biri şu sorunun yanıtını arar muhakkak; ABD devlet tahvillerini sıfırlayan ve 75 milyar dolarlık döviz rezervi olan Merkez Bankası, bu fonu para piyasası deposu olarak mı (bankalararası mevduat) değerlendirmiş?

Bankanın Nisan ayındaki genel kurulu için hazırlanan Yıllık Rapor’da rezervlerin alt kırılımında tablo şöyleydi:

2017 sonunda yabancı para (YP) menkul değerler 66.7 milyar dolar karşılığı kadarken, 2018 sonunda 24.6 milyar dolara gerilemiş. ABD Hazine Bakanlığı verilerine göre Merkez Bankası’nın 2018 sonunda ABD’de Fed nezdinde tutulan ABD tahvili miktarı 7.4 milyar dolarmış.

Bu durumda kabaca 17 milyar dolarlık bir kâğıdın başka bir para cinsinde ve/veya başka bir saklamacıda olduğunu varsaymak gerekiyor.

Merkez Bankası’nın ROM mekanizması için (Bankaların TL bilançolarındaki başta mevduat olmak üzere TL yükümlülükleri için TL olarak yatırılması beklenen zorunlu karşılıkların döviz olarak yatırılmasına olanak sağlayan seçenek) sadece dolar kabul ettiğini biliyoruz.

(Düzeltme: Sevgili Sadi Uzunoğlu mesaj göndererek atladığım şu konuyu uyardı. Merkez Bankası’nın geçen yıl tekrar Euro kabul etmeye başladığını hatırlattı. Brunson krizi patladıktan sonra 13 Ağustos 2018’de banka açıklama yaparak “Rezerv Opsiyonu Mekanizması kapsamında Türk lirası yükümlülükler karşılığında ABD dolarının yanısıra euro cinsinden de zorunlu karşılık tesis edilebilecektir” demişti. Mevduat çekilişi ve sermaye çıkışı olurken bankaların burada döviz cinsine göre değişim yaptıklarını sanmıyorum. Dolayısıyla Euro konusunun etkili bir unsur olmadığını not edelim.

Ancak döviz mevduat hesapları için yatırılması gereken zorunlu karşılıkların o para cinslerine göre yatırılması gerekiyor.

Türkiye’deki döviz hesaplarının seviyesi (yerleşik ve yerleşik olmayanlar toplamı) 193 milyar dolar. Bunun da yüzde 36’sı EUR cinsi.

Bu durumda zorunlu karşılık olarak kabaca 12 miyar EUR Merkez Bankası’na yatırılmış olmalı. Banka da bunu ağırlıklı EUR cinsi kâğıt olarak tutar. Yani 17 milyar dolarlık kağıdın önemli kısmı EUR demektir.

O zaman madem Merkez Bankası ABD tahvilini “sıfırladı” ise 75 milyar dolarlık rezervinin büyük kısmını uluslararası bankalarda “depo” olarak mı (para piyasasında bankalararası mevduat) tutuyor demektir?

Yanıtım hayır. Küresel krizle birlikte kurumsal kapasiteleri sarsılan Avrupa ve ABD bankalarında mevduat mı? Kocaman bir hayır. Merkez bankalarında da öyle yüklü para tutamazsınız. ECB zaten yüzde -0.40 üste faiz alıyor.

Sonuca geliyorum.

Merkez Bankası’nın ABD’de Fed nezdinde tuttuğu ABD tahvillerini sıfırlamış olabilir ama bu tahvilleri sıfırladığı anlamına gelmiyor. Sadece kağıtları saklama yerini değiştirmiş olmalı.

Büyük ama çok güçlü bir olasılıkla Merkez Bankası hala ABD tahvili tutuyor olmalı.

Ama nerede?

Avrupa’da kağıt saklaması yapan (custodian) ve tahvil-hisse ve nakit takasını (clearing) yapan ana bir merkez var; orada. Euroclear.

Dünyada tahvil-hisse senedi takası ve saklamasının yapıldığı ilk üç merkezden biridir Euroclear. Hem de merkez bankalarının kullandığı.

Euroclear merkezi nerede? Belçika’da.

Peki o zaman fotoğrafa bakalım hep birlikte.

Aşağıdaki grafik, ABD tahvili tutan ülkelerden Belçika ve Türkiye’yi birlikte gösteriyor. Belçika ülke olarak böyle yüksek rezerv tutan bir ülke değil. EuroClear’a park eden ABD tahvilleri de ABD’de o ülkenin tahvilleri olarak görünüyor.

Amerika’ya kızsanız da dolara ihtiyacınız var. Doları da nakit olarak tutmanız kurumsal riskler nedeniyle çok yüksek miktarlarda mümkün değil.

Bu yüzden dolarları kağıtta tutup, bu kağıtları da Avrupa’da tutmayı tercih etmiş görünüyor Ankara.

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası

Kör gözüm parmağına adımları

Yurttaşların tasarruf ve borçlanma tercihlerine getirdiği kısıtlamalarla Ankara daha da kaygı yaratıyor.
DW Türkçe için yazdım: Okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayınız:
https://www.dw.com/…/analiz-k%C3%B6r-g%C3%B6z%C3…/a-488142

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Kamu bankalarının “seçim görev zararı”

3 kamu bankasının yılın ilk çeyreğinde sadece kendi döviz varlıklarından sattıkları döviz miktarı 3.2 milyar doları buldu.

DW Türkçe için yazdığımı yazıyı okumak için lütfen şu bağlantıya tıklayınız:

Kamu bankalarına “seçim görev zararı”

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası

Yeni başlayanlar için döviz müdahalesi kılavuzu

Ankara’nın arka kapı yöntemleriyle döviz kuruna müdahalesi, rezerv kaybı ile rezervler üzerinde kuşku bulutu yaratmaktan başka bir işe yaramadı.

Merkez Bankası müdahalesi ile kamu bankaları aracılığı ile arka kapı müdahalesi farkını anlattım.

Yazıyı okumak için şu bağlantıya tıklayınız:

https://www.dw.com/tr/analiz-yeni-ba%C5%9Flayanlar-i%C3%A7in-d%C3%B6viz-m%C3%BCdahalesi-k%C4%B1lavuzu/a-48705647

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası

Çandaki siyasetin otu

Merkez Bankası’nın son dönemde, yasayla verilen görevden çok siyasetin ihtiyaçlarına meylettiği görülüyor.Banka bugünkü toplantıda söyledikleriyle enflasyon ve rezerv konusunda piyasayı ikna edemedi.

http://www.dw.com/tr için yazdım.

Okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayın.

https://www.dw.com/tr/analiz-%C3%A7andaki-siyasetin-otu/a-48552535

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

44 kişilik fiyasko

Yıllık Bahar Toplantıları için IMF’nin merkezi Washington’ giden Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak sanki sıradan ve rutin bir yatırımcı raporuna soruşturma açtırmamış gibi o kurumun yani JP Morgan’ın kapalı biçimde yapılan geleneksel yatırımcı toplantısında konuştu.

Kapalı toplantıda ne konuşuldu? Kim ne dedi, nasıl karşılandı? Bu soruları, işi halka ilişkiler ve tanıtım değil de kamuyu aydınlatmak olan uluslararası finans basını merak etti. Toplantıya katılanlara sorulmuş ve alınan yanıtlar her üç haber kanalından da (Bloomberg, Reuters, Financial Times) aynı nitelikte çıktı; bir fiyasko idi.

Bunu da hükümet yandaşı basın kuruluşları “Türk ekonomisine ağustos ayından beri devam eden ‘algı operasyonlarına’ dün bir yenisi daha eklendi. Reuters, Bloomberg, Financial Times’ta yer alan Türkiye ekonomisi ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak haberler sosyal medyada da kara propaganda amacıyla paylaşıldı” denildi.

Peki bu haberlerde ne denilmişti? Bu yok.

Ne denildiğine ve analize geçmeden önce, merak edip baktığım bir belgeden ilginç bir tablo çıktığını paylaşayım.

Malum IMF Bahar Toplantıları Nisan ayında yapılır. Bu toplantılara tamamen hükümet ve merkez bankası yetkilileri katılır. IMF’nin davet ettiği kurum ve kişiler ile sivil toplum kuruluşu temsilcileri de katılır. Ama Ekim ayındaki büyük toplantı gibi değildir.

Heyet değil kafile

Bu yılki katılımcı listesine (Bakınız dipnot) baktığımda ne gördüğümü paylaşayım. Türkiye’den bu toplantılara gitmek için Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan bildirilen heyetin sayısı tam 34 kişi. Bakan Albayrak’a; 3 bakan yardımcısı, 5 danışman, 11 koruma, 1 basın danışmanı, 1 fotoğrafçı, 1 protokol şefi ve 2 protokol uzmanı olmak üzere 24 kişi eşlik etmiş görünüyor. Hazine’den teknik düzeyde ise genel müdür, daire başkanı, uzman olmak üzere 9 kişi. Washington’daki Büyükelçilik ve daimî misyon görevlileri bu listeye dahil değil. Hani bir ihtimal; “biz önceden olası heyet bildirimi yaptık hepsi gitmedi” denilebilir mi? Toplantıya katılanların gözlemine göre, bu toplantıya bu liste kadar kalabalık bir heyet girdi. Diğer ülke heyetlerine göre gözlenen “en kalabalık heyet”.

Merkez Bankası’ndan da Başkan Murat Çetinkaya dahil 10 kişi katılmış.

Böylece Türkiye’den Washington’a taşınan heyet 44 kişiye ulaşıyor.

Herhalde 44 kişiyle gidip de yatırımcılara “gördüğüm en kötü maliye bakanı sunumu” dedirtmek kolay olmasa gerek.

Merak edip baktım; 320 sayfalık kayıtlı katılımcı listesinde mesela “fotoğrafçı” götüren kaç ülke vardı? ABD, Almanya, Fildişi Sahili ve Hindistan’la birlikte Türkiye vardı. Şu anlaşılabilir; ABD’liler ev sahibi diyelim, Almanya cari fazla zengini bir ülke olarak imaja para harcıyor olabilir. Ama geriye 3 gelişen ülke geliyor ki bunların da arasında krizde olan biziz.

JP Morgan yatırımcı toplantısında bulunan bir yatırımcıdan bana aktarılan gözlem şu; “başka hiçbir gelişen ülke maliye bakanı yok ki böyle şaşalı bir kalabalık bir grupla salona girsin.”

Bakanın çift koldan soruşturma açılan yatırım bankasının toplantısında iyi bir izlenim bırakmadığı Reuters’in haberindeki şu sözlerden çıkıyor; bir yatırımcı, “Eğer Fed ve Avrupa Merkez Bankası’nın gelişen piyasalar hiç risk sunmadığı bir ortamda olmasaydık Türkiye’nin en büyük satıcısı olurdum”.

Bellekleri 24 saat olanlar için anımsatalım; BDDK, “yayımlanan raporun yanıltıcı ve manipülatif içeriği sebebiyle finansal piyasalarda oynaklığa ve özellikle ülkemiz bankalarının itibar ve değer kaybına yol açtığı” iddiası ile, SPK da “yayımlanan raporun yanıltıcı içeriği nedeniyle başta bankacılık hisseleri olmak üzere Borsa İstanbul A.Ş.’de işlem gören hisse senetleri üzerinde spekülatif etki yarattığına yönelik” şikayetler çerçevesinde inceleme başlatıldığını açıklamıştı.

Her gün onlarca haber borsa ve mali piyasa araçları üzerine etki yapıyor, fiyatlar iniyor-çıkıyor. Üzücü olan şu; bu kurullara atanan kişilerin büyük bölümü, bu koltuklara oturduktan sonra bu piyasalar hakkında bilgi sahibi dahi olamadan önlerine konulan soruşturma-inceleme dosyalarını açıyorlar. Liyakate dayalı atamaların yapıldığı bir ülke olsaydık bu trajik durumlara tanık olmayacaktık.

Bakan Albayrak sanki böyle bir durum yaşanmamış gibi JP Morgan’ın yatırımcı toplantısında konuşup sorulara da yanıt vermiş. Basına kapalı bu toplantı sonrasında, daha önce Babacan ya da Şimşek döneminde yaşanmamış bir tablo ortaya çıktı. O da neredeyse üç farklı finans basın organında aktarılan toplantı izlenimleri benzerdi; çok kötü bir tablo vardı.

Bloomberg, Reuters, Financial Times muhabirleri bu kapalı toplantılara katılan yatırımcı kaynakları ile görüşüp ne anlatıldı ne soruldu ne yanıt verildi diye sorup, kaynakların kişisel görüşlerine de başvurmuşlar; nasıl bulduklarını da sormuşlar.

Hepsinin ortak noktasını herhalde Financial Times’daki şu sözler özetliyor: Bir yatırımcı “Felaket” diyerek devam etmiş, “Bir maliye bakanından gördüğüm en kötü performanslardan biri”.

Reuters ve Financial Times haberleri üzerlerindeki bağlantıda yer alıyor.

Benim de bu toplantıya katılan bir yatırımcının gözünden öğrendiğim benzer bir tablo ortaya çıkarıyor. Katılan bir yatırımcı, Albayrak’ın konuşması sırasında önünde oturan çok büyük bir yatırımcının “şaka mı bu?” diye sağına soluna sorduğunu aktarıyor.

Albayrak şöyle sanıyor olmalı; herkes malum haber kanallarını izliyormuş da kendilerine ne sunulursa olduğu gibi olanları kabulleneceklermiş gibi. “Nurlu ufuklara bakan güzel fotoğraf verirsek yatırımcıları etkileriz?” bakışı mı?

22 Mart haftası, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisi olduğunu veri kabul ederek mali yatırım yapan yatırımcılar, faiz ve kur manipülasyonlarının farkına varınca kendilerini korumaya almaya başlamışlardı. Bu defa Türk bankalarının yabancı yatırımcılara TL vermemesini telkin ederek “arka kapı” yolları denenince başta swap faizleri, CDS primleri ve devamında tahvil faizleri hızla yükselmişti.

Albayrak’ın sopayla düşürdüğü faizler yeniden Rahip Brunson’ın tutuklu olduğu zamanlara geri döndü. Kur da “arka kapı müdahalesinin” öncesinden çok daha yukarıda şimdi.

Türkiye’nin risk priminin göstergesi CDS primleri de öyle.

Piyasaya aba altından gösterilen sopa ile faiz düşürme çabası, açık bir ekonomi koşullarının tersine TL’ye erişimin kısıtlanması ile ne mi oldu? Hızla sermaye çıkışı yaşandı. 29 Mart haftası tam 1.4 milyar dolarlık portföy yatırımı ülkeyi terk etti. Bu son 4 yıl içinde görülen en yüksek haftalık çıkış. Brunson krizinde bile böyle çıkış olmamış.

İşin artık “orta oyununa” döndüğü çok açık da Ankara’nın hala sofraya sunduklarının yutulduğunu sanması tuhaf.

Örneğin yatırımcıların, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Washington’da yaptığı sunumda, “Sıkı para politikası duruşu ve iç talep koşullarındaki gelişmeler enflasyon göstergelerinde biraz iyileşmeye yol açtı” diye vurguladığı bir ibareye gülüp geçtikleri çok açık.

Çünkü yüzde 24’lük bir Merkez Bankası faizinin 3 puan altında mevduat 1-2 puan altında faizlerle kredi vermeye zorlanan özel ve yabancı bankalarının olduğu yerde “sıkı para politikasından” bahsetmek de “serbest piyasadan” bahsetmek de gülünç. Bu uygulamalardan Merkez Bankası’nın haberinin olmadığı söylemek de kamuoyunu sersem yerine koymak olur.

Uğur Gürses

Bu sayıyı nereden buldun diyenler için kaynak şurası: Dünya Bankası

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, finansal okuryazarlık, gündelik iktisat, para politikası

“Gıcır banknotlara” ne oldu?

Mayıs-Haziran aylarında Merkez Bankası’nın piyasaya sürdüğü nakit para (banknot) miktarı 145 milyar TL düzeyinde seyrederken Ağustos’ta 180 milyar TL’ye patlamış, buradan da kimileri “karşılıksız para mı basıyorlar?” kaygısına kapılmıştı.

Ağustos ayında bir yazı yazarak bunun öyle olmadığını, kamu maaş ödemeleri ve ilk defa verilen emekli ikramiyeleri için yapılan ödemeler ile kurbanlık için her yıl ortaya çıkan nakit talebinin karşılanmasından başka bir şey olmadığı anlatmıştım.

“Karşılıksız para basıyorlar” kaygısına kapılanların bir gerekçesi de “ATM’lerin hep gıcır para veriyor” olmasıydı. Bu da normaldi; para talebi artıyorsa Merkez Bankası bunu karşılamak için Banknot Matbaası’nda bastığı ama depolarında tuttuğu yeni basılmış banknotları piyasaya sürecekti.

Peki ne oldu sonra? Bakalım:

Emisyon miktarı Ağustos ayından sonra beklendiği gibi hızla gerilemiş.

Ocak başına gelindiğinde bu düşüş 50 milyar TL’yi bulmuş: 180 milyar TL’den 129 milyar TL’ye. Öyle ki her iki bayramın da öncesi bir seviyeye.

Daha fazlası 3 Ocak itibariyle emisyon miktarı, geçen yılın aynı tarihindeki emisyonun sadece 2 milyar TL üzerinde. Aradan geçen bir yılda yüzde 20’lik bir enflasyon olduğu hesaba katılırsa piyasada dolaşımdaki kağıt para miktarı reel olarak küçülmüş durumda. Buradan da bir kriz fotoğrafı elimize tutuşturulmuş oluyor.

Ekran Resmi 2019-01-06 20.38.43

Emisyon hareketinin banknot düzeyinde değişimi ise şöyle:

Hani “gıcır para aldık hep ATM’lerden” diyenler iyi okusun.

Merkez Bankası Ağustos ayında nakit para talebini karşılamak için ilaveten 54 milyon adet 200’lük banknot (10.8 milyar TL ediyor), 150 milyon adete yakın da 100’lük banknotu (15 milyar TL ediyor) piyasaya sürmüş. Bu kadar büyük bir sayıda kağıt para çok doğal olarak “ilk defa gün yüzü gören” banknotlardan oluşmuştur.

Ekran Resmi 2019-01-06 20.45.07

Ama daha sonra bu banknotların yeniden sisteme döndüğü, yani Merkez Bankası’ndaki “depoya” döndüğü görülüyor.

Ekran Resmi 2019-01-06 20.40.53

Ekran Resmi 2019-01-06 20.40.23

Dikkat çeken şu: Emisyon hızla gerilese de, görece 100’lüklerin daha azaldığı, yerlerine 200’lüklerin ikame edildiği görülüyor. Bu da normal çünkü ekonomik durgunlukla para talebi azalırken, yüzde 20 artan fiyatlar nedeniyle aynı mal ve hizmetleri satın alabilmek için daha büyük banknotlara ihtiyaç duyuyoruz artık.

Ekran Resmi 2019-01-06 21.09.43

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Orası hepimizin; seçim matbaası değil

“Ülkenin ulusal parasına imza atanların, ulusal parayı basan kurumu “siyasete para basan matbaa” konumuna sokmaları çok üzücü.”

Bugün sürpriz biçimde Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayımlanan bir ilan vardı. İlanla, Merkez Bankası’nın hissedarlarına 18 Ocak gününde olağanüstü genel kurul için çağrı yapıldı.

Olağanüstü genel kurul çağrısının gündemine göre; iki temel amaçla yapılıyor. Birincisi, bir özel hukuk tüzel kişiliği olan yani anonim şirket olan Merkez Bankası’nın esas mukavelesi değiştiriliyor. Bununla Her yıl Nisan ayında genel kurul toplanmasına dair kural, yapılacak değişiklikle “hesap dönemi sonundan itibaren üç ay içinde” yapılacak. Yani hesaplar toparlanabilecek gibiyse Aralık ayında ilan edilerek 2 Ocak günü bile yapılabilecek.

İkinci ama asıl amaç şu: 2018’de kriz koşullarında elde edilen Merkez Bankası’nın kârını apar topar Hazine’ye aktarmak.

Normal koşullarda 2018’de bankaca elde edilen kâr Nisan ortası ile sonuna doğru yapılan genel kurul toplantısı ertesinde Hazine’ye aktarılıyordu.

Peki Merkez Bankası’nı nasıl ve hangi acil bir ihtiyaç, apar topar koşarak olağanüstü genel kurul toplantısı yapmaya itti?

Siyasetçilerin talebi.

Yakın geçmişte tanık olduk; döviz kuru füze gibi çıkarken TL’yi savunmak için “olağanüstü toplanarak faiz artırma” ihtiyacı duymayan Merkez Bankası yönetimi, yerel seçim öncesinde Ankara’daki siyasetçilerin ihtiyacı olan parayı aktarmak için olağanüstü genel kurul kararı almış. Bu gerçekten de bir merkez bankası için “ağır hasarlı” bir durum. Ülkenin ulusal parasına imza atanların, ulusal parayı basan kurumu “siyasete para basan matbaa” konumuna sokmaları çok üzücü.

Yıllar sonra çocuklarına kalacak kötü bir “miras”.

Döviz kurunun yükselişini seyredip, sonrasında bundan oluşan “kârı” Ankara siyasetine seçime yetişsin diye seçim mühimmatı olarak aktarmak için bu karara imza atmak yerine istifa dilekçesine imza atmaları daha iyi olurdu.

Faizleri düşürmek için yapay ve zorlama yollar, yöntemler kullanan Ankara siyaseti, şimdi de Merkez Bankası’ndan “kriz hasılatını” seçim öncesi almak için harekete geçmiş görünüyor.

Merkez Bankası’nın yasa ile belirlenen unvanı “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası”dır. “Cumhuriyeti” değil, “Cumhuriyet” olarak yazılmıştır. Cumhuriyet içinde bir kurum değil, Cumhuriyet’in yegâne para parasının yegâne kurumu olmasındandır. Cebinde bu kurumun bastığı Lira‘yı taşıyan hepimizin kurumu olması için böyle adlandırılmıştır.

Kriz nedeniyle oluşan kâr, siyasetçilerin seçim başarısına kaynak olsun diye koşa koşa erkenden aktarılsın diye değil.

Yok eğer “Hazine’de para kalmıyor” kaygısı ise bu olağanüstü genel kurula koşup kârı Hazine’ye aktarma kaygısı varsa daha da kötü. O zaman sormak gerekiyor; “faizleri düşürme coşkusuna kapılıp neden Hazine ihalelerini iptal ettiniz?” diye.

Merkez Bankası 2017’de 21.4 milyar TL kâr elde etmiş, bunun 3 milyar TL’si Kurumlar Vergisi olarak, 12.1 milyar TL’si temettü olmak üzere toplam 15 milyar TL Hazine’ye aktarılmıştı

2018 yılı kârı olarak tahminim yaklaşık 35 milyar TL net kâr; bunun kabaca 5 milyar TL’si KV olarak, 20 milyar TL’si ise temettü olarak Hazine’ye toplam 25 milyar TL  aktarılacak.

Merkez Bankası, kanunla kurulmuş olsa da çoğunluk hissesi Hazine’ye ait bir özel hukuk tüzel kişiliğine sahip. Yani bir anonim şirket.

Üzücü olan tarafı şu: Kriz koşullarında şirketler batarken ve zarar ederken Merkez Bankası kâr elde eder. Krize çare bulmak yerine, koşa koşa bu kârı seçim kaynağı olarak Hazine’ye aktarmak için gündem oluşturulması hiç de hoş durmuyor.

Uğur Gürses

 

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg