2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, para politikası

Çandaki siyasetin otu

Merkez Bankası’nın son dönemde, yasayla verilen görevden çok siyasetin ihtiyaçlarına meylettiği görülüyor.Banka bugünkü toplantıda söyledikleriyle enflasyon ve rezerv konusunda piyasayı ikna edemedi.

www.dw.com/tr için yazdım.

Okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayın.

https://www.dw.com/tr/analiz-%C3%A7andaki-siyasetin-otu/a-48552535

Reklamlar
2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, siyaset

Krizde seçim molası bitti

Seçimden bu yana bir ay geçmesine karşın ekonomi politikasında adım atılmamış olması durgunluk ve maliyet baskısı altında şirketler kesimini zorlu bir patikaya sokuyor. Merkez Bankası ise yeni bir deney peşinde.

Yazımı okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayın:

https://www.dw.com/tr/analiz-krizde-se%C3%A7im-molas%C4%B1-bitti/a-48510819

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi, enflasyon, Reform, siyaset

Reform mu, “eski tas” mı?

Ekonomi ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “reform programı” açıklaması beklenirken, birkaç politika adımı ile temennilerden oluşan bir çerçeve ortaya çıktı.

İtiraf baştan geldi: Bugün reform programı yok size mealinde.

Bakan Albayrak konuşmasının başında sunumda “Yeni Ekonomi Programı’nda ortaya koyduğumuz hedeflere ulaşmak için sadece 2019 yılında hayata geçirmeyi taahhüt ettiğimiz, düzenleme ve adımları sizlerle paylaşacağız” vurgusu yaparak, “2020 yılında ise önümüzdeki yıl gerçekleştirmeyi planladığımız reformlarımızı sizlerle paylaşacağız” diyerek, “bugün reform yok, 2020’de duyacaksınız” ertelemesini ilan etmiş oldu.

Albayrak “Burada şunu net bir şekilde ortaya koymak isterim ki, bu adımları hayata geçirecek iradeye ve zamana sahibiz” dese de bugün temeli atılamayan reformun birkaç yıl sonra seçim arifesinde yapılması olanaksız.

Daha önce de vurguladığım gibi, metropol seçimlerini kaybeden ve ittifak ortağı ile birlikte sayıldığı için oy kaybını da kısmen örtebilen bir iktidarın reform yapma şansı ve yeteneği olmaz. Kaldı ki hukukun üstünlüğünün altını boşaltan, keyfi bir yönetim altında yapılacak bir reform da çalışmaz.

Seçim sonrasında ekonomi politikasında sorunların çözümüne dönük yeni bir çerçeve bekleyenler ne yazık ki hayal kırıklığına uğradılar. En başta da ekonomik kriz içinde bankacılık sektörüne batık olarak yansıyan kredilerin büyümesi geliyordu.

Bakan Albayrak, “Gerçekleştirdiğimiz mali bünye analizi sonucunda BDDK da NPL olarak adlandırılan bu kredilerin oranının en yüksek yüzde 6 seviyesine ulaşabileceğini ortaya koymuştu” diyerek Ankara’nın sorunları çözmek bir tarafa, hala yokmuş gibi göstermeye çalıştığını tescil ediyordu. Kaldı ki her zaman iyimser büyüme tahmini yapan IMF’nin bile yüzde 2.5 küçüleceğini tahmin ettiği bir ekonomide batık kredilerin çığ gibi yükseleceği de çok açık.

Bankacılık sistemini güçlendirmek için atılan adımların başında, kamu bankalarına Hazine tarafından ihraç edilecek 28 milyar TL’lik tahvilin sermaye olarak konulması geliyor. İçinde tek sayı olan adım da bu. Ama ne için? Soru şu; 2018’de kamu bankalarının ihraç ettiği 11 milyar TL’lik tahviller İşsizlik Sigortası’na el altından satılarak oradan karşılığında alınan Hazine tahvilleri ile sermaye artırımı yapılmıştı, şimdi de gündeme gelen ilave 28 milyar TL’lik sermayelendirme ihtiyacı neden ortaya çıktı?

Ayrıca, sermaye olarak verilecek 28 milyar TL’lik tahvil iç borç stokuna yazılacağı gibi, nihai olarak Merkez Bankası’nda repo yapılarak parasallaştırılmış da olacak. Bir program dahilinde yapılmayan ve karşılığında dış kaynak olmayan bir adım bu.

Hani “eski hamam eski tas” denilse yeridir; Bakan Albayrak’ın açıkladığı çerçevede yapısal sorunları hedefleyen değil, bütüncül olarak tek bir hedef var; ne yapsak da kredi pompalamaya devam etsek? Kamu bankaların 28 milyar TL’lik sermaye konması da, bireysel emeklilik ve kıdem tazminatı gibi alanlarda fon oluşturma çabalarının da ardında olan bu.

Bakan Albayrak, “konkordato ve kredi yapılandırma meselesini, çok daha iyi, herkesin çıkarına olan yeni bir yasal çerçeve ile ele alacağız” derken, bunun nasıl yapılacağını henüz bilmediğini ima ediyor.

Bir başka adım da enerji ve inşaat gibi batık kredi oranın çok yüksek olduğu sektörlerdeki batık kredilerin alınıp, “borç-hisse takası ile dışarı çıkarılarak ve bankaların bilançoların temizlenmesi” planı. Bunun için de içinde kamunun olmadığı bir “Enerji Girişim Sermaye Fonu ve Gayrimenkul Fonu” kurulması planlanmış. Bunu kim alır? Sorusuna yanıt konuşmada var: “Bu yeni finansal model ile sorunlu varlıkların ayrılıp, bankaların, yerli ve yabancı yatırımcıların iştirak edeceği fonlarla yönetilmesini sağlayacağız”. Tam bir “darı ambarı rüyası”.

Yine finansal reform adı altında Bakan Albayrak’ın açıkladığı adımlardan biri de “emeklilik sisteminin reforme edilmesi” imiş; tamamlayıcı emeklilik sistemi ile.

Albayrak “Vatandaşlarımızın kazançlarına göre kesinti oranlarının belirleneceği zorunlu bir bireysel emeklilik sistemini yani tamamlayıcı emeklilik sistemini yeniden ele alacağız” derken, gönüllülüğe dayanan bireysel emeklilik sisteminin de altını boşaltıverdi. Yurttaşın tasarruflarının “etrafında dönen” bir kamu yüzü yeniden hortladı.

Muhtemelen Ankara’nın rüyası şu: Ne kaldıysa olabildiğince fonlara el atalım, olur da yaşadığımız kredi çöküntüsüne belki bir faydası olur.

Hiçbir ayrıntı ya da plan yok ortada; sadece temenni. Bakan Albayrak’ın 2020’de hayata geçeceğini ilan ettiği Kıdem Tazminatı Reformu gibi.

Sigortacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu kurulacağı da ilan edildi. Sanki bağımsız kurumlar kalmış, işlevsel biçimde çalışıyor gibi.

Ayrıca, bankacılık sektöründe toplam 100 milyon TL ve üzeri riski olan şirketlerin, mali yılın kapanmasının ardından 120 gün içerisinde bankalarına bağımsız denetimden geçmiş finansal tablolarını ve borç ödeme kapasitesi, likidite riski, kur riski ve karlılık gibi unsurları da içeren bir mali denetim raporu sunmak zorunda olacakları, aksi halde sektörden ek kredi alamayacaklarını ilan etti Bakan Albayrak.

Bu da bir reform değil. Zaten kredi büyüklükleri itibariyle serbest piyasa kuralları çalışıyor. Bankalar istemese de şirketlerin eğer ilave kredi ihtiyaçları varsa bunu yapıyor.

Bakan Albayrak’ın enflasyon ve bütçe disiplini hakkında söyledikleri ise gerçeklerle uyumlu değil. Enflasyonda market zincirlerine, perakendecilere, üreticiler telefon açarak enflasyon düşüşü sağlamaya çalışan ekonomi yönetiminin başında olan Albayrak, konuşmasına ekonomi politikalarındaki prensipleri arasında “serbest piyasa ilkeleri ile uyumluluk” sözünü görünce ciddiye alınabilir mi?

Ya da Merkez Bankası karının peşinen öne çekilerek Hazine’ye aktarılmasıyla bütçe görünümünün “pembeleştirilmesine” karşılık son 10 yılın en kötü program tanımlı bütçe açığının ortaya çıkmasına mı “bütçe disiplini” denilecek?

Kusura bakmasın kimse ama bu açıklananlar bir reform planı değil.

Bir icraat planı denilse bile içi boş ve “nasıl?” sorusuna yanıt vermiyor.

Başa dönelim; hukukun üstünlüğünü kaybetmişseniz reform olmaz. Seçim kaybetmiş, bunu bile olgunlukla karşılayacak bir demokratik çıtası olmayan siyasi iradenin reform yapması olanaklı değil.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon

Pembe sebze gıda yangınını söndürmedi

Şubat enflasyon verileri açıklandı. Tanzim satış ürünlerinde düşüş var. Ancak sebze ve meyve fiyatlarının buna karşın yükseldiği görülüyor. Gıda fiyatları da yurt ortalamasında yüzde 1’e yakın artmış.

Mutfaktaki yangın sönmedi. Enflasyon verilerini Deutsche Welle Türkçe için değerlendirdim:

Yazım şurada: “Pembe sebze” gıda yangınını söndürmedi

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon

Komuta ekonomisi sürdürülebilir mi?

Bir süredir Ankara tüm serbest piyasa unsurlarına müdahale ediyor. Ekonomik parametrelerin piyasada belirlenmesi zorlaşıyor. Bu bankalardaki faizlerde de böyle, market zindirlerindeki domates fiyatında da böyle.

Seçime kadar sürebilir ama sonrası sürdürülebilir değil

“Komuta ekonomisini” hanenin geçinme bekasını yazdım.

Yazım şurada:

Analiz: Hanenin geçinme bekası

 

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, finansal okuryazarlık, gündelik iktisat, para politikası

“Gıcır banknotlara” ne oldu?

Mayıs-Haziran aylarında Merkez Bankası’nın piyasaya sürdüğü nakit para (banknot) miktarı 145 milyar TL düzeyinde seyrederken Ağustos’ta 180 milyar TL’ye patlamış, buradan da kimileri “karşılıksız para mı basıyorlar?” kaygısına kapılmıştı.

Ağustos ayında bir yazı yazarak bunun öyle olmadığını, kamu maaş ödemeleri ve ilk defa verilen emekli ikramiyeleri için yapılan ödemeler ile kurbanlık için her yıl ortaya çıkan nakit talebinin karşılanmasından başka bir şey olmadığı anlatmıştım.

“Karşılıksız para basıyorlar” kaygısına kapılanların bir gerekçesi de “ATM’lerin hep gıcır para veriyor” olmasıydı. Bu da normaldi; para talebi artıyorsa Merkez Bankası bunu karşılamak için Banknot Matbaası’nda bastığı ama depolarında tuttuğu yeni basılmış banknotları piyasaya sürecekti.

Peki ne oldu sonra? Bakalım:

Emisyon miktarı Ağustos ayından sonra beklendiği gibi hızla gerilemiş.

Ocak başına gelindiğinde bu düşüş 50 milyar TL’yi bulmuş: 180 milyar TL’den 129 milyar TL’ye. Öyle ki her iki bayramın da öncesi bir seviyeye.

Daha fazlası 3 Ocak itibariyle emisyon miktarı, geçen yılın aynı tarihindeki emisyonun sadece 2 milyar TL üzerinde. Aradan geçen bir yılda yüzde 20’lik bir enflasyon olduğu hesaba katılırsa piyasada dolaşımdaki kağıt para miktarı reel olarak küçülmüş durumda. Buradan da bir kriz fotoğrafı elimize tutuşturulmuş oluyor.

Ekran Resmi 2019-01-06 20.38.43

Emisyon hareketinin banknot düzeyinde değişimi ise şöyle:

Hani “gıcır para aldık hep ATM’lerden” diyenler iyi okusun.

Merkez Bankası Ağustos ayında nakit para talebini karşılamak için ilaveten 54 milyon adet 200’lük banknot (10.8 milyar TL ediyor), 150 milyon adete yakın da 100’lük banknotu (15 milyar TL ediyor) piyasaya sürmüş. Bu kadar büyük bir sayıda kağıt para çok doğal olarak “ilk defa gün yüzü gören” banknotlardan oluşmuştur.

Ekran Resmi 2019-01-06 20.45.07

Ama daha sonra bu banknotların yeniden sisteme döndüğü, yani Merkez Bankası’ndaki “depoya” döndüğü görülüyor.

Ekran Resmi 2019-01-06 20.40.53

Ekran Resmi 2019-01-06 20.40.23

Dikkat çeken şu: Emisyon hızla gerilese de, görece 100’lüklerin daha azaldığı, yerlerine 200’lüklerin ikame edildiği görülüyor. Bu da normal çünkü ekonomik durgunlukla para talebi azalırken, yüzde 20 artan fiyatlar nedeniyle aynı mal ve hizmetleri satın alabilmek için daha büyük banknotlara ihtiyaç duyuyoruz artık.

Ekran Resmi 2019-01-06 21.09.43

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, istatistik

Enflasyonun dişi hâla sağlam

Yıllık enflasyon yüzde 25.24 ile 2003 bazlı serinin rekorunu kırdı.

Yılbaşından bu yana olan genel fiyat artışı yüzde 22.5

Eğer bir işte çalışıyorsanız ve yılbaşında ücret seviyeniz 100 TL ise bugün 81.5 TL’ye düşmüş durumda. Satın alma gücünüz buraya gerilemiş durumda.

Eğer yılbaşında “enflasyon kadar” bile zam alsanız arada geçen bir yıl içinde “cepten yediniz” demektir.

Yılbaşında ise kimimiz olasılıkla “sıfır zam” ile “işte tutunmak” arasında tercih yapmaya zorlanacak.

“Kur düştü enflasyon düşer” mi?

Önce bugün açıklanan Ekim sonu fiyat artışlarını hatırlatayım;

Tüketici fiyatları yıllık yüzde 25.’te, üretici fiyatları ise yüzde 45’te.

Üretici fiyatlarında aylık artışlar ivme azaltmış, kimi kalemlerde hafif düşüş olmuş. Ama üretim maliyetinde artış ivmesi yüzde 50’lerin üzerinde hala.

Enerji fiyatları aylık yüzde 5.37, yıllık ise yüzde 81 artış en güçlü artan üretim maliyet kalemi.

Önce aşağıdaki Tablo 1’e bakın, sonra alttaki kur tablosuna.

Tablo 1: Üretici enflasyonu

Ekran Resmi 2018-11-05 12.56.07

Soru şu: Döviz kurlarındaki düşüş üretici fiyatlarındaki artışı yavaşlatmaz mıydı, hatta geriletmez mi? Bu da perakende fiyatlara yani tüketici enflasyonunda gerilemenin yolunu açmaz mı?

Ekran Resmi 2018-11-05 13.25.49

Üreticilerin maliyetleri “bilanço kesimi” gibi ay sonu son nokta kur üzerinden oluşmaz. Bu yüzden bugünkü kura ya da aysonundaki kura bakarak enflasyon tahmini yapıyorsanız yanılırsınız. Maliyetlenme ay içi ortalama kurdan olur.

Ay içi dolar kuru ortalamasına bakarak son bir yıldaki artışın yüzde 60 olduğu görülüyor; işte bu artış üretim maliyetlerine yansıyan artıştır. Ekim ayında dolar kurundaki yıllık artış,  Eylüldeki yüzde 70.1’den yüzde 46.4 artışa gerilerken, ortalama kurdaki artış daha sınırlı bir noktada; yüzde 60’ta.

İhracatçı iseniz olasılıkla zarar bile etmiş olmanız mümkün. Ay içi maliyetlenme ile  ürettiğiniz malı sattıktan sonra elinize geçen döviz olasılıkla daha düşük kurdan.

Lojistik zincirindeki kırılmalar, ithalatta akreditif yerine peşin ödemek zorunda kalınması gibi faktörler üretim kesiminin maliyetini yükseltti. Tablolar bunun da fiyatlama davranışına yansıdığını düşündürüyor.

Enflasyon davranışındaki bozulmanın hala yüksek bir oranda korunduğu görülüyor.

Ekran Resmi 2018-11-05 13.43.42

Ekim ayında da 407 kalem mal ve hizmet içinde 328 kalemin fiyatı artmış. Oranı ise yüzde 80.6

Son 1 yılda yüzde 30 fiyat artışı gösteren gıdada ise durum şöyle:

Ekran Resmi 2018-11-05 13.42.17

TÜFE’de yer alan 407 kalem mal ve hizmet, 91 alt TÜFE kaleminde yerini buluyor; “son bir yılda fiyatı yüzde 30 ve üstü artan kaç kalem var?” diye sorguladığınızda sonuç şu: 91 kalemin üçte biri çıkıyor. Oysa bu birkaç ay önce yüzde 1’ini geçmiyordu.

Sonuç: Enflasyon ÜFE içinde kısmen hız kesmiş görünse de TÜFE’nin yüzde 25’e vurması önceki kanıyı güçlendirdi; kur gerilemiş olsa da ÜFE’den TÜFE’ye yansıma devam edecek. Zira fiyatlama davranışı fena bozulmuş durumda.

Bu sayılara bakınca “Enflasyonla topyekün mücadele” kubbede kalan hoş bir sada imiş!

Nihai soru da şu: son bir yılda yüzde 25 artan enflasyona karşı Merkez Bankası’nın durumu oturup izlemiş olduğu nereden anlaşılıyor? Faizi henüz yeni (birkaç ay önce) yüzde 24’e getirip bırakmasından.

Son toplantısında faize dokunmayan Merkez Bankası, 1 Kasım günü açıkladığı yılın son Enflasyon Raporu’nda da şu tahminleri yapmıştı:

“Enflasyonun, yüzde 70 olasılıkla, 2018 yılı sonunda yüzde 21,9 ile yüzde 25,1 aralığında (orta noktası yüzde 23,5),

2019 yılı sonunda yüzde 12,3 ile yüzde 18,1 aralığında (orta noktası yüzde 15,2),

2020 yılı sonunda ise yüzde 6,0 ile yüzde 12,6 aralığında (orta noktası yüzde 9,3) gerçekleşeceği öngörülmektedir.”

Yılsonunda yüzde 23.5’e gelmek için Kasım ve Aralık aylarında toplam binde 8’lik fiyat artışı olması gerekiyor. Bu da pek mümkün görünmüyor. Üst bant tahmini olan yüzde 25.1’e ulaşmak için ise Kasım-Aralık toplamında toplam yüzde 2.1’lik bir fiyat artışı olması gerekiyor. ÜFE’ye ve enerji fiyatlarına bakınca bu da zor.

Türkiye’ye eskisi gibi bol keseden sermaye girişi olmayacağı hesaba katılırsa fiyatlama eğiliminde potansiyel kur riskleri de artık bir unsur olarak yer alacak demektir.

İyi güzel zamanlarda enflasyon sorununu boşlayan bir ülke olarak işimiz çok zor artık.

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg