2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, siyaset

Krizde seçim molası bitti

Seçimden bu yana bir ay geçmesine karşın ekonomi politikasında adım atılmamış olması durgunluk ve maliyet baskısı altında şirketler kesimini zorlu bir patikaya sokuyor. Merkez Bankası ise yeni bir deney peşinde.

Yazımı okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayın:

https://www.dw.com/tr/analiz-krizde-se%C3%A7im-molas%C4%B1-bitti/a-48510819

Reklamlar
2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

FPK Washington’da toplanmış!


“Artan TL mevduat kanamasına karşı bankalar, Albayrak’tan 2 puanlık faiz artışı kopardılar.”

PPK, Merkez Bankası’nın faizleri belirleyen Para Politikası Kurulu’nun kısaltması. Kabaca 40 günde bir toplanıp Merkez Bankası’nın uyguladığı kısa vadeli politika faizini belirler. Banka bu faiz oranından piyasaya para verir.

Kısa vadeli faizler, Merkez Bankası’nın belirlediği gecelik ve bir haftalık dışında aylık ve 3 aylık vadedeki araçların da faizlerini içerir. Merkez Bankası faizleri bunları da etkiler. Tabi ki serbest piyasa koşullarında. Ancak son 6 ayda bu faizleri bizatihi ekonomi yönetimi belirliyor. Kamuoyu önünde değil, “arka kapı” yollarıyla, “aba altından sopa göstererek”.

Özetle kısa vadeli faizlerinin bir bölümünü Merkez Bankası, bir bölümünü de Albayrak belirliyor. Yani adını biz koyalım; “Faiz Politikası Kurulu”.

İşte bu yüzden bir harfi kaçırıp, başlığa bakarak “Peki PPK Ankara yerine Washington’da mı toplanmış?” diyenler olacak. Hayır ama bu başka. BU FPK. Önce İstanbul’a gidelim. Evet İstanbul. Karıştı mı? Anlatalım.

Malum Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak başkanlığındaki ekonomi yönetimi Ankara’da bankalara mevduat ve kredi faizlerinin nerede olacağını yani uygulayabilecekleri “maksimum faizleri” empoze diyordu.

Bu serbest piyasa olma iddiasındaki bir ülke için tuhaf değil mi? Ama Rahip Brunson krizi geride kaldıktan sonra durum böyle.

Faizler Ankara’dan empoze ediliyor. BDDK sopası altındaki bankalar da mecburen buna uymak zorunda kalıyorlar. Ankara’dan söylenene uymayan üst düzey bankacılar ise bankaların hissedarlarına işaret edilerek gönderiliyor, işten atılıyor. Başkanlık sistemi ile “Komuta ekonomisi” işte böyle hayata geçmiş oldu. Geçmişte de “bakın göreceksiniz faizi nasıl düşüreceğiz” söylemi de yerine oturdu.

Yakın zamana kadar bankalara, TL mevduat faizlerinde en yüksek yüzde 20.50, kredi faizlerinde de en yüksek yüzde 27 olacağı, bu oranların üstüne çıkılmayacağı direktifi verilmişti.

TL Mevduatta Erime

Bunun sonucu iki durum ortaya çıkmıştı; birincisi, TL mevduattan döviz ve diğer yatırım araçlarına kaçış. İkincisi de bastırılmış kredi faizleri ile şirketlere arbitraj olanağı yaratılmıştı. Öyle ki şirketler özellikle süper düşük kredi faizi teklif eden kamu bankalarından kredi alıp bunu euroya çevirerek (Swap işlemleri ile) kur risksiz sıfır faizli bir yıllık Euro kredi almış gibi arbitraj yapar hale gelmişlerdi.

Bastırılan faizler ile tasarrufçu bireyler ve şirketlerin sadece 2019’un ilk üç ayında dövize kaydırdıkları tutar 20 milyar doları geçiyor. Hala elinde TL tutanlar ise ellerindeki TL ile brüt yüzde 20.50’lik faizden (net yüzde 17.4) mevduata yatırmak yerine yüzde 24’e yakın getiri sunan likit fonlara paralarını yatırmaya başlamışlardı.

Bunu engellemek için, Ankara hemen “likit fonların” portföylerinde en az yüzde 50 ağırlık oranında banka mevduatına yatırım yapması koşulunu uygulamaya sokuverdi. Hangi kurum eliyle? Kuruluş felsefesi ve yasasında temel dayanak olan “küçük yatırımcıyı korumak” olan Sermaye Piyasası Kurulu eliyle. Buna rağmen yatırım fonları hala Ankara’dan belirlenip bankalara empoze edilen mevduat faizinden yüksek getirmeye devam ediyordu.

Rahip Brunson’ın serbest bırakıldığı ekim ortasında 1 trilyon 22 milyar TL olan Türk Lirası mevduatlar kabaca 6 ayda nisan başında 972 milyar TL’ye geriledi. Normal koşullarda faiz kadar artmış olsaydı 1 trilyon 130 milyar seviyesinde olacaktı. Özetle 150 milyar TL’lik bir erozyon var.

Bankalar dövize ya da likit fonlara akan TL mevduat erozyonuna önlem almak için bu defa SPK’dan aldıkları izinle banka bonosu ihraç etmeye başladılar. Bankalar 3-4 aylık bonolardan başlayıp 9 aya kadar uzanan vadede bono ihracı yapmaya başladılar. Bunların faizi de mevduat faizlerinin yüzde 20.50 olduğu yerde yüzde 22-22.50 gibi faizlerle yapıldı. Gelir vergisi stopajı da yüzde 10 olduğu için net getirisi yüzde 20.3 olabiliyordu. Yani mevduattan epey yukarıda getiri sağlıyor, likit fonlarla yarışabiliyor, alan oldukça da bankaların TL erozyonuna merhem oluyordu.

Peki ne mi oldu? Bono ihracı yapma izni verilen bankalar bu bonoları müşterilerine satmışlardı ama Ankara’dan engelleme görüyorlardı. Satılan bonolara bir tür elektronik kimlik numarası olan ISIN numarası verilmiyordu. Bu durum bankaları açıkta bıraktı. Çünkü ISIN numarası olmadan, satışı yapılan bonolar müşteri hesaplarına aktarılamıyordu. Bankalar sanki açığa bono satmış 1980’li yıllar bankerleri gibi olmuştu.

İstanbul’daki kulislerde, SPK’dan izin alarak bono ihracına çıkan ve hatta bunu müşterilerine satan bazı finansal kuruluşların Takasbank’tan ISIN numarası alamadığı için bu satışı müşteri hesaplarına geçemediği ve sonuçta, “müşteri talebi gelmedi” diyerek bono satışlarını iptal ettiğini konuşuyor. Engelleme için bu finansal kuruluşlara söylenen bahane de “teknik sorun var” olmuş.  

Ankara bunu neden yapıyordu? Faizi kontrol etme, düşürme takıntısından. TL tasarruflar, Merkez Bankası’nın sunduğu yüzde 24’lük politika faizinden yararlanamıyorlardı. Bankalar, finansal kuruluşlar mevduattan daha yüksek getiri sağlayan bir finansal araca dayalı borçlanmaya eğilim gösterince buna “taş konmuştu”.

Finansal aktarım mekanizmasının işlemesine böyle bir “kaya” dayanmışken, Merkez Bankası yetkilileri “sıkı duruştan” bahsedebiliyorlardı.   

Geçen hafta bu konu kriz yaratınca bankacılar Bankalar Birliği çerçevesinde toplantı talep ediyorlar. Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın’a iletiyorlar bu açmazı.

TL faizlerini baskılayan Ankara, bankaların TL kanamasına yol açmıştı.

Bankalar Birliği yönetiminde olan bankacılar geçen hafta sonu toplanıp durumu konuşuyor ve Başkan Aydın’dan Bakan Albayrak’a durumu iletmesini istiyorlar.

İstedikleri şu; bu faizle mevduat kanaması sürüyor, banka bonosu konusu da malum. Biraz faizlerde Ankara’nın “vidaları gevşetmesi” isteniyor.

Sonunda Washington’dan haber geliyor; evet 2 puanlık bir faiz artışı yapılıyor.

Bakan Albayrak, JP Morgan’ın müşterisi olan topladığı kallavi yatırımcılara “serbest piyasa” türküsü söylerken, geride bıraktığı bankacılar kendisine “serbest faiz duası” için İstanbul’da toplanmışlardı.

Sonunda, bankalara mevduatta yüzde 22.50, kredide ise yüzde 29’a çıkma izni geliyor Washington’dan.

Nasıl yatırım ortamı, nasıl serbest piyasa ama? Sorun, ekonomiyi yönetenlerin bunları yabancı yatırımcıların bilmediğini sanmasında.  Bu yüzden, JP Morgan toplantısının kötü geçmesi sürpriz değil.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

44 kişilik fiyasko

Yıllık Bahar Toplantıları için IMF’nin merkezi Washington’ giden Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak sanki sıradan ve rutin bir yatırımcı raporuna soruşturma açtırmamış gibi o kurumun yani JP Morgan’ın kapalı biçimde yapılan geleneksel yatırımcı toplantısında konuştu.

Kapalı toplantıda ne konuşuldu? Kim ne dedi, nasıl karşılandı? Bu soruları, işi halka ilişkiler ve tanıtım değil de kamuyu aydınlatmak olan uluslararası finans basını merak etti. Toplantıya katılanlara sorulmuş ve alınan yanıtlar her üç haber kanalından da (Bloomberg, Reuters, Financial Times) aynı nitelikte çıktı; bir fiyasko idi.

Bunu da hükümet yandaşı basın kuruluşları “Türk ekonomisine ağustos ayından beri devam eden ‘algı operasyonlarına’ dün bir yenisi daha eklendi. Reuters, Bloomberg, Financial Times’ta yer alan Türkiye ekonomisi ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak haberler sosyal medyada da kara propaganda amacıyla paylaşıldı” denildi.

Peki bu haberlerde ne denilmişti? Bu yok.

Ne denildiğine ve analize geçmeden önce, merak edip baktığım bir belgeden ilginç bir tablo çıktığını paylaşayım.

Malum IMF Bahar Toplantıları Nisan ayında yapılır. Bu toplantılara tamamen hükümet ve merkez bankası yetkilileri katılır. IMF’nin davet ettiği kurum ve kişiler ile sivil toplum kuruluşu temsilcileri de katılır. Ama Ekim ayındaki büyük toplantı gibi değildir.

Heyet değil kafile

Bu yılki katılımcı listesine (Bakınız dipnot) baktığımda ne gördüğümü paylaşayım. Türkiye’den bu toplantılara gitmek için Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan bildirilen heyetin sayısı tam 34 kişi. Bakan Albayrak’a; 3 bakan yardımcısı, 5 danışman, 11 koruma, 1 basın danışmanı, 1 fotoğrafçı, 1 protokol şefi ve 2 protokol uzmanı olmak üzere 24 kişi eşlik etmiş görünüyor. Hazine’den teknik düzeyde ise genel müdür, daire başkanı, uzman olmak üzere 9 kişi. Washington’daki Büyükelçilik ve daimî misyon görevlileri bu listeye dahil değil. Hani bir ihtimal; “biz önceden olası heyet bildirimi yaptık hepsi gitmedi” denilebilir mi? Toplantıya katılanların gözlemine göre, bu toplantıya bu liste kadar kalabalık bir heyet girdi. Diğer ülke heyetlerine göre gözlenen “en kalabalık heyet”.

Merkez Bankası’ndan da Başkan Murat Çetinkaya dahil 10 kişi katılmış.

Böylece Türkiye’den Washington’a taşınan heyet 44 kişiye ulaşıyor.

Herhalde 44 kişiyle gidip de yatırımcılara “gördüğüm en kötü maliye bakanı sunumu” dedirtmek kolay olmasa gerek.

Merak edip baktım; 320 sayfalık kayıtlı katılımcı listesinde mesela “fotoğrafçı” götüren kaç ülke vardı? ABD, Almanya, Fildişi Sahili ve Hindistan’la birlikte Türkiye vardı. Şu anlaşılabilir; ABD’liler ev sahibi diyelim, Almanya cari fazla zengini bir ülke olarak imaja para harcıyor olabilir. Ama geriye 3 gelişen ülke geliyor ki bunların da arasında krizde olan biziz.

JP Morgan yatırımcı toplantısında bulunan bir yatırımcıdan bana aktarılan gözlem şu; “başka hiçbir gelişen ülke maliye bakanı yok ki böyle şaşalı bir kalabalık bir grupla salona girsin.”

Bakanın çift koldan soruşturma açılan yatırım bankasının toplantısında iyi bir izlenim bırakmadığı Reuters’in haberindeki şu sözlerden çıkıyor; bir yatırımcı, “Eğer Fed ve Avrupa Merkez Bankası’nın gelişen piyasalar hiç risk sunmadığı bir ortamda olmasaydık Türkiye’nin en büyük satıcısı olurdum”.

Bellekleri 24 saat olanlar için anımsatalım; BDDK, “yayımlanan raporun yanıltıcı ve manipülatif içeriği sebebiyle finansal piyasalarda oynaklığa ve özellikle ülkemiz bankalarının itibar ve değer kaybına yol açtığı” iddiası ile, SPK da “yayımlanan raporun yanıltıcı içeriği nedeniyle başta bankacılık hisseleri olmak üzere Borsa İstanbul A.Ş.’de işlem gören hisse senetleri üzerinde spekülatif etki yarattığına yönelik” şikayetler çerçevesinde inceleme başlatıldığını açıklamıştı.

Her gün onlarca haber borsa ve mali piyasa araçları üzerine etki yapıyor, fiyatlar iniyor-çıkıyor. Üzücü olan şu; bu kurullara atanan kişilerin büyük bölümü, bu koltuklara oturduktan sonra bu piyasalar hakkında bilgi sahibi dahi olamadan önlerine konulan soruşturma-inceleme dosyalarını açıyorlar. Liyakate dayalı atamaların yapıldığı bir ülke olsaydık bu trajik durumlara tanık olmayacaktık.

Bakan Albayrak sanki böyle bir durum yaşanmamış gibi JP Morgan’ın yatırımcı toplantısında konuşup sorulara da yanıt vermiş. Basına kapalı bu toplantı sonrasında, daha önce Babacan ya da Şimşek döneminde yaşanmamış bir tablo ortaya çıktı. O da neredeyse üç farklı finans basın organında aktarılan toplantı izlenimleri benzerdi; çok kötü bir tablo vardı.

Bloomberg, Reuters, Financial Times muhabirleri bu kapalı toplantılara katılan yatırımcı kaynakları ile görüşüp ne anlatıldı ne soruldu ne yanıt verildi diye sorup, kaynakların kişisel görüşlerine de başvurmuşlar; nasıl bulduklarını da sormuşlar.

Hepsinin ortak noktasını herhalde Financial Times’daki şu sözler özetliyor: Bir yatırımcı “Felaket” diyerek devam etmiş, “Bir maliye bakanından gördüğüm en kötü performanslardan biri”.

Reuters ve Financial Times haberleri üzerlerindeki bağlantıda yer alıyor.

Benim de bu toplantıya katılan bir yatırımcının gözünden öğrendiğim benzer bir tablo ortaya çıkarıyor. Katılan bir yatırımcı, Albayrak’ın konuşması sırasında önünde oturan çok büyük bir yatırımcının “şaka mı bu?” diye sağına soluna sorduğunu aktarıyor.

Albayrak şöyle sanıyor olmalı; herkes malum haber kanallarını izliyormuş da kendilerine ne sunulursa olduğu gibi olanları kabulleneceklermiş gibi. “Nurlu ufuklara bakan güzel fotoğraf verirsek yatırımcıları etkileriz?” bakışı mı?

22 Mart haftası, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisi olduğunu veri kabul ederek mali yatırım yapan yatırımcılar, faiz ve kur manipülasyonlarının farkına varınca kendilerini korumaya almaya başlamışlardı. Bu defa Türk bankalarının yabancı yatırımcılara TL vermemesini telkin ederek “arka kapı” yolları denenince başta swap faizleri, CDS primleri ve devamında tahvil faizleri hızla yükselmişti.

Albayrak’ın sopayla düşürdüğü faizler yeniden Rahip Brunson’ın tutuklu olduğu zamanlara geri döndü. Kur da “arka kapı müdahalesinin” öncesinden çok daha yukarıda şimdi.

Türkiye’nin risk priminin göstergesi CDS primleri de öyle.

Piyasaya aba altından gösterilen sopa ile faiz düşürme çabası, açık bir ekonomi koşullarının tersine TL’ye erişimin kısıtlanması ile ne mi oldu? Hızla sermaye çıkışı yaşandı. 29 Mart haftası tam 1.4 milyar dolarlık portföy yatırımı ülkeyi terk etti. Bu son 4 yıl içinde görülen en yüksek haftalık çıkış. Brunson krizinde bile böyle çıkış olmamış.

İşin artık “orta oyununa” döndüğü çok açık da Ankara’nın hala sofraya sunduklarının yutulduğunu sanması tuhaf.

Örneğin yatırımcıların, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Washington’da yaptığı sunumda, “Sıkı para politikası duruşu ve iç talep koşullarındaki gelişmeler enflasyon göstergelerinde biraz iyileşmeye yol açtı” diye vurguladığı bir ibareye gülüp geçtikleri çok açık.

Çünkü yüzde 24’lük bir Merkez Bankası faizinin 3 puan altında mevduat 1-2 puan altında faizlerle kredi vermeye zorlanan özel ve yabancı bankalarının olduğu yerde “sıkı para politikasından” bahsetmek de “serbest piyasadan” bahsetmek de gülünç. Bu uygulamalardan Merkez Bankası’nın haberinin olmadığı söylemek de kamuoyunu sersem yerine koymak olur.

Uğur Gürses

Bu sayıyı nereden buldun diyenler için kaynak şurası: Dünya Bankası

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi, enflasyon, Reform, siyaset

Reform mu, “eski tas” mı?

Ekonomi ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “reform programı” açıklaması beklenirken, birkaç politika adımı ile temennilerden oluşan bir çerçeve ortaya çıktı.

İtiraf baştan geldi: Bugün reform programı yok size mealinde.

Bakan Albayrak konuşmasının başında sunumda “Yeni Ekonomi Programı’nda ortaya koyduğumuz hedeflere ulaşmak için sadece 2019 yılında hayata geçirmeyi taahhüt ettiğimiz, düzenleme ve adımları sizlerle paylaşacağız” vurgusu yaparak, “2020 yılında ise önümüzdeki yıl gerçekleştirmeyi planladığımız reformlarımızı sizlerle paylaşacağız” diyerek, “bugün reform yok, 2020’de duyacaksınız” ertelemesini ilan etmiş oldu.

Albayrak “Burada şunu net bir şekilde ortaya koymak isterim ki, bu adımları hayata geçirecek iradeye ve zamana sahibiz” dese de bugün temeli atılamayan reformun birkaç yıl sonra seçim arifesinde yapılması olanaksız.

Daha önce de vurguladığım gibi, metropol seçimlerini kaybeden ve ittifak ortağı ile birlikte sayıldığı için oy kaybını da kısmen örtebilen bir iktidarın reform yapma şansı ve yeteneği olmaz. Kaldı ki hukukun üstünlüğünün altını boşaltan, keyfi bir yönetim altında yapılacak bir reform da çalışmaz.

Seçim sonrasında ekonomi politikasında sorunların çözümüne dönük yeni bir çerçeve bekleyenler ne yazık ki hayal kırıklığına uğradılar. En başta da ekonomik kriz içinde bankacılık sektörüne batık olarak yansıyan kredilerin büyümesi geliyordu.

Bakan Albayrak, “Gerçekleştirdiğimiz mali bünye analizi sonucunda BDDK da NPL olarak adlandırılan bu kredilerin oranının en yüksek yüzde 6 seviyesine ulaşabileceğini ortaya koymuştu” diyerek Ankara’nın sorunları çözmek bir tarafa, hala yokmuş gibi göstermeye çalıştığını tescil ediyordu. Kaldı ki her zaman iyimser büyüme tahmini yapan IMF’nin bile yüzde 2.5 küçüleceğini tahmin ettiği bir ekonomide batık kredilerin çığ gibi yükseleceği de çok açık.

Bankacılık sistemini güçlendirmek için atılan adımların başında, kamu bankalarına Hazine tarafından ihraç edilecek 28 milyar TL’lik tahvilin sermaye olarak konulması geliyor. İçinde tek sayı olan adım da bu. Ama ne için? Soru şu; 2018’de kamu bankalarının ihraç ettiği 11 milyar TL’lik tahviller İşsizlik Sigortası’na el altından satılarak oradan karşılığında alınan Hazine tahvilleri ile sermaye artırımı yapılmıştı, şimdi de gündeme gelen ilave 28 milyar TL’lik sermayelendirme ihtiyacı neden ortaya çıktı?

Ayrıca, sermaye olarak verilecek 28 milyar TL’lik tahvil iç borç stokuna yazılacağı gibi, nihai olarak Merkez Bankası’nda repo yapılarak parasallaştırılmış da olacak. Bir program dahilinde yapılmayan ve karşılığında dış kaynak olmayan bir adım bu.

Hani “eski hamam eski tas” denilse yeridir; Bakan Albayrak’ın açıkladığı çerçevede yapısal sorunları hedefleyen değil, bütüncül olarak tek bir hedef var; ne yapsak da kredi pompalamaya devam etsek? Kamu bankaların 28 milyar TL’lik sermaye konması da, bireysel emeklilik ve kıdem tazminatı gibi alanlarda fon oluşturma çabalarının da ardında olan bu.

Bakan Albayrak, “konkordato ve kredi yapılandırma meselesini, çok daha iyi, herkesin çıkarına olan yeni bir yasal çerçeve ile ele alacağız” derken, bunun nasıl yapılacağını henüz bilmediğini ima ediyor.

Bir başka adım da enerji ve inşaat gibi batık kredi oranın çok yüksek olduğu sektörlerdeki batık kredilerin alınıp, “borç-hisse takası ile dışarı çıkarılarak ve bankaların bilançoların temizlenmesi” planı. Bunun için de içinde kamunun olmadığı bir “Enerji Girişim Sermaye Fonu ve Gayrimenkul Fonu” kurulması planlanmış. Bunu kim alır? Sorusuna yanıt konuşmada var: “Bu yeni finansal model ile sorunlu varlıkların ayrılıp, bankaların, yerli ve yabancı yatırımcıların iştirak edeceği fonlarla yönetilmesini sağlayacağız”. Tam bir “darı ambarı rüyası”.

Yine finansal reform adı altında Bakan Albayrak’ın açıkladığı adımlardan biri de “emeklilik sisteminin reforme edilmesi” imiş; tamamlayıcı emeklilik sistemi ile.

Albayrak “Vatandaşlarımızın kazançlarına göre kesinti oranlarının belirleneceği zorunlu bir bireysel emeklilik sistemini yani tamamlayıcı emeklilik sistemini yeniden ele alacağız” derken, gönüllülüğe dayanan bireysel emeklilik sisteminin de altını boşaltıverdi. Yurttaşın tasarruflarının “etrafında dönen” bir kamu yüzü yeniden hortladı.

Muhtemelen Ankara’nın rüyası şu: Ne kaldıysa olabildiğince fonlara el atalım, olur da yaşadığımız kredi çöküntüsüne belki bir faydası olur.

Hiçbir ayrıntı ya da plan yok ortada; sadece temenni. Bakan Albayrak’ın 2020’de hayata geçeceğini ilan ettiği Kıdem Tazminatı Reformu gibi.

Sigortacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu kurulacağı da ilan edildi. Sanki bağımsız kurumlar kalmış, işlevsel biçimde çalışıyor gibi.

Ayrıca, bankacılık sektöründe toplam 100 milyon TL ve üzeri riski olan şirketlerin, mali yılın kapanmasının ardından 120 gün içerisinde bankalarına bağımsız denetimden geçmiş finansal tablolarını ve borç ödeme kapasitesi, likidite riski, kur riski ve karlılık gibi unsurları da içeren bir mali denetim raporu sunmak zorunda olacakları, aksi halde sektörden ek kredi alamayacaklarını ilan etti Bakan Albayrak.

Bu da bir reform değil. Zaten kredi büyüklükleri itibariyle serbest piyasa kuralları çalışıyor. Bankalar istemese de şirketlerin eğer ilave kredi ihtiyaçları varsa bunu yapıyor.

Bakan Albayrak’ın enflasyon ve bütçe disiplini hakkında söyledikleri ise gerçeklerle uyumlu değil. Enflasyonda market zincirlerine, perakendecilere, üreticiler telefon açarak enflasyon düşüşü sağlamaya çalışan ekonomi yönetiminin başında olan Albayrak, konuşmasına ekonomi politikalarındaki prensipleri arasında “serbest piyasa ilkeleri ile uyumluluk” sözünü görünce ciddiye alınabilir mi?

Ya da Merkez Bankası karının peşinen öne çekilerek Hazine’ye aktarılmasıyla bütçe görünümünün “pembeleştirilmesine” karşılık son 10 yılın en kötü program tanımlı bütçe açığının ortaya çıkmasına mı “bütçe disiplini” denilecek?

Kusura bakmasın kimse ama bu açıklananlar bir reform planı değil.

Bir icraat planı denilse bile içi boş ve “nasıl?” sorusuna yanıt vermiyor.

Başa dönelim; hukukun üstünlüğünü kaybetmişseniz reform olmaz. Seçim kaybetmiş, bunu bile olgunlukla karşılayacak bir demokratik çıtası olmayan siyasi iradenin reform yapması olanaklı değil.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi, siyaset

Sonuçlar da döviz kuru da askıda bekliyor

Ekonomi politikasında kurum ve kuralların altını boşaltan Ankara’nın bizatihi kur baskısı yarattı. Metropol kayıplarından sonra yapısal reform iddiası gerçekçi değil.

Seçim sonuçlarının kabullenilmemesi ve de seçim iptali gibi gelişmeler kur üzerinde baskı yapacak.

Bunun örneği Büyükçekmece ile ilgili bir itirazın yanlış anlaşılmasında yaşandı. Kur dalgalandı. Ne anlama geliyordu?

DW Türkçe için yazdım. Şuradaki bağlantıya dokunarak okuyabilirsiniz: Sonuçlar da döviz kuru da askıda bekliyor

2018 Ekonomik Krizi, siyaset

Toplumun mesajı 1 Nisan şakası değil

Türkiye’de milli gelirin yüzde 40’ını üreten iki büyük metropol belediyesini kaybeden iktidarın, reformlardan çok popülist politikalara yaslanma olasılığının güçlü olduğunu düşünüyorum.

DW Türkçe için seçim sonuçlarını değerlendirdim:

Yazıyı okumak için bağlantıya tıklayınız:

https://www.dw.com/tr/analiz-toplumun-mesaj%C4%B1-1-nisan-%C5%9Fakas%C4%B1-de%C4%9Fil/a-48146572

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

Altından al haberi

 

DW Türkçe için yazdığım yazının grafikli ve tablolu hali:

Şuradan da dinleyebilirsiniz:

Halk Bank yöneticisi Hakan Atilla’nın Mart 2017’de Reza Zarrab davası ile ilintili olarak ABD’de tutuklanması sonrasında, olası bir yaptırım veya mali cezaya karşı Ankara’nın aldığı önlemler arasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) döviz ve altın rezerv politikasının hızla değiştirilmesi de vardı.

Birincisi, Merkez Bankası mevcut döviz rezervlerinin bir bölümünü altına çevirirken, en başta ABD Merkez Bankası FED’de duran 28.7 ton altın rezervlerini başka merkezlere taşıyarak sıfırlamıştı. Böylelikle hem altın rezerv artışı hem de yurtiçine kaydırma amaçlı transferler nedeniyle yurtiçindeki altın varlıkları 100 tondan fazla artmıştı.

İkincisi de Merkez Bankası, döviz rezervlerini tuttuğu yatırım alanlarının en başında gelen ABD devlet tahvili varlıklarını azaltmaya başlamıştı.

Amerikan Hazine Bakanlığı verilerine göre; Türk Merkez Bankası’nın Kasım 2017’de 61 milyar dolar olan ve FED’de saklamada duran ABD tahvil mevcutlarının hızla azaltılarak Ocak 2019 itibariyle sadece 3.2 milyar dolara çekildiği görülüyor. Temmuz sonunda 30 milyar dolara yakın olan tahvil mevcudunun, ağustos ayında ABD ile Rahip Brunson krizi sonrasında neredeyse sıfırlandığı anlamına geliyor.

15 Mart Cuma günü yapılan Merkez Bankası Genel Kurul toplantısı sonrasında yayımlanan Yıllık Rapor’da yer alan verilere göre; bu tahvil azaltımı sonrasında Merkez Bankası’nın döviz varlıklarını “vadesiz hesaplarda” tuttuğu görülüyor. 2017 sonunda 7.2 milyar dolar olan “vadesiz mevduat” seviyesi, 2018 sonunda 33.9 milyar dolara çıkmış. Bunun da ABD dışındaki muhabir bankalarda yapıldığına hiç şüphe yok.

Yine raporda yer alan verilere göre; Merkez Bankası 2018 boyunca yurtdışındaki altınlarını yurtiçine kaydırmaya devam etti.

2018 sonu verilerine göre; Merkez Bankası’nın toplam altın rezervleri zorunlu karşılıklar için tutulan altınlardaki azalış nedeniyle 76.3 ton düşerken, kendi malı olan altın rezervleri 53.8 ton arttı.

Merkez Bankası’nın yurtdışında tuttuğu altın miktarını azaltmaya devam ettiği gözlendi. Banka, Britanya Merkez Bankası’nda tuttuğu altın miktarını kayda değer miktarda azalttı: 278.8 ton.

Peki ne oldu bu altınlara? Yurtiçine taşındı. Borsa İstanbul nezdindeki altın saklama kasalarına taşındı. Miktarı ise 221 ton.

Böylece 2016’dan bu yana Türkiye’ye getirilen altın miktarı 324 ton oldu.

Merkez Bankası’nın altın rezervlerinin yüzde 80.2’si artık Türkiye sınırları içinde. Bu oran 2016’da yüzde 17 idi.

altın 2

Merkez Bankası’nın verilerine göre; 2019 başından itibaren iki aylık dönemde de Banka yeniden altın rezervi artışına yöneldi. Merkez Bankası döviz rezervlerini yeniden altına çevirmeye başladı. Kendi malı olan altınlara yeniden bir 40 ton altın eklendi. Bankanın döviz rezervlerinden altın rezervlerine kaydırma hareketine yeniden başlayarak 1.4 milyar dolarlık altın almasının, ABD Başkanı Trump’ın danışmanı ve damadı olan Jared Kushner’in şubat sonundaki Ankara ziyareti sonrasına rastlaması da ilginç bir tesadüf olsa gerek.

 

TCMB T-note stok

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

Ekonomi, siyaset

Kur 4’e düşecek ve “İlk 5’e” girecekmişiz

Ekonomi ve finans alanında herkesin okur-yazar olması beklenemez. Açıklanan verileri ya da haberleri yorumlamaları da.

Ancak birkaç kesim var ki doğru yerden bakmaları şart.

Birincisi politika yapıcıların veri ve haberleri doğru sunmaları ve kamuoyunu yanıltmamaları beklenir.

Aynı zamanda bunu kamuoyuna yansıtan habercilerin de.

Birkaç gündür bir haber özellikle çok öne çıkmaya başladı.

Bloomberg’in şu haberi: Bu ülkeler 2030’da Dünyanın en büyük ekonomileri olacak’ biçiminde verilmiş.

Haberde; 2030’da ‘satınalma gücü paritesine’ (*) göre sırasıyla Çin, Hindistan, ABD, Endonozya ve beşinci sıradaki Türkiye‘nin dünyanın en büyük ülkeleri olacağı haberleştirilmiş.

Haberin kaynağı, Britanya’nın büyük bankalarından Standard Chartered’ın “Long-term forecasts – Asia powers global growth” başlıklı özel raporu.

Rapordaki tablo da şu:

Ekran Resmi 2019-01-12 19.19.48

Rapora göre, Türkiye küresel ekonomide 2020’de 9. ülke, 2030’da 5. ülke oluyor.

Tekrar hatırlatalım: Bu sıralama satın alma gücü paritesine göre yapılmış.

Asıl noktaya geleceğim ama önce iktidara yakın kaynakların neden şunu kullanmamışlar merak ettim: 2020’de dünyanın 9. büyük ekonomisi olacakmışız ya? Kimse inanmamış mı yoksa?

İktidara yakın kaynaklar, hatta ekonomi gazeteciliği yapanlar bile bu haberi olduğu gibi alıp kullanmış görünüyor. Öyle ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önüne de gelmiş belli ki; bugün (12 Ocak 2019 Cumartesi) bir toplantıda şunu söylüyordu:

“Biz ülkemizi ve milletimizi bir üst lige çıkarmakta kararlıyız. İngilizlerin çok önemli bir kuruluşu açıklamayı yaptı. ‘2030 yılında Amerika üçüncü sıraya, Türkiye ise beşinci sıraya yükselecek’ dedi.”

Biraz merak edenler, rapora bakmış olsaydı; 2020 ve 2030’da satın alma gücüne göre bile bizi üst lige taşıyan raporda Standard Chartered’ın varsayımlarının da bir tuhaf olduğunu görürdü.

Ekran Resmi 2019-01-12 22.27.14(Varsayımların özgün halini, yazının sonuna iliştirdim)

Bu raporda, uzun vadeli tahminlerin iyimserden de öte epeyce “sıra dışı” olduğu görülüyor.

En çarpıcısı; dolar kurunun 2019 sonunda 6.60 olacağı, 2020 sonunda 7 olduktan sonra 2021’de birden bire 4.1’e gerileyeceği varsayılmış. Sonrasında da 2030 sonuna kadar 5 olacağı. Böyle bir tahmin için kuvvetli bir varsayımın olması gerekir;  bu varsayımın ne olduğu bilinmiyor? Kuvvetli bir sermaye girişi, AB üyeliği ya da IMF programı mı öngörülmüş bilinmiyor. Ya da iyimser olalım; Türkiye’nin hızla demokratikleşerek hukukun üstünlüğünü tesis etmesi, kurum ve kuralların işler hale gelmesi ile olağanüstü bir sermaye girişi varsayılmış da olabilir!

Yılbaşına dolara karşı 5.25 gibi bir seviyeden başlangıç yapan TL’nin değeri, Standard Chartered’ın tahminine göre yıl sonunda düşecek. Dolarda yüzde 25’lik bir artış demek bu.

İşin tuhaf tarafı, aynı Standard Chartered herhangi bir piyasa raporunda “TL değer kaybedecek: 2019 yılsonunda dolar kuru 6.60 olur” diye tahmin yazsa; eminim iktidara yakın kaynaklar ve medya “Diz çöktürmek için kur silahı devrede” gibi başlıklarla yaklaşırdı.

Varsayımları almayalım ama sonuç gururumuzu daha fazla okşuyor; başka zaman ters yönde tahmin verince “İngiliz oyunu” derdik, şimdi “bizi ilk 5’e yazmışlar gördünüz mü?” deniyor.

Bu konuda uzun süredir tahmin yapıp bunu güncelleyen bir kaynak, IMF. Daha gerçekçi bir bakış aranacaksa alternatif olarak bakılabilir. IMF’nin Ekim 2018’de yayımladığı Küresel Ekonomik Görünüm verileri (WEO) Türkiye’nin SAGP’ne göre 2020’de 13. sırada olacağını söylüyor. 2023’te ise bir sıra yukarıda olacağını.

 

Ekran Resmi 2019-01-12 21.47.07

 

(*) SATIN ALMA GÜCÜ PARİTESİ (SAGP) NEDİR?

ÜLKELERİN mal ve hizmet fiyat seviyeleri ile döviz kurları farklı; milli gelirlerini reel olarak karşılaştırabilmek için ortak bir fiyat seviyesine ve döviz kuruna getirmek gerekiyor. Satın alma gücü paritesinin (SAGP) işlevi de bu.

Hesaplanan satın alma gücü paritesi; belli bir ülkede elde edilen gelirle o ülkede satın alınabilecek belli bir mal ve hizmet sepetinin, dünya ortalaması bir fiyattan değerini gösteriyor kabaca.

2016 için Türkiye’deki kişi başı milli gelir 10 bin 743 dolar. IMF’nin hesapladığı satın alma gücü paritesine göre kişi başı milli gelir ise 24 bin 912 dolar bulunmuş.

Bunun anlamı şöyle; 10 bin 743 dolarlık gelirle Türkiye’den satın alınabilecek mal ve hizmetin, dünya fiyat ortalamasından ederi 24 bin 912 dolar değerinde demek. Bunun nedeni de, ülkeler arası döviz kuru ve genel fiyat seviyelerindeki farklılık.

Bunu anlamak için ABD’de yaşayan ve dolar kazanan birinin cebinde 10.743 dolarla Türkiye’ye geldiğini ve çeşitli mal ve hizmetler satın aldığını düşünün. Bu aynı içerikteki sepet satın almayı ağırlıklı biçimde dünyanın her ülkesine yaymış olsaydı (dünya fiyat ortalaması) aynı mal ve hizmete 24 .912 dolar ödeyecekti.

Özeti şu; Türkiye’de dolar kazanıp gelişmiş bir ülkede aynı mal ve hizmeti satın almaya kalkarsanız daha az mal ve hizmet alacaksınız demek.

Mahfi Eğilmez’e katılıyorum; satın alma gücü paritesi gelişen ülkelerin “gururunu okşamak” için kullanılan bir “manivela” halini almış durumda.

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

 

 

Raporda tahminlerin dayandığı varsayımların olduğu sayfa:

Ekran Resmi 2019-01-12 19.52.51

 

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Orası hepimizin; seçim matbaası değil

“Ülkenin ulusal parasına imza atanların, ulusal parayı basan kurumu “siyasete para basan matbaa” konumuna sokmaları çok üzücü.”

Bugün sürpriz biçimde Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayımlanan bir ilan vardı. İlanla, Merkez Bankası’nın hissedarlarına 18 Ocak gününde olağanüstü genel kurul için çağrı yapıldı.

Olağanüstü genel kurul çağrısının gündemine göre; iki temel amaçla yapılıyor. Birincisi, bir özel hukuk tüzel kişiliği olan yani anonim şirket olan Merkez Bankası’nın esas mukavelesi değiştiriliyor. Bununla Her yıl Nisan ayında genel kurul toplanmasına dair kural, yapılacak değişiklikle “hesap dönemi sonundan itibaren üç ay içinde” yapılacak. Yani hesaplar toparlanabilecek gibiyse Aralık ayında ilan edilerek 2 Ocak günü bile yapılabilecek.

İkinci ama asıl amaç şu: 2018’de kriz koşullarında elde edilen Merkez Bankası’nın kârını apar topar Hazine’ye aktarmak.

Normal koşullarda 2018’de bankaca elde edilen kâr Nisan ortası ile sonuna doğru yapılan genel kurul toplantısı ertesinde Hazine’ye aktarılıyordu.

Peki Merkez Bankası’nı nasıl ve hangi acil bir ihtiyaç, apar topar koşarak olağanüstü genel kurul toplantısı yapmaya itti?

Siyasetçilerin talebi.

Yakın geçmişte tanık olduk; döviz kuru füze gibi çıkarken TL’yi savunmak için “olağanüstü toplanarak faiz artırma” ihtiyacı duymayan Merkez Bankası yönetimi, yerel seçim öncesinde Ankara’daki siyasetçilerin ihtiyacı olan parayı aktarmak için olağanüstü genel kurul kararı almış. Bu gerçekten de bir merkez bankası için “ağır hasarlı” bir durum. Ülkenin ulusal parasına imza atanların, ulusal parayı basan kurumu “siyasete para basan matbaa” konumuna sokmaları çok üzücü.

Yıllar sonra çocuklarına kalacak kötü bir “miras”.

Döviz kurunun yükselişini seyredip, sonrasında bundan oluşan “kârı” Ankara siyasetine seçime yetişsin diye seçim mühimmatı olarak aktarmak için bu karara imza atmak yerine istifa dilekçesine imza atmaları daha iyi olurdu.

Faizleri düşürmek için yapay ve zorlama yollar, yöntemler kullanan Ankara siyaseti, şimdi de Merkez Bankası’ndan “kriz hasılatını” seçim öncesi almak için harekete geçmiş görünüyor.

Merkez Bankası’nın yasa ile belirlenen unvanı “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası”dır. “Cumhuriyeti” değil, “Cumhuriyet” olarak yazılmıştır. Cumhuriyet içinde bir kurum değil, Cumhuriyet’in yegâne para parasının yegâne kurumu olmasındandır. Cebinde bu kurumun bastığı Lira‘yı taşıyan hepimizin kurumu olması için böyle adlandırılmıştır.

Kriz nedeniyle oluşan kâr, siyasetçilerin seçim başarısına kaynak olsun diye koşa koşa erkenden aktarılsın diye değil.

Yok eğer “Hazine’de para kalmıyor” kaygısı ise bu olağanüstü genel kurula koşup kârı Hazine’ye aktarma kaygısı varsa daha da kötü. O zaman sormak gerekiyor; “faizleri düşürme coşkusuna kapılıp neden Hazine ihalelerini iptal ettiniz?” diye.

Merkez Bankası 2017’de 21.4 milyar TL kâr elde etmiş, bunun 3 milyar TL’si Kurumlar Vergisi olarak, 12.1 milyar TL’si temettü olmak üzere toplam 15 milyar TL Hazine’ye aktarılmıştı

2018 yılı kârı olarak tahminim yaklaşık 35 milyar TL net kâr; bunun kabaca 5 milyar TL’si KV olarak, 20 milyar TL’si ise temettü olarak Hazine’ye toplam 25 milyar TL  aktarılacak.

Merkez Bankası, kanunla kurulmuş olsa da çoğunluk hissesi Hazine’ye ait bir özel hukuk tüzel kişiliğine sahip. Yani bir anonim şirket.

Üzücü olan tarafı şu: Kriz koşullarında şirketler batarken ve zarar ederken Merkez Bankası kâr elde eder. Krize çare bulmak yerine, koşa koşa bu kârı seçim kaynağı olarak Hazine’ye aktarmak için gündem oluşturulması hiç de hoş durmuyor.

Uğur Gürses

 

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg