2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Bütçe açığına banknot matbaası çözümü

Durgunluk ve maliyet şoku içinde Ankara’nın adım atarak bir ekonomi politikası çerçevesi ortaya koymasını bekleyen iş kesiminin aldığı karşılık şu oldu; para basılacak.

Seçim sonrasında elindeki iki büyük metropolü muhalefet ittifakına kaybeden, ama İstanbul sonucunu beğenmeyip YSK eliyle yenileten ve yeniden büyük farkla kaybeden iktidarın ekonomi politikasında temel adımları atamayacağını, “maceracı” yollara başvuracağını düşünüyordum. Bunun doğrulanması uzun zaman almadı.

Merkez Bankası’nın bilançosunda geçmiş yılların kârından ayrılan ve “ihtiyat akçesi” olarak duran 46 milyar TL’lik rezerve el atmak için düzenleme yapılacağı Reuters tarafından duyuruldu.

Peki buna neden ihtiyaç duyuldu? Beş ayda yıllık hedefe yaklaşan bütçe açığını kapatmak, daha da fazla harcayabilmek için. Peki bütçe açığını Merkez Bankası kaynaklarıyla, daha doğrusu Merkez Bankası’nın bastığı parayla kapatmak bizi nereye götürecek? Basamak basamak ilerlediğimiz gibi: Enflasyon-devalüasyon döngülü 90’lı yıllara.

Merkez Bankası bir devlet kurumu değil, özel hukuk tüzel kişiliği olan bir kurum. Bildiğimiz anonim şirket. Kamu kimliği, çoğunluk hissesinin Hazine’de olmasından. Diğer şirketlerden farkı, olağanüstü bir imtiyazının olması; para basma yetkisinin Meclis tarafından çıkarılmış bir yasa ile bu anonim şirkete verilmiş olmasında.

Merkez Bankası’nın bir taraftan yasa ile kendisine verilen görevleri var, bir taraftan da faaliyetlerinde her anonim şirket gibi kurallara uyuyor. Kâr elde ettiğinde vergisini ödüyor; her yıl elde ettiği kârdan da yasa gereği ihtiyat akçesi ayırıyor.

Parasal ihtiyat

İhtiyat akçesi, Merkez Bankası yasasına göre yıllık kârından ayrılır, dağıtılmaz. Brüt kârın yüzde 20’si “ihtiyat akçesi”, vergi karşılığı ayrıldıktan sonra kalan miktar üzerinden de yüzde 10 “fevkalade ihtiyat akçesi” ayrılır.

 Şirketler hukukunda olması bir tarafa, yasasına ihtiyat akçesi oranları konularak kâr dağıtımının bu yolla azaltılmasının, fren konulmasının amacı; yasa koyucu tarafından, para basma imtiyazının temel bir bütçe finansman kaynağı olarak görülmemesidir. Parasal bir ihtiyattır.

Özel şirketlerde, “ihtiyat akçesi” ortaklara dağıtılmamış önceki yıllar kârıdır. Zarar olan yıllarda bu ihtiyat akçesinden karşılanabiliyor. Denildiği gibi “kefen parası”. Ancak Merkez Bankası için “kefen parası” değil, zira onun, başkaları için “kefen parası” olan parayı basma yetkisi var.

Eğer ekonomide işler kötü gidiyorsa şirketler kesiminin kârı azalır, zarar eder. İşler kötüye gittiğinde Merkez Bankası ise genelde kâr eder.

İktidarlar Merkez Bankası kaynaklarına el atıyorsa para basılıyor demektir. Bu da aslında şirketlere zarar ve bireylere yoksullaşma getirir; banka, bir nevi ekonomik birimlere “kefen dikiyor” demektir.

Daha önce bu satırlarda aktarmıştım: banka 2018’de brüt 66.8 milyar TL kâr elde etmiş, bundan 10.6 milyar TL vergi karşılığı ayrılmış, 13.3 milyar TL “ihtiyat akçesi”, 5.3 milyar TL de “fevkalade ihtiyat akçesi” olmak üzere toplam 18.7 milyar TL karşılık ayrılmıştı.

Bütçe açığının tamamı

Bu ayrılan 18.7 milyar TL’lik karşılık; 15 mart tarihinde, bankanın bilançosunda geçmiş yıllardan biriken 27.5 milyar TL’ye ilave edildiğinde toplam karşılık 46.2 milyar TL’ye çıkmıştı.

Geçen yıl bütçeye gelir kaydedilen kamu bankaları ve Merkez Bankası’ndan elde edilen temettü gelirlerinin toplamı 12.4 milyar TL idi. Bunun bütçe gelirlerini içindeki payı yüzde 1.65’i idi.

Bu yıl kamu bankalarından bütçeye aktarılan bir kâr yok. Merkez Bankası’ndan aktarılan tutar 38.1 milyar TL. Bunun, 2019 boyunca “beklenen” bütçe gelirlerine (880 milyar TL) oranı yüzde 4.3 şimdiden. Bütçe gelirlerinin de 880 milyar TL’yi bulacağı şüpheli.

Şimdi gelelim, 46 milyar TL’lik ihtiyat akçesinin de bütçeye gelir olarak aktarılması halinde ne görüneceğine; bu durumda beklenen bütçe gelirlerine oranı yüzde 9.5 olacak.

2019 yılında 84 milyar TL’sı temettü ve ihtiyat akçesi olmak üzere, ayrıca 10.2 milyar TL de kurumlar vergisi olarak ödeyen Merkez Bankası toplamda 94 milyar TL’lik bir nakdi Hazine’ye aktarmış olacak.

Ekim ayında Cumhurbaşkanı’nın damadı olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından hazırlanan Yeni Ekonomik Program’ın (YEP) parçası olarak 2019 bütçesinde öngörülen 80.6 milyar TL’lik yıllık bütçe açığını 94 milyar TL’lik Merkez Bankası’nın bastığı para ile kapatılmış olacak. 

Para basarak bütçe açığının kapatılmasının hiçbir ülkeye fayda getirmediği, tersine zarar getirdiği geçmiş deneyimlerle de bilinmesine rağmen.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Reform, siyaset

23 Haziran depremi sonrasında ekonomi ne olacak?

İstanbul’daki 23 Haziran seçiminde 9 puanlık fark Ankara’da siyasi deprem etkisi yaratttı. Bu sonucun ekonomideki derinleşen krize kapsamlı ve etkili bir program çıkaramayacağı çok açık.

Bir ekonomi programı, yeni kabine, reform mümkün mü?

DW Türkçe için yazdığım yazıyı okumak için şu bağlantıya tıklayınız:

23 Haziran depremi sonrasında ekonomi ne olacak?

Ekonomi, para politikası, siyaset, Yatırımlar

Sıfırlanan ABD tahvillerine ne oldu?

Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin bir bölümünü 2017 Mayıs ayından itibaren altına çevirmeye başladığını o yıl yazmıştım; uzun yıllarca 116 ton seviyesinde tutulan kendi mülkiyetindeki uluslararası standarttaki altın rezervlerinin payını yükseltmişti.

2019 Mart sonunda Merkez Bankası’nın kendi mülkiyetindeki altın rezervleri tam 293 tona (Haziran: 302 ton) ulaştı. Mart ayındaki piyasa değeri 12.3 milyar dolar, Haziran’da ise 13 milyar dolar ediyor.

Banka aynı zamanda yine 2017 yılında aldığı bir kararla (ki bunun politik platformda alınmış bir devlet kararı olduğunu anlıyoruz) döviz rezervleri içinde bulunan ve önemli kısmını yatırdığı ABD devlet tahvili miktarını da hızla azaltmaya başladı.

2014 yılında döviz rezervleri 113 milyar dolara vurduğunda bankanın bunun 82 milyar dolarını ABD devlet tahvillerine yatırdığı görülüyordu. Rekor seviye burasıydı.

2017’de özellikle Reza Zarrab’ı yargılaması başladığında ve de “itirafçı” rolüne geçtiğinde Ankara’nın tadı kaçtı. ABD ile potansiyel bir krize doğru ilerlerken olası bir yaptırıma karşı “el konulabilecek” döviz ve altın varlıkları azaltıldı.

Aralık 2016’da 92.1 milyar dolarlık döviz rezervinin 59 milyar doları ABD devlet tahvillerine yatırılmış durumdaydı.

2017 Eylül ayında sonra belirgin biçimde portföyünde bulunan ABD devlet tahvilleri azaltılırken, ABD’de Fed’in kasalarında duran altınlar da Londra ve sonra da Türkiye’ye taşınarak sıfırlandı.

2019 Mart sonunda 75.4 milyar dolarlık döviz rezervine karşılık, bunun içinde yer alan ABD devlet tahvil miktarı neredeyse “sıfırlanmış durumda” görünüyor; 2 milyar dolara düşmüş.

Rezerv ve fon yönetimi deneyimi olan biri şu sorunun yanıtını arar muhakkak; ABD devlet tahvillerini sıfırlayan ve 75 milyar dolarlık döviz rezervi olan Merkez Bankası, bu fonu para piyasası deposu olarak mı (bankalararası mevduat) değerlendirmiş?

Bankanın Nisan ayındaki genel kurulu için hazırlanan Yıllık Rapor’da rezervlerin alt kırılımında tablo şöyleydi:

2017 sonunda yabancı para (YP) menkul değerler 66.7 milyar dolar karşılığı kadarken, 2018 sonunda 24.6 milyar dolara gerilemiş. ABD Hazine Bakanlığı verilerine göre Merkez Bankası’nın 2018 sonunda ABD’de Fed nezdinde tutulan ABD tahvili miktarı 7.4 milyar dolarmış.

Bu durumda kabaca 17 milyar dolarlık bir kâğıdın başka bir para cinsinde ve/veya başka bir saklamacıda olduğunu varsaymak gerekiyor.

Merkez Bankası’nın ROM mekanizması için (Bankaların TL bilançolarındaki başta mevduat olmak üzere TL yükümlülükleri için TL olarak yatırılması beklenen zorunlu karşılıkların döviz olarak yatırılmasına olanak sağlayan seçenek) sadece dolar kabul ettiğini biliyoruz.

(Düzeltme: Sevgili Sadi Uzunoğlu mesaj göndererek atladığım şu konuyu uyardı. Merkez Bankası’nın geçen yıl tekrar Euro kabul etmeye başladığını hatırlattı. Brunson krizi patladıktan sonra 13 Ağustos 2018’de banka açıklama yaparak “Rezerv Opsiyonu Mekanizması kapsamında Türk lirası yükümlülükler karşılığında ABD dolarının yanısıra euro cinsinden de zorunlu karşılık tesis edilebilecektir” demişti. Mevduat çekilişi ve sermaye çıkışı olurken bankaların burada döviz cinsine göre değişim yaptıklarını sanmıyorum. Dolayısıyla Euro konusunun etkili bir unsur olmadığını not edelim.

Ancak döviz mevduat hesapları için yatırılması gereken zorunlu karşılıkların o para cinslerine göre yatırılması gerekiyor.

Türkiye’deki döviz hesaplarının seviyesi (yerleşik ve yerleşik olmayanlar toplamı) 193 milyar dolar. Bunun da yüzde 36’sı EUR cinsi.

Bu durumda zorunlu karşılık olarak kabaca 12 miyar EUR Merkez Bankası’na yatırılmış olmalı. Banka da bunu ağırlıklı EUR cinsi kâğıt olarak tutar. Yani 17 milyar dolarlık kağıdın önemli kısmı EUR demektir.

O zaman madem Merkez Bankası ABD tahvilini “sıfırladı” ise 75 milyar dolarlık rezervinin büyük kısmını uluslararası bankalarda “depo” olarak mı (para piyasasında bankalararası mevduat) tutuyor demektir?

Yanıtım hayır. Küresel krizle birlikte kurumsal kapasiteleri sarsılan Avrupa ve ABD bankalarında mevduat mı? Kocaman bir hayır. Merkez bankalarında da öyle yüklü para tutamazsınız. ECB zaten yüzde -0.40 üste faiz alıyor.

Sonuca geliyorum.

Merkez Bankası’nın ABD’de Fed nezdinde tuttuğu ABD tahvillerini sıfırlamış olabilir ama bu tahvilleri sıfırladığı anlamına gelmiyor. Sadece kağıtları saklama yerini değiştirmiş olmalı.

Büyük ama çok güçlü bir olasılıkla Merkez Bankası hala ABD tahvili tutuyor olmalı.

Ama nerede?

Avrupa’da kağıt saklaması yapan (custodian) ve tahvil-hisse ve nakit takasını (clearing) yapan ana bir merkez var; orada. Euroclear.

Dünyada tahvil-hisse senedi takası ve saklamasının yapıldığı ilk üç merkezden biridir Euroclear. Hem de merkez bankalarının kullandığı.

Euroclear merkezi nerede? Belçika’da.

Peki o zaman fotoğrafa bakalım hep birlikte.

Aşağıdaki grafik, ABD tahvili tutan ülkelerden Belçika ve Türkiye’yi birlikte gösteriyor. Belçika ülke olarak böyle yüksek rezerv tutan bir ülke değil. EuroClear’a park eden ABD tahvilleri de ABD’de o ülkenin tahvilleri olarak görünüyor.

Amerika’ya kızsanız da dolara ihtiyacınız var. Doları da nakit olarak tutmanız kurumsal riskler nedeniyle çok yüksek miktarlarda mümkün değil.

Bu yüzden dolarları kağıtta tutup, bu kağıtları da Avrupa’da tutmayı tercih etmiş görünüyor Ankara.

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

Kamu bankalarının “seçim görev zararı”

3 kamu bankasının yılın ilk çeyreğinde sadece kendi döviz varlıklarından sattıkları döviz miktarı 3.2 milyar doları buldu.

DW Türkçe için yazdığımı yazıyı okumak için lütfen şu bağlantıya tıklayınız:

Kamu bankalarına “seçim görev zararı”

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

Tüketici güveni nasıl yükseldi?

Yeni yazım: Muhalefetin, AKP yönetimindeki iki büyük metropolü alması tüketici güvenini yükseltti. Reel sektördeki şirketler ise henüz bu iyimserliğe kavuşamadı.

Yazımı okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayınız:

https://www.dw.com/tr/analiz-t%C3%BCketici-g%C3%BCveni-nas%C4%B1l-y%C3%BCkseldi/a-48528221

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, enflasyon, siyaset

Krizde seçim molası bitti

Seçimden bu yana bir ay geçmesine karşın ekonomi politikasında adım atılmamış olması durgunluk ve maliyet baskısı altında şirketler kesimini zorlu bir patikaya sokuyor. Merkez Bankası ise yeni bir deney peşinde.

Yazımı okumak için aşağıdaki bağlantıya tıklayın:

https://www.dw.com/tr/analiz-krizde-se%C3%A7im-molas%C4%B1-bitti/a-48510819

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset

FPK Washington’da toplanmış!


“Artan TL mevduat kanamasına karşı bankalar, Albayrak’tan 2 puanlık faiz artışı kopardılar.”

PPK, Merkez Bankası’nın faizleri belirleyen Para Politikası Kurulu’nun kısaltması. Kabaca 40 günde bir toplanıp Merkez Bankası’nın uyguladığı kısa vadeli politika faizini belirler. Banka bu faiz oranından piyasaya para verir.

Kısa vadeli faizler, Merkez Bankası’nın belirlediği gecelik ve bir haftalık dışında aylık ve 3 aylık vadedeki araçların da faizlerini içerir. Merkez Bankası faizleri bunları da etkiler. Tabi ki serbest piyasa koşullarında. Ancak son 6 ayda bu faizleri bizatihi ekonomi yönetimi belirliyor. Kamuoyu önünde değil, “arka kapı” yollarıyla, “aba altından sopa göstererek”.

Özetle kısa vadeli faizlerinin bir bölümünü Merkez Bankası, bir bölümünü de Albayrak belirliyor. Yani adını biz koyalım; “Faiz Politikası Kurulu”.

İşte bu yüzden bir harfi kaçırıp, başlığa bakarak “Peki PPK Ankara yerine Washington’da mı toplanmış?” diyenler olacak. Hayır ama bu başka. BU FPK. Önce İstanbul’a gidelim. Evet İstanbul. Karıştı mı? Anlatalım.

Malum Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak başkanlığındaki ekonomi yönetimi Ankara’da bankalara mevduat ve kredi faizlerinin nerede olacağını yani uygulayabilecekleri “maksimum faizleri” empoze diyordu.

Bu serbest piyasa olma iddiasındaki bir ülke için tuhaf değil mi? Ama Rahip Brunson krizi geride kaldıktan sonra durum böyle.

Faizler Ankara’dan empoze ediliyor. BDDK sopası altındaki bankalar da mecburen buna uymak zorunda kalıyorlar. Ankara’dan söylenene uymayan üst düzey bankacılar ise bankaların hissedarlarına işaret edilerek gönderiliyor, işten atılıyor. Başkanlık sistemi ile “Komuta ekonomisi” işte böyle hayata geçmiş oldu. Geçmişte de “bakın göreceksiniz faizi nasıl düşüreceğiz” söylemi de yerine oturdu.

Yakın zamana kadar bankalara, TL mevduat faizlerinde en yüksek yüzde 20.50, kredi faizlerinde de en yüksek yüzde 27 olacağı, bu oranların üstüne çıkılmayacağı direktifi verilmişti.

TL Mevduatta Erime

Bunun sonucu iki durum ortaya çıkmıştı; birincisi, TL mevduattan döviz ve diğer yatırım araçlarına kaçış. İkincisi de bastırılmış kredi faizleri ile şirketlere arbitraj olanağı yaratılmıştı. Öyle ki şirketler özellikle süper düşük kredi faizi teklif eden kamu bankalarından kredi alıp bunu euroya çevirerek (Swap işlemleri ile) kur risksiz sıfır faizli bir yıllık Euro kredi almış gibi arbitraj yapar hale gelmişlerdi.

Bastırılan faizler ile tasarrufçu bireyler ve şirketlerin sadece 2019’un ilk üç ayında dövize kaydırdıkları tutar 20 milyar doları geçiyor. Hala elinde TL tutanlar ise ellerindeki TL ile brüt yüzde 20.50’lik faizden (net yüzde 17.4) mevduata yatırmak yerine yüzde 24’e yakın getiri sunan likit fonlara paralarını yatırmaya başlamışlardı.

Bunu engellemek için, Ankara hemen “likit fonların” portföylerinde en az yüzde 50 ağırlık oranında banka mevduatına yatırım yapması koşulunu uygulamaya sokuverdi. Hangi kurum eliyle? Kuruluş felsefesi ve yasasında temel dayanak olan “küçük yatırımcıyı korumak” olan Sermaye Piyasası Kurulu eliyle. Buna rağmen yatırım fonları hala Ankara’dan belirlenip bankalara empoze edilen mevduat faizinden yüksek getirmeye devam ediyordu.

Rahip Brunson’ın serbest bırakıldığı ekim ortasında 1 trilyon 22 milyar TL olan Türk Lirası mevduatlar kabaca 6 ayda nisan başında 972 milyar TL’ye geriledi. Normal koşullarda faiz kadar artmış olsaydı 1 trilyon 130 milyar seviyesinde olacaktı. Özetle 150 milyar TL’lik bir erozyon var.

Bankalar dövize ya da likit fonlara akan TL mevduat erozyonuna önlem almak için bu defa SPK’dan aldıkları izinle banka bonosu ihraç etmeye başladılar. Bankalar 3-4 aylık bonolardan başlayıp 9 aya kadar uzanan vadede bono ihracı yapmaya başladılar. Bunların faizi de mevduat faizlerinin yüzde 20.50 olduğu yerde yüzde 22-22.50 gibi faizlerle yapıldı. Gelir vergisi stopajı da yüzde 10 olduğu için net getirisi yüzde 20.3 olabiliyordu. Yani mevduattan epey yukarıda getiri sağlıyor, likit fonlarla yarışabiliyor, alan oldukça da bankaların TL erozyonuna merhem oluyordu.

Peki ne mi oldu? Bono ihracı yapma izni verilen bankalar bu bonoları müşterilerine satmışlardı ama Ankara’dan engelleme görüyorlardı. Satılan bonolara bir tür elektronik kimlik numarası olan ISIN numarası verilmiyordu. Bu durum bankaları açıkta bıraktı. Çünkü ISIN numarası olmadan, satışı yapılan bonolar müşteri hesaplarına aktarılamıyordu. Bankalar sanki açığa bono satmış 1980’li yıllar bankerleri gibi olmuştu.

İstanbul’daki kulislerde, SPK’dan izin alarak bono ihracına çıkan ve hatta bunu müşterilerine satan bazı finansal kuruluşların Takasbank’tan ISIN numarası alamadığı için bu satışı müşteri hesaplarına geçemediği ve sonuçta, “müşteri talebi gelmedi” diyerek bono satışlarını iptal ettiğini konuşuyor. Engelleme için bu finansal kuruluşlara söylenen bahane de “teknik sorun var” olmuş.  

Ankara bunu neden yapıyordu? Faizi kontrol etme, düşürme takıntısından. TL tasarruflar, Merkez Bankası’nın sunduğu yüzde 24’lük politika faizinden yararlanamıyorlardı. Bankalar, finansal kuruluşlar mevduattan daha yüksek getiri sağlayan bir finansal araca dayalı borçlanmaya eğilim gösterince buna “taş konmuştu”.

Finansal aktarım mekanizmasının işlemesine böyle bir “kaya” dayanmışken, Merkez Bankası yetkilileri “sıkı duruştan” bahsedebiliyorlardı.   

Geçen hafta bu konu kriz yaratınca bankacılar Bankalar Birliği çerçevesinde toplantı talep ediyorlar. Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın’a iletiyorlar bu açmazı.

TL faizlerini baskılayan Ankara, bankaların TL kanamasına yol açmıştı.

Bankalar Birliği yönetiminde olan bankacılar geçen hafta sonu toplanıp durumu konuşuyor ve Başkan Aydın’dan Bakan Albayrak’a durumu iletmesini istiyorlar.

İstedikleri şu; bu faizle mevduat kanaması sürüyor, banka bonosu konusu da malum. Biraz faizlerde Ankara’nın “vidaları gevşetmesi” isteniyor.

Sonunda Washington’dan haber geliyor; evet 2 puanlık bir faiz artışı yapılıyor.

Bakan Albayrak, JP Morgan’ın müşterisi olan topladığı kallavi yatırımcılara “serbest piyasa” türküsü söylerken, geride bıraktığı bankacılar kendisine “serbest faiz duası” için İstanbul’da toplanmışlardı.

Sonunda, bankalara mevduatta yüzde 22.50, kredide ise yüzde 29’a çıkma izni geliyor Washington’dan.

Nasıl yatırım ortamı, nasıl serbest piyasa ama? Sorun, ekonomiyi yönetenlerin bunları yabancı yatırımcıların bilmediğini sanmasında.  Bu yüzden, JP Morgan toplantısının kötü geçmesi sürpriz değil.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, siyaset

44 kişilik fiyasko

Yıllık Bahar Toplantıları için IMF’nin merkezi Washington’ giden Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak sanki sıradan ve rutin bir yatırımcı raporuna soruşturma açtırmamış gibi o kurumun yani JP Morgan’ın kapalı biçimde yapılan geleneksel yatırımcı toplantısında konuştu.

Kapalı toplantıda ne konuşuldu? Kim ne dedi, nasıl karşılandı? Bu soruları, işi halka ilişkiler ve tanıtım değil de kamuyu aydınlatmak olan uluslararası finans basını merak etti. Toplantıya katılanlara sorulmuş ve alınan yanıtlar her üç haber kanalından da (Bloomberg, Reuters, Financial Times) aynı nitelikte çıktı; bir fiyasko idi.

Bunu da hükümet yandaşı basın kuruluşları “Türk ekonomisine ağustos ayından beri devam eden ‘algı operasyonlarına’ dün bir yenisi daha eklendi. Reuters, Bloomberg, Financial Times’ta yer alan Türkiye ekonomisi ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak haberler sosyal medyada da kara propaganda amacıyla paylaşıldı” denildi.

Peki bu haberlerde ne denilmişti? Bu yok.

Ne denildiğine ve analize geçmeden önce, merak edip baktığım bir belgeden ilginç bir tablo çıktığını paylaşayım.

Malum IMF Bahar Toplantıları Nisan ayında yapılır. Bu toplantılara tamamen hükümet ve merkez bankası yetkilileri katılır. IMF’nin davet ettiği kurum ve kişiler ile sivil toplum kuruluşu temsilcileri de katılır. Ama Ekim ayındaki büyük toplantı gibi değildir.

Heyet değil kafile

Bu yılki katılımcı listesine (Bakınız dipnot) baktığımda ne gördüğümü paylaşayım. Türkiye’den bu toplantılara gitmek için Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan bildirilen heyetin sayısı tam 34 kişi. Bakan Albayrak’a; 3 bakan yardımcısı, 5 danışman, 11 koruma, 1 basın danışmanı, 1 fotoğrafçı, 1 protokol şefi ve 2 protokol uzmanı olmak üzere 24 kişi eşlik etmiş görünüyor. Hazine’den teknik düzeyde ise genel müdür, daire başkanı, uzman olmak üzere 9 kişi. Washington’daki Büyükelçilik ve daimî misyon görevlileri bu listeye dahil değil. Hani bir ihtimal; “biz önceden olası heyet bildirimi yaptık hepsi gitmedi” denilebilir mi? Toplantıya katılanların gözlemine göre, bu toplantıya bu liste kadar kalabalık bir heyet girdi. Diğer ülke heyetlerine göre gözlenen “en kalabalık heyet”.

Merkez Bankası’ndan da Başkan Murat Çetinkaya dahil 10 kişi katılmış.

Böylece Türkiye’den Washington’a taşınan heyet 44 kişiye ulaşıyor.

Herhalde 44 kişiyle gidip de yatırımcılara “gördüğüm en kötü maliye bakanı sunumu” dedirtmek kolay olmasa gerek.

Merak edip baktım; 320 sayfalık kayıtlı katılımcı listesinde mesela “fotoğrafçı” götüren kaç ülke vardı? ABD, Almanya, Fildişi Sahili ve Hindistan’la birlikte Türkiye vardı. Şu anlaşılabilir; ABD’liler ev sahibi diyelim, Almanya cari fazla zengini bir ülke olarak imaja para harcıyor olabilir. Ama geriye 3 gelişen ülke geliyor ki bunların da arasında krizde olan biziz.

JP Morgan yatırımcı toplantısında bulunan bir yatırımcıdan bana aktarılan gözlem şu; “başka hiçbir gelişen ülke maliye bakanı yok ki böyle şaşalı bir kalabalık bir grupla salona girsin.”

Bakanın çift koldan soruşturma açılan yatırım bankasının toplantısında iyi bir izlenim bırakmadığı Reuters’in haberindeki şu sözlerden çıkıyor; bir yatırımcı, “Eğer Fed ve Avrupa Merkez Bankası’nın gelişen piyasalar hiç risk sunmadığı bir ortamda olmasaydık Türkiye’nin en büyük satıcısı olurdum”.

Bellekleri 24 saat olanlar için anımsatalım; BDDK, “yayımlanan raporun yanıltıcı ve manipülatif içeriği sebebiyle finansal piyasalarda oynaklığa ve özellikle ülkemiz bankalarının itibar ve değer kaybına yol açtığı” iddiası ile, SPK da “yayımlanan raporun yanıltıcı içeriği nedeniyle başta bankacılık hisseleri olmak üzere Borsa İstanbul A.Ş.’de işlem gören hisse senetleri üzerinde spekülatif etki yarattığına yönelik” şikayetler çerçevesinde inceleme başlatıldığını açıklamıştı.

Her gün onlarca haber borsa ve mali piyasa araçları üzerine etki yapıyor, fiyatlar iniyor-çıkıyor. Üzücü olan şu; bu kurullara atanan kişilerin büyük bölümü, bu koltuklara oturduktan sonra bu piyasalar hakkında bilgi sahibi dahi olamadan önlerine konulan soruşturma-inceleme dosyalarını açıyorlar. Liyakate dayalı atamaların yapıldığı bir ülke olsaydık bu trajik durumlara tanık olmayacaktık.

Bakan Albayrak sanki böyle bir durum yaşanmamış gibi JP Morgan’ın yatırımcı toplantısında konuşup sorulara da yanıt vermiş. Basına kapalı bu toplantı sonrasında, daha önce Babacan ya da Şimşek döneminde yaşanmamış bir tablo ortaya çıktı. O da neredeyse üç farklı finans basın organında aktarılan toplantı izlenimleri benzerdi; çok kötü bir tablo vardı.

Bloomberg, Reuters, Financial Times muhabirleri bu kapalı toplantılara katılan yatırımcı kaynakları ile görüşüp ne anlatıldı ne soruldu ne yanıt verildi diye sorup, kaynakların kişisel görüşlerine de başvurmuşlar; nasıl bulduklarını da sormuşlar.

Hepsinin ortak noktasını herhalde Financial Times’daki şu sözler özetliyor: Bir yatırımcı “Felaket” diyerek devam etmiş, “Bir maliye bakanından gördüğüm en kötü performanslardan biri”.

Reuters ve Financial Times haberleri üzerlerindeki bağlantıda yer alıyor.

Benim de bu toplantıya katılan bir yatırımcının gözünden öğrendiğim benzer bir tablo ortaya çıkarıyor. Katılan bir yatırımcı, Albayrak’ın konuşması sırasında önünde oturan çok büyük bir yatırımcının “şaka mı bu?” diye sağına soluna sorduğunu aktarıyor.

Albayrak şöyle sanıyor olmalı; herkes malum haber kanallarını izliyormuş da kendilerine ne sunulursa olduğu gibi olanları kabulleneceklermiş gibi. “Nurlu ufuklara bakan güzel fotoğraf verirsek yatırımcıları etkileriz?” bakışı mı?

22 Mart haftası, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisi olduğunu veri kabul ederek mali yatırım yapan yatırımcılar, faiz ve kur manipülasyonlarının farkına varınca kendilerini korumaya almaya başlamışlardı. Bu defa Türk bankalarının yabancı yatırımcılara TL vermemesini telkin ederek “arka kapı” yolları denenince başta swap faizleri, CDS primleri ve devamında tahvil faizleri hızla yükselmişti.

Albayrak’ın sopayla düşürdüğü faizler yeniden Rahip Brunson’ın tutuklu olduğu zamanlara geri döndü. Kur da “arka kapı müdahalesinin” öncesinden çok daha yukarıda şimdi.

Türkiye’nin risk priminin göstergesi CDS primleri de öyle.

Piyasaya aba altından gösterilen sopa ile faiz düşürme çabası, açık bir ekonomi koşullarının tersine TL’ye erişimin kısıtlanması ile ne mi oldu? Hızla sermaye çıkışı yaşandı. 29 Mart haftası tam 1.4 milyar dolarlık portföy yatırımı ülkeyi terk etti. Bu son 4 yıl içinde görülen en yüksek haftalık çıkış. Brunson krizinde bile böyle çıkış olmamış.

İşin artık “orta oyununa” döndüğü çok açık da Ankara’nın hala sofraya sunduklarının yutulduğunu sanması tuhaf.

Örneğin yatırımcıların, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Washington’da yaptığı sunumda, “Sıkı para politikası duruşu ve iç talep koşullarındaki gelişmeler enflasyon göstergelerinde biraz iyileşmeye yol açtı” diye vurguladığı bir ibareye gülüp geçtikleri çok açık.

Çünkü yüzde 24’lük bir Merkez Bankası faizinin 3 puan altında mevduat 1-2 puan altında faizlerle kredi vermeye zorlanan özel ve yabancı bankalarının olduğu yerde “sıkı para politikasından” bahsetmek de “serbest piyasadan” bahsetmek de gülünç. Bu uygulamalardan Merkez Bankası’nın haberinin olmadığı söylemek de kamuoyunu sersem yerine koymak olur.

Uğur Gürses

Bu sayıyı nereden buldun diyenler için kaynak şurası: Dünya Bankası