Ekonomi

Para politikası seçenekleri neden kullanılmıyor?

Merkez Bankası yönetimi 15 Haziran-26 Temmuz arası dönemde 3 önemli iletişim müdahalesi yaptı. Hepsinin açık-örtülü özeti şuydu; ‘erken faiz indirimi yok, indirim beklentilerinizi öne çıkarmayın’.

Ne oldu peki?

Cumhurbaşkanı Erdoğan haziran ortasında İspanya ve İtalya ziyaretleri dönüşünde uçakta söylediği şu sözler faiz indirimi beklentilerini yeşertmişti;

“Yılın son çeyreğini bekleyeceğiz. Yılın son çeyreğinde inşallah bunlar tam manasıyla görünecek. Şu anda işi sıkı tutuyoruz. Ama bütün mesele yine geliyor, faiz olayına dayanıyor. İnşallah faizde atacağımız adımlarla enflasyonu son çeyrekte çok daha olumlu bir konuma taşımış olacağız.”

İşte bu noktadan sonra Merkez Bankası yönetimi iletişim bombardımanına girişti. Ki haklılardı.

Peki Cumhurbaşkanı durup dururken (epeydir faiz konuşmadığı için) neden çıkıp böyle bir konuşma yapmıştı?

Muhtemel senaryo; parasal sıkılık konusunda reel kesimden gelen şikayetler kabinede ya da parti kurullarında konuşulurken, Şimşek tarafından enflasyon ve potansiyel faiz gelişmeleri hakkında verilen bilgi, enflasyonda yılın son çeyreğinde belirgin düşüş beklendiği ve potansiyel faiz indiriminin bu dönemde olabileceği şeklinde olmalı.  Bunu da Cumhurbaşkanı paylaşmış.

4 Temmuz günü Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan Reuters’a yaptığı açıklamada, sıkı para politikasını koruyacaklarını; bu sıkılığın, beklentilerin kendilerinin dezenflasyon patikasına gelene kadar korunacağını vurguluyordu.

12 Temmuz günü Karahan bu defa Bloomberg’e açıklama yapıp, “Bu yılki hedefi tutturmak kredibilite kazanmak için kritik ve bunun için ne gerekiyorsa yapıyoruz. Ancak bunun nihai hedef olmadığını not etmek gerekir” diyerek, politika faizinde atılacak adımların 2025 ve ötesindeki hedeflere ulaşmak için ayarlanması gerektiğini vurguluyordu.

Çok geçmedi, 26 Temmuz Cuma günü bu defa Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay, Reuters’a açıklama yaptı. Akçay’ın açıklaması önceki iletişimlerden en sert olanı oldu. Açıkça “faiz indirimi şu anda gündemimizde değil” diyerek net bir kılavuzluk gösterdi. “Aylık enflasyonun ana eğiliminde kalıcı bir düşüş gözlenmeden ve yakından takip ettiğimiz diğer göstergeler de buna eşlik etmeden faiz indirimi gündeme gelmeyecek”. Akçay, ileride indirim süreci olduğunda da ‘sıkı duruşun korunacağına dair kuşkuya yer bırakmayacak şekilde’ bir duruş göstereceklerini vurguluyordu.

Piyasaların neye bakacağını yeniden hatırlattı: Para politikasında gevşeme döngüsünün değerlendirilmesinin “ön koşulu”, aylık enflasyonun ana eğiliminde belirgin ve kalıcı bir düşüş olacaktı. Karahan da ilk açıklamasında bunu vurgulamıştı.

Akçay, “Beklentiler sıkı duruşumuza ne kadar duyarsız ve tepkisiz kalırsa, dezenflasyon politikasının üretim ve istihdam açısından maliyeti de o kadar yüksek olacaktır” diyerek, “terazinin kefesini” göstermiş…

Merkez Bankası’nda likidite fazlası konusunda ise net bir fikir oluşmadığı anlaşılıyor. Akçay Sadece “Merkez Bankası’nın günlük olarak “teyakkuzda olduğu” bir koridor politikası uygulamadığını” vurguluyor.

Likiditede kafalar karışık mı?

Peki Merkez Bankası likidite fazlası ve mevduat faizlerinin dağınık bir skalada olması konusunda neden acele etmiyor?

Likidite fazlasını gecelik kotasyon ve birkaç günlük kırık vadeli depo alım ihalesiyle çeken Merkez Bankası, tüm zorunlu karşılık artışlarıyla azalttığı ama yeniden 200-300 milyar TL civarında olan likidite fazlasını neden vadeli olarak çekmiyor?

Gecelik vadede kotasyonla para çekerken yüzde 47’lik faizi (faiz koridorunun tabanı) kullanıyor, en son 5 günlük kırık vadeli depo ihalesinde ise yüzde 50 ile para çekti.

Politika faizi yüzde 50’de. Yani, kotasyonla gelemediği yere 1 haftayı geçmeyen vadede politika faizi ile para çekmeyi tercih ediyor.

Öyle görünüyor ki banka uzun vadeli depo açarak yüzde 50’nin üzerine çıkmak istemiyor. Oysa mevduat pazarında orta boy tasarrufçuların bile karşı karşıya kaldıkları aylık mevduat faizi yüzde 40’larda. Bu da tasarrufları dövizde olan ve TL’ye dönme eğilimi olabilecek fonları ya da tasarrufçuları uzak tutuyor.

Sermaye piyasasında yatırım fonlarında (para piyasası fonları) ise yüzde 45-50 arasında brüt getiri sağlanabiliyor.

Peki bu fonlar nereye yatırım yapıyor? Tabii ki ağırlıkla gecelik ters repo yaparak paralarını plase ediyorlar. Bu paraları nihai olarak kim çekiyor? Tabii ki Merkez Bankası.

Merkez Bankası likidite fazlasını gecelik çekerek neyi besliyor? Para piyasası fonlarını.

29 Mart’taki yerel seçimler sonrasında para piyasası fonlarındaki artış yüzde 110. Yani 403 milyar TL artarak 770 milyar TL’ye ulaştı. Tam 443 bin kişi ilave olmuş. Aynı dönemde (19 Temmuz itibariyle) bankacılık sisteminde vadeli mevduat, 6.9 trilyondan yüzde 22’lik artışla (1.5 trilyon) 8 .4 trilyona gelmiş. Bu artışın da kabaca yarısı 17 haftada oluşan birikmiş faizden gelmiş görünüyor.

Kalıcı olarak likiditeyi çekmek ve para politikasında bir basamak daha sıkılık sağlamak, aktarım mekanizmasını kuvvetlendirmek için aylık depo veya Merkez Bankası likidite senetleri çıkarmak en iyi yol.

Politika faizinin etkililiği bu tabloda 1 aylık vadeli mevduatta tam görülmüyor.

Merkez Bankası’nın normalde gecelik yatırımı özendirmemesi gerekiyor. Önceki notumda yazmıştım; bankanın gecelik borç alma faizini yüzde 45’e indirerek koridoru alttan genişleterek, 1 haftayı aşan biçimde (aylık, 45 günlük) vadeli olarak depo alım ihaleleri ve/veya 30-45 günlük Merkez Bankası likidite seneti çıkarıp likidite fazlasını çekmeli.

Daha ötesi, Hazine’nin daha fazla nakit tutarak likidite fazlası sorununa yardımcı olacağı vurgulanmıştı. Hazine hesapları bir süredir görece düşük seyrediyor. Yani açık piyasa işlemleri Hazine’ye bırakılamayacak kadar ciddi bir iş. Hazine’nin vergi tahsilatı günlerine umut bağlamak, gecelik vadede çekmek bu etkiyi sağlamıyor.

Peki sahi Hazine APİ’ye hevesli ise neden 3-6 aylık bono ihracı yapmıyor? Daha fazlası, neden Merkez Bankası’nın zararını tahvil vererek karşılamıyor? Bununla Merkez Bankası vadeli ters repo yaparak piyasadan para çeker, karşılığında vereceği kağıtlarla benzer vadede yatırım fonlarının da ihtiyacını görürdü. Böylece kısa vadeli verim eğrisinde politika faizi etkili olurdu.

Likidite fazlasını çekmek için Merkez Bankası’nın elinde bu seçenekler varken, gecelik vadeden bir haftayı geçmeyen vadeye sıkıştırması bir hata.

Bence TL varlıklara geçiş konusunda çok önemli olan ama Ankara’daki teknokratların çok üzerinde durmadıkları ya da el atmaya çekindikleri konu şu; bankaların müşterilerine ilan ettikleri döviz alış-satış marjları hala çok yüksek. Yüzde 3-4’lük bir marj, döviz bozdurmayı ve TL’ye geçmeyi düşünenler için baştan bir baraj oluşturuyor. TL’ye geçmeyi düşünüp, aylık yüzde 3-4 getirisi olan TL yatırımın vadesinde yeniden dövize geçme potansiyelinin bugünden yüzde 3-4 maliyeti olan yerde, kim bugünden döviz bozdurur?

‘Döviz alım-satım marjınızı açın, vatandaş döviz almasın’ kafası ile bankalara dikte ettirilen ‘masa altı’ önlemler neden hala çöpe atılmıyor? Neden hala yurtdışı transferlerde bin dereden su getirtiliyor?

Özetle, merkez bankacılığında iletişim çok önemli, evet. Ancak araçları da etkin biçimde ve zamanında kullanarak bu etkiyi yerleştirebiliyorsunuz.

Uğur Gürses

“Para politikası seçenekleri neden kullanılmıyor?” için 2 yorum

  1. TL’ye geçmeyi düşünüp, aylık yüzde 3-4 getirisi olan TL yatırımın vadesinde yeniden dövize geçme potansiyelinin bugünden yüzde 3-4 maliyeti olan yerde, kim bugünden döviz bozdurur”

    Bu tespitiniz çok doğru. Döviz bozduracak kişiye bir ay paranı ben getirisiz kullanacağım ve yine olur da dövize geçersen bir ay daha kullanacağım anlamına geliyor. Net sonu. üç ay vadeli yüzde 4 ancak getiri elde edilmiş oluyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.