para politikası

Serdengeçti’ye veda: Türkiye’de merkez bankacılığı çıtasını yükselten başkan

1986’nın Nisan ortasında Merkez Bankası’nda işe başladım. Ankara’da Ulus’taki tarihi binanın üçüncü katında, camekanla ikiye bölünmüş iki odadan büyüğüne yönlendirdiler beni. Kambiyo Genel Müdürlüğü-Döviz İşlemleri Müdürlüğü idi birim. Karşılıklı DMO masalarında çalışan mensuplar vardı. Bana verilen iş ise benim için çok şaşırtıcı idi; ülkenin 116 ton altınının yönetiminde yardımcı rol üstlenecektim. Bir de akşamüstü döviz kurlarının belirlenmesi ve ilanından sorumlu oldum. Bir hafta sonra tamamen benim üzerimdeydi işler.

Onunla, Süreyya Serdengeçti’yle orada tanıştım.

ABD’de Vanderbilt Üniversitesi’nde master yapıp dönmüştü. O da yeni yerleşmişti camekanın diğer tarafındaki küçük odaya. Master’a gitmeden önce “borç erteleme” biriminde çalışmıştı. Döndükten sonra da ülkenin sıfırı çekmiş döviz rezervlerini toparlamak ve ödemeleri karşılamak için uluslararası bankalarla konuşup 5-10 milyon dolar ‘commercial paper’ ve ‘Bankers Acceptance’ ihracı için görüşmeleri telefonda o yapıyordu. Kısa vadeli kâğıt çıkarmış oluyordu Merkez Bankası. Bugün geriye dönüp baktığımda, bir merkez bankacılığı işi değildi bu. Ama “70 cente muhtaç” dönemlerin devamıydı.

Benim karşı masamda ise Sülün (Gürtin) oturuyordu. Onun işi de muhabir vaziyetini tutmaktı. Muhabirlere yakın vadelerdeki giriş-çıkışların vaziyetini izlemekti işi. Muhabirlerden gelen kapanış bakiyeleri çok sık ‘overdraft’a düşüyordu; yani eksi bakiyeye. Süreyya ise bu ‘eksi bakiyeleri’ kapatmak için döviz buluyor, diğer yöneticiler de onun gibi bankalarla konuşup döviz deposu buluyor, bankalara rica edilerek ‘iki gün ihbarlı hesaba’ döviz getirmeleri isteniyor, gün kurtarılıyordu.

Sonunda Süreyya, o sıralarda yeni gelen IBM PC’lerdeki Lotus programı ile (Excel’in babası) döviz vaziyeti-döviz bütçesi hazırladı. Merkez Bankası’nın ya da devlet kurumlarının ödemeleri ya da planlanan döviz giriş-çıkışlarının bir nakit akımı çıkmaya başladı. Beraber ‘makrolarını’ yazdık. Veriler giriliyor, tarihlere göre sıralanıyor, aynı tarihte çok sayıda ödeme varsa bunlar tek tarihte toplanıyor, haftalık ve aylık toplamlar hesaplanıyor ve bastırılıyordu. Yazdığımız makrolarla tüm bunları tek tuşa basarak “Alt-Z” yaparak yemeğe gidiyor, biz döndüğümüzde printerdan baskı yeni çıkıyordu.

Döviz bütçesi, ileriye dönük olarak döviz ihtiyacını görmeyi, ödemelere hazırlanmayı çok kolaylaştırdı. Son dakikaya kalınmadan, ‘overdrafta’ düşülmeden yapılabiliyordu.

Bugün yaygın biçimde kullanılan “Reel Efektif Kur Endeksi” ilk defa Süreyya tarafından hazırlanmıştır. Güncellemesini de ben yapıyordum. DİE ve IFC’nin bültenlerinden girerek…

Süreyya’nın yarattığı yenilikler, servise de yansıdı. Örneğin, haftada iki defa çıkarılan tüm şubelere ait efektif kasası envanterini (20’den fazla şube, 20’ye yakın efektif cinsi) PC’ye aktardım, günlük olarak çıkmaya başladı. Bu da şubelerde fazla efektifin ana kasaya yani İdare Merkezi’ne akmasını kolaylaştırdı. Atıl efektifler muhabir hesaplarına girer oldu. Bunun olmasını sağlayan unsurlar arasında Rüşdü Bey’in THK uçaklarını devreye alması geliyor.

Döviz İşlemleri Müdürlüğü’ndeyiz. Ülkenin döviz ve altın rezervlerinin yönetildiği yerdi burası. Bankanın pozisyonundan döviz alım-satımı, altın alımı-satım ve depo-swap işlemleri, döviz ayaklı TL swap işlemleri, depo işlemleri, efektif işlemleri-sevkiyatları, yabancı para devlet tahvili alım-satımı ve portföy yönetimi bu müdürlükteydi.

Burada, saydığım her işi yaptım. Süreyya ile çok yakın çalıştım. Gelişen işlerin başında çok dövizli portföy yönetimi geliyordu. Ağırlıkla ABD, Alman ve Japon tahvillerinden oluşan bir portföydü. 5-6 milyar dolardı ama ülkeye “70 cent” fazla kazandırmak için uğraşıyorduk.  90’lı yılların başında işçi dövizi hesaplarının karşılığında Almanya’da Dresdner Bank’ta tutulan portföyü, sıkı pazarlıkla yarısını biz, yarısını Almanlar yönetecek biçimde düzenleme yaptırdık. Sonuçta da Almanlar’dan daha iyi yönettik (Sağladığımız getiri, Almanların sağladığının iki katıydı).

Bu süreçlerde hep Süreyya’nın ‘koçluğu’ vardır.

Büyük bir ödemeye imza atarken

Bir pencere açalım; bu portföylerin yönetimi sırasında hep operasyonel sorunlar çıkabiliyor, çoğunlukla ABD saatiyle öğleye kadar bekliyorduk. Beklerken de Tetris ana oyalanma aracımızdı. Tek rakibim Süreyya idi.

Muhabirden haber bekliyoruz; çıkmaya hazırız. Boşluk değerlendiriyoruz…

Merkez Bankası’nda o dönem piyasalarda çalışanlar, geriye dönüp baktıklarında “bir okul-bir ekol” oluştuğunu düşünüyorlar.

Bir iş-eğitim seyahatinde Paris’te moladayız

Eğitim programları, tek başına mesleki donanım edinmek için değil, kişisel donanım için de teşvik edilen bir unsurdu. Örneğin hafta içi 5 günlük bir programa gitmişseniz Cumartesi gidip Pazar akşamı dönecek biçimde ayarlanırdı program. Döndüğümüzde, örneğin New York ise Süreyya’dan “müzikale bilet bulabildin mi?”, “Tower Records’a gittin mi?” sorusu gelirdi muhakkak. Zira müzik CD’lerinin ‘kabesi’ idi orası. O klasik müzik meraklısı idi, biz ise rock.

Merkez Bankası’nın Ankara’daki 12. kat dealing room’unun ekipman odasında müzik seti vardı. Tüm salona yayın yapılabiliyordu. Saat 17.30 sonrası “Chris Rea’in “Road to Hell” şarkısını gümbür gümbür çaldığımız vakidir. Hele ki o yıllarda krizlerden çalkantılardan dalgalanmalara kan-ter içinde uğraşılan yıllar olduğunu hesaba katarsanız bu şarkı hafif kalır.

Süreyya bir amir olarak otorite ve güçle saygı talep eden değil, lider olarak bilgisi ve katılımcılığı teşvik eden, alan açan yaklaşımıyla saygı gören bir yönetici oldu.

Döviz İşlemleri Müdürü ve ekibi -“mutlu günlerinde”!

Milyar dolarlık portföyler, altın varlıkları gencecik üniversite mezunu hevesli idealist bir gruba teslim edilirken, buna bir ana kılavuz, ‘guidance’ eşlik ediyordu. Süreyya, bir yönetici olarak aldığımız kararların arkasındaki mantığımızı, karar verme mekanizmamızı sorguluyordu. Nihai olarak ne alıp-ne sattığımız değildi sorguladığı. Her sabah toplantısında, Alman-ABD-Japonya ekonomisindeki gelişmeleri anlatıp, “biz de portföyde şöyle bir değişiklik yapacağız çünkü şunu bekliyoruz” denilirdi. Sorgulanan “sebep-sonuç” ilişkisiydi.

Böyle böyle, işlerin düzgün ve sorunsuz yapıldığı göreli bir otonomi kazandık. Bilmeyenler için; hepimiz kar odaklı değil, likidite odaklı çalışıyorduk. Zira bir merkez bankasında çalıştığımızı hiç unutmadık.

Örneğin kendi inisiyatifimizle 15 ton altını sattıktan sonra, o gün Londra altın fixinginde altın fiyatı 15 dolar düştü. O günkü fiyatlara göre yüzde 5’e yakın kazanç getirdi Merkez Bankası’na. Başkan Saracoğlu’na takdir gören telefonlar geldiği anlatıldı.

Kurumsal yapılarda “takım olma” şiarı dillendirilir hep. Bizim ‘takım’ iş dışı saatlerde de bir araya gelen bir ekipti. Öğlen “Havuzlu Çiçek Lokantası’nda lahana sarması yemeye de hafta sonunda ‘ev oturmalarına’ giden, Abant’a gezi düzenleyen bir ekiptik. Bunda biraz da Ankaralılık sosu olduğu da açıktı.

Süreyya 1992’de Açık Piyasa İşlemleri Müdürü oldu. Bir süre sonra ben de oraya geçtim, 1993’tü sanırım. Tansu Çiller’in hem bakanlığı hem de başbakanlığı yönetimi altında Hazine’nin faizi düşürmek için ihale iptallerine gitmesi ve bolca döviz alabilecek bir TL likiditesinin olması çok büyük bir zorluktu. APİ portföyü ise yetersizdi. Rüşdü Bey ve ekibi 1993 Haziran’ında Çiller’in Başbakan olmasıyla istifa ettiler. Sonrasında Başbakanlıktan “açık piyasa işlemleri yapmayın” diye yazı aldığımızı hatırlıyorum. Gümbür gümbür bir kur krizi (hatta borç krizi) geliyordu ama siyasetçisi de onun bürokratı da hala faiz düşürme peşindeydi. Biz sonuçlarını bildiğimiz için likiditeyi kısıtlı portföyle çekmeye devam ettik. Zira talimatı siyasi kurumlardan almıyorduk.

Körfez krizi atlatılmış, askere giden bir arkadaşımıza yemek veriliyor.

Sonunda dövize baskı arttı, sınırlı döviz rezervine sınırlı para çekme imkânı ile Merkez Bankası çalışamaz hale geldi. O sıralar, Başbakanlıkta yapılan toplantılara notlar yetiştiriyoruz; ‘bu işin sonu kötüye gidiyor‘ diye. Gidişatın sıkıntısı ile Tetris oynama şevkimiz bile kalmamıştı…

13 Ocak 1994 günü Ankara Kızılay’da Sakarya Caddesi’nde Canlı Balık lokantasında dinozordayız*. “Artık koptu bu iş, yapacak bir şey kalmadı” diye masadayız, üzgünüz; Süreyya, Aydın (Özmen) ve ben.

(‘Dinozor’, üçümüzün akşam buluşup iki-tek attığımız dertleşme yemeklerinin ‘kod adı’)

Ne mi oldu? Türkiye’nin Mayıs 1992’de Moody’s’den aldığı “Baa3” yatırım sınıfı kredi notu, 13 Ocak 1994 günü “Ba1” seviyesine yani “spekülatif sınıfa” düşürülmüştü. Zaten kriz rüzgarları esiyor, bizler canla başla günü kurtarıyorduk, ama bu ‘kayışları kopartan’ bir dalga getirecekti, öyle de oldu.

‘Dinozor’dan 2 hafta sonra 26 Ocak 1994 günü Merkez Bankası kontrol kaybına uğrayıp, zorunlu devalüasyona gidildi.

Uluslararası platformlarda yükselen Merkez Bankası’nın saygınlığı, merkez bankacı olmanın verdiği gurur eriyordu. Merkez Bankası’nda Saracoğlu’ndan sonra gelen başkanlar ya kendileri tutunamadı ya da daha da bozdular bu tabloyu.

1994’te ayrıldım. O da yeni gelen başkan tarafından Piyasalar’dan uzaklaştırıldı, daha kızak görevlere gönderildi.

1998 başında Başkan Yardımcısı olarak dümene geçtikten sonra Süreyya ile bankacı kimliğimle görüşüyorduk artık. Bir çalkantı olduğunda meseleyi iyi anlamak için arardı.

2001 krizinde onun da elleri kolları bağlı kalmıştı; IMF anlaşması var diye, yapılması gerekenler yapılamamıştı. Bunu eleştiren yazılarım nedeniyle de bana bayağı içerlemiş, darılmıştı.

Başkan olarak atandıktan sonra görev yaptığı 5 yıl boyunca, çeyrek yüzyıllık 2-3 haneli kronik yüksek enflasyonu tek haneye indirmesi, para reformunu yapması tek başına Merkez Bankası tarihine geçen büyük bir başarı. Yeniden atanmaması da bugünden geriye bakınca düşüşün başlangıcı.

Başkanlığının son günleri yaklaşırken, Radikal’e manşet olan söyleşisini bu defa Radikal yazarı olarak ben yapıyordum. Orada verdiği mesaj, “Sorumluluk da yetki de hükümette” idi.

Radikal’deki söyleşimin girişinde (18 Kasım 2005) şunları yazmışım:

Klasik merkez bankacılar “poker yüzlü” olarak bilinirler. Bu tanımlamanın nedeni, çoğu klasik merkez bankacının işini yaparken “elini belli etmeme” eğiliminden kaynaklanmaktadır. Nitekim, geçtiğimiz Cuma günü, bu söyleşi için Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti ile buluştuğumuzda da her ne kadar Süreyya Bey çağdaş merkez bankacı tanımına uygun (şeffaflık, öngörülebilirlik) hareket ediyorsa da, klasik tanıma uygun merkez bankacı özelliği de kendini gösterdi. Bunlardan biri; henüz söyleşiye başlamadan, televizyonlar “Merkez Bankası dövize müdahale ediyor” haberleri geçmeye başladılar. Serdengeçti’ye sorduğumuzda, gülerek “öyle miymiş?” diyerek karşıladı. Bir diğeri ise görev süresinin dolmasıyla ilgili sorularımıza verdiği yanıtta kendini gösterdi. Süreyya bey, tek bir yanıtla yetindi, “yetki ve sorumluluk Hükümettedir.” Bunun dışında, kayıt dışı dahi olsa tek kelime etmiyor!

2-3 haneli kronik enflasyonu tek haneye düşürüp, ekonomik büyümenin de yüzde 6-7’lerde seyrettiği bir atmosferde yaptığımız söyleşide, bildiğini ve düşündüğünü açık sözlü biçimde paylaşmasına dair şu satırlar çok açıklayıcı değil midir?

Soru: Bu konuyla (göreve yeniden atanıp atanmaması) bağlantılı olarak olumlu ve olumsuz görüşler de dile getirilmeye başlandı. Bu tartışmaları nasıl karşılıyorsunuz?

Serdengeçti: “Tartışmalar olması normal. Fiyat istikrarı büyük ölçüde sağlanıp, büyümede de beklenenin ötesinde performans görülünce olumlu görüşler olması gayet normaldir. Ancak, otuz yılık ekonomik istikrarsızlık döneminden sonra ekonominin normalleşme sürecine girmesinden olumsuz etkilenenler de olmuş, çıkarları sarsılmıştır. Para politikasının belli bir sektörü ele almasını, Merkez Bankası’nın Yasasında yazmayan amaçları hedeflemesini isteyenler söz konusudur. Onların da olumsuz görüş belirtmeleri gayet normaldir. Bu tartışmalar olacak. Ancak tartışmalar tamamen benim dışımdadır.”

“Sıcak parada, bekleyişler reel faizden daha etkili”

Yıl 2005 ama tam 20 sene sonra aynı şeyleri konuştuğumuz konular olduğu anlaşılıyor. Bugün Merkez Bankası’nın politika faizinin yüksekliğinden şikâyet eden kesimler var. Bunun çok yüksek reel faizleri cari kıldığı eleştirileri yapılıyor. Bakın 20 yıl önce Süreyya Serdengeçti ne diyor?

Soru: Ayrıca “yüksek faizin etkisiyle gelen sıcak para sayesinde cari açığın finanse edilebildiği” gibi eleştiriler devam ediyor?

Serdengeçti: “Sıcak para konusuna gelince, bu Ülkede geçmişte reel faiz daha yüksek iken sıcak paranın çıktığı dönemler olmuştur. Son dönemde ise reel faizler sürekli gerilemektedir ve hatta tarihi düşük seviyelerine kadar gelmiştir; ancak sıcak para halen giriş yapmaya devam etmektedir.

Buradan yola çıkarak, sıcak para girişi üzerinde bekleyişlerin etkisinin, reel faizin düzeyinin etkisinden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum.

Ülkemiz ekonomisinin görünümüne dair olumlu bekleyişler sürdüğü müddetçe bu süreç devam edecektir.

Ayrıca, sıcak para sadece yabancı kaynaklı da değildir. Önemli miktarda yerleşikler kaynaklı sıcak para da mevcuttur. Paralarını yurtdışında tutan yerleşikler, ekonomideki sağlanan iyileşme ile birlikte bu yatırımlarını yurtiçine getirmektedir.

Ama sıcak paranın etkilerini değerlendirirken, bugün Türkiye ekonomisinin koşullarının geçmişten farklı olduğunu unutmayalım. Dalgalı kur rejiminde döviz kuru riski piyasadadır, dolayısıyla sıcak para getirenler kur riskini taşımaktadır. Kamu kağıtlarının vadelerinin uzaması, ekonomik temellerin sağlamlaşması sıcak paranın hareketlerini yavaşlatmakta ve olumsuz etkilerini azaltmaktadır.”

Bugün tanık olduğumuz da bu değil mi? “Sıcak para girişi üzerinde bekleyişlerin etkisinin, reel faizin düzeyinin etkisinden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum”.

Emlak fiyatları

Bugünkü barınma krizini, 2019-2023 arasındaki dönemde izlenen politikalar, daha da spesifik olarak Merkez Bankası’nın o günkü yönetimlerinin izlediği para politikası yarattı. Konut fiyatlarının astronomik artışına yol açan enflasyonun 5’te birine karşılık gelen politika faizleri, genişlemeci kredi politikaları ve düzenlemelerle.

Yirmi yıl önce Serdengeçti’ye sorulduğunda ne demiş?

Soru: Emlak fiyatlarında sizce bir şişkinlik var mı? Konut kredileri ve emlak fiyatlarındaki artış hangi noktada Merkez Bankası için rahatsız edicidir?

Serdengeçti: “Bugün için bir şişkinlik olduğunu söylemek henüz mümkün değildir. Öte yandan emlak fiyatlarındaki artış, iç talebi etkileyerek enflasyonu tehdit eder hale gelirse Merkez Bankası için rahatsız edici olacaktır. O aşamada hiç şüphesiz, Merkez Bankası bu konudaki görüşünü kamuoyu ile paylaşacaktır.”

Açık sözlü merkez bankacılığı

Aynı söyleşide, Serdengeçti, bağımsız ve hesap verebilir Merkez Bankası’nın iyiyi de kötüyü de kamuoyu ile paylaşması gerektiğini söylüyor.

Soru: Özellikle bazı muhalif siyasal parti temsilcileri, “görev sürenizin uzatılması temennisiyle son derece iyimser bir hava takındığınız, her şeyi toz pembe gösterdiğiniz” eleştirilerinde bulunuyorlar. Merkez Bankası’nın aldığı kararlarda görev sürenizin doluyor olması ile ilgili bağlantı kurulmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Serdengeçti: “İstikrarda alınan mesafeye, elde edilen olumlu sonuçlara işaret etmemiz belli kesimlerin hoşuna muhtelif nedenlerle gitmeyebilir. Risklere işaret edip, eleştiri ve uyarılarda bulununca da başka kesimlerin hoşuna gitmeyebiliyor. Bağımsız ve hesap verebilir Merkez Bankası çekinmeden, iyi veya kötü, doğruları her zaman söylemek zorundadır.

Her kesimden eleştiri almamız belki de işimizi doğru yaptığımızın bir göstergesidir. Merkez bankası başkanları dünyada da en yalnız kişilerdir, öyle de olmaları gerekir.”

Aşağıdaki yazıyı, Radikal’deki köşemde onun görev süresi bitiminde (14 Mart 2006) yazmıştım:

———————————————————————————–

Portre

“Çıtayı” yükselten Başkan: Süreyya Serdengeçti

Süreyya Serdengeçti, 2001 Krizinin tam ortasında, “şimdi ne olacak?” denildiği bir dönemde Merkez Bankası Başkanlığına atandı. Kamuoyu önüne çıkmaya başladıkça, “politik bir üslubu” olmadığı için, Ankara’daki klasik bürokrat tipine çok alışkın olanları şaşırttı.

Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda “yasal çerçeve” dışında, “kişisel duruş” ya da “merkez bankacı duruşunun” ne olduğu konusunda da kamuoyuna kusursuz bir örnek teşkil etti. Onun bu “duruşunda”, “çekirdekten merkez bankacı” olmasının çok büyük bir etkisi vardır. Süreyya Serdengeçti, Merkez Bankası’na memur olarak girmiş, merkez bankacılığının belli başlı tüm alanlarında çalışmıştır. Zaman zaman döviz kuru, zaman zaman açık piyasa operasyonları ya da dış borç işlemleri ile ilgili konularda çalışırken, bunlarla ilgili sorunları çözerken, edindiği deneyimle sadece Başkanlığı döneminde değil, her görev basamağında Merkez Bankası’nın bugün modern yapısına katkısı olmuştur. Örneğin, bugünlerde çok tartışılan “reel efektif kur” hesabını Merkez Bankası’nda ilk hazırlayan kişidir.

Serdengeçti’nin, Ankara’da çokça yaygın bulunan ve mesleki odaklanmaya dayalı “klasik teknokrat” portresinin ötesinde bir kişiliği var. Sadece “mevzuat”, mesleki bilgi gibi bir kalıba sıkışmamıştır. Entelektüel merakları, iki yabancı dile hakimiyeti, dünyadaki gelişmeleri izlemesi ve sürekli okuması, Onu dünya merkez bankacıları arasında da seçkin bir konuma getirmiştir.

Tabii ki “merkez bankacı duruşu” konusundaki en belirleyici özelliği, hiçbir görev basamağında “politize” olmamasıdır. Ne Merkez Bankası kurumsal olarak “politik kadrolara” ev sahipliği yaptı, ne de Merkez Bankası’nın para politikası siyasetçilerin “kapsama alanına” girdi. Merkez Bankası’nın kurumsal olarak “ilgili kurum” sayıldığı yer Başbakanlık olmasına karşın, son üç yılda Başbakanla birkaç defa bir araya geldi: Sadece işini yaptı. Sadece siyasetçiler değil, başta bankalar olmak üzere özel kesimle de ilişkisi mesafeli oldu.

Kamuoyunda “bildiğini söyleyen” ya da “eğilip bükülmeyen” bir Merkez Bankası Başkanı portresi çizerken, bugünkü, açıklık ve yaygınlığa dayalı iletişim politikasının da mimarı oldu. Merkez Bankası, Onun döneminde kamu otoriteleri arasında bir ilki yaşama geçirdi; tüm bilgiler günü gününe web sitesinde kamuya açık hale geldi. Açık davrandı; yeri geldi olumsuzluklara karşı çekinmeden uyardı, yeri geldi (örneğin, Irak savaşı sırasında) “endişe etmeyin” diyerek ortalığı sakinleştirdi.

Serdengeçti’nin modern merkez bankacılığı yolunda attığı en önemli adımlardan biri de, genç merkez bankacıların önünü açması, yurtdışı olanaklar da dahil olmak üzere eğitime önem vermesidir. Yine klasik Ankara bürokratları gibi “ağır abi” değil, kapısının herkese açık olduğu bir yönetim biçimi sergiledi.

Serdengeçti, bağımsız bir merkez bankası başkanı gibi davranırken, “dersine çalışmayı” da hiçbir zaman bırakmadı.

Tüm bu özellikleri ile tüm merkez bankacıları kıskandıracak, “yerinde olmayı isterdim” dedirtecek işlere imza attı: Çeyrek yüzyıllık enflasyonu tek haneye düşürdü, para reformunu yaptı, tarihe geçti !

Süreyya Serdengeçti, “merkez bankacılığı çıtasını yükselten Başkan” olarak anımsanacak!

———————————————————————————–

Yazım böyle bitiyordu. Bugüne kadar, harfini değiştireceğim bir değişik tutum sergilemedi.

Son görevde konuşulanlar

Serdengeçti’ye, Süreyya ağabeyimize son görevimizi yapmak için Ankara’da Maltepe Camii’nde bir avuç merkez bankacı, arkadaşları, ailesi, sevenleri ile ona veda ederken, çokça söylenen sözler vardı; eleman yetiştirmesi, duruşu ve ülkeyi yönetenlerin ondan yeterince yararlanmaması…

Asıl üzücü olanı, Süreyya Serdengeçti ile çalışan, ondan çok şey öğrenen çalışma arkadaşlarının söylediği şuydu; “Merkez Bankası’ndaki gerileme, alt kademedekilerin paraşütle gelen üst kademedekilere merkez bankacılığını ve ‘iş öğretmeye’ başladıklarında başladı”.

Şimdi yeni yönetim, başta Başkan Fatih Karahan ve Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay olmak üzere, kurumsal hafızaya sahip çıkan, kurumsal yapısını toparlamaya çalışan bir uğraş içindeler. Umarım başarılı olurlar.

O Radikal söyleşisinde bağımsızlığı sormuştum, şöyle yanıtlamıştı: “Merkez Bankası bağımsızlığının anlaşılmasının ve bağımsızlığa sahip çıkacak zihniyetin daha da gelişmesi gereklidir. Ayrıca, Merkez Bankası yönetiminde bulunan kişilerin duruşu da her zaman önemlidir” diyordu.

İkili sohbetlerinde “biz merkez bankacı duruşunu Dr. Rüşdü Saracoğlu’ndan öğrendik” diyordu.

14 Mart 2006’da görev süresi dolup ayrılırken personele yaptığı veda konuşmasında, şunu diyordu: “Yaşayan en eski Merkez Bankalı, büyüğümüz Sayın Emir Sencer’in kendisini ziyaretimde ifade ettiği gibi, “Doğru olun, itibarınızı hiçbir zaman kaybetmezsiniz”.

Umarım yeni kuşak siyasetçiler, Serdengeçti gibi bilgi ve deneyime sahip teknokratları ‘kendi felsefelerine uymasa da’ ülkeye sağlayacakları (hatta kendi siyasi başarılarına) büyük katkı ve başarılar için değerlendirirler, ‘yalnız bırakmazlar’.

Serdengeçti, veda konuşmasının sonunda kendi aile büyüğü, amcası Şeref Serdengeçti’nin sözlerini aktararak, yaşamınızda “ne yapıyor olursanız olun tam yapın, ne olacaksınız tam olun” vurgusunu yapıyordu.

Bugün Merkez Bankası tarihçesine dönüp bakanlar için, “Son yarım yüzyılda çekirdekten merkez bankacı olup zirvede bırakan ve işini tam yapan kim vardı?” denilirse ilk sırada Serdengeçti gelir.

Serdengeçti, kişi olarak da zarafetini veda konuşmasının sonunda şu sözlerle noktalarken ortaya koyuyordu: “ve nihayet merkez bankalılar, her başarılı erkeğin arkasından bir kadın vardır derler, oysa benin arkamda değil tam yanımda iki kişi vardı: Camiamızın iki üyesine daha, eşim Çiğdem ve oğlum Deniz’e, hepinizin huzurunda teşekkür ediyorum”.

Geride böyle güzel izler ve anılar bırakan amirim, ustam, ağabeyim Süreyya’ya sonsuza kadar teşekkür borçlu olacağız.

Uğur Gürses

Güncelleme:

Yazım yayınlandıktan sonra, sosyal medyadan gelen yorumlardan biri:

“Serdengeçti’ye veda: Türkiye’de merkez bankacılığı çıtasını yükselten başkan” için 2 yorum

  1. 1988 yilinda ise baslamis bir bankaci olarak beni o gunlere goturen yazinizi keyifle okudum. Hazinelerin yeni kuruldugu bir donemde hazine de calisip, buyuk pozisyonlar yonettigimiz donemler, lotus, tetris, yesil ekranlar, sizlerle yaptigimiz TL ve doviz isleri film seridi gibi gozlerimin onunden gecti. Sureyya Bey ise hepimiz icin efsane baskandi. Sizin guzel yorumlariniza ve durum tespitlerinize gonulden katiliyorum. Kaleminize saglik…

  2. Sevgili Uğur,
    Eline sağlık, öyle iyi anlatmışsın ki.
    Çoğuna tanıklık ettigim,birlikte calisirken,güven ve saygı duyduğum, dost oldugumuz biriydi Süreyya Bey.
    Çok üzgünüm, başimiz sağolsun.
    Ben en çok onun kompleksiz, öğrenme süreçlerine hayran oldum. Tüm donanimina karşın Alcakgönüllüğüne.
    Doğrudan basit sorular sorar, adım adım ilerlerken, karşısındakini sınamak için,bildiklerini gostermek için değil, öğrenmek için dinlerdi. Calıskandı, sorumluluk alırdı, yetki verirdi ama işin içinde kalirdi.
    Birlikte takım olduğumuzu hissettirirdi.
    Sanatseverdi, Müzik tutkusuydu.
    Bunca zaman sonra onu böyle sevgiyle, saygıyla anarken bunları hakedenlerun ne kadar azaldigina bakıp hayiflaniyoruz..

    Elimizde kalanlarla en iyisini yapmak da sanattir demis ya Isac Stern, lincoln’de çalarken kemaninin teli kopunca kısa bir duraklamadan sonra bir teli eksik kemaniyla, sanki bu hali için yazılmış notalari calarken adeta yeniden yazarak olağanüstü bir resitali tamamladiginda…

    Eksiliyoruz eksiklerimiz var ve devam edeceksek, bize düşenin en iyisini yapmaya cabalayacagiz .
    Üzüntünu paylasiyorum, iyi dileklerimle sevgiler
    Mine

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.