2018 Ekonomik Krizi, İfade özgürlüğü

‘Resmi hikâye’ neden güven kaybediyor?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Ağrı’da yaptığı konuşmada “Kriz, battı, bitti diyenlerin hüsrana uğradığı bir dönemi artık geride bırakıyoruz” demiş. İtirazı olan? Bakanın Samsun’daki konuşmasında söylediği gibi, 20 kişi itiraz ediyor. Ankara ile işi olmayan, otoritelerin yetki alanında çalışmayanlar.

Böyle konuşanları bırakın, “acaba?” diyenlerin işini kaybettiği bir dönemi geride bırakıyoruz. Bakanın liderliğinde ekonomi yönetimi, “resmi propaganda” dışında konuşanları “biçip” ilerliyor. Bu yüzden böyle bir dönem geride kalıyor; yani “kriz” de resmi olarak yok.  Hali hazırda “halının altına” süpürülmüş tüm sorunlar derinleşecek olsa da sonradan pahalıya mal olacak olsa da.

Tüm medyanın kapsama alanına hükmeden Ankara, ekonomide eleştiri yapan, hataları ve yanlışları ortaya serenlerden rahatsız. Öyle ki yeni bir yasa çıkarıp hapse atma düşüncesi, Bakan Albayrak’ın kardeşinin yönettiği gazetede dile getirilmişti.

Ama kamu gücünün en haşin biçimde kullanıldığını bir süredir gözlüyoruz. Bankacılar ve finansal kesimdeki profesyoneller de büyük baskı altında.

Son 2 yılda onlarca üst düzey bankacı Ankara’dan çalıştıkları bankaların hissedarlarına “telkin edildiği” biçimde işten çıkarıldılar. Aralarında banka yönetim kurulu başkanları bile var. Hiçbiri yazışma yolu ile olmadı. Yani yasaya, mevzuata aykırı iş yaptıkları için “gönderilmeleri” telkin edilmedi.

Ama bundan bir ay önce gelişen yeni hikâye şöyle; bir bankanın genel müdür yardımcısı, genel müdürün odasına çağrılıyor ve işten çıkarıldığı bildiriliyor. İşten çıkarılma gerekçesi “Ankara’dan bu şekilde istendiği”.

Bankacı sorup soruşturuyor; işin içinden IMF çıkıyor.

Hayır IMF istememiş işten çıkarılmasını. Anlatmaya devam edelim.

Eylül ayında IMF Türkiye Masası heyeti “Dördüncü Madde görüşmeleri” için Türkiye’ye geldiklerinde, iş insanlarından bankacılara, meslek birliklerine, siyasi parti temsilcilerine kadar geniş bir yelpazede görüşmeler yaptı. Bu her zamanki rutin görüşmeler sırasında, yukarıda bahsettiğim adı bende saklı bankacı da resmi ziyaretle gelen heyetle görüşüyor. Gizli falan da değil.

Görüşmenin formatı gereği; IMF heyetinin bu görüşmelerine 2 Hazine yetkilisi de eşlik ediyor, toplantıda ne konuşulduğunu duyuyor.

Ekonomistler ve bankacılar açısından, ayrıca tartışmasız IMF için de gündemin en başta gelen konusu “batık krediler” konusu olunca, bankacıya bu soru sorulmuş. BDDK tarafından yayınlanan “tahsili gecikmiş alacaklar” verilerini nasıl değerlendirdiği, bu sorunun nasıl çözülebileceği sorulmuş. Bankacı ise o tarihte yüzde 4.5 olan “tahsili gecikmiş alacaklar” oranının, hali hazırda temerrüt halinde olup yasal takibe düşmemiş “ikinci grup krediler” dikkate alındığında çok daha yüksek bir yere gelmesi olasılığına işaret etmiş. Konuya uzak olanlar için özeti şu; mevcut hali ile batık kredilerin potansiyelinin bugünkü resmi sayıların kat kat üzerinde olduğuna dikkat çekmiş.

İşte bu sözler, belli ki IMF heyeti ile odada bulunan Hazine memurlarınca not edilerek amirlerine raporlanmış.

Kendi anlattıkları hikâyenin ötesinde herhangi bir eleştiriye dahi tahammülü olmayan Ankara’daki yetkililer, bu bankacı için “mesleki infaz” kararı vererek, bankanın hissedarına bildirmişler.

Oysa “kasabanın bilinmeyen sırrı” halini alan bir konu var ki tüm analistlerin ne olduğunu tam olarak bilemediği; resmi hikâyenin ötesinde batık kredilerin boyutunun tam olarak ne olduğu?

Bu son 2 yılda, “demir yumrukla” fiyatlara, faizlere, kurlara müdahale eden Ankara’daki ekonomi yönetimi; şimdiye kadar serbest piyasa koşullarında ticari kararlarını kendilerinin verdiklerini düşünerek bağımsız ticari tercihler yapan banka yöneticilerini işlerinden etmeye başladı. Yukarıda yazdığım bankacının hikayesi de bu “büyük birader” hikayelerine yeni bir halka daha ekliyor.

Türkiye görünüşte “serbest piyasa ekonomisi” ama Ankara “masa altından” piyasayı oluşturan paydaşlara piyasa dışı “sopa” kullanarak bunun altını boşaltıyor.

Ankara’dan anlatılan “resmi hikâyenin” dışında başka bir açı konulması istenmiyor. Resmi otoritelerin “görüş” ve yetki alanına giren hemen hemen her profesyonel “Acaba?” temalı bir konuşma ve rapor yazamıyor. Daha ötesi, kredi verme, faiz seviyesi gibi ticari tercihlerini yansıtan eğilimini işe yansıtması bile rahatsızlık yaratıyor.

Bu yüzden, bankaların araştırma bölümlerinin “acaba” içeren raporları bile olmuyor.

Geçtiğimiz gün bir toplantıda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ülkemize doğrudan yatırımların artması için ne gerekiyorsa imkanlarımız dahilinde maddi ve manevi bütün destekleri sağlıyoruz” diyordu.

Böyle diyordu ama Ankara’da kendi yönetiminin yatırımlar için en önemli unsur olan haber alma ve bilgiye erişimi baskı altına aldığını unutuyordu.

Böyle yapıldığı için Ankara’nın kontrolünde olan ve açıklanan verilere güven kaybı hızlanıyor . Ayrıca son dönemde kimi kurumların daha önce açıkladığı verileri saklaması da buna tuz biber ekiyor.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomide “steril propaganda” çaresizliği (*)

Geçen hafta “orkestra edilmiş” bir biçimde gündeme getirilen konu, ekonomiye dair yorumların hapis ve para cezası ile cezalandırılmasına dönük kamuoyu oluşturma çabasıydı. Bir taraftan bir gazetede haber, hemen ertesi günü de Bakan Berat Albayrak’ın bunun “düşünsel alt yapısını” oluşturma çabasını içeren bir konuşması oldu.

Gazetede yazıda fısıldanan şuydu: “ekonominin genel yapısı, milli para, finansal göstergelere ilişkin olarak, bunların fiyat, değer veya seviyeleri üzerinde önemli ölçüde etki doğurabilecek yalan, yanlış ve yanıltıcı bilgi veren, söylenti çıkaran, bu suretle menfaat elde edenlerin, 6 aydan iki yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezasıyla” cezalandırılması için yasa hazırlığı yapıldığı idi.

Bu bakış açısıyla, yorum bir yana Türkiye’nin herhangi bir ekonomik verisini haber vermek veya yorumlamak, soru sormak cezalandırma kulvarına sokabilecek.

Çok basit örnek; Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tartışması açılabilir, bunu tartışanlar da “söylenti çıkarıyor” diye hapse atılabilir. Oysa swap işlemleri gibi verilerin üzerini perdelemek için şal örten ve şeffaflığı ortadan kaldıran, yarattıkları muğlaklıkla kaygıları körükleyen Ankara’daki yetkililer de aynı gerekçeyle mahkemeye çıkarılabilir.

Bu yasanın çıkmasına bile gerek yok; haziran ayında Bloomberg’in Türkiye’deki iki muhabiri Kerim Karakaya ve Fercan Yalınkılıç hakkında “Türkiye ekonomisinin istikrarını zayıflatmaya çalıştıkları” ileri sürülerek dava açılmıştı. Bu davada Twitter’da yorum yazan 3 gazeteci ve onlarca kullanıcı hakkında da dava açılmıştı.

Muhabirlerin haberinde 2018 Ağustos ayında ABD ile Rahip Brunson krizinin patlak vermesi ve dolardaki yükseliş sonrası bankaların döviz hesaplarından çekiliş taleplerini karşılayamadığı, bu talepte bulunanlara, bunu bir sonraki iş günü olan pazartesi günü yapabileceklerinin belirtildiği ve BDDK’nın bankaların üst düzey yöneticileriyle hafta sonu bir toplantı düzenleyeceği” haber veriliyordu.

Savcılık iddianamesinde, 36 sanığın ülke ekonomisine ilişkin toplum nezdinde güvensizlik ortamı oluşturmaya matuf eylemde bulundukları, böylelikle manevi menfaat temin ettikleri” iddia edilerek dava açılıyordu. Dava Sermaye Piyasası Yasası’ndaki “Bilgi Bazlı Piyasa Dolandırıcılığı” ile ilgili maddelerle bağlantılı olarak açılıyor, ancak suçlananların maddi kazanç elde ettiklerine dair bir kanıt bulunamamış olsa ki “manevi kazanç” gibi yeni bir suçlama alanı açılmıştı.

Öte yandan iki muhabirin yaptığı haber doğru idi hem BDDK’nın hem de Merkez Bankası’nın verileri, haberin yapıldığı günleri içine alan dönemde döviz hesaplarından çok kuvvetli bir çekiliş olduğunu (3-17 Ağustos arasında 12 milyar dolar), bankalar bir tarafa, Merkez Bankası’nın nakit kasasının bile bankalara döviz banknot desteği sağlamak için hızla boşaldığını (1.3 milyar dolarlık azalış) gösteriyordu.

Bugün de ekonomi politikasını yönetenlerin daha yaygın bir susturma kampanyası için “düşünsel altyapı” peşinde koştukları çok açık.

Soru şu: Yazılı ve görsel tüm medya kanallarının hükümet kontrolünde olduğu, ekonomide her kötü gelişmenin “yabancı güçler” tarafından yaratıldığı, kötü durumdan baz etkisiyle çıkınca da bu başarının ekonomi yönetimine ait olduğu, “ekonomi uçuşa geçtiğine” dair haberler yaygın biçimde seslendirilirken, neden eleştiriler cezalandırılmak isteniyordu? Acaba tüm bu medya egemenliğine rağmen “hükümet propagandasının” kifayetsiz olduğu, “15-20 kişinin” sesinin daha fazla mı dinlendiği düşünülüyordu? Yatırımcılar, tasarrufçular hükümeti dinlemiyor da 15-20 kişiye mi kulak veriyordu?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, geçen hafta Samsun’da yaptığı konuşmada, ekonomi alanında eleştiri yapanları “ülkeye zarar verme”, “milleti korkutmaya”, “Türkiye aleyhinde algı oluşturmaya” çalıştıklarını söyleyip, “bu kişilerin, terör eylemlerinde gördüğümüz ekipten farkı yok” diyordu. Daha da ileri gidip, “Toplasanız 15-20 kişi olan ve dedikleri hiçbir şekilde tutmayan kişilere rağmen, çok önemli bir performans ortaya koyduk, bu söylemi takınanların bir kısmı siyasi, bir kısmı ticari, bir kısmı istihbari saikle birilerinin amacına hizmet ettiler” diyordu.

Özetle, Bakan Albayrak’a göre olumsuz ekonomi eleştirisi yapanlar ya siyasi ya ticari saikle ya da yabancı güçlere istihbarat taşıma saikiyle hareket ediyordu.

Giderek belirginleşiyor ki; Ankara’da ekonomi yönetimi ekonomik krizi yönetemiyor, ama en önce o göreve atamayı yapan Cumhurbaşkanı’na ve de halka karşı da durumu daha iyi göstermeye, “iyi yönetildiği” resmi sunmaya çalışıyor. Eğer kötü bir tablo varsa yabancı güçler, onlara hizmet eden birtakım ekonomistler, analistler ve yazarlar yüzünden.

Akıldaki şu: “Şu eleştirenleri sustursak ekonomiyi ne güzel yönetirdik?”

 “Dolar kuru TL’ye karşı 10 seviyesinde olacak”, “12 TL olacak” gibi tahmin yapılması ya da bu tahminin paylaşılmasının “alıcı bulacağını” düşünmek, bundan rahatsız olmak olsa olsa Ankara’da politika oluşturanların, ekonomiyi yönetenlerin kendilerini yetersiz hissetmeleriyle ilgili olsa gerek.

Onca medya egemenliğine karşın, sosyal medyada bu tür paylaşımlar yapanları hapse tıkmaya çalışmak; bu girişimde bulunan politika ve karar oluşturucuların, halkın ve şirketlerin kendilerini ikna edici görmediğini düşündüklerini ortaya koyuyor. Öyle ki uç bir tahminin ciddiye alındığını düşünerek, geniş halk kitlelerinin ve şirketlerin kendilerini ciddiye almadan bu tahmini satın alacaklarını düşünmek sorunlu.

Bu tür, olumsuz yöndeki eleştiri veya yorum yapanları düşmanlaştırarak ezme ve karalama peşinde koşmak, giderek “fısıltı gazetesini” güçlendiriyor. Ana akım medyada, televizyonlarda ekonomideki olumsuz gelişmelerin haber ve yorumlarını göremeyen kesimler, güven kaybı yaşıyorlar. Bu güven kaybı, en uç örnekteki şayiaları yayan bir fısıltıya dönüşüyor. Bu da vatandaşı döviz almaya, mali sisteme güvende erozyona yol açıyor.

Sahi “dış güçler ekonomimizi çökertmek istiyor” hikayesi anlatan Ankara, yerleşik yurttaşlarının son 1 yılda 40 milyar dolarlık döviz satın almasını neye bağlıyor?

Ekonomi yönetimi, krizi toparlayamadıkça, bunu sorgulayan halkın önüne kendi kifayetsizliğini örtülemek için bir “düşman” bulup yerleştirmek istiyor; hikâyenin özü bu.

Seçim geçti, yedi ayı geride bıraktık; Kasım ayı oldu ama ekonomide baz etkisinin ötesinde bir kıpırdanma yok. Ekonomide yaşanan sert düşüşün üstüne gelen her sayı baz etkisiyle “toparlanma” olarak görünüyor. Hasar olduğu gibi hane halkı ve şirketlerin üzerine yıkılmış durumda.

İstanbul ve Antalya’dan gelen iki ailenin toplu intihar haberleri ise hükümete yakın kimi gazetelerde “aman hükümeti yıpratmasın” havasında örtme çabasıyla ele alınıyor. Kent yoksulluğu ve işsizlik gibi ekonomik temellerine işaret edenler ise “bir şeyleri kaşımakla” itham edildi. Her iki haberde de ölümlerin ardında işsizlik ve ağır borç yükü tablosu vardı.

Türkiye’yi yönetenler, ekonomik krize savrulmamızı yaratan politikaları yürütüp, krizi de önleyemedikleri gibi, yanlış adımlarla krizi daha da derinleştiriyorlar. Giderek toplumu yaralayan bir aşamada ortaya çıkan örneklerin de konuşulmasını engellemeye çalışıp, bunu tartışanları hapse göndermekle tehdit ediyorlar.

Britanyalı merkez bankacı J. C. Stamp’ın sözüyle bitirelim; “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız”.

(*) Duvar English’te yayımlanan yazım

Uğur Gürses

Ekonomi, para politikası, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomik krizin Brunson’la ilgisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için buluduğu ABD’de Reuters’a konuştu. Bu konuşmada, konu ekonomik krize geldi. Erdoğan’ın sözleri şöyle:

“Brunson olayının bizim ekonomimizle yakından uzaktan alakası yoktur. Bir ekonomik sıkıntı yaşandığında benim, ‘Bu bizim şu anda teğet geçecektir’ demiştim. O sıkıntıyı aştık, Türkiye ekonomik rahatlama sürecine girdi. Şu an ekonomik sıkıntı abartılacak bir sıkıntı süreci değildir. Türkiye kendi imkanlarıyla bunu aşacaktır. Bunun emareleri görülüyor. Bunun Brunson’la yakından uzaktan alakası yoktur.”

Erdoğan, bir süredir krizin “geçici” olduğunu, “aşılacağı” vurgusunu yapıyor. 2009’da küresel krizde söylediği “teğet geçecek” sözünü de hatırlatarak.

Şu vurgu hemen dikkat çekti: “şu andaki ekonomik sıkıntı…” “….bunun Brunson’la yakından uzaktan ilgisi yoktur.”

Oysa hem Erdoğan hem de partisi ve yakın çevresi bu yüzden “ekonomik savaş açıldığı” temasını nerdeyse tellal tutarak ilan etmişlerdi. Hükümet yakını ya da yakın duran medya da bu tema üzerinden yorumlarla ABD’ye veryansın edilmişti.

Peki durup dururken ne oldu da Erdoğan, en fazla “ekonomik sıkıntı” olarak adlandırdığı ekonomik krizle Brunson krizini ayrıştırma ihtiyacı duydu?

Bunları başında şu geliyor; hem “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin” başladığı 9 Temmuz haftasından itibaren giderek şiddetlenen, Ağustos başındaki rahip Brunson krizi ile patlak veren bir durumu yazmıştım: Döviz mevduatlarında çekiliş.

Sadece 17 Ağustos haftasında 7.5 milyar dolarlık bir döviz hesabı azalışı dikkat çekiyordu. Bunun nedeni, Brunson krizine bağlı olarak ABD’nin yaptırım kararları idi.

Döviz kurunun patlaması, yani TL’nin değer kaybının şiddetlenmesi, buna karşı Merkez Bankası’nın elinin tutulması bugün içinde bulunduğumuz krizi tetikleyen unsurlardı. Ana unsur 10 yıla yakındır ekonominin yapısal sorunlarının içten içe çürümesi ve Türkiye’nin giderek hukuku kaybetmesi, demokratik değerlerden uzaklaşması, medya ve ifade özgürlüğünün kafese konulması.

İşte bu yüzden, Rahip Brunson krizi ve ardından ABD yaptırımlarını izleyen günlerde, “ekonomik saldırı altındayız” sözleri ile bizatihi Ankara, içeride krizi derinleştirdi. Vatandaş ABD’den çok, kendi hükümetinin kısıtlayıcı bir yola girmesinden korktu.

Asıl soruya dönelim:

Erdoğan neden Rahip Brunson krizi ile ekonomik krizi ayrı tutmaya çalışan bir açıklamaya yöneldi?

Yanıt belli; Rahip Brunson 12 Ekim’de bırakıldığında kur biraz gerileyecek ve vatandaş soracak: “Neden bu krizi yarattınız neden ekonomiyi hasar getirdiniz? Neden Merkez Bankası’nın elini tuttunuz?

İşte bu yüzden “hakimler bağımsız”, “Merkez Bankası bağımsız” sözleri vurgulanıyor.

Muhtemeldir ki; kamuoyu anketlerinde de toplumun ekonomik krize bakışının değiştiğini de görüyor olmalı.

Yargının Ankara’ya bakmadan bağımsız karar aldığına olasılıkla kendi seçmenleri bile mutlak biçimde inanmıyor. Ne de Merkez Bankası’nın Ankara’da Külliye’ye bakmadan karar aldığına…

Sanırım “mahkemeler bağımsız, bir kriz olduysa da bunun iradesi bizde değil” özetli bir dışsallaştırıcı bir açıklama olmuş ABD’deki açıklama. “Dış güçler saldırıyorsa neden önlem almadınız?” sorusunu karşılamak için.

Geçmişteki ekonomik dalgalanmalar, çalkantılar sonunda geçip gittiğinde işler normale dönebiliyordu. Çünkü sermaye akışı devam ediyordu. Ama bu defa farklı olduğunu herkes görebiliyor. O yüzden “siyasi faturadan” kaçış kolay olmayacak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomi, Uncategorized, İfade özgürlüğü

Tek seslilik ekonomiye ne yapıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “100 günlük icraat planını” açıklarken, konuşmasının hem ortasında hem de sonunda ısrarla vatandaşların yastık altından döviz ve altınlarını çıkarıp bozdurmalarını istedi. Bunu daha önce de seslendirmişti.

“Bir ekonomik savaşla karşı karşıyayız. Hiç endişe etmeyin, biz bu savaştan da galip çıkacağız” dedikten sonra “Milletime diyorum ki, yastık altından gelin dövizlerini çıkartın. Dolarlarınızı avrolarınızı çıkartın, altınlarınızı çıkartın. Gelin bunları TL’ye nakde dönüştürün. Yerli ve milli direnişinizi tüm dünyaya karşı ortaya koyun”

Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan neden ısrarla bunu tekrarladı? Anlatalım:

Bir süredir küçük tasarrufçudan iş insanlarına kadar birçok kesimde kaygılı bir durum var. Fısıltı kanalından yayılıyor.

Ankara’da bürokrat ve bakanları da kaygılandırdığı çok açık. Haksız da değiller. Bu yüzden fazla da ön plana çıkarmadan, doğru mecralarda kamuoyunu ikna etmek için ağırbaşlı biçimde sürekli mesaj veriyorlar; “sermaye kontrolü olmayacak”. Ben de aynı fikirdeyim; hiçbir hükümet isteyerek bu yola gidemez, gitmez.

Ancak sokaktaki kaygıların yayılması ve söylenti biçiminde “fısıltı gazetesi” yoluyla yayılmasının tek bir nedeni var; toplum katmanlarında, medyanın-gazetelerin gerçekleri yazdığından şüphe edilmesi. Yani “gelişmeler bizden saklanıyor” kaygısı.

Bu kaygının yayılmasını besleyen de iktidarın yarattığı ve medyada boğucu hale gelen “tek seslilik”, kendine muhalif görünen her şeyi linç etme, oto-sansür ve buna bağlı olarak can sıkıcı haberlerin verilmemesi.

Örnek mi; son 14 yılın enflasyon rekoru kırılırken birinci sayfalarda “kibrit kutusu” boyutunda gören yurttaşlar sofradaki yangını, üretimde kullandığı ara malı yüzde 30’a yakın artan sanayici maliyet şokunu çok iyi bildiğinden “gazetelerin olumsuz gelişmeleri küçük gösterme” ya da “göstermeme” duruşunu bu açıdan okuyor; şu düşünce beliriyor: “günlük akışta belirgin biçimde gördüğümü medyada göremiyorum; olaylar bizden saklanıyor”.

Buna ilave olarak bir “sersemletici” tarafı da, hükümetin bizatihi kendisinin, olan biten kötü gidişatı “dış güçlerin oyunu” olarak sunması. Döviz kuru mu yükseliyor, “dış güçlerin oyunu”. Merkez Bankası’nın TL’yi savunması için faiz mi artırması gerekiyor “faiz lobisinin oyunu” olarak sunuldu.

Ortalama bilgi sahibi yurttaşların zihnine bir taraftan sunulan, “birtakım güçler ülkemize oyun oynuyor” teması iken, diğer taraftan zihinlerde “ne yazık ki hükümetimiz bununla baş edemiyor” çıkarsaması yapıyor.

“Bizim bilmediğimiz şeyler oluyor, gazeteler yazmıyor bunu” algısı ile “dış güçlerin oyunu ile kur yükseliyor, hükümet de baş edemiyor” kanısı birleşiyor, her kesimden şu üç soru ardı ardına soruluyor; “sermaye kontrolü gelir mi?”, “mevduatımıza el konur mu?”, “döviz hesabımız sabit kurdan TL’ye çevrilir mi?”

Bana sorulduğunda bunların hepsine “Hayır” dedim. Savaş, seferberlik, ağır ekonomik bunalım dışında hiçbir iktidar isteyerek, planlayarak bu kapıyı açmaz, mevcut hükümet de isteyerek yapmaz. Ancak kötü yönetilirse işin geleceği son durağın “acı reçete” olacağı da açık.

OHAL altında o kadar keyfi kararlar alındı ki; yurttaşların, yukarıda aktardığım zihin bulanıklığı ile o üç soruyu ardı ardına sorması birbirini izledi. Son 3 aydır birebir sohbetlerde, konferanslarda “ekonomi” denince ilk karşılaştığım sorular bunlardı.

Peki ne oldu? Olan şu; bankacılık sisteminde son 13 haftada (3 ay demek bu), mevduat artışı yaşanmadı. Olur mu böyle şey? Olmaz. 3 ay boyunca mevduatın artmadığı nerede görülmüş? Döviz hesapları azalırken, TL mevduat çok az artmış.

Seçim kararı alınan haftayı, 27 Nisan’ı 100 kabul edelim; aradan geçen 13 haftada döviz hesapları 96’ya düşmüş (6.3 milyar dolarlık azalış), vadeli TL mevduat hesapları ise 100’den 101’e çıkmış (9.8 milyar TL). Yani kabaca 2 milyar dolar. Peki döviz ve TL mevduatların arasındaki 4.3 milyar dolarlık farka ne olmuş? Çekildiğinden başka bir seçenek yok. Normal koşullarda TL mevduatların en azından dönemsel faizi kadar artacağı varsayılsa kabaca yüzde 4 kadar artmış olması gerekirdi. ama artış sadece yüzde 1.

Haydi vadesiz mevduatı da hesaba katalım; döviz hesaplarında 6.3 milyar dolar azalış varken ki bu kabaca 30 milyar TL karşılığına geliyor, aynı dönemde vadeli+vadesiz toplam TL mevduattaki artış 21. 4 milyar TL (yani 4.5 milyar dolar). Arada hala 1.8 milyar dolar eksik var.

Lafı çevirmeden adını koyalım; mevduat çekilişi olmuş. İster yastık altına, ister yurtdışı hesaplara. Merkez Bankası’nın kasalarındaki “efektif vaziyetine” bakılırsa banka, bu çekilişte bankalara ihtiyaç duydukları efektif takviyesini yaparken kabaca 700 milyon dolar eritmiş.

(Her döviz hesabındaki azalışı “vatandaş döviz bozdurmuş” diye yorumlayanların da şapkayı önüne koyması gerekiyor)

Bunun özeti şu; tek seslilik sanıldığı gibi bir iktidarı koruyup kollayan bir kalkan değil. Tersine “fısıltı gazetesini” çalıştırıp, açık bir ekonomide iktidarın işini zorlaştıracak yere taşıyabilir.

Böyle bir ortamda vatandaşa yapılan “yastık altı döviz ve altınlarınızı bozdurun” çağrısı, tam tersi etki yapar. Zira sokaktaki kaygı o üç soruya odaklanıyorken, “ekonomik savaşla karşı karşıyayız” diyerek “yastık altından çıkarın” çağrısı yapmak kaygıyı artırır.

Petrolü olmayan ve bunu da ithal etmek için dış kaynağa ihtiyaç duyan açık bir ekonomide, siyasi konsolidasyon uğruna toplumu komplo kuramlarıyla besliyorsanız “tek seslilik” kanalı kendine fısıltı kanalını açar. Bunun bedeli de yüksek olur.

Petrolünüz yoksa açık ekonomide hukuksuzluk ve baskı da bir yere kadar.

ugur.gurses@gmail.com

 

Not: İlk yayımında sayılar ve tarihlerde kaymalar vardı. Bunları düzelttim.

 

İfade özgürlüğü

Hasan Cemal’in Milliyet’te yayımlanmayan yazısı

Hasan Cemal’in yayımlanmayan yazısı T24 sitesinde yer aldı.

Yazı şöyle başlıyor:

İki haftadır kapalı olan köşemi açarken…
Gazetecilik ve gazeteciler üzerine…

Başbakan Erdoğan, Balıkesir’de Milliyet’e dönüp Namık Durukan’ın İmralı Zabıtları haberinden dolayı “Batsın bu gazeteciliğiniz!” dediğinden beri iki haftadır bu köşe kapalıydı.

Tayyip Erdoğan, Balıkesir konuşmasında beni de hedef almıştı. Adımı zikretmemişti ama haberi ve gazeteciliği savunan benim bir cümlemi aynen alıp bana da yüklenmişti.

Ben o cümlede kendi mesleğimin en temel ilkelerinden birini özenle vurgulamıştım. ‘Gazetecilikle memleket idaresi’nin ayrı ayrı konular olduğunu belirtmiş, ikisinin arasından geçen ayırıcı çizgiye işaret etmiştim.

Özeti şuydu:

Demokrasilerde siyasetçi ülke yönetir, gazeteci gazete yapar!

Evet, öyledir.

Demokratik rejimlerde gazeteciliğin sınırlarını özgürlükler ve gazetecilik mesleğinin evrensel ilkeleri çizer; iktidarların bakış açılarıyla milli-gayri milli gibisinden kriterler çizmez.

Gazeteciliğin evrensel ilkeleri içinde, tarifi her zaman kolay olmasa da, hiç kuşkusuz sorumluluk da vardır. Ama bu sorumluluk duygusuyla iktidar odaklarının anladığı ‘sorumluluk’ ille de örtüşmez, örtüşmek zorunda da değildir.

Demokrasilerde gazetecilerle iktidar sahipleri zaman zaman anlaşamaz çatışırlar.

Çok görülür bu durum.

İlişkilerin fena halde gerildiği, bazen kopma noktasına geldiği de olur.

Bu konuda özellikle Amerikan demokrasisinden çok ilginç, renkli örnekler verilebilir.

Şimdi bunları geçiyorum.

‘İmralı zabıtları’ yüzünden Ankara’yla Milliyet arasında yaşanmış ‘olay’ın perde arkasına bugün için girmek niyetinde değilim. Kişiselleştirmek de istemiyorum konuyu…

Böyle bir ‘olay’ benim başıma ilk defa gelmiyor. Ayrıca, yıllar ve yıllar boyu birçok meslektaşım bu yollardan geçti, geçmeye ne yazık ki devam ediyorlar.

Belirtmekte yarar var….”

Devamı şurada: http://t24.com.tr/yazi/hasan-cemal-milliyetten-ayriliyor/6360