Ekonomi, para politikası, siyaset, İfade özgürlüğü

Ekonomik krizin Brunson’la ilgisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için buluduğu ABD’de Reuters’a konuştu. Bu konuşmada, konu ekonomik krize geldi. Erdoğan’ın sözleri şöyle:

“Brunson olayının bizim ekonomimizle yakından uzaktan alakası yoktur. Bir ekonomik sıkıntı yaşandığında benim, ‘Bu bizim şu anda teğet geçecektir’ demiştim. O sıkıntıyı aştık, Türkiye ekonomik rahatlama sürecine girdi. Şu an ekonomik sıkıntı abartılacak bir sıkıntı süreci değildir. Türkiye kendi imkanlarıyla bunu aşacaktır. Bunun emareleri görülüyor. Bunun Brunson’la yakından uzaktan alakası yoktur.”

Erdoğan, bir süredir krizin “geçici” olduğunu, “aşılacağı” vurgusunu yapıyor. 2009’da küresel krizde söylediği “teğet geçecek” sözünü de hatırlatarak.

Şu vurgu hemen dikkat çekti: “şu andaki ekonomik sıkıntı…” “….bunun Brunson’la yakından uzaktan ilgisi yoktur.”

Oysa hem Erdoğan hem de partisi ve yakın çevresi bu yüzden “ekonomik savaş açıldığı” temasını nerdeyse tellal tutarak ilan etmişlerdi. Hükümet yakını ya da yakın duran medya da bu tema üzerinden yorumlarla ABD’ye veryansın edilmişti.

Peki durup dururken ne oldu da Erdoğan, en fazla “ekonomik sıkıntı” olarak adlandırdığı ekonomik krizle Brunson krizini ayrıştırma ihtiyacı duydu?

Bunları başında şu geliyor; hem “Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin” başladığı 9 Temmuz haftasından itibaren giderek şiddetlenen, Ağustos başındaki rahip Brunson krizi ile patlak veren bir durumu yazmıştım: Döviz mevduatlarında çekiliş.

Sadece 17 Ağustos haftasında 7.5 milyar dolarlık bir döviz hesabı azalışı dikkat çekiyordu. Bunun nedeni, Brunson krizine bağlı olarak ABD’nin yaptırım kararları idi.

Döviz kurunun patlaması, yani TL’nin değer kaybının şiddetlenmesi, buna karşı Merkez Bankası’nın elinin tutulması bugün içinde bulunduğumuz krizi tetikleyen unsurlardı. Ana unsur 10 yıla yakındır ekonominin yapısal sorunlarının içten içe çürümesi ve Türkiye’nin giderek hukuku kaybetmesi, demokratik değerlerden uzaklaşması, medya ve ifade özgürlüğünün kafese konulması.

İşte bu yüzden, Rahip Brunson krizi ve ardından ABD yaptırımlarını izleyen günlerde, “ekonomik saldırı altındayız” sözleri ile bizatihi Ankara, içeride krizi derinleştirdi. Vatandaş ABD’den çok, kendi hükümetinin kısıtlayıcı bir yola girmesinden korktu.

Asıl soruya dönelim:

Erdoğan neden Rahip Brunson krizi ile ekonomik krizi ayrı tutmaya çalışan bir açıklamaya yöneldi?

Yanıt belli; Rahip Brunson 12 Ekim’de bırakıldığında kur biraz gerileyecek ve vatandaş soracak: “Neden bu krizi yarattınız neden ekonomiyi hasar getirdiniz? Neden Merkez Bankası’nın elini tuttunuz?

İşte bu yüzden “hakimler bağımsız”, “Merkez Bankası bağımsız” sözleri vurgulanıyor.

Muhtemeldir ki; kamuoyu anketlerinde de toplumun ekonomik krize bakışının değiştiğini de görüyor olmalı.

Yargının Ankara’ya bakmadan bağımsız karar aldığına olasılıkla kendi seçmenleri bile mutlak biçimde inanmıyor. Ne de Merkez Bankası’nın Ankara’da Külliye’ye bakmadan karar aldığına…

Sanırım “mahkemeler bağımsız, bir kriz olduysa da bunun iradesi bizde değil” özetli bir dışsallaştırıcı bir açıklama olmuş ABD’deki açıklama. “Dış güçler saldırıyorsa neden önlem almadınız?” sorusunu karşılamak için.

Geçmişteki ekonomik dalgalanmalar, çalkantılar sonunda geçip gittiğinde işler normale dönebiliyordu. Çünkü sermaye akışı devam ediyordu. Ama bu defa farklı olduğunu herkes görebiliyor. O yüzden “siyasi faturadan” kaçış kolay olmayacak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar
Ekonomi, Uncategorized, İfade özgürlüğü

Tek seslilik ekonomiye ne yapıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “100 günlük icraat planını” açıklarken, konuşmasının hem ortasında hem de sonunda ısrarla vatandaşların yastık altından döviz ve altınlarını çıkarıp bozdurmalarını istedi. Bunu daha önce de seslendirmişti.

“Bir ekonomik savaşla karşı karşıyayız. Hiç endişe etmeyin, biz bu savaştan da galip çıkacağız” dedikten sonra “Milletime diyorum ki, yastık altından gelin dövizlerini çıkartın. Dolarlarınızı avrolarınızı çıkartın, altınlarınızı çıkartın. Gelin bunları TL’ye nakde dönüştürün. Yerli ve milli direnişinizi tüm dünyaya karşı ortaya koyun”

Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan neden ısrarla bunu tekrarladı? Anlatalım:

Bir süredir küçük tasarrufçudan iş insanlarına kadar birçok kesimde kaygılı bir durum var. Fısıltı kanalından yayılıyor.

Ankara’da bürokrat ve bakanları da kaygılandırdığı çok açık. Haksız da değiller. Bu yüzden fazla da ön plana çıkarmadan, doğru mecralarda kamuoyunu ikna etmek için ağırbaşlı biçimde sürekli mesaj veriyorlar; “sermaye kontrolü olmayacak”. Ben de aynı fikirdeyim; hiçbir hükümet isteyerek bu yola gidemez, gitmez.

Ancak sokaktaki kaygıların yayılması ve söylenti biçiminde “fısıltı gazetesi” yoluyla yayılmasının tek bir nedeni var; toplum katmanlarında, medyanın-gazetelerin gerçekleri yazdığından şüphe edilmesi. Yani “gelişmeler bizden saklanıyor” kaygısı.

Bu kaygının yayılmasını besleyen de iktidarın yarattığı ve medyada boğucu hale gelen “tek seslilik”, kendine muhalif görünen her şeyi linç etme, oto-sansür ve buna bağlı olarak can sıkıcı haberlerin verilmemesi.

Örnek mi; son 14 yılın enflasyon rekoru kırılırken birinci sayfalarda “kibrit kutusu” boyutunda gören yurttaşlar sofradaki yangını, üretimde kullandığı ara malı yüzde 30’a yakın artan sanayici maliyet şokunu çok iyi bildiğinden “gazetelerin olumsuz gelişmeleri küçük gösterme” ya da “göstermeme” duruşunu bu açıdan okuyor; şu düşünce beliriyor: “günlük akışta belirgin biçimde gördüğümü medyada göremiyorum; olaylar bizden saklanıyor”.

Buna ilave olarak bir “sersemletici” tarafı da, hükümetin bizatihi kendisinin, olan biten kötü gidişatı “dış güçlerin oyunu” olarak sunması. Döviz kuru mu yükseliyor, “dış güçlerin oyunu”. Merkez Bankası’nın TL’yi savunması için faiz mi artırması gerekiyor “faiz lobisinin oyunu” olarak sunuldu.

Ortalama bilgi sahibi yurttaşların zihnine bir taraftan sunulan, “birtakım güçler ülkemize oyun oynuyor” teması iken, diğer taraftan zihinlerde “ne yazık ki hükümetimiz bununla baş edemiyor” çıkarsaması yapıyor.

“Bizim bilmediğimiz şeyler oluyor, gazeteler yazmıyor bunu” algısı ile “dış güçlerin oyunu ile kur yükseliyor, hükümet de baş edemiyor” kanısı birleşiyor, her kesimden şu üç soru ardı ardına soruluyor; “sermaye kontrolü gelir mi?”, “mevduatımıza el konur mu?”, “döviz hesabımız sabit kurdan TL’ye çevrilir mi?”

Bana sorulduğunda bunların hepsine “Hayır” dedim. Savaş, seferberlik, ağır ekonomik bunalım dışında hiçbir iktidar isteyerek, planlayarak bu kapıyı açmaz, mevcut hükümet de isteyerek yapmaz. Ancak kötü yönetilirse işin geleceği son durağın “acı reçete” olacağı da açık.

OHAL altında o kadar keyfi kararlar alındı ki; yurttaşların, yukarıda aktardığım zihin bulanıklığı ile o üç soruyu ardı ardına sorması birbirini izledi. Son 3 aydır birebir sohbetlerde, konferanslarda “ekonomi” denince ilk karşılaştığım sorular bunlardı.

Peki ne oldu? Olan şu; bankacılık sisteminde son 13 haftada (3 ay demek bu), mevduat artışı yaşanmadı. Olur mu böyle şey? Olmaz. 3 ay boyunca mevduatın artmadığı nerede görülmüş? Döviz hesapları azalırken, TL mevduat çok az artmış.

Seçim kararı alınan haftayı, 27 Nisan’ı 100 kabul edelim; aradan geçen 13 haftada döviz hesapları 96’ya düşmüş (6.3 milyar dolarlık azalış), vadeli TL mevduat hesapları ise 100’den 101’e çıkmış (9.8 milyar TL). Yani kabaca 2 milyar dolar. Peki döviz ve TL mevduatların arasındaki 4.3 milyar dolarlık farka ne olmuş? Çekildiğinden başka bir seçenek yok. Normal koşullarda TL mevduatların en azından dönemsel faizi kadar artacağı varsayılsa kabaca yüzde 4 kadar artmış olması gerekirdi. ama artış sadece yüzde 1.

Haydi vadesiz mevduatı da hesaba katalım; döviz hesaplarında 6.3 milyar dolar azalış varken ki bu kabaca 30 milyar TL karşılığına geliyor, aynı dönemde vadeli+vadesiz toplam TL mevduattaki artış 21. 4 milyar TL (yani 4.5 milyar dolar). Arada hala 1.8 milyar dolar eksik var.

Lafı çevirmeden adını koyalım; mevduat çekilişi olmuş. İster yastık altına, ister yurtdışı hesaplara. Merkez Bankası’nın kasalarındaki “efektif vaziyetine” bakılırsa banka, bu çekilişte bankalara ihtiyaç duydukları efektif takviyesini yaparken kabaca 700 milyon dolar eritmiş.

(Her döviz hesabındaki azalışı “vatandaş döviz bozdurmuş” diye yorumlayanların da şapkayı önüne koyması gerekiyor)

Bunun özeti şu; tek seslilik sanıldığı gibi bir iktidarı koruyup kollayan bir kalkan değil. Tersine “fısıltı gazetesini” çalıştırıp, açık bir ekonomide iktidarın işini zorlaştıracak yere taşıyabilir.

Böyle bir ortamda vatandaşa yapılan “yastık altı döviz ve altınlarınızı bozdurun” çağrısı, tam tersi etki yapar. Zira sokaktaki kaygı o üç soruya odaklanıyorken, “ekonomik savaşla karşı karşıyayız” diyerek “yastık altından çıkarın” çağrısı yapmak kaygıyı artırır.

Petrolü olmayan ve bunu da ithal etmek için dış kaynağa ihtiyaç duyan açık bir ekonomide, siyasi konsolidasyon uğruna toplumu komplo kuramlarıyla besliyorsanız “tek seslilik” kanalı kendine fısıltı kanalını açar. Bunun bedeli de yüksek olur.

Petrolünüz yoksa açık ekonomide hukuksuzluk ve baskı da bir yere kadar.

ugur.gurses@gmail.com

 

Not: İlk yayımında sayılar ve tarihlerde kaymalar vardı. Bunları düzelttim.

 

İfade özgürlüğü

Hasan Cemal’in Milliyet’te yayımlanmayan yazısı

Hasan Cemal’in yayımlanmayan yazısı T24 sitesinde yer aldı.

Yazı şöyle başlıyor:

İki haftadır kapalı olan köşemi açarken…
Gazetecilik ve gazeteciler üzerine…

Başbakan Erdoğan, Balıkesir’de Milliyet’e dönüp Namık Durukan’ın İmralı Zabıtları haberinden dolayı “Batsın bu gazeteciliğiniz!” dediğinden beri iki haftadır bu köşe kapalıydı.

Tayyip Erdoğan, Balıkesir konuşmasında beni de hedef almıştı. Adımı zikretmemişti ama haberi ve gazeteciliği savunan benim bir cümlemi aynen alıp bana da yüklenmişti.

Ben o cümlede kendi mesleğimin en temel ilkelerinden birini özenle vurgulamıştım. ‘Gazetecilikle memleket idaresi’nin ayrı ayrı konular olduğunu belirtmiş, ikisinin arasından geçen ayırıcı çizgiye işaret etmiştim.

Özeti şuydu:

Demokrasilerde siyasetçi ülke yönetir, gazeteci gazete yapar!

Evet, öyledir.

Demokratik rejimlerde gazeteciliğin sınırlarını özgürlükler ve gazetecilik mesleğinin evrensel ilkeleri çizer; iktidarların bakış açılarıyla milli-gayri milli gibisinden kriterler çizmez.

Gazeteciliğin evrensel ilkeleri içinde, tarifi her zaman kolay olmasa da, hiç kuşkusuz sorumluluk da vardır. Ama bu sorumluluk duygusuyla iktidar odaklarının anladığı ‘sorumluluk’ ille de örtüşmez, örtüşmek zorunda da değildir.

Demokrasilerde gazetecilerle iktidar sahipleri zaman zaman anlaşamaz çatışırlar.

Çok görülür bu durum.

İlişkilerin fena halde gerildiği, bazen kopma noktasına geldiği de olur.

Bu konuda özellikle Amerikan demokrasisinden çok ilginç, renkli örnekler verilebilir.

Şimdi bunları geçiyorum.

‘İmralı zabıtları’ yüzünden Ankara’yla Milliyet arasında yaşanmış ‘olay’ın perde arkasına bugün için girmek niyetinde değilim. Kişiselleştirmek de istemiyorum konuyu…

Böyle bir ‘olay’ benim başıma ilk defa gelmiyor. Ayrıca, yıllar ve yıllar boyu birçok meslektaşım bu yollardan geçti, geçmeye ne yazık ki devam ediyorlar.

Belirtmekte yarar var….”

Devamı şurada: http://t24.com.tr/yazi/hasan-cemal-milliyetten-ayriliyor/6360