cinsiyet eşitliği, Uncategorized

Bir örgüte üye yazıldım

Bir örgüte üye yazıldım, hatta kurucusuyum; yardım ve yataklık da edeceğim.

Bu örgüt, 40 erkek ve 1 “elebaşı” kadından oluşuyor.

Bu 40 erkek, 1 kadının arkasına saklanmış da değil. Yanındalar.

40 erkeğin derdi şu: Türkiye’deki cinsiyet eşitsizliğini azaltmak.

Örgüt: YANINDAYIZ Derneği

logo (1)

 

Ekran Resmi 2018-09-25 22.07.31

Kurucusu ve dün de yönetim kurulu üyesi olduğum YANINDAYIZ Derneği’nin hedefleri şöyle:

HEDEFLERİMİZ
Bu amaç, değerler ve strateji çerçevesinde aktif savunuculuk yapacağımız öncelikli hedeflerimiz:

Kadına ve çocuğuna yönelik şiddetin sonlandırılması
İnsan yaşamı ve onurunun temel hak olduğundan hareketle kadına ve çocuğuna yönelik bedensel, ruhsal, toplumsal ve ekonomik şiddetin son bulması doğrultusunda çalışacak, mevcut çalışmaların yanında olacağız.

Toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığının artırılması
Yasalardan okul kitaplarına ve kitle iletişimine dek kullanılan dilin toplumsal cinsiyet ayrımcılığını teşvik eden unsurlardan arındırılması, eşitlikçi ve adil bir dil geliştirilmesi için çalışacak, mevcut çalışmaların yanında olacağız.

Kadınların karar alma süreçlerine katılımının artırılması
Başta Medeni Kanun olmak üzere kadınların yasal kazanımlarının geliştirilmesinin yanı sıra, kadınların hiçbir ayrımcılıkla karşı karşıya kalmadan, siyasal, toplumsal ve ekonomik hayattaki tüm karar alma süreçlerinde yer alması, kadın milletvekili, bakan, yönetici oranlarının yüzde 50’ye çıkarılması için çalışacak, mevcut çalışmaların yanında olacağız.

Eğitimde cinsiyet ve fırsat eşitliği
Kız çocukları ve kadınların eğitimin her tür ve kademesine fazladan emek ve bedel gerekmeden katılması, okuma yazma bilmeyen ve ilköğretimi tamamlamamış kadın sayısının sıfıra düşürülmesi, engellerin ortadan kaldırılması için çalışacak, mevcut çalışmaların yanında olacağız.

Ev emeğinde ortaklık
Ev emeğinin, çocuk yetiştirme ve yaşlı bakımının kadın ve erkeğin ortak sorumluluğu haline getirilmesi için, özellikle erkekleri hedefleyerek farkındalık oluşturacak kampanyalar, projeler üretecek, mevcut çalışmaların yanında olacağız.

İş hayatında daha çok kadın
Kadınların iş hayatına, ekonominin her alanına etkin katılımı, kadın istihdamının yükseltilmesi, kadınların orta ve üst düzey yönetim kademelerine, karar süreçlerine erişimleri önündeki “cam tavan” engelinin kalkması, eşit işe eşit ücret uygulamasının yaygınlaşması, kadın girişimciliğinin teşvik edilmesi için çalışacak, mevcut çalışmaların yanında olacağız.

 

Daha fazla bilgi için:

YANINDAYIZ Derneği

Websitesi: http://www.yanindayiz.org

Instagram: @yanindayizdernegi

Facebook: @yanindayizdernegi

Twitter: @yanindayizder

Linkedin:  https://www.linkedin.com/company/yanindayiz-dernegi/

#yanindayiz

 

 

 

Uncategorized

“Kör gözüm parmağına” politikası

Bugünkü Resmi Gazete’de yayımlanan tebliğ ile yerleşiklerce gerçekleştirilen ihracatta, ihracat bedelleri “ithalatçının ödemesi sonrası doğrudan ve gecikmeksizin ihracata aracılık eden bankaya transfer edilecek veya getirilecek”. Ayrıca, bu süre 180 günü geçemeyecek, ilave olarak da bu bedelin en az yüzde 80’i TL’ye çevrilmesi zorunluluğu getirildi.

Ayrıntıları merak edenler gazetelerdeki haberlere ve Resmi Gazete‘ye bakabilir.

En baştan şunu not edelim; sokakta fısıltı gazetesi ile “sermaye kontrolü getirilecekmiş” dedikoduları ile baş etmek için olabildiğince serbesti eğiliminde olması gereken Ankara, tersine “getir şu dövizleri” atmosferiyle kambiyo serbestisini geriye sarıyor.

Bu karar öncesinde ne oluyordu? İhracat yapan şirket kazandığı dövizi istediği biçimde, istediği yerde tutuyordu. Hani ödemeler dengesinde “net hata noksan” artıyor, nereden geliyor bu paralar dediğimiz hikaye var ya tam da orası. Dövizini yurtdışında tutan ihracatçı ara malı ithalatı yine yurtdışı mevduat hesabından öderse “bilinmeyen bir giriş var” diyorduk.

Dönelim alınan karara…

Deneyimli olanlar bu kararın ilk günden işlemeyeceğini bilir; böyle zora koşulan ihracatçı dövizi getirir, TL’ye çevirir ama aynı anda bu dövizi satın alır ve geri götürür. Buna engel yok. Geçmişte bu zorunluluk vardı; “birebir işlem” adı altında ve aynı kur üzerinden döviz geri alınır ve yurtdışına transfer edilirdi.

Örnekleyelim; ihracatçı dövizini Türkiye’deki bir bankaya getirir (ya da orada tutuyordur) 6.70’lik kur üzerinden döviz alım belgesini kestirir, yine 6.70 üzerinden dövizini satın alır ve isterse yurtdışındaki banka hesabına transfer ettirir.

Eskiden döviz satışlarında binde 1’lik  kambiyo gider vergisi uygulanıyordu; şimdi o da yok. Yani birebir işlem maliyetsiz yapılabilir. Not düşelim ki bu “birebir” işlem banka ve ihracatçı arasındaki ticari ilişkiye bağlı; herkese uygulanacak bir durum değil. Sonuçta, büyük ihracatçılar işini görür, küçükler TL’ye dönüp kalır. Bu ne açıdan önemli? Eğer ihracatçı aynı zamanda üretim girdisi ithalatçısı ise dövize dönmek gerekir, hatta dövizde durmak gerekir. Küçük olanlar TL’ye dönüp, sonra döviz satın almak zorunda kalacak. Aynı “birebir” aynı kurdan dönmeleri zor olacağı için zarar edecekler.

“Geçmişte bu zorunluluk vardı” dedim evet; ne zaman mı kaldırıldı? 2008 küresel krizinin öncü dalgaları hissedilirken 2008 Şubat ayında kaldırıldı.

Kazandığınız dövizi ne yapacağınızı devlet söylüyorsa “kambiyo rejimi” açısından kısıt var demektir. Eskiden olan bir kısıt 2008’de kaldırılıyor, ama 2018’de yeniden getiriliyorsa kıyısından köşesinden kambiyo rejimi kısıtlanıyor demektir.

Hükümetin doğru olan teşhisi şu; yurttaşlar dövizi yastık altında, kasada tutmaya başlıyor, ihracatçı da muhtemelen dövizlerini yurtdışı bankalarda tutuyor olmalı.

Her iki eğilimin arkasında yatan da güvensizlik.  Bir taraftan “ekonomik saldırı altındayız”, “dış güçler bizi yıkmak istiyor” söylemi yükseltiliyor, bir taraftan da ekonominin kural ve kurumlarını çalıştırmayıp “ezber bozacağız”, “paradigma değişti” diyerek “her an her şey olabilir” düşüncesi yer ediniyor zihinlerde.

İşte bu yüzden son bir ayda bankalardaki döviz hesapları 7.9 milyar dolar azaldı. Bunu “vatandaş döviz bozdurdu” diyenlere de şunu sorun “o zaman TL mevduatlar ne kadar arttı?” Bunun yanıtı ise sadece 4.4 milyar dolar karşılığı TL mevduat artışı var. Bunun içinde birkaç milyar dolar karşılığı eden kamunun erkene çekilmiş maaş, ikramiye ödemeleri de var.

Ekonomide atılması gereken adımları atmayıp, nedenlerle değil sonuçlarla kavga etmek; yel değirmenleri ile savaş gibidir. Tersine etki yaratır.

Hükümetin de şu ana kadar yaptığı da o.

“Dövize saldırarak oralardan döviz alma yoluna gitmeyin…Bu milleti ayakta tutmak sadece bizim görevimiz değil, sanayicinin tüccarın da görevidir. B planını C planını uygulamak zorunda kalırım bunu da böyle bilesiniz” dediğinizde vatandaş bankaya koşar, ihracatçi dövizini yurtdışında tutar.

Ağır çekimde tren kazasına, içinde yolcu olarak tanık oluyoruz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uncategorized

Halkbank’ın hata algoritması çalışmadı mı?

Ankara toplumu kötü olan her şeyde “dış güçlerin saldırısı” biçimindeki komplolarla açıklamaya öyle alıştırdı ki; bir bankanın internet kurlarının teknik bir nedenle piyasa dışı kalması bile başka türlü açıklanamaz oldu.

Halkbank düşük kur ilan ederek birilerine çıkar sağlamış olamaz. Çok belli ki algoritmada, “piyasa fiyat süzgeçlerinde” bir hata meydana gelmiş.

Bankaların internet kurları uluslararası piyasada geçen kurlara endekslidir. Reuters ya da Bloomberg’de geçen kurlara ya da faizlerin kaynağı da “matching” denilen otomatik alım-satım brokerları, bankalar, yatırım şirketleridir.

Zaman zaman yanlış ya da hatalı kotasyonlar girilmiş olabilir. Eğer kendi internet sitesinde müşterilerine döviz alım-satım kuru ilan eden banka güvenlik algoritmasını iyi kurgulamamışsa bunu müşterilerine yansıtabilir. Ucuzdan satıp, pahalıdan da alabilir.

Türkiye’de piyasa açıkken hatalı kur geçmesi zor. Anında yeni kur ya da fiyat geçer. Hatalı kur, yanlış kotasyon çoğunlukla Türkiye’de piyasa kapalı iken, bu piyasaya uzak  mali piyasa “dealer”ı, “trader”ı tarafından girilir. Bu hata hemen de fark edilmeyebilir.

Türkiye’de ise bankaların en zorlandığı zamanlar iç piyasanın kapalı olduğu zamanlardır. Hem piyasa fiyatlarına uzak kurların potansiyel olarak geçme olasılığına karşı, hem de sığ piyasa koşullarında yüksek dalgalanma olduğu için Türkiye’de bankalar geniş bir alış-satış kuru ilan ederler. Başka da çare yoktur. Bazen bunu bilmeyenler “banka bize dövizi çok yüksekten satmak istiyor” ya da “düşükten almak istiyor” diye yakınırlar.

İç piyasaların kapalı olduğunda; geceleri, hafta sonları, resmi tatillerde piyasalar kapalı olsa da uluslararası piyasalarda TL için kur ilanı yabancı kuruluşlarca durdurulmaz.

Piyasa sığ olsa da fiyat vardır. Ama içeride bankalar temkinli olmak için marjı açarlar, güvenlik algoritmaları koyarlar.

Örneğin piyasa açıkken en son dolar kuru 6.5 geçmiş iken diyelim ki gece yarısı 4.5 gibi bir kur girildi ise internette kur ilan eden bankanın kendi iç algoritması örneğin şöyle çalışmalıdır; “eğer uluslararası piyasa kaynağından gelen kur (faiz) en son iş gününde geçen kurdan yüzde 2 (ya da daha geniş bir marj) farklı ise alım-satımı durdur, kur ilan etme; 15 dakika bekle, sonra yeniden kaynağı kontrol edip fiyat yayımla”

Bu tür piyasa dışı fiyat, kur ya da faiz kotasyonu yerel piyasanın kapalı olduğu anlarda gelebilir. Bunun için de algoritmalar yazılır. Bunu birçok banka yapıyor.

Buradan “bizim bankalarımıza operasyon çekiliyor” saçmalığına gidilmez.

Halkbank’ın başına gelen de eğer “hacklenme” değilse olasılıkla böyle bir durum. Algoritma karışmış, çalışmamış ya da önceden öngörülmemiş bir fiyat geçtiğinde ne yapacağını bilememiş olabilir.

Ucuz döviz alanlara ne olur?

Banka bu işlemleri iptal eder; ısrar eden olursa olasılıkla “sebepsiz zenginleşme” davası ile karşılaşır.

Bir banka şubesinde yerde para bulsanız sonra biri çıkıp düşürdüğünü söyleyerek sizden talep etse ısrar mı edersiniz? Ötesi hırsızlığa girer.

Halkbank olayının en kötü tarafı şu; açıklamada “dış kaynaklı 3. parti yazılımdaki sistemsel ve operasyonel hata…” sözleri ile yapılması. Topu “dış kaynağa” atınca hata ortadan kalkıyor mu?

Hatadan çok öte hataya nasıl yaklaşıldığı, hatanın nasıl açıklandığı çok daha önemli.

Hatanın telafisi olur. Tüm işlemler geri alınır; hatayı yapan hesap verir.

Ama hatayı “dış güçlerle” açıklama sersemliği hepimize kalır.

Uncategorized

“Ekonomik savaş” söylemi ve sonuçları

ABD ile diplomatik kriz doğal olarak mali piyasaları tedirgin ederdi; etti de.

Ancak bu krize gelen kadar ekonominin zaten “adı konmamış” bir krizde olduğu herkesin malumu.

Dolar kuru 4.90’da iken kriz yoktu da 5.5-6 hatta bugünkü gibi 6.5’e gelince mi kriz oldu?

Dışa açık bir ekonomi iseniz sermaye hareketleriniz serbest ise ABD gibi bir ülke ile diplomatik kriz yaşıyorsanız sermaye kaçar. Kaçarken de kur yükselir. Zira sizin hikayenize gelmişse; getirdiği dövizleri baştan bozdurup tahvilinizi ya da hisse senedinizi satın almıştır. Hem bu varlıkların riskini, hem de sizin paranızın riskini almıştır.

Diplomatik kriz çıktığında da varlıklarını satarak dövizine dönmek ister; bu da kuru yukarı iter. Şimdi buna “TL’yi aşağı çekmek için manipülasyon yapıyorlar” denmez.

Hakkıdır; tahvilini ya da hissesini satar; aldığı TL’lerle dövizini alıp transfer eder, çıkar.

Şimdi içeride kalıp da döviz kuru riskini ortadan kaldırmak için swap yapanın önünü de keserseniz “örtülü sermaye kontrolü” olarak görülür. Nitekin perde arkasından konuşuyorlar da.

Siyasetçiler kötü ekonomik koşulları ABD ile çıkan diplomatik krize yıkmak için “ekonomik savaş ilan ettiler”, “kuru kurşun gibi kullanıyorlar” diyerek politik sorumluluğu ABD’ye ve Trump’a havale etmek isterken bir şey daha oluyor; bu söylemden korkan yurttaşlar dövizlerini bankalardan çekiyor.

Zeten baskıyla yaratılan tek seslilik ortamında “fısıltı gazetesinin” yolunu açmıştı siyasetçiler; sokakta yayılan fısıltı ile tedirginlik yayılırken bir de “bize ekonomik savaş ilan ettiler” türü açıklamalar vatandaşı iyice tedirgin ediyor.

 

Ekran Resmi 2018-08-31 15.32.38

 

27 Temmuz-24 ağustos arası dönemde bankalardaki döviz mevduat hesaplarında 7.9 milyar dolarlık azalış var. Tek başına 17 Ağustos’la biten haftada 7.5 milyar dolarlık azalış dikkat çekiyor.

Ne olmuş? Dolar kurunun 7’ye vurduğu hafta vatandaş döviz mi bozdurmuş? Böyle olmadığını görüyoruz. Nereye bakarak? TL mevduatlara bakarak. Aynı 1 aylık dönemde, TL toplam mevduat 25 milyar artmış. Yani 4.4 milyar dolar karşılığı (vadeli TL mevduat artışının karşılığı da 1.4 milyar dolar ediyor). Bu TL mevduat artışının da yüzde 67’si vadesiz mevduat artışı. Özellikle de bayram öncesi hafta devletin bankalara emeklilere ikramiye ve maaş ödemesi için geçtiği fonlardan oluşan bir akımın olduğu dönemde olmuş. Özeti şu; vatandaş döviz bozdurmamış, dövizi çekmiş.

Bunun böyle olduğunu teyit eden başka bir kanal da Merkez Bankası’nın efektif kasasındaki 1.1 milyar dolarlık azalış. Yani Merkez Bankası kasalarında her zaman bulundurduğu yabancı para efektifleri bu çekilişi karşılamak için bankalara vermiş.

Nitekim Merkez Bankası’nın bu dalgaya karşı döviz cinsi zorunlu karşılıkları serbest bırakması ile bankalar rahatlıkla bu döviz hesabı çekilişlerini karşıladılar. Ancak bu durum sürdürülebilir değil. Önceki yazıda da not düştüğüm gibi; bu defa bizatihi rezerv azalışı bir stigma halini alacak, Türkiye’nin kredi kanalları daha da daralacak.

Ankara siyaseti ekonomideki erozyonu-depremi karşılamak için temel adımları atmak yerine “bize savaş ilan ettiler” söylemini tekrarlayıp duruyor. TL’yi güçlendirecek adımları göremeyen yurttaşlar daha da tedirgin oluyorlar.

Siyasetçiler Trump’ı vatandaşa şikayet etmek yerine TL’yi savunmak için adımları atmalılar; en başta Merkez Bankası’nın elini serbest bırakmalılar.

 

 

 

 

Ekonomi, para politikası, Uncategorized

Merkez neden endişelendi?

Merkez Bankası bugün bir duyuru ile bankalara sağlanan likidite imkanını 13 Ağustos öncesindeki limitlerin iki katı ile sınırladı.

Ekran Resmi 2018-08-29 11.40.48

13 Ağustos’ta limitsiz olarak kullandıracağını ilan etmişti.

Ekran Resmi 2018-08-29 11.56.59

Peki ne oldu da Merkez Bankası birden TL likiditeyi kısma kararı aldı? Daha doğrusu “limitsiz gecelik pencereyi” limitli hale getirdi?

Bunun sonucunu not edelim; “iki katı” limitin üzerinde borçlanma ihtiyacı olan bankalar “geç likidite penceresine” düşecekler yani yüzde gecelik yüzde 19.25’ten yüzde 20.75’e itilecekler.

Peki neden?

BDDK Türkiye’deki bankalara swap limitlerini (yabancı bankalara TL verip, döviz alımında) iyice kısınca TL faizleri yüzde 30’a vurmuştu. Olasılıkla yüzde 19.25’le Merkez Bankası’ndan borç alıp repo işlemlerine akan bir arbitraj yaratılmış olabilir.

Swap piyasasını, zihinlerdeki “TL borçlanıp bununla dolar alıp TL’yi zayıflatıyorlar” zannıyla cendereye alalım derken, bir bakmışsınız swap pazarı “ayağınıza gelmiş”.

Merkez Bankası’nın dünkü TL fonlaması 165 milyar TL ile rekor kırdı. Her ne kadar günün sonunda 8 milyar TL’si geri dönmüş olsa da 157 milyar TL’lik net fonlama da rekor.

Buradan hareketle olsa gerek “hımm, demek ki BDDK’nın swapla sıktıkları bize geldi; o zaman bunu da kısıtlarız” mekanizması çalışmış olmalı. “İhtiyaçtan fazla borçlanma; limitin iki katı alanın var” denilmiş bankalara.

Hala “kulağı tersten” gösterme ısrarı var; finansal aracın fiyatını değiştirmekten kaçınıp, kanallarını daraltmayı marifet bilen “teknokratlar” iyi bir iş yaptıklarını zannediyorlar.

Olan şu: Swap piyasasını altüst ederek, riskini azaltmak isteyenleri CDS gibi alanlara sürükleyip, buradaki risk primlerinin patlatılmasıyla son buldu.

Stigma şu: CDS primleri patladığından, artık Türkiye kredi fiyatlamalarına bakmayıp “uzak dur” atmosferine yol açılıyor. Bunun da ödemeler dengesinde “Sudden stop” denilen bir sermaye akışı duruşuna yol açması muhtemel.

Merkez Bankası TL’yi savunmak için, “bir cisim gibi çarpmak üzere” yaklaşan enflasyona karşı kalkanları açmak yerine “miktarı daraltarak” etkili olacağını sanıyor. Uzun vadeli tahvil pazarında işlem ve fiyat oluşmadığı günlerden geçiliyor.

Hani “sadeleşmeye” geçilmişti? Şimdi yeniden aynı yollardan geçiliyor…

Tüm bu olanlarla Merkez Bankası’nın döviz ve altın rezervleri düşüşe geçti.

Muhtemeldir ki Merkez Bankası’nı da endişelendiren bu oldu: Beklediğinden daha fazla rezerv kaybı ve TL’nin değer kaybının durmaması.

13 Ağustos’la başlayan rezerv azalışı devam ediyor ki buna Merkez Bankası’nın döviz ve altın zorunlu karşılıkları serbest bırakma kararı ile de bilinçli olarak yol verildi.

Banka 6 Ağustos’ta aldığı kararla 2.2 milyar dolar, 13 Ağustos’ta aldığı kararla 6 milyar dolar döviz 3 milyar dolar altın karşılığı serbest bırakma kararı almıştı.

6 Ağustos-24 Ağustos arasında; 7.8 milyar dolar döviz rezervi, 2.3 milyar dolar (50 ton) altın rezervi azalışı ile toplam 10.2 milyar dolar rezerv azalışı oldu.

Bayram tatili bitip de piyasalar açılıdığında rezerv kaybının devam ettiği görülüyor.

2 günde; 27 ve 28 Ağustos günlerinde kabaca 5.2 milyar dolarlık rezerv kaybı olmuş.

Böylece 3-28 Ağustos’ta toplam rezerv kaybı 15.4 milyar dolara ulaştı.

3 Ağustos’ta 102.9 milyar dolar olan döviz ve altın rezerv toplamı, 28 Ağustos günü kabaca toplam 88 milyar dolara gerilediğini hesaplıyorum.

Ankara’dakiler TL’yi savunmak ve faizleri artırmak yerine rezerv kaybına razı olmuş görünse de bu durum sürdürülebilir değil.

O halde neden seyrediliyor? Neden daha fazla bedel ödeniyor?

Kasım ayından bu yana Merkez Bankası rezervlerinin yüzde 25’ini kaybetti.

Seçim kararı alındığından bu yana ise yüzde 22’sini.

Tek başına rezerv kaybı bile TL’nin değer kaybı için bir “stigma” halini alabilir.

“Dış güçler”, “ekonomik savaş” bahanesini bırakıp TL’yi savunmak için çok geç olmadan adım atılmalı…

 

Ekran Resmi 2018-08-29 18.07.40

 

 

 

 

Ekonomi, enflasyon, gündelik iktisat, para politikası, Uncategorized

Emisyondan al haberi…

Emisyon, Merkez Bankası’nın piyasaya sürdüğü TL banknot (kağıt para) miktarıdır. Bankalar müşterilerinin belli dönemlerde artan nakit para taleplerini karşılamak için; bayramlar, tatiller, hafta sonları, maaş ödeme günlerinde yeterince TL bulundururlar.

Bankalar Merkez Bankası’nda tuttukları mevduat hesaplarından nakit çekip, ATM’lere yüklerler ya da şube kasalarında tuttukları TL banknot miktarını yükseltirler.

İyi bir örnek Kurban Bayramıdır; kurbanlık satın almak için cepte nakit para bulundurma ihtiyacı yükselir.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre  “2017’de 817 bin 805 büyükbaş, 2 milyon 720 bin 271 küçükbaş hayvanın kurban olarak kesildi. 2018 Kurban Bayramı’nda da yaklaşık 850 bini büyükbaş, 2 milyon 800 bini küçükbaş olmak üzere 3 milyon 650 bin baş hayvan kesileceğini tahmin ediyorlar.

2018’de kurbanlık fiyatlarının küçükbaşlar için ortalama bin TL, büyükbaşlar için de  ortalama 7 bin TL olması bekleniyordu.

Bu durumda; küçükbaş kurbanlık almak isteyenlerin cebinde bulunması gereken toplam TL banknot miktarı 2.8 milyar TL, büyükbaşlar için de yaklaşık 6 milyar TL gerekiyor. Kaba bir hesapla kurbanlık talebi için toplamda ise 9-10 milyar TL’ye yakın nakit TL gerekiyor.

Kurbanlığını satanlar bu nakitleri bayram dönüşü bankalarına yatıracaklar. Böylece de piyasaya çıkan emisyon hızla çekilecek.

Emisyon, sadece kurbanlıklar için değil aynı zamanda bayramın 9 günlük tatile dönüşmesi nedeniyle tatilcilere de nakit gerektiği için artıyor.

2018 Rekor emisyon artışı

Bu yıl Kurban Bayramı öncesinde emisyon ortalama 145 milyar TL seviyesinde seyrederken 180 milyar TL’ye çıktı. Geçmiş bayramlara göre rekor artış: 15 gün önceki seviyesine bakarak yüzde 22.

 

Ekran Resmi 2018-08-25 23.48.58

 

Peki ne oldu da son dört yılın en yüksek emisyon artışı gerçekleşti?

Her bayram öncesinde “kamuda öne çekilmiş maaş ödemesi” yapılıyor. Ama bu defa emeklilere verilen bayram ikramiyelerinin ödenmiş olmasının da önemli etkisi var. Yaklaşık 11 milyar TL’lik kısmı buradan geliyor. (Güncelleme ile eklendi)

2016’da haftanın 4 iş gününe yerleşen, 2017’de 30 Ağustos Bayramı ile birleşen 6 günlük bir Kurban Bayramı geçirmişiz.

Bu yıl 9 günlük kesintisiz blok tatilin etkisi mutlaka var. Ama unutmayalım; satın aldığımız her mal ve hizmete geçen yıla göre ortalama yüzde 15.8 (Temmuz ayındaki yıllık tüketici enflasyonu baz alınarak) daha fazla ödüyoruz. Sadece gıda harcamalarımıza yüzde 20 daha fazla, konaklama hizmetlerine yüzde 16.8 fazla ödüyoruz.

Haliyle cebimizde taşıdığımız nakit paraya olan talebimizdeki; yani emisyondaki artış da yüzde 22 oluyor.

Ekran Resmi 2018-08-25 23.37.45

 

Güncelleme:

Bu yazıyı paylaştıktan sonra gelen yorumları görünce birkaç noktaya değinme ihtiyacı ortaya çıktı.

Birincisi; “ATM’ler hep gıcır para verdi” yanıtları gördüm. Doğrudur; ilave nakit ihtiyacı karşılanırken doğal olarak basılmış ama dolaşıma hiç çıkmamış banknotlar olması çok normal. Enflasyon, nüfus artışı, ekonomik büyüme, artan ticaret hacmi derken ilave nakit ihtiyacını karşılamak için banknot matbaasında basılan ve depolarda duran nakit paralar piyasaya sürülüyor. Bu “sürüş” karşılıksız değil.

İkincisi; “karşılıksız para mı basılıyor?” soruları gördüm. Hayır; bankaların Merkez Bankası’nda tuttuğu mevduatlardan nakit çekerek ATM’lere koyduğunu yazdım. Biz nasıl bankadaki hesabımızdan ATM’ler aracılığı ile nakit çekiyorsak; bu nakitler de Merkez’deki bankaların hesabından geliyor. Merkez Bankası kendinde bankalarca tutulan mevduat hesabındaki bakiyeyi azaltıp nakdi bankalara veriyor. Böyle piyasaya çıkan paraya karşılıksız denemez.

İkinci güncelleme:

Bu yazıyı okuyanların bir kısmı “para basma” ile “banknot basmayı” karıştırıyor.

Biz nakit talep ediyorsak Merkez Bankası piyasaya ilave kağıt para sürer. Bu “para basmak” değil, banknot basıp ihtiyacı karşılamaktır.

“Para basmak” genelde merkez bankalarının “karşılıksız para basmasına” ya da karşılığında varlık olmadan “hükümete kredi açarak” piyasaya para sürülmesine atfedilen bir tanımdır. Bu para da hane halkı tarafından talep edilen bir para değildir. Para arzını artırarak yapılan bir genişlemedir. Enflasyonist olan da budur.

 

 

 

 

 

Ekonomi, para politikası, Uncategorized

Krizde hasar raporu

Ankara siyaseti ABD ile olan siyasi krizi hemen ekonomiye yamayıverdi; sanki ekonomide herşey güllük gülistanlıkmış gibi “ekonomik saldırı nedeniyle” işlerin bozulduğu söylemi seslendirildi.

Oysa henüz ABD krizi çıkmadan döviz kuru zaten 4.80 seviyesine çoktan gelmişti.

ABD krizi öncesine kadar bize anlatıldığı gibi ekonomi güçlü ise neden böyle oldu?  Neden önlem alınmadı?

Sahi bu bir ekonomik saldırı ise ve dediğiniz gibi ekonomi güçlü ise paramız neden bu denli değer kaybetti? Ya da şöyle soralım: Paramızı neden korunaksız bıraktınız? Madem saldırı var neden TL’yi savunmak için önlem almıyorsunuz?

Şimdi hemen şu söylenebilir: BDDK Türk bankalarının yabancı bankalara “TL verip-döviz borçlanmasını” (Swap işlemlerini) sınırladı. Önce bu işlemlerin özkaynaklara oranını yüzde 50’ye, sonra da yüzde 25’e çekti.

Siyasetçiler halka “paramıza saldırı var” şeklinde anlatıyor ve BDDK da bu yolda ilerliyor. Bu büyük bir hata.

Anlatayım.

Swap işlemlerine limit koyma: “Paramıza saldırmak için döviz alıyorlar; bunun için de TL borçlanıyorlar. O zaman biz de bunların önünü keselim; Türk bankaları yabancı bankalara TL vererek onlara döviz alma ve kuru yukarı itme fırsatı vermesin” kafası bu.

Oysa daha önceden döviz bozdurarak Türkiye piyasasına girip TL varlık satın almış bir yatırımcı düşünün; TL değer kaybediyor ve siyasetçisinden bürokratına, en kötüsü de Merkez Bankası seyrediyor. Hem TL cinsi varlığın piyasa riskini almışsınız (Tahvilse faiz riski, hisse senedi ise fiyat riski) hem de kur riski almışsınız. Böyle çalkantı dönemlerine TL varlığınızı satacak likidite bulamayabilirsiniz; o yüzden TL varlığını satamayan kur riskini azaltmak için döviz satın alır. Muhtemelen yabancı oyuncular da bunu yapmaya çalıştı. Belirsizlik ve siyasi krizde bu olur: risk azaltmak, riski ortadan kaldırmak için yabancılar döviz satın alır.

Eğer siz otorite olarak bu kapıyı daraltırsanız; hem içeride “tutuklu kalan” yatırımcı bir daha gelmez, hem de potansiyel yatırımcı girmez.

Olan biten şu; “Merkez Bankası faiz artırmasın” diye “yan yollara” girildi yine. Evet ilk adımı attığınızda etkili olduğunu düşünüp biraz daha sıkıştırırsınız ama bu defa yan dallara zarar verirsiniz.

Swap ile TL borçlanamayan yatırımcı ne yapar? Ya TL varlıklarını satmaktan başka çare bulamaz, ya da repo yapar. Yani tahvil ya da hisse senedini rehnederek TL bulur. Nitekim BDDK swap limitini yüzde 25’e düşürünce böyle oldu: 2 yıllık tahvillerin yüzde 28’e, yıllık faizlerin de yüzde 30’a vurduğunu gördük. Borsa’da da satış dalgasına…

Kısa vadeli TL faizine dokunmadan kuru sıkıştıralım derken, hem kura çok faydası olmadı; hem de uzun vadeli faizler patladı. Hem de CDS risk primleri 500’ü geçti.

Bir uzman yazıyordu Twitter’da: CDS risk priminin 500’ü geçmesi “default” olasılığını yüzde 28 gösteriyor diye. Peki bu tabloya neden izin veriyor Ankara? Faizi yükseltmeme takıntısı pahalı bedeller ödetiyor bize.

“Kısa vadeli faiz” adı üzerinde kısa vadelidir. En çok ne hasar verir? diye sorulsa uzun vadeli faizin yükselmesi derim. Zira 10 yıllık tahvil faizi yüzde 22’ye çıkıyorsa bunun borçlanıcıya maliyeti 10 yıl boyunca yıllık yüzde 22 ödemek demektir.

Oysa kısa vadeli faizi yüzde 25’e çekmiş olsaydınız; örneğin 6 ay sonra belki indirecektiniz. Hadi siz deyin ki 1 yıl orada kalsın. 10 yıl boyunca değil.

Rezerv kaybı iki haftada 10 milyar dolar 

Peki ekonomideki zayıflık ve kırılganlığın üzerine tüy diken ABD ile olan siyasi krizin son bir haftada rezervlere etkisi ne oldu?

Merkez Bankası kriz karşısında zorunlu karşılıkları indirerek bankalara döviz ve TL likidite sağlamak için doğru kararlar verdi.

6 Ağustos’ta aldığı kararla zorunlu karşılıkları aşağı çekerek 2.2 milyar dolarlık dövizin bankalara dönmesini sağladı.

13 Ağustos tarihinde de ilave indirimler yaptı. Açıklamasında, “değişiklik ile finansal sisteme yaklaşık 10 milyar TL ve 6 milyar ABD doları ile 3 milyar ABD doları tutarında altın cinsinden likidite sağlanmış olacaktır” denilmişti.

Merkez Bankası bilanço verilerinden yaptığım hesaba göre;

10-17 Ağustos haftası Merkez Bankası toplam rezervleri 8.5 milyar dolar azaldı. Bunun ne kadarının altın, ne kadarının döviz olduğunu henüz bilmiyoruz.

Böylece 3-18 Ağustos arası 15 günde bankanın döviz ve altın rezerv kaybı toplam 10.1 milyar dolara ulaştı.

Yaptığım hesaba göre Merkez Bankası’nın toplam altın ve döviz rezervleri 17 Ağustos itibariyle 92.7 milyar dolara geriledi. 3 Ağustos haftasında 102.9 milyar dolardı.

Şimdi “Katar’dan 15 milyar dolar geliyor”, “Katar Merkez Bankası ile 3 milyar dolarlık swap anlaşması” haberlerini bu tablo bütünlüğü içinde okumak gerekiyor. Katar Riyal verecek, biz de Katar’a TL vereceğiz; e sonra? Bunun anons etkisinden öte anlamı yok.

Katar kendi Riyalini bize verecek, biz onlara TL vereceğiz; eğer karşılıklı ticaret artarsa. Ötesi yok.

Sonuç olarak TL’nin savunulabilmesi için resmi faiz oranlarının yukarı çekilmesi ve ekonomik önlemler paketi gerekiyor. Bana kalırsa güven artırıcı bir yola girilmesi gerekiyor. Bu da demokratikleşme, yargının siyasetin gölgesinden çıkarak hukukun üstünlüğüne yol alınmasıyla mümkün.

“Para geldi”, para geliyor” haberleri ile sadece birkaç gün satın alınabilir.

 

Ekran Resmi 2018-08-20 17.48.33

 

Uncategorized

Kurumlar çökünce ne oluyor?

13 Temmuz Cuma günü Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) “içeriden öğrenenlerin ticaretini” süreli olarak serbest bırakma kararı aldı ve sosyal medyadaki tepkiler üzerine 15 Temmuz Pazar günü bu kararını iptal ettti.

Ben de 16 Temmuz pazartesi bu kararı eleştiren bir yazı yazdım ve yazı günümde (17 Temmuz) yayımlanmak üzere Hürriyet gazetesine yolladım.

Gazete yönetimi bana bu yazıyı basamayacaklarını söyledi. Ben de yazmayı bıraktım.

Bana söylenen gerekçe “biz halka açık bir kurumuz, SPK denetimine tabiyiz”. Bunun anlamı “SPK ile işimiz var” demekti.

Gazeteyi kamu bankalarından aldığı borçla satın alan Demirören Grubu’nun SPK ile “işinin” ne olduğunu Cumhuriyet’in bugünkü haberinden “şıppandanak” anlıyoruz: “SPK’den Demirören’e 264 milyonluk kur muafiyeti”

 

Özetle şöyle olmuş: Demirörenler halka açık olan Hürriyet Gazetecilik şirketini Doğan Grubu’nda satın aldıklarında borsada işlem gören halka açık kısım için de çağrı yaparak satın alma teklifi yapması yasal bir zorunluluktu. SPK Demirörenlere muafiyet getirmiş. Böylece 264 milyon TL’lik bir “kıyak” yapılmış. Demirörenler çağrı yaparak bu kadar bedeli ödemekten kurtulmuş.

“İnsider trading” iznini normalmiş gibi topluma sunan SPK, asıl işi küçük yatırımcıyı korumak iken “büyük yatırımcıya” şimdi de bu muafiyeti sağlamış. Hiçbir gerekçeyi de kararına iliştirmemiş.  Muafiyet koşulları belli.

Sermaye Piyasası Kanunu’nda yazılı “Pay alım teklifi zorunluluğu” başlığı şunu söylüyor:

“MADDE 26 – (1) Halka açık ortaklıklarda yönetim kontrolünü sağlayan payların veya oy haklarının iktisap edilmesi hâlinde diğer ortakların paylarını satın almak üzere teklif yapılması zorunludur. Pay alım teklifinde bulunulmasına ve pay alım teklifinde bulunma zorunluluğundan muafiyete ilişkin usul ve esaslar Kurulca belirlenir.”

 

Peki muafiyet ne içeriyor?

SPK’nın 2014’te yayımlanan Pay Alımı Tebliğ’ne göre; bu muafiyete uygun bir durum da yok.

Ekran Resmi 2018-08-19 15.22.30

Cumhuriyet’teki habere dönelim:

“Hürriyet Gazetecilik için çağrının 17 Temmuz’da yapılması gerekiyordu. Kararın bir ay gecikmeli çıkması yatırımcıyı mağdur eden bir diğer gelişme oldu. Bir analist, Hürriyet Gazetecilik’te Demirören Grubu’na yüzde 77 hisse devri gerçekleştiğine ve şirketin tüm yönetim kurulunun değiştiğine dikkat çekerek SPK ’nın ilgili maddesinin çok açık olduğunu söyledi. Gerekçe sunulmadan gelen muafiyetin dava konusu olabileceğine dikkat çeken aynı analist “Normal şartlarda muafiyet için şirketin borca batık olması gerekir. Ancak böyle bir durum görünmüyor. Hiçbir gerekçe sunulmadan muafiyet geldi. Küçük hissedar dava açabilir, açtığı takdirde Demirören’in çağrı yapması ihtimali yüksek” dedi.”

Hangisine yanalım? Kurumların çökmesine mi, küçük yatırımcıların gözünün içine bakarak yapılan usülsüzlüğe mi?

Sonuç: Borsadaki son 5 güne aşağıdaki grafiklere bakıp siz karar verin…“Küçük yatırımcıya” ne olmuş?

Ekran Resmi 2018-08-19 16.20.50

Ekran Resmi 2018-08-19 16.21.02

 

 

SPK’nın “içeriden öğrenenlerin” ticaretine izin veren kararı neydi?

13 Temmuz Cuma günü Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) “içeriden öğrenenlerin ticaretini” süreli olarak serbest bırakma kararı aldı ve sosyal medyadaki tepkiler üzerine Pazar günü bu kararını iptal ettti.

Bu karar iptal edilse de bir “kara leke” olarak Türkiye sermaye piyasalarına yerleşti. Denetleyici ve düzenleyici piyasa otoritesinin dünyanın en yüz kızartıcı işlemlerine yol vermeye kalkması, herhangi bir anda benzer bir “atipik” karara imza atma potansiyelini su yüzüne çıkardı. Bu skandal bir karardı. 17 Temmuz Salı günü yazdığım ama yayımlanmayan yazıda bu konuyu eleştiriyordum.
Bir paragraflık kararla “insider trading”e izin veren, sonra iki gün sonra yedi paragraflık kararlar iptal eden ama hala yaptığı işin doğru olduğunu, vahametini anlamamış bir otorite, sermaye piyasalarına olan güveni sarsmıştır. Ankara’dan, SPK’nın kendi uzmanlarının bile bunu eleştirdiği, ekonomi yönetiminin de “küplere bindiği” bilgisi akıyordu.
Sermaye piyasası yatırımcılarının haklarını koruması gereken Kurul, zaten borsayı bir “kumarhane olarak” gören bireylere kötü bir mesaj verdi. Hiçbir deneyimli uzmanın onaylamadığı bu karara dair gelen sorular ise hep şu yönde oldu; “kime yarar sağlanacaktı?”, “yapılan bir işlemi mi aklamaya çalıştılar?”. Bu tür soruların gelmesi bile güvenin sarsıldığını gösteriyor.
Cumhuriyet savcıları kamu adına, yasalarda suç sayılan fiilleri soruşturup yargı sürecini çalıştırırlar. Hiçbir savcı çıkıp da “Ceza yasasındaki şu maddeyi bir ay boyunca suç sayıp dava açmayacağım” demez, diyemez. SPK’nın yaptığı tam da buydu.

Yayımlanmayan yazım:

 

SPK: Skandal Piyasası Kurulu

Cuma günü Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından yapılan açıklamayla, borsada içeriden bilenlerin ticaretine “süreli göz yumma” kararı akıl alır gibi değildi. Pazar günü iptal edildi.

Yasada suç olarak tanımlanan konu şu; hisseleri borsada işlem gören şirketin ortakları, üst yöneticileri, bunların çocukları ve hatta aynı evde yaşadıkları kişilerin, yani şirkete dair kamuoyuna duyurulmamış bilgiye sahip olabilecek kişilerin bu bilgiler açıklanmadan yapacakları hisse alımları “piyasa bozucu eylem” olarak tanımlanıyor. Buna “içeriden öğrenenlerin ticareti” (insider trading) deniyor. Yasadaki madde SPK tarafından tebliğle düzenleniyor.

Cuma günü SPK şu kararı aldı; “piyasa bozucu işlem” olarak tanımlanan işlemler, yani “içeriden öğrenenlerin” hisse alımlarının 30 Ağustos’a kadar bu tebliğdeki “piyasa bozucu işlem” kapsamında değerlendirilmemesi kararlaştırıldı.

Yani hisseleri borsada işlem gören herhangi bir şirketin patronu, üst düzey yöneticisi kamuoyuna, yatırımcılara açıklanmamış bir bilgiye sahip olarak borsada kendi hisselerini satın alabilecekti.

Örneğin haziran sonu itibariyle bilanço açıklayacak şirketlerin çoğunluk hissedarları ve onların üst yöneticileri, şirketin bilançosunda ne olduğunu biliyorlar. Bu bilançoları açıklamak için 9 ve 19 Ağustos’a kadar süreleri var.  SPK bu hissedar ve yöneticilere demiş oluyor ki; “eliniz serbest” bu kamuoyuna duyurmadığınız bilgilere sahip olarak hisse alımı yapabilirsiniz. Bunun adı tam olarak “skandaldır”.

Sermaye piyasasının en temel güven unsurlarından biri çöpe atılıyordu. Borsanın yüzde 10’a yakın düştüğü ve yatırımcıların karamsar bir havaya kapıldığı ortamda kimin aklına gelmiş merak ediyorum; Türkiye’de kurumlar ve kuralların bir gecede olmayacak bir yere sürüklenebileceğini kanıtlamaya kalkmak?

İşin doğrusu, bu “süreli istisnanın” aklı başında herhangi bir şirket tarafından kullanılma ihtimalini sıfır görüyordum. Zira hiçbir düzgün ve sorumlu davranan şirket “içeriden öğrenen alımı” yapmış olmakla etiketlenmek istemez. Ama bu karar Türkiye’deki sermaye piyasasına kara leke olarak kalacak.

Başka tuhaf tarafı şu; normlar hiyerarşisi içinde, yasa ve kurumun kendi tebliği ile düzenlenmiş bir konuyu, “Kurul kararıyla” askıya almak mümkün değil. SPK bunu yaptı. Tebliğde bunun ilke kararıyla değiştirilebileceğine dair bir atıf yokken, hukuksuz bir karar alınıyordu.

Son günlerde Merkez Bankası yasasında Anayasa’ya göre kanunla düzenlenen bir konu Merkez Bankası başkan ve yardımcılarının görev süresinin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle değiştirilmesiydi. Kurallar hiyerarşisi alt-üst oluyorsa bu tür adımların bizatihi kendisi “piyasa bozucu” oluyor.

Sermaye Piyasası Kurulu, cuma günü bu kararı aldıktan iki gün sonra pazar günü yeniden toplanarak bu kararı kaldırdı.

Açıklamada, Kurulun bu kararı almasına “pay alım işlemlerine ilişkin belirsizliklerin ortadan kaldırılması amacıyla piyasadan gelen talep üzerine alınmıştır” deniliyordu. Hangi aklı başında şirket sahibi ya da yöneticisi “insider trading” damgası ister ki?

SPK’nın kendi kılavuzu olan yasasının birinci maddesi, “yatırımcıların hak ve menfaatlerinin korunmasına” işaret diyor. Ama Kurul “piyasadan gelen talep” diyerek kim oldukları bilinmeyen bir gruba atıf yapıyor. SPK bu skandal kararı alma amacını borsada işlem gören şirketlerin paylarının ve yatırımcılarının desteklenmesi” imiş.

SPK’nın skandal kararı kaldırma açıklaması da evlere şenlik; özetle “yasadaki suç duruyor, değiştirmedim” diyerek aklımızla dalga geçiyorlar. Yasadan hareketle kendi hazırladığı tebliğde sınırlarını çizdiği “piyasa bozucu işlem” saydığı eylemi, yeni tebliğ çıkarmadan Kurul kararıyla “saymayacağım” diyen kim?

Pazar günkü SPK açıklaması şahikalarla bitiyor; skandal kararı açıkladıktan sonraki tepkilere işaret ederek bu kararı kaldırma gerekçesi “Kurul Kararı’nın kamuya açıklanmasının ardından oluşan spekülasyonlar ve yaratılan olumsuz algının; mezkûr Kurul Kararı ile piyasaya sağlanması umulan faydaların ortaya çıkmasına mâni olacağı” değerlendirilmiş.

Yani karar doğruymuş da tepkilerle “olumsuz algı” yaratılmış. Doğru ise neden iptal ediyorsunuz?

Konuştuğum deneyimli sermaye piyasası uzmanları, bu kararın piyasanın kurumsal temsilcisi olan Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği’nin fikri bile sorulmadan alındığını anlatıyorlar.

Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz; liyakate, uzmanlığa ve deneyime göre atamalar yerini sadakate bıraktığında, sağduyu ve akıl yerini kulağa üflenenlere bırakıyor.

Türkiye’nin “dış mihraklara” ihtiyacı yok; ekonomik koşulların yokuşa vurduğu bir süreçte Merkez Bankası yasasına dokunmak, sermaye piyasasına güveni çöpe atacak kararlara imza atmak yeterince “paçadan çekiyor”.

 

 

Ekonomi, Uncategorized, İfade özgürlüğü

Tek seslilik ekonomiye ne yapıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “100 günlük icraat planını” açıklarken, konuşmasının hem ortasında hem de sonunda ısrarla vatandaşların yastık altından döviz ve altınlarını çıkarıp bozdurmalarını istedi. Bunu daha önce de seslendirmişti.

“Bir ekonomik savaşla karşı karşıyayız. Hiç endişe etmeyin, biz bu savaştan da galip çıkacağız” dedikten sonra “Milletime diyorum ki, yastık altından gelin dövizlerini çıkartın. Dolarlarınızı avrolarınızı çıkartın, altınlarınızı çıkartın. Gelin bunları TL’ye nakde dönüştürün. Yerli ve milli direnişinizi tüm dünyaya karşı ortaya koyun”

Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan neden ısrarla bunu tekrarladı? Anlatalım:

Bir süredir küçük tasarrufçudan iş insanlarına kadar birçok kesimde kaygılı bir durum var. Fısıltı kanalından yayılıyor.

Ankara’da bürokrat ve bakanları da kaygılandırdığı çok açık. Haksız da değiller. Bu yüzden fazla da ön plana çıkarmadan, doğru mecralarda kamuoyunu ikna etmek için ağırbaşlı biçimde sürekli mesaj veriyorlar; “sermaye kontrolü olmayacak”. Ben de aynı fikirdeyim; hiçbir hükümet isteyerek bu yola gidemez, gitmez.

Ancak sokaktaki kaygıların yayılması ve söylenti biçiminde “fısıltı gazetesi” yoluyla yayılmasının tek bir nedeni var; toplum katmanlarında, medyanın-gazetelerin gerçekleri yazdığından şüphe edilmesi. Yani “gelişmeler bizden saklanıyor” kaygısı.

Bu kaygının yayılmasını besleyen de iktidarın yarattığı ve medyada boğucu hale gelen “tek seslilik”, kendine muhalif görünen her şeyi linç etme, oto-sansür ve buna bağlı olarak can sıkıcı haberlerin verilmemesi.

Örnek mi; son 14 yılın enflasyon rekoru kırılırken birinci sayfalarda “kibrit kutusu” boyutunda gören yurttaşlar sofradaki yangını, üretimde kullandığı ara malı yüzde 30’a yakın artan sanayici maliyet şokunu çok iyi bildiğinden “gazetelerin olumsuz gelişmeleri küçük gösterme” ya da “göstermeme” duruşunu bu açıdan okuyor; şu düşünce beliriyor: “günlük akışta belirgin biçimde gördüğümü medyada göremiyorum; olaylar bizden saklanıyor”.

Buna ilave olarak bir “sersemletici” tarafı da, hükümetin bizatihi kendisinin, olan biten kötü gidişatı “dış güçlerin oyunu” olarak sunması. Döviz kuru mu yükseliyor, “dış güçlerin oyunu”. Merkez Bankası’nın TL’yi savunması için faiz mi artırması gerekiyor “faiz lobisinin oyunu” olarak sunuldu.

Ortalama bilgi sahibi yurttaşların zihnine bir taraftan sunulan, “birtakım güçler ülkemize oyun oynuyor” teması iken, diğer taraftan zihinlerde “ne yazık ki hükümetimiz bununla baş edemiyor” çıkarsaması yapıyor.

“Bizim bilmediğimiz şeyler oluyor, gazeteler yazmıyor bunu” algısı ile “dış güçlerin oyunu ile kur yükseliyor, hükümet de baş edemiyor” kanısı birleşiyor, her kesimden şu üç soru ardı ardına soruluyor; “sermaye kontrolü gelir mi?”, “mevduatımıza el konur mu?”, “döviz hesabımız sabit kurdan TL’ye çevrilir mi?”

Bana sorulduğunda bunların hepsine “Hayır” dedim. Savaş, seferberlik, ağır ekonomik bunalım dışında hiçbir iktidar isteyerek, planlayarak bu kapıyı açmaz, mevcut hükümet de isteyerek yapmaz. Ancak kötü yönetilirse işin geleceği son durağın “acı reçete” olacağı da açık.

OHAL altında o kadar keyfi kararlar alındı ki; yurttaşların, yukarıda aktardığım zihin bulanıklığı ile o üç soruyu ardı ardına sorması birbirini izledi. Son 3 aydır birebir sohbetlerde, konferanslarda “ekonomi” denince ilk karşılaştığım sorular bunlardı.

Peki ne oldu? Olan şu; bankacılık sisteminde son 13 haftada (3 ay demek bu), mevduat artışı yaşanmadı. Olur mu böyle şey? Olmaz. 3 ay boyunca mevduatın artmadığı nerede görülmüş? Döviz hesapları azalırken, TL mevduat çok az artmış.

Seçim kararı alınan haftayı, 27 Nisan’ı 100 kabul edelim; aradan geçen 13 haftada döviz hesapları 96’ya düşmüş (6.3 milyar dolarlık azalış), vadeli TL mevduat hesapları ise 100’den 101’e çıkmış (9.8 milyar TL). Yani kabaca 2 milyar dolar. Peki döviz ve TL mevduatların arasındaki 4.3 milyar dolarlık farka ne olmuş? Çekildiğinden başka bir seçenek yok. Normal koşullarda TL mevduatların en azından dönemsel faizi kadar artacağı varsayılsa kabaca yüzde 4 kadar artmış olması gerekirdi. ama artış sadece yüzde 1.

Haydi vadesiz mevduatı da hesaba katalım; döviz hesaplarında 6.3 milyar dolar azalış varken ki bu kabaca 30 milyar TL karşılığına geliyor, aynı dönemde vadeli+vadesiz toplam TL mevduattaki artış 21. 4 milyar TL (yani 4.5 milyar dolar). Arada hala 1.8 milyar dolar eksik var.

Lafı çevirmeden adını koyalım; mevduat çekilişi olmuş. İster yastık altına, ister yurtdışı hesaplara. Merkez Bankası’nın kasalarındaki “efektif vaziyetine” bakılırsa banka, bu çekilişte bankalara ihtiyaç duydukları efektif takviyesini yaparken kabaca 700 milyon dolar eritmiş.

(Her döviz hesabındaki azalışı “vatandaş döviz bozdurmuş” diye yorumlayanların da şapkayı önüne koyması gerekiyor)

Bunun özeti şu; tek seslilik sanıldığı gibi bir iktidarı koruyup kollayan bir kalkan değil. Tersine “fısıltı gazetesini” çalıştırıp, açık bir ekonomide iktidarın işini zorlaştıracak yere taşıyabilir.

Böyle bir ortamda vatandaşa yapılan “yastık altı döviz ve altınlarınızı bozdurun” çağrısı, tam tersi etki yapar. Zira sokaktaki kaygı o üç soruya odaklanıyorken, “ekonomik savaşla karşı karşıyayız” diyerek “yastık altından çıkarın” çağrısı yapmak kaygıyı artırır.

Petrolü olmayan ve bunu da ithal etmek için dış kaynağa ihtiyaç duyan açık bir ekonomide, siyasi konsolidasyon uğruna toplumu komplo kuramlarıyla besliyorsanız “tek seslilik” kanalı kendine fısıltı kanalını açar. Bunun bedeli de yüksek olur.

Petrolünüz yoksa açık ekonomide hukuksuzluk ve baskı da bir yere kadar.

ugur.gurses@gmail.com

 

Not: İlk yayımında sayılar ve tarihlerde kaymalar vardı. Bunları düzelttim.

 

Uncategorized

Bakan ne söylediğini biliyor mu?

Bakan Nihat Zeybekçi’nin Türkiye’nin dünyanın 15. ülkesi olduğunu söylediğini, bunun da doğru olmadığını yazmıştım.

Bakan Twitter’da şunu yazmış;

Image

Birincisi, doğruları tartışmanın ‘ülkenin sıralamada aşağıda olmasına sevinmek’ gibi itibarsızlaştırılmaya çalışılmasına diyecek söz bulamadım. Bakana göre ‘sevinmişim’ ama yazdıklarından ben utandım.

İkincisi, 15. sırada olduğumuzu kendisi ‘Dünya Bankası verilerine göre’ diye anlatmıştı. Twitter’da Wikipedia’dan IMF sıralamasını bize referans olarak gösteriyor şimdi. http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_GDP_(PPP)

Ama keşke o sayıların kaynağına baksaydı. Ben de kendisinin bize kaynak gösterdiği Wikipedia kaynağına baktım, tabii ki IMF verisi…

Wikipedia’da linki verilen o veriyi açtım, sıraladım bakın ne çıktı:

Image

Türkiye 15. sırada değil, 16 görünüyor. Konuşmasında 1.4 trilyon dediği SGP göre GSYH ise 1.174 milyar. Oysa wikipedia’da IMF sütünuna bakın, orada GSYH 1.400 olarak görünüyor. İşte veriyi doğru kaynaktan almak yerine, Wikipedia’yı kılavuz almanın kötü taraflarından biri de bu.

Ama ilkokullarda bile öğretilen bir hesap ilkesi var; ‘elmalarla armutları karşılaştırmayın, toplamayın’. Dikkatinizi çekecektir; verilerin yılları farklı.

Oysa en itibarlı veri Dünya Bankası’nın tüm ülkelerden topladığı 2011 baz yıllı fiyatlara dayanan SGP hesabıdır.

Bakan bey, danışmanlarına sordursun; en yakın açıklanan SGP verisi hangisi diye, görecek ki Dünya Bankası.

Ben bu tartışmadan üzülerek çıkıyorum; Bakan bey hem dersine çalışmamış, hem de benim Türkiye’nin aşağı sıralamada olmasına sevindiğimi yazmaya kalkıyor.

“Evet yanlış biliyormuşum” dese dünyanın sonu mu olacaktı sanki? Ne oldu bizim Anadolu’nun insanına?

Not:Wikipedia’nın IMF kaynağı olarak gösterdiği link şurada:  http://goo.gl/p4Iock En alttaki excel dosyasını indirin, sıralayın.