2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Hisseli harikalar kumpanyası

Egemen Bostancı ve Haldun Dormen tarafından 40 yıl önce sahneye konan “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, Broadway’de de sahnelenen ilk müzikalimizdi.

Son 6-7 yıldır süregelen, bugünlerde de yine tekrarlanan Ankara kumpanyası şu; işler iyi giderse hissesi hükümete, kötü giderse hissesi “yabancı güçlere” yazılan bir kumpanya var ekonomi yönetiminde.

Döviz açığı olan ülkede, yabancı döviz getirirse “Türkiye’deki cevheri gördüler” haberleriyle hükümet başarısı oluyor; yabancı dövizini alıp çıkarken “paramıza saldıran yabancılar” oluyorlar.

Hatta daha tuhafı; dünyada salgın nedeniyle her ülkede likidite talebi artıyor, yabancı yatırımcılar da doğal olarak mali yatırımlarını nakde çevirip ülkelerine götürüyor. Başka bir ülkede değil, Türkiye’de ülkeyi yönetenler “bize kumpas”, “paramıza saldırıyorlar” diyerek ortalığa dökülüyor. Bir tek bizde.

Bugünün finans dünyası her şeyi oldukça iyi biçimde izliyor. Öyle ki “bize operasyon çekiyorlar” diyenlerin haberi yokken, Singapur’daki bir yatırımcı dünyanın herhangi bir gelişen piyasa ülkesindeki rezerv kaybının, yabancı yatırımcı çıkışının kaç milyar dolar olduğunu iyi biliyor.

Çok profesyonel olmanıza da gerek yok; Nisan sonundaki WSJ haberini okuyan bir Japon, 13 gelişen piyasa ülkesinden Mart sonunda 143.5 milyar dolar çıktığını öğrenmiş oluyordu çoktan. Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) neredeyse her gün gelişen ülkelerden çıkan sermayenin ne olduğunu raporluyor. IIF’in hesaplarına göre, Covid-19 salgını ile 21 Ocak baz alınarak Nisan ayı sonunda gelişen ülke piyasalarında kabaca 100 milyar dolar çıkış yaşanmıştı. Bu çıkış, 2009 krizinden bile daha sert görünüyordu. Mayıs’ın ilk haftasında ise 17 milyar dolarlık bir giriş olduğu da not ediliyor.

Türkiye’den çıkan paranın da kabaca 10 milyar dolara yakın olduğu, rezervlerdeki kaybın da 20 milyar doları geçtiğini görüyoruz.

Parada da salgın

Beklenmeyen bir salgın bu; tüm ülkelerin ekonomileri durmuş ya da sert biçimde yavaşlamış halde. Özellikle dış alem gelirlerine bağımlı olan ülkelerin döviz açıklarının artacağı, bunun da o ülkelerin paralarında değer kaybı yaratacağı çok açık. Basit bir arz-talep ilişkisi. Tüm bunlar, beklentiler piyasalarda, her zaman olduğu gibi erkenden satın alınıyor.

31 Ocak tarihini baz alarak, 5 Mayıs’a kadar gelişen ülke paraları ne kadar değişti diye bakılırsa çıkan tablo şöyle;

En çok değer kaybeden 5 para cinsi, Brezilya Reali, Meksika Pesosu, Güney Afrika Randı, Türk Lirası, Rus Rublesi. Bu paralara karşı dolar yüzde 13 ile yüzde 23 arası bir artış göstermiş.

Kaynak: Bloomberg

Şunu da hatırlatalım; kamu bankalarının 7 gün 24 saat boyunca satışı ile seviye savunması yaptığı operasyonlara karşın dolar TL’ye karşı yüzde 15.6 artmış. Bu kur savunması olmasaydı olasılıkla yüzde 20’lik bir oranda artmış olacaktı.

 Tüm bu tabloda ne Brezilya’da ne de Meksika’da ne Güney Afrika’da ne de Rusya’da iktidar yetkilileri kendilerini ortaya atıp da “paramıza Londra’da operasyon çekiyorlar”, “Koronaya karşı çok iyi bir performans gösterdik, bu salgından çıkınca ekonomik atılım yapacaktık, bunun önünü kesmek için, ekonomimize saldırıya geçtiler” diye mağdur rolü oynamadılar.

Hiç fark etmiyor; ister “Rahip krizi” isterse “Kovid krizi” olsun, her krizde beceriksizlik ve kötü yönetime bahane olarak bir “dış güç” hikayesi dinliyoruz. Daha doğrusu bu propagandanın muhatabı, bu işleri hiç bilmeyen yurttaşlar; oy kaybına karşı bir “düşman” bularak siyasette günü kurtarma çabası yürütenler de, sorumluluklarını yerine getirmedikleri için sonuçlarını dışarıya fatura etme çabasında.

Yurttaşlar olarak bizlerin sorması gereken; neden bu çalkantılara önlem almadınız? Piyasalar spekülasyon temelinde çalışır. Beklentilere göre alım-satım yapılır. Kötü giden ülkelerde, krizler de kötü yönetiliyorsa buna spekülatif pozisyon alanlar olacaktır. Sorun, bu beklentileri iyiye çevirecek yeteneğin kapasitenin olup olmadığındadır. Velev ki kötü niyetli spekülatörler paramızın değer kaybetmesi için uğraşıyor; bunu tersine çevirmek için yönetim neden zamanında önlem almadı, bugün şikayet etmek yerine?

Kötü tarafı şu; hükümetin ve ekonomi yönetiminin söylemi ile ortaya çıkan tabloda, yetkililerin sözünü vurgulayarak çokça ettiği “dış güç” o kadar etkili oluyor ki hükümet baş edemiyor. Sunulan görüntü bu. Böyle bir söylemin belki kısa vadede oy kaybı yaratmayacağı düşünülse de beklenen ekonomik faydası yok, tersine zararı var. “Baş edilemeyen görünmez güçler” varsa vatandaşın zihnine tebelleş olan düşünce, kendisini daha bir korumaya alması yönünde oluyor.

Gerçekten de Ankara şu soruyu kendine sorsun; son 2 yılda TL’yi terk ederek 30 milyar dolar satın alan yerleşikler varken, neden Londra’da baron arıyoruz? Kendi yurttaşımızı ikna edebilmiş misiniz?

“Londra’dan saldıran güçler” diye hafta içinde önümüze konanlar ise yabancı yatırımcıların işlem yaptığı platformların sahipleri bankalardır. Bu bankalardan birinin döviz işlem platformu, yakın zamana kadar kamu bankalarının 7-24 “arka kapıdan” döviz satma operasyonlarını yürüttüğü platformlardan biri idi.

Bu bankalar, sadece işlem değil aynı zamanda da yabancı bankaların “clearing” ve saklama hizmetlerini de yapan bankalar. “TL’ye saldırmak” konusunda nasıl bir sorumlulukları var henüz bilmiyoruz. Kamuoyuna açıklanan ise bu bankaların “TL yükümlülüklerini EFT kapanma saatine kadar yerine getirmemiş olmaları”. Acaba, döviz alan bir müşterileri TL getiremediği için bu bankalar açıkta mı kaldılar? Yani müşterilerine muhabir banka gibi işlev görürken mi? Yoksa doğrudan kendileri döviz alıp karşılığı TL’leri ödeyemediler mi? Umarım otoriteler bu olayın ayrıntılarını kamuoyuna açıklarlar.

Şunu hatırlatalım; TL faizleri piyasaya bolca pompalanan TL yüzünden Merkez Bankası’nın yüzde 8.75’lik faizinin de altına düşüyorsa örneğin yüzde 3-4’e, temerrüde düşme konusunda cazip bir durum da ortaya çıkıyordur. Temerrüt durumu oyuncular arasında ortaya çıkabilir. Piyasa çalkantısı olan zamanlarda bununla karşılaşmak şaşırtıcı değildir.

BDDK Başkanı’nın pazar günü Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamaya göre; “Kurul kararının ardından, söz konusu yabancı bankaların yükümlülüklerini yerine getirdiği takdirde işlem yasağının kaldırılması hususu değerlendirmeye alınabilir. Bu üç bankanın taraf olduğu işlemlerin kur manipülasyonu teşkil edip etmediği ile ilgili inceleme ve soruşturmalar devam edecek ve sonuçlandırılacaktır”.

Yani, bu 3 banka önce manipülasyon yapıyorlar diye kamuoyunun önüne atılıyor; sonra yükümlüklerini yerine getirirlerse bunlara getirilen döviz işlem yasağının kaldırılacağı söyleniyor; yasağın TL ödemesini yapamadıkları için getirildiği, bununla manipülasyonun ilgisinin olmadığı açık. Çünkü başkan, olup olmadığının soruşturulmaya devam edildiğini anlatıyor.

Yani iddia edildiği gibi manipülasyon var diye çıkılan yolda elde ortada failin olmadığını anlıyoruz.

Ortaya dökülen durum da şuydu; “paramıza operasyon çekiyorlar” denilip, TL’nin borç verilmesinin tüm yabancılara yasaklanması, bunun sonucu yerli bankaların korkusundan sınır ötesine TL vermemesi sonucu TL temerrüdün ortaya çıkması kaçınılmaz olmuş.

Yani TL temerrüt koşullarının Ankara’nın hazırladığı, temerrüde düşeni de kamuoyunun önüne attıkları anlaşılıyor.

Tuhaf olan piyasada spekülatif işlem yapanlar değil, buna karşı “acaba biz yanlış bir iş mi yapıyoruz?” diye düşünmeden manipülatif işlem iddiasıyla yasaklamacı yola sapan otoritelerin olmasıdır. Bununla Türk Lirası’nın konvertibilitesi oldukça fazla hasar görmüştür. TL talep etmek “TL’yi açığa satmakla” eş değer tutulduğunda ki tüm ülke piyasalarında olağan bir işle türüdür bu, asıl hasarı Türkiye’deki bankalar görmektedir. 2005’te başlayan ucuz konut kredisi penceresinin sırrı, Türkiye’deki bankaların Londra’dan swap kanalıyla düşük faizler uzun vadeli TL borçlanabilmesindedir. Şimdi yabancılara TL yasağıyla, Türkiye’deki kredi kanalı da tıkanmaktadır.

2018’den bu yana gelinen noktada; swap, repo, depo gibi kanallarla TL’nin yabancı banka ya da mali kuruluşlara plase edilmesi fiilen yasak hale gelmiştir. Bu TL için uygulanan sermaye kontrolünden başka bir şey değildir. TL’nin tüm dünyada geçerli bir para olmasının alt yapısı olan konvertibilitenin de altını boşaltmaktadır.

Malezya tipi sermaye kontrolünü kendi ulusal parası cinsinden swap tipi işlemlerle başlatan yetkililer, yurttaşların ve şirketlerin gözünde kaygıya yol açan yanlış bir politika yoluna sapmışlardır.

Sonuç ne?

Her krizde zayıf bünyede nükseden hastalığa ve buna tedavi uygulayamama kifayetsizliğine bir “Londra baronları” hikayesi çıkaran, Gezi protestolarından başlayıp, her bir piyasa çalkantısında inceleme-soruşturma açıldığının ilan edildiği, aradan aylar geçmesine karşın bu soruşturmaların esamesinin okunmadığı da kayıtlarda. Örneğin 2013’te Gezi’deki, 2018’deki Brunson çalkantılarındaki incelemelere, soruşturmalara ne olmuştur? Manipülasyon varsa hangi kurumlar yapmıştır? Yoksa kamuoyunu yanıltıcı, tasarrufçuyu ürküten propagandalar neden yapılmıştır?

Uğur Gürses

Ekonomi, para politikası, Uncategorized

Krizde hasar raporu

Ankara siyaseti ABD ile olan siyasi krizi hemen ekonomiye yamayıverdi; sanki ekonomide herşey güllük gülistanlıkmış gibi “ekonomik saldırı nedeniyle” işlerin bozulduğu söylemi seslendirildi.

Oysa henüz ABD krizi çıkmadan döviz kuru zaten 4.80 seviyesine çoktan gelmişti.

ABD krizi öncesine kadar bize anlatıldığı gibi ekonomi güçlü ise neden böyle oldu?  Neden önlem alınmadı?

Sahi bu bir ekonomik saldırı ise ve dediğiniz gibi ekonomi güçlü ise paramız neden bu denli değer kaybetti? Ya da şöyle soralım: Paramızı neden korunaksız bıraktınız? Madem saldırı var neden TL’yi savunmak için önlem almıyorsunuz?

Şimdi hemen şu söylenebilir: BDDK Türk bankalarının yabancı bankalara “TL verip-döviz borçlanmasını” (Swap işlemlerini) sınırladı. Önce bu işlemlerin özkaynaklara oranını yüzde 50’ye, sonra da yüzde 25’e çekti.

Siyasetçiler halka “paramıza saldırı var” şeklinde anlatıyor ve BDDK da bu yolda ilerliyor. Bu büyük bir hata.

Anlatayım.

Swap işlemlerine limit koyma: “Paramıza saldırmak için döviz alıyorlar; bunun için de TL borçlanıyorlar. O zaman biz de bunların önünü keselim; Türk bankaları yabancı bankalara TL vererek onlara döviz alma ve kuru yukarı itme fırsatı vermesin” kafası bu.

Oysa daha önceden döviz bozdurarak Türkiye piyasasına girip TL varlık satın almış bir yatırımcı düşünün; TL değer kaybediyor ve siyasetçisinden bürokratına, en kötüsü de Merkez Bankası seyrediyor. Hem TL cinsi varlığın piyasa riskini almışsınız (Tahvilse faiz riski, hisse senedi ise fiyat riski) hem de kur riski almışsınız. Böyle çalkantı dönemlerine TL varlığınızı satacak likidite bulamayabilirsiniz; o yüzden TL varlığını satamayan kur riskini azaltmak için döviz satın alır. Muhtemelen yabancı oyuncular da bunu yapmaya çalıştı. Belirsizlik ve siyasi krizde bu olur: risk azaltmak, riski ortadan kaldırmak için yabancılar döviz satın alır.

Eğer siz otorite olarak bu kapıyı daraltırsanız; hem içeride “tutuklu kalan” yatırımcı bir daha gelmez, hem de potansiyel yatırımcı girmez.

Olan biten şu; “Merkez Bankası faiz artırmasın” diye “yan yollara” girildi yine. Evet ilk adımı attığınızda etkili olduğunu düşünüp biraz daha sıkıştırırsınız ama bu defa yan dallara zarar verirsiniz.

Swap ile TL borçlanamayan yatırımcı ne yapar? Ya TL varlıklarını satmaktan başka çare bulamaz, ya da repo yapar. Yani tahvil ya da hisse senedini rehnederek TL bulur. Nitekim BDDK swap limitini yüzde 25’e düşürünce böyle oldu: 2 yıllık tahvillerin yüzde 28’e, yıllık faizlerin de yüzde 30’a vurduğunu gördük. Borsa’da da satış dalgasına…

Kısa vadeli TL faizine dokunmadan kuru sıkıştıralım derken, hem kura çok faydası olmadı; hem de uzun vadeli faizler patladı. Hem de CDS risk primleri 500’ü geçti.

Bir uzman yazıyordu Twitter’da: CDS risk priminin 500’ü geçmesi “default” olasılığını yüzde 28 gösteriyor diye. Peki bu tabloya neden izin veriyor Ankara? Faizi yükseltmeme takıntısı pahalı bedeller ödetiyor bize.

“Kısa vadeli faiz” adı üzerinde kısa vadelidir. En çok ne hasar verir? diye sorulsa uzun vadeli faizin yükselmesi derim. Zira 10 yıllık tahvil faizi yüzde 22’ye çıkıyorsa bunun borçlanıcıya maliyeti 10 yıl boyunca yıllık yüzde 22 ödemek demektir.

Oysa kısa vadeli faizi yüzde 25’e çekmiş olsaydınız; örneğin 6 ay sonra belki indirecektiniz. Hadi siz deyin ki 1 yıl orada kalsın. 10 yıl boyunca değil.

Rezerv kaybı iki haftada 10 milyar dolar 

Peki ekonomideki zayıflık ve kırılganlığın üzerine tüy diken ABD ile olan siyasi krizin son bir haftada rezervlere etkisi ne oldu?

Merkez Bankası kriz karşısında zorunlu karşılıkları indirerek bankalara döviz ve TL likidite sağlamak için doğru kararlar verdi.

6 Ağustos’ta aldığı kararla zorunlu karşılıkları aşağı çekerek 2.2 milyar dolarlık dövizin bankalara dönmesini sağladı.

13 Ağustos tarihinde de ilave indirimler yaptı. Açıklamasında, “değişiklik ile finansal sisteme yaklaşık 10 milyar TL ve 6 milyar ABD doları ile 3 milyar ABD doları tutarında altın cinsinden likidite sağlanmış olacaktır” denilmişti.

Merkez Bankası bilanço verilerinden yaptığım hesaba göre;

10-17 Ağustos haftası Merkez Bankası toplam rezervleri 8.5 milyar dolar azaldı. Bunun ne kadarının altın, ne kadarının döviz olduğunu henüz bilmiyoruz.

Böylece 3-18 Ağustos arası 15 günde bankanın döviz ve altın rezerv kaybı toplam 10.1 milyar dolara ulaştı.

Yaptığım hesaba göre Merkez Bankası’nın toplam altın ve döviz rezervleri 17 Ağustos itibariyle 92.7 milyar dolara geriledi. 3 Ağustos haftasında 102.9 milyar dolardı.

Şimdi “Katar’dan 15 milyar dolar geliyor”, “Katar Merkez Bankası ile 3 milyar dolarlık swap anlaşması” haberlerini bu tablo bütünlüğü içinde okumak gerekiyor. Katar Riyal verecek, biz de Katar’a TL vereceğiz; e sonra? Bunun anons etkisinden öte anlamı yok.

Katar kendi Riyalini bize verecek, biz onlara TL vereceğiz; eğer karşılıklı ticaret artarsa. Ötesi yok.

Sonuç olarak TL’nin savunulabilmesi için resmi faiz oranlarının yukarı çekilmesi ve ekonomik önlemler paketi gerekiyor. Bana kalırsa güven artırıcı bir yola girilmesi gerekiyor. Bu da demokratikleşme, yargının siyasetin gölgesinden çıkarak hukukun üstünlüğüne yol alınmasıyla mümkün.

“Para geldi”, para geliyor” haberleri ile sadece birkaç gün satın alınabilir.

 

Ekran Resmi 2018-08-20 17.48.33