Ekonomi

Asgari ücrette satın alma gücü paritesine sarılmak

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, yaptığı bir açıklamada, asgari ücretin satın alma gücü paritesine oranında Avrupa’da 8’inci sıraya yükselen Türkiye’nin aynı zamanda asgari ücreti en fazla artıran ikinci ülke olduğunu iddia ediyordu.

Eksik ve yanlış bilgiyle 17 milyon yoksulu olan ülkede bununla övünmek doğru muydu?

Önce Bakan Selçuk’un açıklamasına AA haberinden bakalım;

“Asgari ücretin 2020 yılı için brüt 2 bin 943, net 2 bin 324 lira olarak belirlendiklerini anımsatan Selçuk, Türkiye’deki asgari ücretin birçok AB üyesi ülkeye göre daha iyi durumda olduğunu vurguladı.

Bu durumu Eurostat’ın açıkladığı verilerin de teyit ettiğini belirten Selçuk, “2019 yılında net 2 bin 20 lira olan asgari ücreti, 2020 yılında yüzde 15 artış yaparak net 2 bin 324 liraya yükselttik. Böylece, enflasyonun yaklaşık 3 puan üzerinde sağlanan artış ile Avrupa’da asgari ücreti geçen yıla göre en fazla yükselten ikinci ülke olduk.” dedi.”

Asgari ücretin birçok AB ülkesine göre iyi durumda olduğu doğru değil.

Bakın nasıl?

Önce her ülkenin cari aylık asgari ücretinin Euro cinsi sıralamasına bakıldığında, Türkiye’nin 2015’te 14. sırada iken 2019 ve 2020’de sırasıyla 23 ve 22. sıraya gerilediği görülüyor. Türkiye AB içinde asgari ücret bazında kendi sıkletindeki ülkelerin sonuncusu.

Ayrıca son 10 yılda asgari ücrette birikimli artış sıralamasında en fazla artıran 2. ülke Türkiye değil. Eurostat cari asgari ücret verilerine göre, Türkiye 10 yılda birikimli yüzde 42’lik artışla 16. sırada yer alıyor.

17 yıldır ülkeyi yöneten siyasetçilerin ülke küme düşmeye başlayınca sarıldığı tek “tılsımlı kategori”, satın alma gücü paritesine göre sıralamalar.

Bakan Selçuk da öyle yapıyor. Diyor ki;

“Asgari ücretin satın alma gücü paritesine göre karşılaştırmasına baktığımızda AB’ye üye 27 ülke arasında 2015 yılında 15’inci sırada, 2019 yılında 10’uncu sıradayken bu yıl ülkemiz 8’inci sıraya yükselmiş durumda”

Evet Türkiye Eurostat verilerine göre 2020 yılı başındaki asgari ücret sıralamasında 8. sırada. 2015’te 15. sırada olduğumuz da doğru.

Tabloya bakalım;

(Satın alma gücü standardı cinsinden EUR karşılığı)

Tabloda özellikle boş bırakılan yerlere dikkat; tam 6 üye ülkenin hesaplaması yer almıyor. Çoğunda asgari ücret yok. Çünkü buna gerek duymamışlar. Ya da sendikaların güçlü olmasından dolayı toplu iş sözleşmesi yaygınlığı ile asgari ücrete ihtiyaç kalmamış.

Yani listede 6 “rakibin” eksikliğinden sıra yükselme durumunda bile bir “faul” var. Sendikasızlık, toplu iş sözleşmesinin olmaması sizi ilk 10’a sokuyor ve Çalışma Bakanı bize sevinmemizi öneriyor.

Muhalefet sayesinde

Satın alma gücü paritesine göre 2015 yılında 15. sırada olan Türkiye 2020 yılında 8. sıraya nasıl yükseldi? 2016 başında yapılan yüklü artışla. Peki bu nerden çıktı? 2015 Haziran seçimlerine giderken Şubat 2015’te CHP “asgari ücretin 1500 TL olacağını, emekliye yılda iki kez ikramiye verileceğini ve her hanenin en az 750 TL’nin altında geliri olmayacağını” ilan etti.

CHP bu 1.500 TL’lik asgari ücret taahhüdünü verdiğinde uygulanan asgari ücret 949 TL idi. Ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ise bu konuda taahhütü olmadı.

7 Haziran seçimlerinden hükümet çıkmayınca 3 Kasım 2015’te yeniden seçime gidilirken iktidar partisi asgari ücreti yeni yılda 1.300 TL yapacağını taahhüt etti.

O arada asgari ücret yılın ikinci dilimi için yüzde 5.4’lük artışla 1000 TL yapılmıştı.

BBC Türkçe’de çıkan haberin kupürü aşağıda:

Seçim sonrasında yeniden tek başına iktidarını sürdüren Adalet ve Kalkınma Partisi, Ocak 2016’da asgari ücreti 1.300 TL olarak ilan etti. Artış oranı yıllık yüzde 37 idi.

Bu durum, bir muhalefet partisinin iktidarı bir iş yapmaya yöneltmesi açısından başarılı bir hamledir.

2016 Ocak ayından 2020 Ocak ayına asgari ücret birikimli yüzde 78,6, TÜFE ile ölçülen enflasyon ise yüzde 62.6 artı. Aradaki 16 puanlık farkın “refah farkı” olduğu düşünülebilir. Ancak asgari ücretlinin enflasyonunun da yüzde 62.6’dan daha yüksek olduğu çok açık. Bu konuda daha önce sonuçları yayımlanan birkaç çalışma yapılmıştı.

Çalışanların yarısı asgari ücretli

Asıl sorun 2 ana eksende tartışılmalı:

Birincisi, Türkiye’de işi olanların yüzde kaçının asgari ücret geliri ile çalıştığına bakılmalı. Bunu da değerli bankacı ve yeni siyasetçi Kerim Rota hatırlattı.

Kerim Rota Paraanaliz web sitesine yazdığı yazıda: AB’de asgari ücretle (yüzde 5 daha fazlası dahil) çalışanların toplam çalışanlara oranını gösteren grafiği (2010 ve 2014 verileri) paylaşarak soruyordu:

Listedeki AB ülkeleri ortalamasında çalışanların sadece %7,5’i asgari ücretin %5 fazlasına kadar çalışmakta. Türkiye’de bu oran %43. AB ülkelerinde 12 kişiden biri bu ücretlerle çalışırken Türkiye’de bu neredeyse her 2 kişiden birine dönüşmüş. Biliyoruz ki asgari ücretin 2 katına kadar olan ücret alanlar da %80’in üstünde

Satın alma gücü paritesi, az gelişmişlere züğürt tesellisi

İkincisi, Bakan Selçuk satın alma gücü paritesine dayanarak bundan sevinç duymamızı öneriyor. Satın alma gücü paritesinin gelişmekte olan ülkelere sunulan bir “züğürt tesellisi” faktörü olduğunu unutarak.

Yukarıdaki listede 2020 için cari asgari ücret 440 Euro, satın alma gücü paritesine göre asgari ücret 1.157 EUR.

Bu ne anlama geliyor?

Satın Alma Gücü Paritesi (SPG) üzerinden yapılan hesaplar ne ifade ediyor?

Bunun için daha önceki yazılarımda kullandığım açıklamayı buraya ekliyorum:

“Ülkelerin mal ve hizmet fiyat seviyeleri ile döviz kurları farklı; milli gelirlerini reel olarak karşılaştırabilmek için ortak bir fiyat seviyesine ve döviz kuruna getirmek gerekiyor. Satın alma gücü paritesinin (SGP) işlevi de bu.

Hesaplanan satın alma gücü paritesi; belli bir ülkede elde edilen gelirle o ülkede satın alınabilecek belli bir mal ve hizmet sepetinin, dünya ortalaması bir fiyattan değerini gösteriyor kabaca.

2016 için Türkiye’deki kişi başı milli gelir 10 bin 743 dolar. IMF’nin hesapladığı satın alma gücü paritesine göre kişi başı milli gelir ise 24 bin 912 dolar bulunmuş.

Bunun anlamı şöyle; 10 bin 743 dolarlık gelirle Türkiye’den satın alınabilecek mal ve hizmetin, dünya fiyat ortalamasından ederi 24 bin 912 dolar değerinde demek. Bunun nedeni de, ülkeler arası döviz kuru ve genel fiyat seviyelerindeki farklılık.

Bunu anlamak için ABD’de yaşayan ve dolar kazanan birinin cebinde 10.743 dolarla Türkiye’ye geldiğini ve çeşitli mal ve hizmetler satın aldığını düşünün. Bu aynı içerikteki sepet satın almayı ağırlıklı biçimde dünyanın her ülkesine yaymış olsaydı (dünya fiyat ortalaması) aynı mal ve hizmete 24 .912 dolar ödeyecekti.

Özeti şu; Türkiye’de dolar kazanıp gelişmiş bir ülkede aynı mal ve hizmeti satın almaya kalkarsanız daha az mal ve hizmet alacaksınız demek.

Bu yüzden, satın alma gücü paritesine sarılıp “Mesut Bahtiyar” olmanın, hikayenin sonunda hepimizi üzeceğini bilelim.

Uğur Gürses

Ekonomi, siyaset

Kur 4’e düşecek ve “İlk 5’e” girecekmişiz

Ekonomi ve finans alanında herkesin okur-yazar olması beklenemez. Açıklanan verileri ya da haberleri yorumlamaları da.

Ancak birkaç kesim var ki doğru yerden bakmaları şart.

Birincisi politika yapıcıların veri ve haberleri doğru sunmaları ve kamuoyunu yanıltmamaları beklenir.

Aynı zamanda bunu kamuoyuna yansıtan habercilerin de.

Birkaç gündür bir haber özellikle çok öne çıkmaya başladı.

Bloomberg’in şu haberi: Bu ülkeler 2030’da Dünyanın en büyük ekonomileri olacak’ biçiminde verilmiş.

Haberde; 2030’da ‘satınalma gücü paritesine’ (*) göre sırasıyla Çin, Hindistan, ABD, Endonozya ve beşinci sıradaki Türkiye‘nin dünyanın en büyük ülkeleri olacağı haberleştirilmiş.

Haberin kaynağı, Britanya’nın büyük bankalarından Standard Chartered’ın “Long-term forecasts – Asia powers global growth” başlıklı özel raporu.

Rapordaki tablo da şu:

Ekran Resmi 2019-01-12 19.19.48

Rapora göre, Türkiye küresel ekonomide 2020’de 9. ülke, 2030’da 5. ülke oluyor.

Tekrar hatırlatalım: Bu sıralama satın alma gücü paritesine göre yapılmış.

Asıl noktaya geleceğim ama önce iktidara yakın kaynakların neden şunu kullanmamışlar merak ettim: 2020’de dünyanın 9. büyük ekonomisi olacakmışız ya? Kimse inanmamış mı yoksa?

İktidara yakın kaynaklar, hatta ekonomi gazeteciliği yapanlar bile bu haberi olduğu gibi alıp kullanmış görünüyor. Öyle ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önüne de gelmiş belli ki; bugün (12 Ocak 2019 Cumartesi) bir toplantıda şunu söylüyordu:

“Biz ülkemizi ve milletimizi bir üst lige çıkarmakta kararlıyız. İngilizlerin çok önemli bir kuruluşu açıklamayı yaptı. ‘2030 yılında Amerika üçüncü sıraya, Türkiye ise beşinci sıraya yükselecek’ dedi.”

Biraz merak edenler, rapora bakmış olsaydı; 2020 ve 2030’da satın alma gücüne göre bile bizi üst lige taşıyan raporda Standard Chartered’ın varsayımlarının da bir tuhaf olduğunu görürdü.

Ekran Resmi 2019-01-12 22.27.14(Varsayımların özgün halini, yazının sonuna iliştirdim)

Bu raporda, uzun vadeli tahminlerin iyimserden de öte epeyce “sıra dışı” olduğu görülüyor.

En çarpıcısı; dolar kurunun 2019 sonunda 6.60 olacağı, 2020 sonunda 7 olduktan sonra 2021’de birden bire 4.1’e gerileyeceği varsayılmış. Sonrasında da 2030 sonuna kadar 5 olacağı. Böyle bir tahmin için kuvvetli bir varsayımın olması gerekir;  bu varsayımın ne olduğu bilinmiyor? Kuvvetli bir sermaye girişi, AB üyeliği ya da IMF programı mı öngörülmüş bilinmiyor. Ya da iyimser olalım; Türkiye’nin hızla demokratikleşerek hukukun üstünlüğünü tesis etmesi, kurum ve kuralların işler hale gelmesi ile olağanüstü bir sermaye girişi varsayılmış da olabilir!

Yılbaşına dolara karşı 5.25 gibi bir seviyeden başlangıç yapan TL’nin değeri, Standard Chartered’ın tahminine göre yıl sonunda düşecek. Dolarda yüzde 25’lik bir artış demek bu.

İşin tuhaf tarafı, aynı Standard Chartered herhangi bir piyasa raporunda “TL değer kaybedecek: 2019 yılsonunda dolar kuru 6.60 olur” diye tahmin yazsa; eminim iktidara yakın kaynaklar ve medya “Diz çöktürmek için kur silahı devrede” gibi başlıklarla yaklaşırdı.

Varsayımları almayalım ama sonuç gururumuzu daha fazla okşuyor; başka zaman ters yönde tahmin verince “İngiliz oyunu” derdik, şimdi “bizi ilk 5’e yazmışlar gördünüz mü?” deniyor.

Bu konuda uzun süredir tahmin yapıp bunu güncelleyen bir kaynak, IMF. Daha gerçekçi bir bakış aranacaksa alternatif olarak bakılabilir. IMF’nin Ekim 2018’de yayımladığı Küresel Ekonomik Görünüm verileri (WEO) Türkiye’nin SAGP’ne göre 2020’de 13. sırada olacağını söylüyor. 2023’te ise bir sıra yukarıda olacağını.

 

Ekran Resmi 2019-01-12 21.47.07

 

(*) SATIN ALMA GÜCÜ PARİTESİ (SAGP) NEDİR?

ÜLKELERİN mal ve hizmet fiyat seviyeleri ile döviz kurları farklı; milli gelirlerini reel olarak karşılaştırabilmek için ortak bir fiyat seviyesine ve döviz kuruna getirmek gerekiyor. Satın alma gücü paritesinin (SAGP) işlevi de bu.

Hesaplanan satın alma gücü paritesi; belli bir ülkede elde edilen gelirle o ülkede satın alınabilecek belli bir mal ve hizmet sepetinin, dünya ortalaması bir fiyattan değerini gösteriyor kabaca.

2016 için Türkiye’deki kişi başı milli gelir 10 bin 743 dolar. IMF’nin hesapladığı satın alma gücü paritesine göre kişi başı milli gelir ise 24 bin 912 dolar bulunmuş.

Bunun anlamı şöyle; 10 bin 743 dolarlık gelirle Türkiye’den satın alınabilecek mal ve hizmetin, dünya fiyat ortalamasından ederi 24 bin 912 dolar değerinde demek. Bunun nedeni de, ülkeler arası döviz kuru ve genel fiyat seviyelerindeki farklılık.

Bunu anlamak için ABD’de yaşayan ve dolar kazanan birinin cebinde 10.743 dolarla Türkiye’ye geldiğini ve çeşitli mal ve hizmetler satın aldığını düşünün. Bu aynı içerikteki sepet satın almayı ağırlıklı biçimde dünyanın her ülkesine yaymış olsaydı (dünya fiyat ortalaması) aynı mal ve hizmete 24 .912 dolar ödeyecekti.

Özeti şu; Türkiye’de dolar kazanıp gelişmiş bir ülkede aynı mal ve hizmeti satın almaya kalkarsanız daha az mal ve hizmet alacaksınız demek.

Mahfi Eğilmez’e katılıyorum; satın alma gücü paritesi gelişen ülkelerin “gururunu okşamak” için kullanılan bir “manivela” halini almış durumda.

Uğur Gürses

cropped-20708353_251044232081771_6369633781164818234_n-1.jpg

 

 

Raporda tahminlerin dayandığı varsayımların olduğu sayfa:

Ekran Resmi 2019-01-12 19.52.51