Merkez Bankası’nca Kur Korumalı Mevduat Hesaplarının (KKM) vadesi geldikçe yenilenmeyerek kapatılacağı açıklandı.
21 Aralık 2021’de ilan edilerek ‘müthiş bir buluşmuş’ gibi topluma lanse edilen bu mekanizma nedir, neden uyduruldu, sonuçları neler oldu bakalım:
KKM neden uyduruldu?
KKM, 21 Aralık 2021’de ilan edildi. Neden mi?
- 2018’den bu yana yerleşiklerin giderek artan döviz talebi, Merkez Bankası’nca ‘arka kapı’ yöntemleriyle örtülü biçimde döviz satılması ve rezervlerin eritilmesiyle karşılandı. Bunun nedeni ise TL faizlerini düşürme operasyonları idi. Bankalara faiz üst sınırı şifahi olarak bildiriliyor, ‘Bu oranların üzerine çıkmayın’ deniliyordu. Hazine borçlanmaları döviz ve altın cinsine kaydırılıyor (yaklaşık 50 milyar doları buldu); güya TL borçlanma azaltılıp faiz üzerine baskı kuruluyordu. Dövize yönelen vatandaş ve şirketler döviz satışlarıyla dizginlenebileceği düşünülüyordu. Ayrıca ekonomik birimler sanki böyle bir müdahale yokmuş gibi kandırılmaya çalışılıyordu. Eriyen rezervler, bankalara açılan swap penceresi ile yerine konuluyor, ancak bunlar da satılarak giderek Merkez Bankası’nın açık pozisyonu -70 milyar dolara kadar yükseliyordu. Neredeyse her yabancı merkez bankasına el açılıp ‘swap dilenme’ noktasına gelinmişti. Swap dendiyse de bunlarla çoğunlukla nakit işlemle ‘hard currency’ sağlanmıyor, bilançoda döviz varmış gibi gösterecek makyaj arayışı idi. Çin, Katar, Kore, BAE gibi ülkelerden bu makyaj sağlandı.
- Üstüne üstlük yaklaşan seçimlere düşük faiz-canlı ekonomiyle gitme tercihi ile bir de faiz indirme yoluna gidildi. Yükselen enflasyona karşın Eylül 2021’de başlayan faiz indirimleri ile dövize yönelim daha da büyüdü. Artık Merkez Bankası’nın swap bir tarafa kalan dövizlerini satarak da kur artışı engellenemiyordu. Faizi düşürme tercihi devam ettirileceği için kur artışının bir ödemeler dengesi krizine ve sermaye kontrolüne varmasını engellemek için devletin bu mekanizmayla çığ gibi gelen döviz tutma talebine ve döviz tutanlara kur garantisi vermesi idi.
- KKM mekanizmasıyla, bankalarda dövizi olanların bir kısmının dövizini Merkez Bankası’na kaydırması ve sona yaklaşan döviz rezervlerini artırmak, TL’si olup da döviz almak isteyenlere TL getirerek kur artışından yararlanmalarını ve piyasadan döviz almalarını önlemek hedeflendi. Şirketlere de vergi istisnası getirildi.
- Enflasyon yükselişi devam ederken faiz indirimleri devam etti, düşük faiz seviyesi korundu. KKM’ye rağmen döviz alımları devam etti. Bunu nereden biliyoruz? Merkez Bankası bilançosundan döviz satışlarının kuru tutmak için yapıldığı izlenebiliyordu. Enflasyonun 5’te 6’da biri oranında bir faiz seviyesi varken hanehalkı tüketimi patladı. Hane halkı ve şirketler, Enflasyonun çok altında oranlardan TL kredi kullanarak döviz, emtia, altın, tüketim malı satın alımına yöneldi. Enflasyon patladı. Gelirleri ve mali tasarrufları TL olarak tutanlar kayda değer biçimde satın alma güçlerini kaybettiler.
- ‘KKM işe yaradı’ hikayeleri sürerken, Şimşek’in görevi devralması sonrasında, o güne kadar ‘arka kapı’ yöntemleriyle baskılanmaya devam eden kur bırakıldı. Kurda bir ayda yüzde 25’lik zıplama oldu.

KKM maliyetinden bahsediyorsunuz da neden faiz maliyetinden bahsetmiyorsunuz?
Faizler düşük tutulmaya devam edebilir miydi? Ne zaman yükseldi?
KKM ilan edilmesine ve hatırı sayılır bir büyüklüğe ulaşmasına karşın, “çok güzel çalışıyor” propagandalarının arka planında Merkez Bankası’nın hala döviz satışına devam etmesi eşlik ediyordu. Enflasyonun çok çok altında olan faizle (ki bankalara kredi faizlerini de bu noktaya yaklaştırma ‘sopası’ getirilmişti) seyreden bir ekonomide, krediye erişebilen ve rasyonel bakan her ekonomik birim ‘kötü para iyi parayı kovar’ yasasını hayata geçiriyordu.
Yanlış işler Bağdat’tan döner. İşler giderek kontrolden çıkıyordu. Zira ucuzun ucuzu TL kredi bulan döviz, altın ve mala hücum ediyordu. Bakıldı ki baş edilemiyor, artık kredi talep edenlerden fatura isteniyor, döviz alımlarına örtülü biçimde sınır konuyor, yurtdışı transferlerde sanki sermaye kontrolü varmışçasına gerekçe talep ediliyordu. Örtülü bir ‘duvara toslama’ hali vardı.
Seçimlere kadar ‘çarkları döndüren’, istihdamı kuvvetli olarak tutan bu absürt politika seti Mayıs 2023 seçimleri sonrasında sürdürülemez haldeydi. Ya açık sermaye kontrolü getirilecekti ya IMF’ye teslim olunacaktı ya da işler kadro değişikliği ile tam tersine çevrilecekti.
Nitekim ekonomi yönetimine Mehmet Şimşek’in getirilmesiyle son seçenek uygulandı. Merkez Bankası’na yeni bir yönetim atandı, politika faizi kademeli biçimde yükseltildi. KKM uygulamasının da kademeli biçimde azaltılarak bitirileceği açıklandı.
Para otoritesi faizi eskisi gibi enflasyonun altında düşük bir seviyede tutabilecek miydi? Hayır.
Yükseltmenin maliyeti, aslında ‘geçmişte yenen hurmaların’ maliyetidir. Yani KKM’nin azaltılmasının maliyeti değildir.
Faizi enflasyonun altına getirip hem hane halkına devasa bir geçim yıkımı getiren enflasyonun önüne set çekmek için, hem de dövizi düşük seviyede tutmak ve artmıyormuş görüntüsü sunmak için ödenen bir bedeldir.

KKM maliyeti ne oldu?
KKM’nin yalın maliyeti kabaca 60 milyar dolar. Kur Korumalı Mevduat sahiplerine, kur artışından kaynaklı kur farklarının bir bölümü Hazine’den yani bütçeden ödendi, büyük bölümü ise Merkez Bankası’nca para basılarak ödendi. Vergi kayıpları, TL’de kalanların servet kaybı vs gibi toplumsal geniş maliyeti ise çok daha büyük ve öyle hesaplanabilecek halde görünmüyor.
Ya faiz maliyetini ne yapacağız?
2021 sonrasında en başta Hazine’nin ödediği ve bütçeden çıkan faiz maliyeti, patlatılan enflasyonun bir bütün olarak para ve ekonomi politikasının maliyetlerinden bir kısmıdır. Yani KKM yalın maliyetine ek olarak bunu da koymak gerekir. Daha da fazlası, TL faizini düşürmek için döviz ve altın cinsi yapılan 50 milyar dolarlık ek borçlanmanın maliyeti de 5-6 milyar dolardan aşağı değil.
Tüm ekonomiye mal olan yüksek faiz ve bütçeden ödenen faiz giderleri KKM hesaplarını kapatmanın maliyeti değildir. Enflasyonu patlatan politikaların, özellikle seçim kazanmak için uygulanan ultra düşük faiz politikası ve kötü yönetimin faturasıdır. Güven kaybının faturasıdır. KKM olmasaydı da para politikasının faizi, böyle yüksek bir enflasyonu dizginlemek için yüksek olacaktı.
‘Carry trade’ ne olacak?
Bugün yüksek faiz gibi ‘carry trade’ de bir sonuçtur, uygulanan politika ile ‘carry trade gelsin’ düşüncesi-planı olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca bugünkü ekonomik büyüklüklere göre ‘carry trade’ için gelen paranın yüksek olmadığı da çok açık. Normal zamanların 20 milyar dolar üzerinde bir swap büyüklüğü var. Merkez Bankası rezervlerine göre oldukça düşük bir stok.
Serdengeçti’nin 2005’te Radikal’de bana verdiği mülakatta, “yüksek faizin etkisiyle gelen sıcak para sayesinde cari açığın finanse edilebildiği” gibi eleştirilere ne diyeceğini sormuştum, yanıt şöyleydi:
“Sıcak para konusuna gelince, bu Ülkede geçmişte reel faiz daha yüksek iken sıcak paranın çıktığı dönemler olmuştur. Son dönemde ise reel faizler sürekli gerilemektedir ve hatta tarihi düşük seviyelerine kadar gelmiştir; ancak sıcak para halen giriş yapmaya devam etmektedir.
Buradan yola çıkarak, sıcak para girişi üzerinde bekleyişlerin etkisinin, reel faizin düzeyinin etkisinden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum.”
Asıl dert edilmesi gereken konu, faizlerin yüksek olmasına karşın vatandaş ve şirketlerin uzun vadeli tahvil iştahının neredeyse ‘yok düzeyinde’ olmasıdır.
Faiz düşüş eğiliminin olduğu bir dönemde bile aylık TL mevduat ya da kısa vadeli para piyasası fonlarına park etmiş tasarruflar çok şey söylüyor. KKM’den çıkışların da bir bölümünün döviz ve altın fonlarına gittiği biliniyor. Bu fonlarda da belirgin bir çözülme yok.
‘Yüksek faiz’ neden kimseyi ikna etmiyor o zaman?
Enflasyon bekleyişleri dünyanın her yerinde tahvil piyasasının verim eğrisi üzerinden ölçülürken, neden Türkiye’de bunu yapamıyoruz? Nedeni belli; bireysel ya da kurumsal yatırımcıların TL tahvillerine ilgisi çok zayıf. Faiz yüksekti değil mi?
Yüksek faiz, sorumluluklarını yerine getirmeyen politika yapıcıların, kaçınamadıkları sonuçtur.
Uğur Gürses

