Ekonomi, Piyasa

Bir Samuray swap sarmalı hikayesi

Mayıs başından bu yana derinleşen konu, ekonomi yönetiminin “arka kapıdan” Türkiye’nin döviz rezervlerini hızla eritmesi ve Merkez Bankası’nın bu erimeye karşı içerden swap penceresini sonuna kadar açarak bankacılık sisteminden dolar toplayarak “vitrin düzenlemesi” yapmasıydı.

Ekonomi yönetimi bir taraftan da, G20 ülkeleri ile swap görüşmelerini vitrine koyuyordu. Fed gibi parası rezerv para olan merkez bankaları ile yapılacak “swap hayalleri” piyasaya pompalanıyordu. Fed’in neden swap imkânı yaratmayacağını 23 Nisan günü  yazmıştım.

Özellikle Fed’in eski üyelerinden gelen açıklamalar sonrasında, Fed ve ECB gibi merkez bankalarıyla swap olacağına kimse ikna olmadığı için oklar başka tarafa yönlendirildi.

14 Mayıs’ta yayımlanan Reuters’ın yetkililere dayandırdığı haberde, Japonya ve Britanya ile swap anlaşması sağlayabilmek için, Katar ve Çin’le de mevcutları arttırmak için ikili görüşmeler yapıldığı aktarılıyordu. Bir yetkili ise Katar, Çin ve Britanya ile görüşmelerin “iyi gittiğini” söylüyordu.

Oysa haberde görüşü sorulan Japonya’daki bir hükümet yetkilisi, Tokyo’nun TL’yi izlemenin ötesinde bir planı olmadığını, ancak Türkiye’nin gerçek bir krizle başının belaya girmesi halinde IMF ya da G7 ülkelerinin kurtarabileceğini ekliyordu.

19 Mayıs günü Habertürk web sitesinde ise “Türkiye’nin, Japonya ve Britanya merkez bankalarından ve Japonya’dan 10’ar milyar dolar karşılığı döviz sağlayacağı belirtiliyor” satırlarıyla yer alan haberde, Japonya ile yapılan anlaşmanın 21 Mayıs perşembe günü hastane açılışı sırasında açıklanmasının beklediği de not düşülüyordu. (Sonra, haber şu linkteki hale düzeltildi)

Biraz bu merkez bankacılığına aşina, biraz bu merkez bankalarını izleyen biri, bu haberi sorgulardı.

Nitekim her iki merkez bankasına da mesaj atarak sordum. Tam 13 dakika sonra Britanya Merkez Bankası (BOE) iletişim biriminden yanıt geldi; “Bu konuda yorum yapmayacağız”. Anlamı çok açıktı; banka yorum yapmaya değer bir durum olmadığını söylüyordu.

Ayrıca çok geçmeden Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıklaması geliverdi; swap imkânı için Türkiye’nin 4 ülkeyle görüştüğü, 2 ülkeyle anlaştığı haberlerinin doğru olmadığı açıklanıyordu.

20 Mayıs günü Merkez Bankası Katar Merkez Bankası ile yapılan swap anlaşmasının 5 milyar dolardan 15 milyar dolara çıkarıldığını açıklıyordu.

Açıklamada, “Para takası anlaşmasının temel hedefi yerel para birimleri üzerinden gerçekleştirilen ticareti kolaylaştırmak ve iki ülkenin finansal istikrarına destek sağlamaktır” deniliyordu. Katar’la olan dış ticaretimizin; 2019 yılında 1.3 milyar dolarlık ihracata karşılık 310 milyon dolarlık ithalat olduğunu not edelim.

Çok açık ki 82 milyar dolara düşen döviz ve altın rezervlerini, bilançoda 92 milyar dolara çıkarmış görüntüsü veren bir iş bu. Katar Merkez Bankası kendi nezdindeki TCMB mevduat hesabına ilave 10 milyar dolar karşılığı Katar Riyali koyuyor, TCMB de kendi nezdindeki Katar Merkez Bankası’nın TL mevduat hesabına 10 milyar dolar karşılığı TL koyuyor. Her iki bankanın da bunu alıp yurtdışı piyasalarda dolara çevirebilecekleri bir hesap değil yani. Bilanço makyajı.

20 Mayıs’ta yayımlanan Financial Times’daki haberde ise bir başka Japon yetkili swapla ilgili soruya yorum yapmazken, benzer swaplar üzerinde çalışan bir yetkili, böyle bir anlaşmaya engeller olduğundan bahsediyordu. Durum daha açık şöyle özetleniyordu: Türkiye’yle bir anlaşma için, bu swapın Japon Yeni kurlarındaki istikrar için kullanılması gibi yasal gereklilik şartı olduğuna işaret ediliyordu. Japon yeninin ise dolar ve diğer paralara karşı istikrarlı olduğu zamanlarda da bunun zor olduğu not ediliyordu.

Gelişmiş ülkelerin ya da bu ülkelerin merkez bankalarının, kendi paralarının istikrarı için ya da kendi kredi kanallarının çalışması için bu tür swap anlaşmaları yaptığını hala anlayamamış durumda Ankara. Başka ülkelerin parasının istikrarını düşünerek para basan merkez bankası rüyası gerçekçi değildi.

İşte bu atmosfer içinde 21 Mayıs günü açılış töreninde Japon Başbakanı Shinzo Abe’nin ne diyeceğine herkes dikkat kesildi.

Japon Başbakanı Shinzo Abe İstanbul’da yapımı tamamlanan ve adı da “Çam ve Sakura” konulan Başakşehir Şehir Hastanesi’nin açılışı için yapılan törene video konferans bağlantısı ile katılarak konuşma yaptı.

“Faux depart”

Doğrusu açılışı yapan yetkililer bile ne diyeceğini merak ediyordu. Merak konusu ise Japon Başbakan’ın Türkiye’ye bir swap imkânı tanınıp tanınmadığı konusunda bir sözünün olup olmayacağı idi.

Abe konuşmasında, Japonya’da geliştirilen ve koronavirüs tedavisinde kullanılan Avigan ilacından bahsedip, insani bakımdan bu ilacı arzu eden ülkelere bağışlayarak klinik araştırmaları geliştireceklerini, bu çerçevede, Avigan ilacını Türkiye’ye de bağışladıklarını vurguladı. Sağlık ve tıbbi alanda çalışanlara teknik destek ve malzeme bağışı sağlayacaklarının altını çizdi.

Abe, G20 Liderler Olağanüstü Zirvesi Video Konferansı’nda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la, gelişmekte olan ülkelere yardım eli uzatmanın önemini teyit ettiklerini söyleyerek, “Kendi ülkesinde yeni tip koronavirüs salgınıyla mücadeleye devam ederken, Orta Doğu ve Afrika bölgelerindeki 60’tan fazla ülkeye de yardım elini uzatan Türkiye’ye derin saygı duyuyorum” dedi.

Türkiye’nin bu yardım faaliyetini vurguladıktan sonra da Japonya’nın ne yapacağını anlatmaya başladı:

Japonya da yeni tip krona virüs salgından etkilenen gelişmekte olan ülkelere yardım etmek için tıbbi malzeme bağışı ve teknik iş birliği vasıtasıyla, kapasite ve yeteneklerini arttırarak sağlık sistemini güçlendirmeye, ayrıca ekonomik faaliyetlerin canlandırılması için acil Japon Yeni kredi paketi başta olmak üzere çeşitli yöntemle destek vermeye istekli ve hazırdır. Çeşitli alanlarda Türkiye ile de iş birliği yapmak isteriz

İşte tam burada Reuters’ın Japonya muhabiri bunu aynen şu flaş spotla duyurdu:

Japan PM Abe says plans to offer financial support to Turkey” (Japon Başbakanı Abe Türkiye’ye mali destek sağlamayı planlıyor).

Reuters sonra çok geçmeden haberi düzeltmeyle yeniden geçti:

Corrected- Japan PM Abe says plans to offer financial support to developing countries (Not Turkey)” (Japon Başbakanı Abe gelişmekte olan ülkelere (Türkiye’ye değil) mali destek sağlamayı planlıyor).

Reuters haberinin ana metnine yerleştirilen düzeltme notunda da daha önce “Türkiye” olarak girilen referansın “gelişmekte olan ülkeler” olarak düzeltildiği belirtiliyordu.

Düzeltme hızla yapıldığı için mali piyasada çok da büyük bir dalgalanma olmadı.

“Yerli ve milli” swap kuvvetleri

Bu “swap heyecanı” öyle bir dalga halini aldı ki; Reuters’ın ilk geçtiği flaş spot anlaşılan o ki kimi belleklerde düzeltilmemiş hali ile kalmış.

Bunlardan biri, Ankaralı bir gazetecinin bana söylediği; “Yahu Ankara’da Ak Partili politikacılar, ‘Japonya bize kredi verecek’ diye anlatıyorlar hala bunu” demesiydi.

Bir başka örnek de Londra’nın kalburüstü ekonomi analizleri yapan kurumu Capital Economics’in 22 Mayıs tarihli “Emerging Europe Economics Weekly” adlı haftalık raporunda, Türkiye’nin Katar Merkez Bankası’ndan 10 milyar dolar karşılığı ilave swap imkânı sağladığı, Japon Başbakanı Shinzo Abe’nin de Türkiye’ye mali yardımda bulunacağını açıkladığını, ‘ayrıntılar henüz ortaya çıkmamış olsa da’ diyerek duyuruyordu. Raporda yine, Britanya ve Çin’le swap görüşmeleri olduğuna dair haberler olduğu da not edilmişti.

Japonya Türkiye’ye coğrafi olarak uzak, ama sempati olarak yakın bir ülke. Her krizde Batı ile ilişkiler finansal olarak ‘sıfır noktasına’ inince, “Japon dostlara” umut besleniyor. Ama bu benzer tarzla, hikâyenin akışına fayda etmeyen bir çaba olduğu, tarihsel deneyimle de sabit.

“Japonya’dan parayla geliyorum”

1994 Krizini yaşayanlar, krizin içine düşüldükten sonra da Ankara’nın krizi yönetme biçiminin benzer olduğunu hatırlayacaklardır.

1994’te Başbakan Tansu Çiller’in getirdiği Hazine Müsteşarı Osman Ünsal, bizzat Çiller tarafından “beynimin yarısı” olarak tanımlanmıştı.

13 Kasım 1993 Milliyet gazetesinde Zülfikar Doğan imzalı haberde, “25 trilyonla geliyorum” başlığı ile verilen haberde “Hazine’nin patronu Ünsal, faiz artıran Türk bankalarına Japonya’dan meydan okudu” deniliyordu.

Japon piyasalarına tahvil ihracı için yola çıkan ve Sibirya üzerinde pilotun telsizinden Ankara’yı arayıp ihaleyi iptal ettiren Ünsal, bankalar hitaben “Hiç heveslenmeyin. Çantamda 25 trilyon lirayla (o günün kurlarıyla 1.6 milyar dolar) geliyorum. Rezervimiz de var paramız da” demişti.

Osman Ünsal, Çiller’in desteğiyle Kasım 1993-Ocak 1994 arasında iki buçuk ayda 16 ihaleden 7’sini iptal ederek faiz düşürebileceğini sanmış, yüzde 90’lar seviyesine olan faizin 3-5 puan yüksekten oluşmasına izin vermemiş, kurlar önce yüzde 15’e yakın artarken, Şubat 1994’e gelindiğinde Hazine yüzde 125 faizle 3 aylık bonoyu satmaya çalışmış ama bankalar itibar etmemişti. Kasım’dan mayıs ayına gelindiğinde dolar kuru yüzde 207.3 artmış, yani TL yüzde 67.5 değer kaybetmişti. Bu büyük devalüasyon sonucu gelen “5 Nisan kararlarıyla” kriz sonlanmış, Hazine ise borçlanmaya yüzde 400’lük faizle başlayabilmişti.

Ülkede kötü yönetimle krize yol açan siyasetçiler, krizi de kötü yönetiyor; kurtuluş için, içeride her kötü durumda hedef gösterdikleri “yabancı güçlerin” merkez bankalarının bastığı paralardan medet umuyorlar.

Kara mizahın anayurdu

Aslında 19 Mayıs günkü Türkiye tablosu bize ülkedeki bu savrulmanın tam fotoğrafını veriyordu; Ankara bir taraftan Japonya Merkez Bankası’nın bastığı Yenlerle, Britanya Merkez Bankası’nın bastığı sterlinlerle swap sağlayıp, bu dövizlerle günü kurtarma rüyası görürken, Kayseri’de balkonunda Britanya bayrağı desenli havlusunu kurutan İranlı gözaltına alınıyordu.

Sahi, başka ülkelerin bastığı paralar değil de bu ülkenin tüm yurttaşlarının güvenini sağlayacak bir siyasi normalleşme bizi kurtarmaz mıydı? Kolay olan bu.

İyi bayramlar.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Konvertibilitesi yaralı Türk Liramız

“Milli paralarla ticaret” konulu hamasi konuşmalar yapacaksınız hem de Türk Lirası’nın konvertibilitesine hasar vereceksiniz olacak iş değil. Türkiye, son çeyrek yüzyılda “tırnaklarıyla kazıyarak” milli parasına elde ettiği konvertibilitesini son birkaç yılda hızla kaybediyor.

Türk Lirası’nın değer kaybını önlemek için Türk Lirası’nı yabancı kurum ve bankalara yasaklarken, yabancı merkez bankalarına “alın size TL, verin bize kendi bastığınız parayı” deniliyor. Şu hiç sorulmuyor; acaba paramı korumak için yasaklamaktan öte yapmam gerekenleri yaptım mı?

Parası rezerv para olan hiçbir merkez bankası TL alarak kendi parasını vermek istemiyor. Verenler de rezerv para değil zaten.

Yabancı merkez bankalarından swap imkânı peşinde koşan Ankara’nın derdi, “bilanço makyajı” ve kendilerinin çok sevdiği deyimle “algı yönetimi”.

Çin’den Yuan swap imkânı ile sağladınız ve bilanço kaydı olarak duran bu yuanları satıp uluslararası piyasada dolara çevirebiliyor musunuz? Muhtemelen hayır. Ya Katar Riyali’ni? Londra piyasasında bile 50 milyon riyali dolara çevirmek için karşı taraf bulmanız zor olabilir.

Yabancı kurum ve bankalara yasaklanan Türk Lirası, daha önce serbestçe ülkeye giren yatırımları da tedirgin ediyor. Tahvil ya da hisse senedi gibi mali yatırımlar üzerinde satış baskısı yaratıyor. Nitekim yıl başından bu yana çıkan portföy yatırımları 10 milyar doları buldu.

TL’nin değer kaybını TL’nin konvertibilitesini yaralayarak sağlayacağını düşünen Ankara’daki ekonomi yönetimi, Hazine’nin borçlanma kapasitesini de yaralıyor.

Mayıs başından itibaren yabancı kurum ve bankaların TL borçlanabilme kapasitesinin neredeyse sıfırlanması ile kimi yabancı kurumların TL takasında açığa düşmelerinin giderek arttığı anlaşılıyor.

Bildiğimiz, 7 Mayıs günü BDDK üç yabancı bankaya, (BNP Paribas SA, Citibank NA, UBS AG) Türkiye’deki bankalara karşı olan Türk Lirası yükümlülüklerini vadesinde yerine getirmediği için bir ayağı TL olan döviz işlemi yasağı getirmiş, birkaç gün sonra da bu yasağı kaldırmıştı.

Aslında bu temerrüt durumunun koşullarını, bizatihi alınan kararlar getirmişti; TL borç verme yasağı ile.

Aradan bir hafta geçtikten sonra, 14 Mayıs günü Avrupa’nın iki büyük menkul değer saklama ve clearing kuruluşu Türk Lirası takas işlemlerini durdurdular. Euroclear ve Clearstream kuruluşları, ortak platformları olan Bridge üzerinden gerçekleştirilen TL cinsi ödeme karşılığı teslimat (Delivery Versus Payment) işlemlerini 18 Mayıs gününden geçerli olmak üzere durdurdular. Bu kurumlar, sadece ülke içi ve kendi sistemleri içindeki menkul değer teslimatlarını yapacaklarını da not düştüler.

Çok belli ki; bu kuruluşlar Mayıs başından itibaren TL ödemeli/tahsilatlı TL cinsi menkul değer teslimatlarında açığa düşen, yani TL ödemesini yapamayan taraflardan (yatırımcılar) dolayı temerrüt olgularıyla karşılaşmışlar.

Bu yüzden açıklamada, ülke içi ve kendi sistemleri içindeki menkul değer teslimatlarında limitli açık kredi (overdraft) imkanlarının da kaldırıldığı, nakit teminat bulundurulması gerekliliği de ayrıca hatırlatılmış.

Sonuç şu; Ankara’da TL’deki değer kaybının seçmenin gözünde kötü yönetim algısı yerine “yabancı güçler ekonomimize saldırıyor” hikayesine çevirmek için seçilen söylem ve buna dönük eylem, dünya piyasalarında mevcut mekanizmaların bozulmasına, TL’nin “işlem görmeyen para” olmaya doğru iten bir yol açtı.

Ankara’nın “Yel değirmeni savaşında” iş, giderek TL varlıklardan kaçışa, TL varlıkların takasının bile kısıtlı yapılmasına dayandı.

20 Mayıs günü BDDK, aldığı yeni bir kararla Euroclear ve Clearstream kuruluşlarını TL yasağından muaf tuttuğunu açıkladı. Açıklamada, yaptığı işin yanlış olduğunu kendisi bakın açıklamada nasıl yazıyor;

“Kurulca yapılan değerlendirme neticesinde, TL cinsinden tahvil ve kira sertifikası işlemlerinin takas operasyonlarının olumsuz etkilenmemesini ve TL cinsinden menkul kıymetlerin etkin ve verimli bir şekilde işlem görmesini teminen…Kurum tarafından Euroclear Bank ve Clearstream Banking isimli kuruluşların söz konusu sınırlamadan muaf tutulması uygun görülmüştür”.

Demek ki olumsuz sonuçlarını hesaplamamışlar.

Bana sorarsınız, BDDK hala yanlışının farkında değil; Euroclear ve Clearstream kendileri TL bulamadığı için değil, ödeme karşılığı menkul kıymet devralacak olanların yani menkul kıymet satın alan yatırımcıların TL bulamadığı için temerrüde düştüklerini anlamamışlar.

Bir başka gelişme de; kamuoyuna manipülatör gibi işaret edilen ama sonra işlem yasakları kaldırılan büyük bankaların TL işlemlere aracılık yapmayı bırakmaları. Kaybeden kim? Parasının tüm dünyada yayılmasını, itibar görmesini isteyen bizler.

18 Mayıs’taki Bloomberg haberinde; 7 Mayıs’ta BDDK tarafından yasaklanan ve sonra yasağı kaldırılan bankalardan BNP Paribas’nın, brokerlik hizmetleri çerçevesinde, TL piyasa operasyonlarını küçültme ve müşterilerine TL cinsi işlem önerisi yapmama kararı aldığı yer alıyordu.

2018’deki swap kısıtlamaları başlayana kadar, Londra piyasasında TL swap işlem hacmi aylık 500 milyar dolar seviyesinde iken, 2018 sonrasında 350-400 milyar dolara geriledi.

ugurses.net

Aylık 250-300 milyar dolar seviyesinde olan TL karşılığı spot döviz işlemleri 200-230 milyar dolara geriledi.

ugurses.net

Merkez Bankası verilerine göre; Türkiye’deki ticari bankaların, kendi aralarında, bireysel ya da kurumsal müşterileriyle, yabancı banka ve kurumlarla yaptığı spot döviz alım-satım işlem hacminin ise Ağustos 2018 öncesinde günlük ortalama 8 milyar dolar seviyesinden, Nisan 2020’de 4.6 milyar dolara düştüğü görülüyor.

ugurses.net

TL’yi yabancılara yasaklamanın getirdiği sonuç; TL’nin değerinin oluştuğu piyasaları sığlaştırmak oldu. Bir para cinsi sığ piyasada mı kırılgan olur? Yoksa derin ve işlem hacmi yüksek piyasada mı? Yanıtı biliyoruz; sığ piyasada TL artık daha kırılgan.

Gelelim ödemeler sisteminden geçen para transferlerine.

Swift sistemi küresel bir para transfer sistemidir. Veri konusunda da kamuya açıklıkta oldukça tutucu bir kurumdur. Yuan için oluşturduğu “Remnibi izleme” verisi ara sıra yayımlanıyor. Buradan da TL için ipucu bulma şansı çıkıyor. Ocak 2020’de yayımlanan izleme raporunda, küresel çapta yapılan ödemelerde şöyle bir tablo ortaya çıkıyor.

ugurses.net

2017’deki listenin en başında ABD doları var; tüm ödemelerin yüzde 39.8’i. Listenin 20. sırasında ise TL’nin olduğu görülüyor. Küresel ödemelerin binde 2.5’i olarak.

2 yıl sonra, yani 2019 sonunda TL’nin payı düşmüş ve yerine başka bir para Şili Pesosu oturmuş. TL ilk 20’den düşmüş.

Tüm bu olanlar bir tek olguya işaret ediyor; TL ne yazık ki uluslararası geçerliliği ve kullanımı çok yaralı bir para artık.

1989’da döviz serbestisi sağlanan kambiyo rejiminde 30 yıl geride kaldı. Oldukça zor ve adım adım kazanılan TL konvertibilitesi kötü yönetim altında son 2 yılda büyük yara aldı. Çok yazık oldu.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Hisseli harikalar kumpanyası

Egemen Bostancı ve Haldun Dormen tarafından 40 yıl önce sahneye konan “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, Broadway’de de sahnelenen ilk müzikalimizdi.

Son 6-7 yıldır süregelen, bugünlerde de yine tekrarlanan Ankara kumpanyası şu; işler iyi giderse hissesi hükümete, kötü giderse hissesi “yabancı güçlere” yazılan bir kumpanya var ekonomi yönetiminde.

Döviz açığı olan ülkede, yabancı döviz getirirse “Türkiye’deki cevheri gördüler” haberleriyle hükümet başarısı oluyor; yabancı dövizini alıp çıkarken “paramıza saldıran yabancılar” oluyorlar.

Hatta daha tuhafı; dünyada salgın nedeniyle her ülkede likidite talebi artıyor, yabancı yatırımcılar da doğal olarak mali yatırımlarını nakde çevirip ülkelerine götürüyor. Başka bir ülkede değil, Türkiye’de ülkeyi yönetenler “bize kumpas”, “paramıza saldırıyorlar” diyerek ortalığa dökülüyor. Bir tek bizde.

Bugünün finans dünyası her şeyi oldukça iyi biçimde izliyor. Öyle ki “bize operasyon çekiyorlar” diyenlerin haberi yokken, Singapur’daki bir yatırımcı dünyanın herhangi bir gelişen piyasa ülkesindeki rezerv kaybının, yabancı yatırımcı çıkışının kaç milyar dolar olduğunu iyi biliyor.

Çok profesyonel olmanıza da gerek yok; Nisan sonundaki WSJ haberini okuyan bir Japon, 13 gelişen piyasa ülkesinden Mart sonunda 143.5 milyar dolar çıktığını öğrenmiş oluyordu çoktan. Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) neredeyse her gün gelişen ülkelerden çıkan sermayenin ne olduğunu raporluyor. IIF’in hesaplarına göre, Covid-19 salgını ile 21 Ocak baz alınarak Nisan ayı sonunda gelişen ülke piyasalarında kabaca 100 milyar dolar çıkış yaşanmıştı. Bu çıkış, 2009 krizinden bile daha sert görünüyordu. Mayıs’ın ilk haftasında ise 17 milyar dolarlık bir giriş olduğu da not ediliyor.

Türkiye’den çıkan paranın da kabaca 10 milyar dolara yakın olduğu, rezervlerdeki kaybın da 20 milyar doları geçtiğini görüyoruz.

Parada da salgın

Beklenmeyen bir salgın bu; tüm ülkelerin ekonomileri durmuş ya da sert biçimde yavaşlamış halde. Özellikle dış alem gelirlerine bağımlı olan ülkelerin döviz açıklarının artacağı, bunun da o ülkelerin paralarında değer kaybı yaratacağı çok açık. Basit bir arz-talep ilişkisi. Tüm bunlar, beklentiler piyasalarda, her zaman olduğu gibi erkenden satın alınıyor.

31 Ocak tarihini baz alarak, 5 Mayıs’a kadar gelişen ülke paraları ne kadar değişti diye bakılırsa çıkan tablo şöyle;

En çok değer kaybeden 5 para cinsi, Brezilya Reali, Meksika Pesosu, Güney Afrika Randı, Türk Lirası, Rus Rublesi. Bu paralara karşı dolar yüzde 13 ile yüzde 23 arası bir artış göstermiş.

Kaynak: Bloomberg

Şunu da hatırlatalım; kamu bankalarının 7 gün 24 saat boyunca satışı ile seviye savunması yaptığı operasyonlara karşın dolar TL’ye karşı yüzde 15.6 artmış. Bu kur savunması olmasaydı olasılıkla yüzde 20’lik bir oranda artmış olacaktı.

 Tüm bu tabloda ne Brezilya’da ne de Meksika’da ne Güney Afrika’da ne de Rusya’da iktidar yetkilileri kendilerini ortaya atıp da “paramıza Londra’da operasyon çekiyorlar”, “Koronaya karşı çok iyi bir performans gösterdik, bu salgından çıkınca ekonomik atılım yapacaktık, bunun önünü kesmek için, ekonomimize saldırıya geçtiler” diye mağdur rolü oynamadılar.

Hiç fark etmiyor; ister “Rahip krizi” isterse “Kovid krizi” olsun, her krizde beceriksizlik ve kötü yönetime bahane olarak bir “dış güç” hikayesi dinliyoruz. Daha doğrusu bu propagandanın muhatabı, bu işleri hiç bilmeyen yurttaşlar; oy kaybına karşı bir “düşman” bularak siyasette günü kurtarma çabası yürütenler de, sorumluluklarını yerine getirmedikleri için sonuçlarını dışarıya fatura etme çabasında.

Yurttaşlar olarak bizlerin sorması gereken; neden bu çalkantılara önlem almadınız? Piyasalar spekülasyon temelinde çalışır. Beklentilere göre alım-satım yapılır. Kötü giden ülkelerde, krizler de kötü yönetiliyorsa buna spekülatif pozisyon alanlar olacaktır. Sorun, bu beklentileri iyiye çevirecek yeteneğin kapasitenin olup olmadığındadır. Velev ki kötü niyetli spekülatörler paramızın değer kaybetmesi için uğraşıyor; bunu tersine çevirmek için yönetim neden zamanında önlem almadı, bugün şikayet etmek yerine?

Kötü tarafı şu; hükümetin ve ekonomi yönetiminin söylemi ile ortaya çıkan tabloda, yetkililerin sözünü vurgulayarak çokça ettiği “dış güç” o kadar etkili oluyor ki hükümet baş edemiyor. Sunulan görüntü bu. Böyle bir söylemin belki kısa vadede oy kaybı yaratmayacağı düşünülse de beklenen ekonomik faydası yok, tersine zararı var. “Baş edilemeyen görünmez güçler” varsa vatandaşın zihnine tebelleş olan düşünce, kendisini daha bir korumaya alması yönünde oluyor.

Gerçekten de Ankara şu soruyu kendine sorsun; son 2 yılda TL’yi terk ederek 30 milyar dolar satın alan yerleşikler varken, neden Londra’da baron arıyoruz? Kendi yurttaşımızı ikna edebilmiş misiniz?

“Londra’dan saldıran güçler” diye hafta içinde önümüze konanlar ise yabancı yatırımcıların işlem yaptığı platformların sahipleri bankalardır. Bu bankalardan birinin döviz işlem platformu, yakın zamana kadar kamu bankalarının 7-24 “arka kapıdan” döviz satma operasyonlarını yürüttüğü platformlardan biri idi.

Bu bankalar, sadece işlem değil aynı zamanda da yabancı bankaların “clearing” ve saklama hizmetlerini de yapan bankalar. “TL’ye saldırmak” konusunda nasıl bir sorumlulukları var henüz bilmiyoruz. Kamuoyuna açıklanan ise bu bankaların “TL yükümlülüklerini EFT kapanma saatine kadar yerine getirmemiş olmaları”. Acaba, döviz alan bir müşterileri TL getiremediği için bu bankalar açıkta mı kaldılar? Yani müşterilerine muhabir banka gibi işlev görürken mi? Yoksa doğrudan kendileri döviz alıp karşılığı TL’leri ödeyemediler mi? Umarım otoriteler bu olayın ayrıntılarını kamuoyuna açıklarlar.

Şunu hatırlatalım; TL faizleri piyasaya bolca pompalanan TL yüzünden Merkez Bankası’nın yüzde 8.75’lik faizinin de altına düşüyorsa örneğin yüzde 3-4’e, temerrüde düşme konusunda cazip bir durum da ortaya çıkıyordur. Temerrüt durumu oyuncular arasında ortaya çıkabilir. Piyasa çalkantısı olan zamanlarda bununla karşılaşmak şaşırtıcı değildir.

BDDK Başkanı’nın pazar günü Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamaya göre; “Kurul kararının ardından, söz konusu yabancı bankaların yükümlülüklerini yerine getirdiği takdirde işlem yasağının kaldırılması hususu değerlendirmeye alınabilir. Bu üç bankanın taraf olduğu işlemlerin kur manipülasyonu teşkil edip etmediği ile ilgili inceleme ve soruşturmalar devam edecek ve sonuçlandırılacaktır”.

Yani, bu 3 banka önce manipülasyon yapıyorlar diye kamuoyunun önüne atılıyor; sonra yükümlüklerini yerine getirirlerse bunlara getirilen döviz işlem yasağının kaldırılacağı söyleniyor; yasağın TL ödemesini yapamadıkları için getirildiği, bununla manipülasyonun ilgisinin olmadığı açık. Çünkü başkan, olup olmadığının soruşturulmaya devam edildiğini anlatıyor.

Yani iddia edildiği gibi manipülasyon var diye çıkılan yolda elde ortada failin olmadığını anlıyoruz.

Ortaya dökülen durum da şuydu; “paramıza operasyon çekiyorlar” denilip, TL’nin borç verilmesinin tüm yabancılara yasaklanması, bunun sonucu yerli bankaların korkusundan sınır ötesine TL vermemesi sonucu TL temerrüdün ortaya çıkması kaçınılmaz olmuş.

Yani TL temerrüt koşullarının Ankara’nın hazırladığı, temerrüde düşeni de kamuoyunun önüne attıkları anlaşılıyor.

Tuhaf olan piyasada spekülatif işlem yapanlar değil, buna karşı “acaba biz yanlış bir iş mi yapıyoruz?” diye düşünmeden manipülatif işlem iddiasıyla yasaklamacı yola sapan otoritelerin olmasıdır. Bununla Türk Lirası’nın konvertibilitesi oldukça fazla hasar görmüştür. TL talep etmek “TL’yi açığa satmakla” eş değer tutulduğunda ki tüm ülke piyasalarında olağan bir işle türüdür bu, asıl hasarı Türkiye’deki bankalar görmektedir. 2005’te başlayan ucuz konut kredisi penceresinin sırrı, Türkiye’deki bankaların Londra’dan swap kanalıyla düşük faizler uzun vadeli TL borçlanabilmesindedir. Şimdi yabancılara TL yasağıyla, Türkiye’deki kredi kanalı da tıkanmaktadır.

2018’den bu yana gelinen noktada; swap, repo, depo gibi kanallarla TL’nin yabancı banka ya da mali kuruluşlara plase edilmesi fiilen yasak hale gelmiştir. Bu TL için uygulanan sermaye kontrolünden başka bir şey değildir. TL’nin tüm dünyada geçerli bir para olmasının alt yapısı olan konvertibilitenin de altını boşaltmaktadır.

Malezya tipi sermaye kontrolünü kendi ulusal parası cinsinden swap tipi işlemlerle başlatan yetkililer, yurttaşların ve şirketlerin gözünde kaygıya yol açan yanlış bir politika yoluna sapmışlardır.

Sonuç ne?

Her krizde zayıf bünyede nükseden hastalığa ve buna tedavi uygulayamama kifayetsizliğine bir “Londra baronları” hikayesi çıkaran, Gezi protestolarından başlayıp, her bir piyasa çalkantısında inceleme-soruşturma açıldığının ilan edildiği, aradan aylar geçmesine karşın bu soruşturmaların esamesinin okunmadığı da kayıtlarda. Örneğin 2013’te Gezi’deki, 2018’deki Brunson çalkantılarındaki incelemelere, soruşturmalara ne olmuştur? Manipülasyon varsa hangi kurumlar yapmıştır? Yoksa kamuoyunu yanıltıcı, tasarrufçuyu ürküten propagandalar neden yapılmıştır?

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, Piyasa

Ankara’nın “Fed’den swap” rüyası

Korona virüs-19 krizi patlak verdiğinden bu yana Merkez Bankası rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar düştü. Şimdi, “ABD Merkez Bankası Fed’den swap imkânı sağlanabilir mi?” sorusu gündemde.

Korona günlerinde hem kur zıpladı hem de rezervler hızla eridi. Ankara hala kuru tutmak için rezerv eritiyor. Salgın nedeniyle hem ihracatta hem de turizmde hatırı sayılır bir gelir kaybımız olacak. Ama borç servisi de bizi bekliyor olacak.

Bilanço makyajı amaçlı Katar ve Çin Merkez Bankası swapları, ticari bankalarla yapılan swapları ve yurtiçinde park etmiş altın rezervleri düşüldüğünde kullanılabilir rezervler 35 milyar doların altında.

Geçmişte de altını kalınca çizdiğim gibi; Merkez Bankası kaynaklarını kullanma ve yüklü faiz indirimi yapabilmek uğruna rezervleri eritmemek, bunun sonucu olarak da günün birinde rezervleri tartışılır hale getirmemek gerekiyordu. Ne yazık ki “halının altına süpürme” makinesi Ankara’da dur durak bilmedi.

Salgın sonrası yakın dönemde 20 milyar dolarlık rezerv kaybından sonra durumun herhalde farkına varıldı ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan 27 Mart’ta telekonferansla katıldığı G20 toplantısında “merkez bankaları arasındaki swap anlaşmalarının G20’nin tüm üyelerini kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekiyor” dedi.

19 Nisan günü Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal’ın Anadolu Ajansı’na verdiği mülakattan öğreniyoruz ki; “yeni swap anlaşmaları tesis etmek amaçlı görüşmeler” yapılıyormuş.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la yaptığı görüşmelerde de bu konuyu talep etmiş olması muhtemel.

Muhatap çok açık; ABD Merkez Bankası Fed’den swap imkânı istiyor Türkiye.

Bu talebe ilişkin Bloomberg’in 9 Nisan, Reuters’ın da 10 Nisan haberleri henüz yalanlanmadı.

Salgının mali piyasalara etkisinin görülmeye başlandığı hafta Fed 15 Mart günü 5 büyük merkez bankasına swap penceresi açarak işe koyuldu. 19 Mart günü ise ilave olarak 9 merkez bankasına genişletti bu swap kolaylığını.

Merkez bankalarına Fed tarafından swap penceresi açılan ve bugüne dek 400 milyar dolar kullanan 14 ülke şunlar; Avrupa, Britanya, Kanada, Japonya, İsviçre, Avustralya, Danimarka, Norveç, Singapur, Brezilya, Kore, Meksika, Yeni Zelanda, İsveç.

Bu liste, 2008 küresel krizinde swap penceresi açılan ülkeler listesinden farklı değil; aynısı.

Peki Fed Türk Merkez Bankası’na swap penceresi açar mı? Ya da şöyle soralım; 2008’de açmayan Fed şimdi açar mı? Bir ilave soru da Fed’in hangi kriterleri kullandığıdır.

2008’de Fed önce gelişmiş ülkelerin merkez bankalarına sınırlı miktarla başlayıp devamında swap limitini “sınırsız” hale getirirken, Brezilya, Kore, Meksika ve Singapur’a 30’ar milyar dolarlık swap imkânı tanımıştı. Bunu da onayla kullanabileceklerdi.

Fed hiçbir zaman swap imkanına dahil olan merkez bankalarına dair temel kriterleri açıklamadı. Ancak, Brezilya, Kore, Meksika ve Singapur gibi 4 gelişen ülke merkez bankalarına swap imkânı tanıdığı Ekim 2008’deki Açık Piyasa Komitesi (FOMC) toplantısında konuşulan-tartışılan başlıklar tutanaklarda yer alıyordu.  Bu da bize kriterlerin neler olduğunu söylüyor.

Ayrıca, daha sonra Fed’e doğrudan ya da diplomatik yollarla ABD yönetimine başvuran, swap imkânı talep eden gelişen ülkelerin de refüze edildiği çeşitli kaynaklarda yer alıyor.

Kriterler neler?

Birincisi, swap imkânı tanınacak her bir ülkenin belirgin ekonomik ve finansal ağırlığı olması gerektiği, bu ekonomilerdeki finansal kırılganlıkların giderek ortaya çıkan finansal baskıyla yoğunlaşması ve ABD ekonomisine ya da küresel ekonomiye yayılmasını tetikleme olasılığı başta geliyor. Bu konuda 700 milyar dolara yakın ticaret hacmi olan Meksika-ABD ilişkisine atıflar çok.

İkincisi, swap imkânı tanınacak ülkelerin o güne kadar genellikle, düşük enflasyon, ödemeler dengesinde ölçülü bir cari denge ve kamusal bütçede mali dengeye dayanan ihtiyatlı politikalar izlediğine işaret ediliyor. Bu yüzden, bu ülkelerdeki baskının, küresel krizle gelişmiş ülkelerden gelen risk iştahında azalış, küresel yatırımcılardan gelen hızlı bilanço-borç küçültme etkisi ve dolar likidite azalışı gibi etkilerin yansıması tehlikesi önemli bir neden olarak görülüyor.

Üçüncüsü, Fed’in açacağı bu swap imkanının, bu ülkelerin karşılaştığı ekonomik ve finansal baskıları etkisiz hale getirmeye yardımı olacağı konusunda güçlü bir neden olmalı.

2008’de Endonezya, Hindistan, Güney Afrika, Türkiye, Şili, Peru gibi ülkelerden bazıları resmi ya da gayri resmi kanallardan başvurarak, Fed’den swap imkânı açılmasını istemişler. Bu konuyu 2014’de Radikal’deki köşemde yazmıştım. Yazı için konuştuğum dönemin Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz Türkiye’ye swap imkânı sağlanması için kesinlikle başvurulmadığını söylemişti. 2008 krizi üzerine 2014 yılında “Dolar Tuzağı” adlı kitabın yazarı iktisatçı Eswar Prasad’a sormuştum; “kitabımda Endonezya, Şili, Peru ve Dominik Cumhuriyeti’nin başvurduğunu ama FED tarafından reddedildiklerini yazdım. 2012’de de Hindistan başvurdu ve reddedildi. Bu çerçevede, Türkiye’nin olduğuna dair bir bilgim yok” demişti.

Özetle 2008’de resmi ya da gayri resmi olarak Türkiye başvurmamıştı.

Fed tutanaklarında seçilen 4 ülke dışındakilerin başvuru yapmasının istenmediği açık biçimde konuşulmuştu. Daha önemlisi, talep edecek olanlara IMF’yi adres gösterme eğilimi vardı.

Fed’in amacı ne?

Fed web sitesinde “sıkça sorulan sorular” penceresi açarak swap konusuna açıklık getirmiş. Fed dolar likiditesi sağladığı swap imkanının amacını özetle şöyle açıklıyor: Dolar likidite swapı ile dışarıdan kaynaklanan finansal stresten dolayı Amerikan piyasalarında ortaya çıkan risk azaltma hareketinin, yani mali varlık satışlarının ABD’li hane halkı ve işletmelerine kredi akışının olumsuz etkilerinin azaltılması için, akışın devam ettirilmesini sağlamak için yapılıyor. Fed yabancı merkez bankalarına swap kanalı ile dolar likiditesi sağlıyor. O merkez bankaları da kendi piyasalarına dolar enjeksiyonu yaparak, Amerikan tahvil ve hisse senetlerine, likidite sağlama amaçlı gelebilecek satışları yavaşlatıyor, dolar kredi kanalının dışarıda da açık kalmasını sağlıyor.

Fed ayrıca, bu kanaldan verilen likidite ile o ülkelerin ekonomik koşullarının da desteklendiğini, bunun da dolaylı olarak ABD ekonomisine yarar sağladığını düşünüyor.

Türkiye’nin durumu

Fed’in yabancı ülke merkez bankalarına swap imkânı sağlama kriterleri ve bu pencereyi açmaktan beklediği yararlar dikkate alınırsa Türkiye’nin bu pencereye oldukça uzak kaldığını söyleyebiliyoruz.

  1. Salgın nedeniyle Merkez Bankası’nın ihtiyaç duyduğu dolar likiditesi için piyasaya çıkıp ABD tahvili satması üç-beş yıl öncesine göre hiç olası değil. Çünkü Merkez Bankası 2017’den itibaren iki şey yaptı; birincisi döviz rezervleri içindeki ABD Merkez Bankası Fed’in menkul değer saklama hesaplarında duran 60 milyar dolara yakın ABD tahvili neredeyse sıfırlandı. ABD için dolar kredi akışına risk oluşturmuyor. Örneğin swap imkânı sağlanan Brezilya, tuttuğu 300 milyar dolarlık ABD tahvili ile 4. sırada yer alıyor.
  2. Türkiye G-20 içinde milli gelir ve dış ticaret açısından büyük bir ülke. Ancak son 5 yılda Fed’in teknik düzeyde saydığı ikinci kriter olan, “düşük enflasyon”, “ödemeler dengesinde ölçülü bir cari denge” ve “kamusal bütçede mali dengeye” dayanan ihtiyatlı politikalar izlediğine dair görünüm sergilemedi.
  3. Her ne kadar politik kriterlerin adı anılmasa da tutanaklarda Fed’in ABD Hazinesi ve Dışişleri ile dirsek temasında olduğu ve uygulanan dış politika çerçevesine zımnen uyduğu söylenebilir. 2018’de Brunson krizi ve sonrasında Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle hakkında yaptırım yasa tasarıları Kongre’de bekleyen ülkeye, hele ki para vermesi istenen bir merkez bankası fazlasıyla dikkat eder. 
  4. Ekonomisinin kötü yönetildiğini, yapısal sorunların siyasi krizle tetiklendiği ve bunun da “yabancıların komplosu” olarak sunulduğu ülkenin tam tersi yola girip “bize ekonomik savaş ilan eden ülke”den swap imkânı talep etmesi tablosuyla, Fed’in bastığı parayı swap imkânı ile takas etmesi beklenebilir mi?
  5. Şöyle de tuhaf bir durum var; bankalarına, swap piyasasında yabancı banka ve kurumlara TL sağlanmasını bizatihi yasaklayan Türkiye, böylelikle fiilen Amerikan banka ve şirketlerine swap yoluyla TL borçlanmalarını yasaklarken, Amerikan Merkez Bankası’ndan swapla dolar almak istemesi kara mizah olmuyor mu?
  6. Ankara tüm bunların ötesinde; acaba “Fed’den swap imkânı” haberleri ile TL’nin değer kaybını önlemeye mi çalışıyor?

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Lira’nın “Flash Crash”ı

26 Ağustos’un ilk saatlerinde Japonya’da mali piyasalar yeni bir TL çakılmasına tanık oldu. Buna mali piyasalarda “flash-crash” ani çakılma deniyor.

Peki ne oldu? Boyutu neydi?

Çorap söküğü Çin’den başladı. Çin Yuanı bir süredir ABD-Çin geriliminin ana odak noktası.

ABD Başkanı Trump geçmişte TV’lerde “Apprentice” (Çırak) adlı bir yarışmada, kendini göstermek için bu yarışmaya giren ve iş planı ile projelerini tasarlayan gençleri yanına “çırak” alıyor, sonra da beğenmediğinde “kovuldun” diyerek bazılarının yarışmacılığını sonlandırıyordu.

Dalgalı ve kimine göre hileli iş yaşamında kendini “pazarlık” uzmanı olarak gördüğünden, siyasi yaşamında da bunu uluslararası ticaret konularına kadar uzattı.

Bu uzatma rakiplerine gümrük tarifesi koyarak onları taviz vermeye zorlamak biçimde gelişti. Kimi ülkelerin kolunu büktüğü de doğru; Kanada ve Meksika gibi.

Şimdi bu taktiği “büyük lokmaya” yani Çin’e uygulamaya kalkıyor.

Çin’den yapılan ithalatın 250 milyar dolarlık kısmına yüzde 25, 300 milyar dolarlık kısmına ise yüzde 10 vergi koydu.

Çin ise 23 Ağustos’ta 75 milyar dolarlık Amerika’dan ithal ürünlere yüzde 10 vergi koyarak yanıt verdi.

Trump ise buna sinirlenerek eli yükseltti; Çin’den yapılan ithalatın 250 milyar dolarlık kısmına yüzde 25 yerine yüzde 30, 300 milyar dolarlık kısmına ise yüzde 10 yerine yüzde 15’e çıkardı.

Öte yandan Çin yönetimi Yuanın offshore’da değer kaybına ses çıkarmamaya başladı ki Trump’ı en çok sinirlendiren konulardan biri bu. Yakın zamanda Çin, ABD tarafından “kur manipülatörü” ilan edildi. Offshore Yuan ile Çin Merkez Bankası’nın belirlediği kur arasında yüzde 2’lik bir bant var. Yuan offshore’da değer kaybettikçe, Çin yönetimi de kurları yüksek belirleyerek bu eğilimi destekledi.

İşte 23 Ağustos’ta ticaret savaşı böyle yükselince offshore Dolar Yuan kuru 7.18’e kadar yükseldi; yani Yuan sert değer kaybetti.

Yuanın değer kaybı, Japon Yeni’nin sert değer kazanması demek.

Öyle de oldu. Dolara karşı 106 olan Japon Yeni 104 gibi son bir yılın en güçlü seviyesine çekti.

Yuan ve Yen’in sert hareketi, başka her zaman olduğu gibi oyuncuların piyasada “en zayıf halkayı” aramasına yol açar; TL gibi.

Nitekim Japon yatırımcıların TL cinsi vadeli kontratları hızla satmaya başladıklarını, içeride TL kurunun dolara karşı 6’yı geçip 6.39’a kadar sert çakılması ile yani “flash crash” ile öğrendik.

Panik satışlar, kayıptan kaçınmak için verilen satışların “stop-loss” emirlerinin devreye girmesi ve her bir “stop-loss”un bir diğerini tetiklemesi ile kur zıpladı. Sonra da sönümlendi.

TL cinsi vadeli kontratlar Japon piyasasında günlük yaklaşık 40 milyon dolar civarında bir hacimle işlem görüyor. Son bir yılın da, son bir ayın ortalaması da bu. Flash Crash’ın yaşandığı 26 ağustos seansında gerekleşen işlem hacmi 1.3 milyar TL yani 230 milyon dolar. Yani, günlük ortalama işlem hacminin 5 katı kadar. Hani öyle kendi pazarında pek de hacimsiz değil. Ama Türkiye piyasasına göre hacimsiz yine de.

TFX (Tokyo Financial Exchange) verilerine göre Japonların Türk Lirası’nda tuttukları vadeli açık kontrat miktarı (Open interest) 347 bin iken, 26 Ağustos’taki panik satışlarla net olarak 44 bin 699 adet azaltıldı. Bunun değeri de kabaca 77.7 milyon dolar.

FFAJ (Financial Futures Association of Japan) verilerine bakarak, borsalar dışındaki ikinci piyasa işlem hacimleri üzerine şunu söylemek mümkün; son bir yılda aylık kabaca 10-15 milyar dolarlık bir işlem hacmi var. 2018 Ağustos ayındaki Brunson krizi sırasında aylık işlem hacminin 45 milyar dolara çıktığı görülüyor. Bu hacim hiç de az değil. İşte bu yüzden, bu hacimler “bize oyun oynuyorlar” edebiyatını desteklemiyor.

Açık kontrat pozisyonları o finansal araca para giriş ya da çıkışının işaretidir. Yukarıda, Tokyo Finans Borsası’ndaki Japon Yeni’ne karşı açık Türk Lirası pozisyonların toplamı gösteriliyor.

2015-2017 arasında 150-200 bin açık kontrat miktarı 2018 başlarında 400 bine ulaşmış. Bunun anlamı; Japon Yeni satılarak TL’ye yatırım yapılmış. Önce seçim kararı, sonra Brunson krizi ile bu seviye yarı yarıya azalmış. Yani 200 bine yakın açık kontrat kapatılmış.

Sonra 3 Ocak 2019’da benzer bir “flash crash” yaşanmıştı. 45 bin kontrat kapatılmıştı. O gün de dolar kuru 5.39’dan 5.6990’a fırlamış, sonra 5.46’ye gerilemişti. En düşük-en yüksek aralığı yüzde 5.7 olmuştu

Son “flash crash”ta ise kabaca 44.7 bin kontrat kapandı. Ancak kur dalgalanma aralığı epey geniş oldu; en düşük-en yüksek aralığı yüzde 10.9 oldu.

Temel soru şu; Ocak kur çakılması ile Ağustos kur çakılması arasında azalan kontrat sayısı aynı iken kur neden iki kat dalgalandı?

Bunu anlamak için de son birkaç aydaki şu yazılarım aydınlatıcı olabilir; TL’nin konvertibilitesi nasıl hasar gördü?

Sonu şöyle biten “Faiz de düştü, kur da düştü özgüveni” yazımı: “Bugün “hiç bir şey olmaz”, yarın en hızlı değer kaybeden para listesinde birinci sırada bulursunuz paranızı. Son 5 yıllık tarihçede bunun çokça yaşanmış örneği var. Bügün ödünç alınan yarın ödeniyor.”

Not: Verilerin derlenmesindeki yardımı için Sinan Tavşan’a teşekkür ederim.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Seçim bitti, bayram bitti; küresel çalkantıda çözüm bekleniyor

Bayram tatili sırasında birkaç önemli gelişme oldu; birincisi Arjantin’deki seçimlerde ilk turda Peroncu aday Alberto Fernández’in, Başkan Macri karşısında yüzde 47.7’lik oy oranı ile önde bitirmesi piyasaları sarstı. Macri’nin koalisyonu yüzde 32.1 oy alabildi.

Böyle açık ara bir sonuç, 27 Ekim’deki ikinci turda Fernández’in başkanlığı kazanacağını gösteriyor.

Bu ortaya çıkınca 1 dolara karşı 45 Arjantin pesosu olan kur, seçim sonucu ile 56’ya kadar fırladı. Yüzde 25’e yakın bir zıplama demekti. Devamında 55’e yükseldi. “Arjantin pezosu tarihsel olarak en ucuz halinde” analizleri çıktıktan sonra, dün de 60’a kadar tırmandı. Bu yüzde 33’lik artış demek.

Doğal olarak Arjantin borsası ve tahvilleri de çöktü. Borsa yüzde 35 düştü, tahvil faizleri de 10 yıl vadelide 525 baz puan yükseldi. Asıl hikâye yakın zamanda ihraç edilen 100 yıllık tahvilde.

Arjantin 2017’de 100 yıllık tahvil ihracına çıktığında “delirmiş bunlar” demiştim. Ama bunu Arjantinliler için değil alanlar için düşünmüştüm.

Amerikalıların deyimiyle “from hero to zero”

Neden mi? Arjantin son 100 yılda 7 defa moratoryuma gitmiş. Şimdi bu seçim sonucu ile gelecek olan Fernandez Peroncu bir popülist. IMF ile zar-zor yapılan anlaşma ve sağlanan mali destek şimdi suya düşüyor.

Arjantin’in 100 yıllık tahvilinin “duration”ı 21 imiş. Bunun anlamı şu; tahvilin faizi 1 puan yükselirse fiyatı yüzde 21 düşer. Nitekim 10 yıllık tahvil faizleri 525 baz puan yükselirken, 100 yıllık tahvilin faizi de yüzde 9.5’tan yüzde 10.9’a yükselmiş. Fiyatı da 79’dan 50’ye düşmüş görünüyor. Yüzde 36.7’lik düşüş.

Defalarca batmış (borç ödeyemez duruma düşmüş) ülkenin 100 yıllık tahvili de böyle; “batar çıkar”. 10 yıl borç ödeyemez, sonra toparlar, sonra yeniden batar. Bu yüzden bunu “fiyatlayan” mali piyasa kumarbazları bu tür yatırımlara para koyuyorlar.

Arjantin 2017 yılında yüzde 7.9 getiriyle 100 yıllık tahvil ihracına çıkmış, 9 milyar 750 milyon dolarlık talep gelmiş, 2 milyar 750 milyon dolarlık satış yapılmıştı. Bilmiyorum bizdeki gibi “3.5 kat teklif geldi” gibi acemi övünmesi yapmışlar mıydı?

“Delirmiş bunlar” diye düşündüklerim, yani bu tahvilleri alanlar, 2017 yılında koydukları her 100 doların 60 dolarını kaybetmiş durumdalar.

Çok açık ki mali piyasalar, Arjantin’in borç ödeyemez duruma geleceğini fiyatlıyorlar. Bu yüzden ellerindeki finansal varlıkları satıyorlar. Uzmanlar, mevcut fiyatlamaların borç ödeyemez durum ihtimalini yüzde 75 oranında gösterdiğini vurguluyor.

Güncelleme: Yazımı bitirdikten sonra gördüğüm Tweette, yüzde 86’ya çıktığı yazıyor.

“Peki neden bunlar oluyor?” diye sormak gerekiyor.

Buradan herkese çıkacak ders şu, Arjantin’in geçmiş sabıkası. Daha doğrusu, Arjantin’i yöneten Peroncu tayfanın sabıkaları yüzünden.

Hatırlayalım, bugünkü Başkan Macri’den önce 8 yıl ülkeyi yöneten Peroncu Cristina Kirchner’di. Enflasyonun ısrarla düşük gösterildiği, istatistik manipülasyonlarının yapıldığı dönem Başkan olan Cristina Kirchner. Sermaye kontrolleri, korumacı ve içe kapanmacı politikaları uyguladı.

Fernandez, Cristina Kirchner’den önce Başkan olan Nestor Kirchner’in kabine şefi idi.

İşte Arjantin’de Ekim’de ikinci turda başkan seçilmesi güçlü olasılık olan Fernandez’in, başkan yardımcısı olarak seçtiği kişi eski Başkan Cristina Kirchner oldu. Eski sabıkaları bilindiği için bu defa da yine aynı yoldan gideceklerine kesin gözüyle bakılıyor.

Tüm bunlar, sadece Arjantin’le sınırlı kalmıyor; tüm gelişen ülkeleri etkiliyor. Çünkü Arjantin gibi diğer gelişen ülkeler de “aynı sepette” duruyorlar.

Çoktan hangi fonun ne kadar Arjantin zararı yazdığı yazılıp çizilmeye başlandı. Aynı sepette bir yerden zarar eden, aynı sepette kârlı olanı da satarak durumu kurtarmaya bakar. İşte bu yüzden.  

2018 Ağustos ayında Türkiye Brunson kriziyle sarsıldığında diğer gelişen ülkeler de sarsılmıştı; en zayıf halka Arjantin diğerlerinden daha fazla sarsılmıştı.

İşin doğrusu “Arjantin sarsılıra Türkiye ne olur?” sorusuna belirgin bir yanıt vermek zor. Türkiye de etkilenecek; ama boyutunu kestirmek zor.

Birincisi son bir yılda Türkiye o kadar sert sarsıldı ki “dışarıdan” kaynaklı daha da “dayak yiyecek” hali kalmadı. Sermaye çıktı. Bankalardan kaynak kaybı oldu. Krizin kötü ve deneyimsiz kadrolarla acemice yönetilmesine hiç girmiyorum. Türkiye’ye bir yıldır dişe dokunur bir sermaye girişi de yok. Bu yüzden “cari fazla verdik” diye sevinen ekonomi yönetimi var. Tarihte olmadığı kadar sert çakılıyorsunuz ama buna “dengelenme” diyorsunuz. Arabayı duvara vuranın, “ben zaten duracaktım” demesi gibi.

İkincisi yerleşikler kısmı en bıçak sırtı olanı; yine faiz indirimleri ve TL’nin savunma kalkanlarının indirilmiş olması bir tarafta, diğer tarafta dövize yönelişi karşılamak için, kur yükselmesin diye arka kapıdan kamu bankaları eliyle döviz satışı var. Bunun sakıncası şu; TL’yi faiziyle savunmuyor, rezerv eriterek savunuyorsunuz. Bunu da örtülü biçimde yapıyorsunuz. Döviz rezervlerinin ne olduğuna dair soru işaretlerini giderek yükselterek orta vadede TL’yi savunamazsınız. Döviz borçlusu şirket ve yurttaşlara döviz alabilmeleri için “ucuzlatılmış tanzim satıştan” öteye gitmez yapılan.

Üçüncüsü gelişen ülkelerde fırtına eserse Türkiye’nin son bir yılda ne kadar sarsıldığına kimse bakmaz; “gelişenlerden çık da nasıl çıkarsan çık” kafası çalışacağından, herkes uzak duracaktır. İşte böyle dönemlerde rezervlerinize bakacaklar. Sis bulutuyla kapladıysanız, iki kere bakacaklar.

Çin tahterevallisi

Çin hikayesi son 1 ayda hızlanan bir hikâye; ABD önce Çin’in ABD’ye yaptığı 200 milyar dolarlık ihracata yüzde 25 gümrük vergisi koydu. Sonra 300 milyar dolarlık kısmına da yüzde 10 vergi getirdi. Böyle olunca, ikinci adımdan sonra Çin yönetimi kamu şirketlerine ABD’den tarım ürünü almayı kesmeleri talimatını verdi. Bu defa Trump, Çin’i “kur manipülatörü” ilan etti. Bunun durumun hemen yaptırım getirilecek bir hali yok. Trump’ın Çin’i “kur manipülatörü” ilan ederken bile yeter koşulların sağlanmadığı yaygın bir kanaat.

Çin de kuru tutmayı bıraktı. Çok doğal, ihracatı hasar görecek bir ülkenin dış dengesi aleyhte bozulacaksa parası değer kaybeder. Trump’ın ilanı sonrasında, Çin Yuan’ı 7 seviyesini aştı.

Çin Yuanı değer kaybederse ya da Çin yönetimi kuru tutmayı bırakırsa tüm gelişen ülkelerin paraları da değer kaybetme sürecine girer. Bu baskı da hissedilmeye başlandı.

Trump’ın “zücaciyedeki fil” gibi davranması, ticaret savaşına girerek arzu ettiği politika hedeflerini zorlaması dönüp dolaşıp ABD ekonomisine dair beklentileri bozuyor.

Nitekim ABD’deki verim eğrisi “resesyon beklentilerinin” kuvvetlendiğini gösteriyor.

Gelişen ülkelere dair görünümü bozan iki unsur Arjantin ve Çin oldu.

Arjantin’de işler karışınca bu defa Trump Çin’e Eylül’den itibaren uygulanacak ilave yüzde 10’luk verginin yıl sonuna ertelediğini ilan etti.

Biraz toparlanma olur gibi görünse de mali piyasalar yeniden çalkalandı. ABD’de borsalar düşmeye başladı.

Bir tarafta ABD ekonomisinde durgunluk beklentisi, diğer tarafta Çin Yuan’ı üzerinde değer kaybı potansiyeli, bir başka tarafta ise Arjantin sarsıntısı. AB’deki ekonomik yavaşlamanın ticaret kanalından bize yansımasına hiç girmiyorum.

Türkiye bu tablo karşısında hala kendi yolunu çizebilmiş değil. İşte Türkiye’yi de TL’yi de “yumuşak karın” bırakan da bu.

“Seçimden sonra adım atarlar, ekonomiyi toparlamak için” diye bekleyen bir kesim büyük bir hayal kırıklığı içinde.

Ankara ise seçimde iki büyük metropolü kaybetmenin şaşkınlığını henüz üstünden atamadı. Halkın giderek bozulan ekonomi karşısında tepkisini çeken ekonomi bakanı ise Ankara’nın tercihi ile kamuoyu önüne çıkmıyor. “Halkın gözünden saklarsak bir süre, tepkileri dindiririz” düşüncesi olmalı.

İşin doğrusu ekonomiyi yöneten damat kimsenin umurunda değil, kötüleşen ekonomik gidişata geciken önemler umurunda.

Hala sosyal medyada troller eliyle “şahlandık, şahlanıyoruz” “en kötü geride kaldı” kampanyaları yapılarak “algıyı toparlarız” bakışı var.

Yaz bitip herkes ekonominin çarklarının başına döndüğünde “krizi çözmek için ne yaptınız?” sorusu taptaze zihinlerde duruyor olacak.

Ne Arjantin ne Çin ne de ABD’de olan gelişmeler Türkiye’yi beklemeyecek.

Türkiye’nin, bu siyasi seyir ile gittikçe; siyasi normalleşme ve demokratik restorasyon olmadığı sürece ekonomik krizi çözme yeteneği olamayacak.

İstesek de istemesek de seçim sandığına gitmeden de çözmek zor olacak.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi, para politikası, Piyasa

Kendi kuyruğunu kovalayan politika

Ankara faizleri düşürürse ekonominin yoluna gireceğiniz sanıyor. Ekonomi Bakanı Albayrak bunu ilk üç ayda baskıyla bankalara faiz düşürterek denemiş, meyvası ise TL’den kaçış, 25 milyar dolarlık dolarizasyon olmuştu. Bunu karşılayarak kura birşey olmasın diye de Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini arka kapıdan kamu bankaları eliyle sattırmıştı.

Ne yazıki iş başında öğrenme maliyeti çok yüksek. Başka bir ülkede olsaydı. Krizi kötü yöneterek daha da çıkmaza sokmak kovulma sebebidir.

Şimdi de yeni bir deneye girişiliyor. Merkez Bankası başkanı azledildi, faizler 4.25 puan düşürüldü, bir bu kadar indirime göz kırpıldı. Bir dizi uygulama da yürürlüğe sokuldu.

Ne yapılmaya çalışıldığına bakalaım.

Merkez Bankası’nın başkan değişikliği ile birkaç karar art arda geldi. Önce faiz indirimi ki bunu Cumhurbaşkanı önceden ilan etmişti.

Ardından 5 Ağustos günü (pazartesi) iki kararı yürürlüğe soktu; birincisi, döviz mevduatlarına uygulanan zorunlu karşılık oranlarını 1 puan artırılması, böylelikle 2.1 milyar dolar kadar banka rezervleri artacaktı.

Bununla birlikte dolar olarak Merkez Bankası’nda tutulan zorunlu karşılık, TL yerine dolar olarak tutulan zorunlu karşılık (ROM) ve serbest döviz hesaplarına ödenen faizler 1 puan düşürülüyordu. Böylece Merkez Bankası kendi nezdinde zorunlu veya gönüllü tutulan dolar hesaplarına sadece yüzde 1 faiz ödeyecekti. Aylık Libor faizinin yüzde 2.22 olduğunu da not düşelim.

İkinci karar da Merkez Bankası bünyesinde çalıştırılan swap piyasasında “çoklu ihale yöntemine” geçilmesi kararı. Malum şimdiye dek bu piyasada Merkez Bankası kendi yüzde 24’te olan (şimdi yüzde 19.75) kotasyonunu giriyor TL veriyor, yüzde 2.5 verip dolar borçlanıyordu. Böylece rezervlerini güçlendirdiğini düşündürüyordu. Böyle niteliyorum; zira bu swap pazarını açtıktan sonra 10-13 milyar dolar civarında bir swap kanalından döviz borçlandığı halde rezervi artmamıştı.

Para politikası delik deşik

Şimdi Merkez Bankası diyor ki bugüne kadar haftalık yaptığımız swap işlemlerini 1, 3 ve 6 ay vadeli olarak da yapacağız. Böylece işlemler kotasyon yanında ve çoklu teklif yöntemli ihale yoluyla da gerçekleştirilecekti. İhalede de katılımcılar swap puanı teklif edeceklerdi.

İlk ihale 7 Ağustos Çarşamba günü yapıldı; 2.3 milyar dolar teklif geldi, Merkez Bankası 1 milyar dolarlık kısmını kabul etti. İhalede ortalama swap puanı 745.78 oldu. Bunun ima ettiği TL faizi ise yüzde 17.39 yapıyor.

Anlamı şu; Merkez Bankası 1 milyar doları bir aylığına borç alıp rezervini artırırken, buna karşılık da yüzde 17.39 faiz üzerinden 1 milyar dolar karşılığı yaklaşık 5.5 milyar TL’yi bankalara verdi. Tekrar altını çizelim; Merkez Bankası swap işlemlerinde ihale yöntemine geçerek bankaların kendisine teklif ettiği “ucuzdan TL ver” talebini karşılamış oldu. İşte burada yeni bir gevşetmenin olduğunu, para politikasının kendi kendine delikler açtığı çok açık.

Politika faizi haftalık vade yüzde 19.75, gecelik borç verme faiz yüzde 21.25, gecelik borç alma faizi ise yüzde 18.25’te. Piyasa yapıcısı bankalar ise gecelik faizin 1 puan altından borçlanabiliyorlar; yüzde 18.75.

Çarşamba günü buna bir de aylık yüzde 17.39 ile borç verme işlemi eklendi. Bu faiz oranı da, gecelik yüzde 17.05’le borç almaya denk geliyor. Merkez Bankası oysa gecelik olarak piyasa yapıcılarına yüzde 18.75’le, diğer bankalara da yüzde 21.25’le borç veriyor.

Bitmedi, Merkez Bankası’nın günlük fonlama tablosuna bakanlar şunu görecekler; banka her gün istisnasız ortalama 8 milyar TL’yi kotasyon faizi ile çekiyor; yüzde 18.25’le. Banka Çarşamba başladığı swap işleminde ise gecelik yüzde 17.05’e denk gelen bir faizle borç TL vermeye başladı. Alış fiyatının altında para veren tüccar gibi.

Nasıl kafanız karıştı mı? Hali hazırda 4 faiz oranından Merkez Bankası para veriyor, çekiyor.

Şimdi buna itiraz edecekler olacak; “efendim swap piyasasında ima edilen faizler yüzde 17’lere geriledi” diye. Olabilir. Swap piyasasında ima edilen faizler yüzde 35’e geldiğinde ne oluyordu?

Merkez Bankası uyguladığı para politikasıyla swap pazarını ve oradaki faizleri etkileyebilir.  Ama bir ticari banka gibi swap pazarında oluşan faizden para vermesi anlaşılır gibi değil. Olacağı şu; orta vadede bugün itibarı kalmamış para politikasını daha da darmadağın ediyor.

Sıra mevduat pazarını dağıtmaya geldi

Bitmedi; şimdi ilginç bir tablo daha ortaya çıkacak. O da bankanın tuttuğu ihtiyat akçesinin Hazine’ye devri ile beraber 41 milyar TL piyasaya sürülecek. Bir kısmı sürüldü bile. Bayram öncesi de Perşembe-Cuma kamu maaş ödemeleri ve emekli ikramiye ödemeleri nedeniyle 30 milyara yakın bir fon Hazine hesaplarından bankalara akacak. Bayramda nakit talebi nedeniyle görmeyeceğiz ama bayram sonrası nakitler yeniden bankalara dönecek, bankalar da Merkez Bankası’na olan açık piyasa işlemlerinden borçlarını ödeyecekler. Böylece bayram sonrası nakit dönüşleriyle birlikte kısa vadede “Parasal Taban” değişmeyecek olsa da bankaların Merkez Bankası’ndan yapmış oldukları borçlanmalar azalacak. Bu Merkez Bankası’ndan istediklerinde yeniden borç alabilme kapasitesi demek.

Merkez Bankası’na 1 milyar dolar götüren banka, Merkez Bankası’ndan 1 aylık yüzde 17.39 ile borç alabiliyor. Bu ne getirir? Dövizi olan Merkez Bankası’na swapa koşar, TL mevduata da brüt yüzde 18’in üzerinde vermemeye çalışır. Yıllık yüzde 15.3 net faiz demek bu. Olacak olan şu; yüzde 15 net faiz yerine, “hazır dolar düşmüşken alayım”cılar harekete geçmesi olur. Bu defa yine aynı döngü; faizi düşürmeye devam etmek ve kuru tutmak için kamu bankaları eliyle “arka kapıdan” döviz satışına ve nihai olarak Merkez Bankası rezervlerini eritmeye devam.

Bunun sürdürülebilir olmadığını Ankara’dakiler de biliyor. Ama “koptuğunda dananın kuyruğu kimin elinde kalırsa”ya kalmış iş.

Küresel koşullar, olmadığı kadar bizim gibi ülkeler lehine; ABD’de 10 yıllık tahvil faizleri tarihsel rekor düşük seviyesine 40 baz puan yaklaştı. O kadar düşük. Almanya’da 10 yıllık tahvil faizleri de rekor düşük düzeye, yüzde -0.56’ya geriledi. Normal koşullarda gelişen ülkeler için müthiş bir çevre koşulu. İşte bu koşullara karşın Türkiye piyasasında iyileşme kayda değer değil.

Dövizleri getirin

Yılbaşından bu yana Merkez Bankası’nın karşılık politikasına bakılırsa zımni olarak kaydığı yeni bir patika var. O da, ROM mekanizmasıyla isteğe bağlı döviz getirmeniz yerine giderek yabancı para zorunlu karşılıkları yükselterek “kalıcı karşılığı” tercih ediyor Merkez Bankası.

 Banka üç ayrı hamlede 6.5 milyar dolarlık bir ilave karşılığı kalıcı olarak rezervlerine ekledi.

Mart ayında, “arka kapı operasyonlarla” kamu bankalarına verilen dövizlerin hesaptan düşülmesiyle net döviz pozisyonu kabaca 10 milyar dolar düşünce başlayan tartışmaları anımsatalım. Herkes net rezervler üzerine odaklanırken, Merkez Bankası’nın adını vermeyen yetkilisi “önemli olan brüt rezervlerdir” demişti. Bu konuda haklıydı.

Merkez Bankası’nın brüt rezervi kullanılabilir rezervdir banka için. Açık pozisyon da yapar, borç dövizi de kullanır, satar. Yeteri ki izlediği para politikası basiretli ve doğru olsun. Rezerv erimesinin getireceği riskleri bu doğru rota ile karşılayabilir.

Ancak bizim Merkez Bankası için bunu söylemek zor. Evet gerektiğinde brüt rezervi kullanırsınız ama hatalı para politikasıyla hepsini bir anda eritir gidersiniz.

İşte bu yüzden, Ankara’da hala bu riskleri gören birileri olmalı ki; yabancı para zorunlu karşılıkları artırarak bankanın rezervlerinin tahkim edilmesi yoluna gidilmesini sağlıyor. Bu politikanın devam edeceğini ve yabancı para karşılıkların “opsiyon” değil zorunluluk olarak arttırılacağını sanıyorum.

İşte bu “saldım çayıra para politikası” kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir patikada ilerleyecek; faizleri düşürme uğruna dolarizasyon yükselirken, yurttaşların ve şirketlerin döviz talebini Merkez Bankası arka kapıdan kamu bankaları eliyle satarken, diğer taraftan da dolarizasyonla artan döviz likiditesini ön kapıdan yabancı para zorunlu karşılıkları yükselterek bankaların elinden alacak.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, para politikası, Piyasa

TL’nin konvertibilitesi nasıl hasar gördü?

Milli paralarla dış ticaret hep siyasetçilerce dile getirilen bir konu. Cumhurbaşkanı Erdoğan neredeyse Rusya, Çin gibi ülkelerle olan ziyaretlerde bunu hep dile getiriyor.

Bunun olabilmesi için 3 temel koşul var:

Birincisi, paranız konvertible para olacak. Yani paranız üzerinde kambiyo kısıtları olmayacak; serbestçe diğer paralara çevrilebilir, transfer edilebilir, değiş tokuş edilebilir, işlemler üzerinde kısıtlar ya da vergiler olmayacak.

İkincisi, paranız istikrarlı olacak. Bunun da temel koşulu enflasyon oranının çok düşük ve enflasyon dalgalanması dar bantta olacak.

Üçüncüsü, paranızın işlem gördüğü piyasa koşulları derin olacak. Yine birinci koşulla uyumlu olarak para ve sermaye piyasalarında derinlik olacak.

Türk Lirası yakın zamana kadar birinci ve üçüncü koşulu sağlıyordu. Öyle ki kendi sıkletindeki tüm gelişen ülkeler kategorisinde belki de bu koşulu en iyi sağlayan ülkeydi. Örneğin Rus Rublesi, Çin Yuanı ile karşılaştırınca açık ara öndeydi.

İkinci koşul, yani enflasyonda ise en kötüler arasında önde gidiyor. Hem paramız değer kaybediyor hem de enflasyon yüksek seyrediyor, yüksek boyda dalgalanıyor.

Üçüncü koşul, birinci koşulu da ilgilendiriyor; özellikle “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” ile birlikte keyfi kararlar ve kısıtlayıcı, yasaklayıcı yönetim kararları yağmur gibi geldi. Bunlar arasında özel kesime yabancı para ile işlem yasakları, bankalara da bir bacağı yabancı bankalara TL plasmanı içeren swap işlemlerinde özkaynakların yüzde 25’ini aşmama koşulu getirildi. İhracatçılara kazandıkları dövizleri 6 ay içinde ülkeye getirme ve TL’ye çevirme zorunluluğu getirildi. Döviz satışlarında binde bir kambiyo gider vergisi uygulanmaya başlandı. Sonra ihracatçılara büyük müjdeyle muafiyet getirildi. Döviz satışlarında döviz teslimatının işlemin ertesi iş günü yapılması gibi bir dizi yasak ve kısıt getirildi. Bunlar özü itibariyle “yumuşak kambiyo kısıtlarıdır”.

Bu kısıtlamalar TL’nin değerinin piyasada “kısıtlı koşullarda” oluşmasına doğru getirmiştir.

Getirdiğiniz kısıtlarla hem spot işlemlerde hem de swap işlemlerinde hacmi daraltırsanız paranızın değeri de daha sığ koşullarda oluşur.

Son 1 yılda “başkanlık sisteminin” yönetim tarzı ile birlikte, tüm bu kararlara Türk Lirası’nın konvertibilitesi büyük hasar almıştır.

TL’nin konvertibilitesi nasıl ağır hasar gördü?

Konvertibilite, bir ulusal paranın bir başka paraya, altına çevrilebilme serbestidir. Kısıtsız biçimde serbestçe çevrilebiliyorsa konvertibil paradır denir.

Yukarıda sayılan kısıtlamaların yanında TL’nin konvertibilitesine en ağır hasarı swap işlemlerine getirilen kısıtlama getirdi.

13 Ağustos 2018’de BDDK şu kararı yürürlüğe koydu:

“Bankaların yurtdışı yerleşiklerle yaptıkları bir bacağı döviz diğer bacağı TL olan para swaplarından, işlemin başlangıç tarihinde spotta yurtiçi bankaların TL verip döviz aldıkları swap işlemleri ile yine bu mahiyetteki swap benzeri (spot + vadeli döviz işlemi) işlemler toplamı bankaların en son hesapladıkları yasal öz kaynaklarının % 50’sini geçemeyecek olup” denilerek başladı sonra bu oran yüzde 25’e düşürüldü.

Ankara’daki bakış açısı şuydu; “bu yabancılar Türk bankalarından TL borçlanıp döviz alıyorlar, böylelikle döviz kuru üzerine büyük bir baskı oluşuyor. Paramız değer kaybediyor. O zaman biz de bu swap yoluyla TL borçlanmalarını önleyelim”.

Öyle ki bu söylem aradan 1 yıl geçmesine karşın devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen günkü konuşmasında söylediklerini haberden alıntıyla aktaralım:

“Finansal alanda Türkiye’ye karşı art niyetli girişimlerin gerçekleştiği Swap piyasasına ilişkin bazı düzenlemeler yapıldığını anımsatan Erdoğan, Türk lirası işlemlerinde Türkiye’nin öncelikli hale gelmesini sağlayacak adımları hızla hayata geçirdiklerini, böylece birtakım kötü amaçlı girişimlere karşı tedbir aldıklarını söyledi.

Swap işlemlerinin Borsa İstanbul bünyesine alınarak bankalardaki Türk lirası ve döviz likiditesinin yurt içinde kalmasının sağlandığına işaret eden Erdoğan, bu sayede önemli ölçüde işlemin yurt içinde yapıldığı ve bu konudaki kararlılığın devam ettiğini vurguladı.

Piyasa şartlarında karşılıklı güvene dayalı ortam güçlendirilirken Türkiye’ye bu işlemler kapsamında önemli bir kabiliyet kazandırıldığını belirten Erdoğan, sermaye piyasasında da önemli adımlar atıldığının altını çizdi.” 

“Kaz gelecek yerden”

Swap piyasası şöyle çalışıyor; bir para cinsine ihtiyacı olan, diğer bir parayı borç veriyor, vadesi gelince her taraf ilk verdiği parayı geri alıyor. Karşılıklı faiz ödeniyor. Aslında karşılıklı bir mevduat (mutual deposit) yapılıyor.

Türk bankaları swap işine ne zaman yoğunlaştı? AB’den müzakere tarihinin çıkmasıyla 2005 yılında Türkiye’ye “parlayan yıldız” olarak bakan yabancılar döviz bozdurup ellerine TL geçince ya da TL cinsi tahvil ihraçları yapıp swap piyasasında bu TL’leri yatıracak yer ararken, Türk bankalarına 7-8 yıllık swap teklif ederek fon sağladılar. Türkiye’de yüzde 1’le konut kredisinin verilebilme imkânı işte bu fonlarla olabildi. Türk bankaları hızla bu fonları borç alıp konut kredisine akıttılar. Konut fiyatlarının patlaması işte bu swap fonları ile başladı.

Türk bankalarının elinde, son 3-5 yılda içeride yerleşiklerin düşük getirili TL’den döviz hesaplarına geçmesi karşısında döviz birikmeye başladı. Bir taraftan da kredi talebi devam ederken, TL kredi verebilmek için bu dövizleri Londra swap piyasasından TL’ye “swapladılar”.

Yani swap pazarı öyle bunu Ankara’da ilk defa duyan siyasetçiler gibi birtakım spekülatörlerin kullandığı bir pazar değil. Türk bankalarının TL borç aldığı bir Pazar aynı zamanda.

Tabi bu pazarı “yabancılar TL alamasın” diye tıkarsanız kendi bankalarınızın da ayağına kurşun sıkarsınız. TL bulamayan yabancı TL borç verir mi? Bu karar, alınmasıyla aynı zamanda Londra’daki swap pazarındaki faizleri de patlatıverdi. İşte o noktadan sonra Merkez Bankası faizleri yükseltmek zorunda kaldı.

Sonraları Mart 2019’da ise yabancı bankaların döviz alımına geçmesi karşısında bu defa Türk bankalarına Ankara’dan “yabancı bankalara TL vermeyeceksiniz” sözü fısıldandı. Londra piyasasında swap faizlerini yüzde 1000’leri bulduğu gözlendi.

Swap blokajının Türk bankalarını zorlaması karşısında 2018’de Merkez Bankası’nca denildi ki; limitlerinizi artırdım, gelip döviz vererek benden TL alabilirsiniz. 2019 mart çalkantısında da Merkez Bankası bünyesinde swap piyasası açıldı. Merkez bankası döviz borç alıp TL borç vermeye başladı. Hatta bu dövizlerin neden rezervleri artırmadığı ayrı bir tartışma konusu oldu.

Sonra BIST bünyesinde swap pazarı işlemeye başladı. Bunu da siyasetçiler “başarı” olarak sundu.

Hem ulusal paranız uluslararası geçerliliği olan para olsun, ulusal paralarla ticaret yapalım istiyorsunuz ama diğer taraftan paranızın konvertibilitesine hasar veriyorsunuz. Hem de ekonominizin can suyu olan kredi kanalına set çekiyorsunuz.

Peki ne oldu?

 Britanya Merkez Bankası (Bank of England, BOE) tarafından 6 ayda bir yayımlanan verilere göre Londra piyasasında dolara karşı hem spot TL işlemleri hem de swap işlemleri azaldı.

Daha kötüsü, en çok işlem gören para cinsleri sıralamasında TL önemli bir sıra kaybı yaşadı.

Spot döviz işlemleri hacminde 2015’te 10’uncu sırada, 2016’da 11’inci sırada olan TL, 2017’de 7’inci sıraya yükselmişti. 2018’de 8’inci sıraya, 2019’da ise 12’inci sıraya geriledi.

 Swap işlemlerinde ise durum şöyle: 2015 ve 2016’da dolara karşı yapılan swap işlemlerinde 7’inci sırada olan TL, 2017’de 8’inci, 2018’de 9’uncu, 2019’da ise 10’uncu sıraya geriledi.

Swap listesinde TL aşağı düşerken, 2015’te TL’nin 8 basamak aşağısında olan Çin Yuanı, 2019’da sadece bir basamak altında yer alıyor. Çin Yuanı’nın katı kambiyo kısıtlarının olduğu bir para birimi olduğunu anımsatalım.

Londra’da swap pazarında yüzde 2-2.5’uk payı olan TL, 2019 Nisanında yüzde 1.5’luk paya geriledi.

Swap yasağı ile “Londra’daki işlemleri Türkiye’ye taşıdık” iddiasına sadece şu denilebilir; “aynı zamanda da kredi damarlarını da kestiniz”.

Swap yasağı, tam bir “pire için yorgan yakma” hikayesidir.

Peki nereye geldik? TL’nin yabancı paralar karşısında çevrilebilirliği hasar almış oldu.

Londra gibi bir finansal merkezde TL artık daha az işlem görüyor. Yukarıdaki grafiklerden de görülüyor: Hacim azalmış.

Türkiye’deki piyasada da işlem hacmi sert biçimde düşmüş.

Merkez Bankası verilerine göre; spot ve vadeli işlemlerden oluşan günlük döviz işlem hacminin ay ortalaması 8-10 milyar dolar aralığında seyrederken, Ağustos 2018 sonrasında 6 milyar dolar civarındaki bir ortalamaya gerilemiş. Daha sonra Mart 2019 çalkantısında hacmin yeniden yükseldiği görülüyor, devamında ise yeniden en son Haziran itibariyle 6 milyar doların altına dönmüş.

Şu soruyu soralım; işlem hacmi düşük bir para cinsi mi, yoksa yüksek hacimli bir para cinsi mi kolayca manipüle edilebilir? Sığ hacimde her şey olur. Ağustos 2018’de de olağandışı bir hacim görülmüyor.

İşin doğrusu şu; Türkiye’de şirket ve bireyler kurlar üzerinde epeyce belirleyicidir.

Türkiye’deki (on shore) piyasanın günlük hacmi 8-10 milyar dolarken, bunun yüzde 37’si yabancı banka, kuruluş ya da müşterilerle yapılan işlemlerden, yüzde 10’u bankalararası işlemlerden, yüzde 53’ü ise yurtiçi müşteri ve kuruluşlarla yapılan işlemlerden oluşur.

Londra piyasasındaki (off shore) döviz işlem hacimleri Türkiye’deki işlem hacminden çok daha yüksektedir.

 Aylık 250-300 milyar dolarlık bir hacim günlük 11-15 milyar dolarlık bir hacim anlamına geliyor. Bu da sadece spot işlemleri içeriyor.

TL’nin değerinin oluştuğu iki ana eksen olan “On shore”-“Off shore” piyasanın günlük toplam işlem hacminin 25 milyar dolara yakın olduğunu hesaba katarsak, bu piyasanın “bizi çekemeyen birilerince” manipüle edilmesi çok zordur.

Bu yüzden, swap pazarına set çekerek engellemek, Türkiye’de kredi pazarına engel koymak demek olmuştur.

Bu yıl, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu’nda değişikli yapılarak sermaye kısıtlarının kaldırılmasının 30. yılı. Ne yazık ki 30 yıldaki kazanımlar, yüzeysel ve günü birlik hedefler için harcanıyor. Ulusal paramızın konvertibilitesinin altı boşaltılırken, kötü bir tarihi iz olarak kalacak.

Uğur Gürses