Dosya, Ekonomi, Yeni Çağ

Bu gelen dijital paranın ayak sesleri

(Dijital para, kripto para ve Libra)

Dijital paraya temkinli yaklaşanlar birden “haydi yapalım” derse ne olur? İşte bu yıl bu yaşanıyor. Hem de yeni bir para tasarımı ile “Old Lady” ses verdi.

Merkez bankacılığının “Kâbe’si” sayılan toplantılar, bu işin önde gelen merkez bankacılarını, akademisyenlerini, uzmanlarını her yıl ağustos ayında ABD’nin meşhur “yaylası” Wyoming’deki Jackson Hole’da bir araya getiriyor. Kansas Fed’in ev sahipliğindeki toplantıların da her yıl bir ana başlığı var. Bu yıl ki de “Para Politikasının Zorlukları” (Challenges for Monetary Policy) idi.

Doğrusu, önde gelen gelişmiş ülkelerin başında ya popülist şarlatan liderler var ya da yükselen ırkçı ve popülist partilerin yükselişi karşısında “öyle davranma” baskısı altında kalan sağ muhafazakâr liderler. Bu durum da para politikasını yürütenlerin işlerini epey zorlaştırıyor.

İşte ABD’de olan da bu; Trump ticaret savaşı açarken, reel ekonomide resesyon yokken verim eğrisi negatif oldu diye Fed faiz indirimine zorlandı. Fed hala da ne yapacağını bilemiyor. Baskın rezerv para olan doları basan banka da piyasa rüzgarına kapılıp kafası karışınca tüm dünya “sarhoş” oldu.

Merkez bankacılar önünü göremediği için bu toplantılarda en somut çıkışı Britanya Merkez Bankası (BOE) Mark Carney yaptı.

Carney açık biçimde, radikal bir öneride; bir “uluslararası para birimi” yaratılması önerisinde bulundu. Dolar gibi baskın bir para biriminin getirdiği dengesizlikleri gidermek için egemen devletlerce, “ortak sentetik dijital para birimi” yaratılmasını önerdi.

Carney, özetle şöyle bir arka plandan hareket ederek bu öneriyi getiriyor; bugünkü dünyada tek bir para birimi baskın rezerv para. O da ABD doları. Küresel ticarette faturaların yarısı dolarla ifade ediliyor. Küresel milli gelirin yüzde 70’ini oluşturan ülkeler, para çapası olarak doları kullanıyor. Gelişen ülkelerin yaptığı borçlanmaların 3’te 2’si dolar cinsinden. Ülke rezervlerinin de. Küresel tahvil ihraçlarının da. Oysa ABD, dünya ticaretinin sadece yüzde 10’unu, küresel üretimin de yüzde 15’ini yapıyor.

Kaynak: Mark Carney, Jackson Hole Toplantısı Konuşması, 2019

Çin’in yükselişi sürse de Yuan’ın rezerv para rolünü üstlenerek ikinci bir alternatif olması zaman alacak. En iyi ve öncelenmesi gereken çözüm “çok kutuplu sistemi” kurmak. Çoklu rezerv para sistemi, güvenli varlık arzını artıracak, küresel denge faizleri aşağı bastıran baskıları azaltacaktır. Çoklu rezerv para sisteminin yararı, gelişmişlerden gelişenlere yansıyan olumsuz etkilerini azaltacaktır. Böylelikle, kırılganlıklar azalacak, sermaye akımlarının sürdürülebilirliği artacaktır. Carney böyle bir açı koyuyor.

Böyle bir “çoklu rezerv para sisteminin” oluşması uzak gibi görünse de teknolojinin, sanal koşullarda bunu oluşturmaya zemin oluşturduğuna işaret ediyor.

Carney, tarihsel olarak rezerv paranın yükselişinin onun değişim aracı olarak kullanışlılığından dayanak aldığını söylüyor. Rezerv paranın değişim aracı olarak yükselişini ise uluslararası ödemelerde artan rahatlık ve azalan maliyetlere bağlıyor.

Madem ki perakende işlemler fizikselden çok ‘online’a kayıyor, nakit de elektronik ödemelere; giderek maliyetli işlemlerin yeni teknolojik uygulamalar sayesinde ucuz hale gelmesi bir alan açıyor.

Buradan Carney lafı Facebook’un yeni dijital para tasarımı olan Libra’ya getiriyor. Libra’nın dolar, Sterlin, Euro cinsi rezerv varlıklara dayalı yeni uluslararası sabit dijital ödeme alt yapısını örnek göstererek, bunun mesajlaşma platformlarında kullanıcılar arasında ve perakendeciler arasında el değiştireceğine işaret ediyor.

Tasarımına bağlı olarak, parasal ve finansal istikrara çok belirgin etkilerinin olabileceğine dair kaygısını da not düşüyor. Düzenleyici kurumların, bu tür kaygılara ilişkin önceden adım atmalarının gerekebileceğini de.

Sonuçta, Carney; kamusal sektör tarafından (egemen devletlerin para otoritelerince) yeni bir “Sentetik Hegemonik Para” yaratılmasının tartışılmasının yararlı olacağını açıklıyor. Yani ülkelerde para basma yetkisi olan otoritelerin çıkaracağı dijital para. “Dijital merkez bankası parası” basanların ağı tarafından çıkarılacak bir para.

Sentetik Hegemonik Para’nın, küresel ticarette ABD dolarının baskın etkisini kıracağını, bu sentetik dijital paranın payının artması halinde ABD’den kaynaklanacak şokların kurlar aracılığı ile diğer ülkelere yansımasının azalacağını öne sürüyor Carney.

Böylelikle küresel ticaretin, bir para birimi yerine, sentetik dijital parayı oluşturan sepet içinde yer alan ülkelerin koşullarındaki değişikliğe duyarlı olacağını savunuyor.

Eğer devletlerin katılımı ile böyle sepet dağılımlı bir “sentetik dijital para” olursa kredi piyasalarında doların etkisini ortadan kaldırır, böylece doların küresel finansal çevrimler üzerine etkisini azaltır. Hem de gelişen ülkelere sermaye akımlarının oynaklığını azaltır.

Böylece, sepet içindeki paralar rezerv varlık halini alır. Gelişen ülkeler de dolara bağlı rezerv tutmaktan kurtulur. Bunun da denge faiz oranları üzerindeki aşağı yönlü baskıyı azaltacağı açık. Küresel likidite tuzağını da.

Carney’in önerisi, Brexit eşiğindeki Britanya için çok akıllıca öneri; böylece sterlinin bugünkü bulunduğu yerden “uluslararası dijital para” sayesinde görece daha fazla pay alacağı çok açık.

Bu öneri yankı bulsa da “ortak egemen dijital merkez bankası parası sepeti” halindeki “sentetik bir para” yaratılması belki de hiç olmayacak. Ancak şurası açık; “dijital merkez bankası parası” için birçok ülkenin, yaptıkları takvimler olasılıkla öne çekilecek.

Dijital para nedir?

Önce isterseniz dijital paranın ne olmadığına değinelim.

Birkaç yıl önce dünyayı saran bir ilgi odağı vardı. Finansla ilgili olsun olmasın, herkesin dilinde sıfırdan 20 bin dolara yaklaşan bir kripto para Bitcoin vardı. Herkesin ilgisini çeken şuydu; 300-500 dolar gibi fiyatlanan bir dijital varlık, 20 bin dolara yaklaşmıştı. Şehir efsaneleri türeme talep ve ilgi yaratıyordu; “sıfırdan yatırım yapan genç şimdi Porche ile dolaşıyor” türünden hikayeler “köşe dönme” dünyasının besinidir çünkü.

Arzı sınırlı olan varlığın fiyatının taleple patlayacağı çok açıktı. “Bu teknoloji para eder, daha da edecek” kafasında olan ama finansal okur yazarlığı olmayanlar, “future” pazarının açılmasıyla “düz oturdular”. Zirveden sonra uzunca süre 10 bin dolar altında kalan Bitcoin yeniden 10 bin dolara çıktı.

Bitcoin ve arkasındaki blockchain teknolojisi o kadar da konuşulmadı.

Asıl hikâye, giderek dijital kapsayıcılık içinde her şeyi kollektif hale gelen bireye, özel bir koruma alanı yaratılmasıydı.

Blockchain teknolojisi, geleceğin özel alanı için biçilmiş bir kaftandı. Parası neden bu korumalı alan içinde olmasındı ki? Bitcoin bunu sağlıyordu; şifre kimde ise para onda idi. Transfer bile iki kişi arasında sır kalıyordu. Aracı, transfer merkezi gibi üçüncü bir durak yoktu. Elektronik cüzdanlar vardı.

Sadece Bitcoin değil, Ethereum, Ripple gibi diğer kripto paralar da ilgi gördü.

Bu konuda geçmişte iki yazı yazdım; biri 2013’te Bitcoin parlamaya başladığında, diğeri ise 2017 sonunda bu bir “lale çılgınlığına” dönüştüğünde. Hala “Bitcoin nedir” bilmeyenler için özetleyici olabilir:

‘Sanal mangır’ Bitcoin bir hayalin kapısını açtı

Bu çağın lalesi Bitcoin mi?

Asıl hikâye, parayı basan kurumların kripto paralar konusunda çalışma grupları kurması idi.

Neredeyse çoğu merkez bankası açık ya da örtülü biçimde bu konuda çalışma yürütmeye başladılar. Daha doğrusu, çalışmalarını hızlandırdılar.

İşte bu eşikte, önde gelen bir merkez bankasının başkanının “gelin ortak bir sentetik dijital para birimi yaratalım” çıkışı önemli bir dönüm noktasıdır.

Kripto para, bu paranın yaratılmasında, el değiştirmesinde çeşitli algoritmalar olan ve genelde de arzı sınırlı olan şifreli paralar demek.

Dijital para ise bundan farklı; arkasında bir merkez bankası parası ya da bir varlık bulunan elektronik ortamda tutulan para demek. Bu açıdan kripto paralardan ayrılıyor.

Kripto paranın kendisi bir varlık. Dijital para ise bildiğimiz kâğıt paranın dijital formu ya da arkasında bir varlık, değer olan para.

Dijital para denince akla gelen “dijital merkez bankası parası” akla geliyor. Facebook’un çıkarmak istediği “Libra” da arkasında varlık bulunan, blockchain teknolojisi bazlı bir dijital para olarak tasarlanıyor.

Libra’ya sonra döneceğiz.

Peki neden dünya kripto para ya da dijital para konuşmaya başladı?

Sorun şurada, herkes kendinden görebilir; en başta hayatımızın tüm alanına giren dijitalleşme, mobil cihazlar, bu cihazlardaki uygulamalar giderek daha fazla finansla varlık ve ürün kullanmamızı getirdi. Bu daha da artacak. Çünkü hem erişim olanakları, erişim hızları artıyor, hem de yapa zekâ uygulamaları nedeniyle günlük yaşamımızda daha fazla kullanıyoruz. Bir de bunlar yükselirken, siber güvenlik kaygıları ve risklerin yükseldiği, güvenli bir dijital-kripto para ihtiyacının arttığı da bir veri.

Giderek teknoloji elimizde ve cebimizde; finansal alanda da ödeme, tasarruf, borçlanma, transfer, risk yönetim, danışmanlık gibi temel finansal işlemler yayılıyor.

Şimdi dünyanın gündeminde, bir tarafta kripto paralar, diğer tarafta da “dijital merkez bankası parası” var.

Dünyadaki devlet ve merkez bankası yetkilileri, uluslararası kurumlar kripto paralara mesafeli duruyorlar; çünkü hem bu paraların bir para değil, finansal varlık olduğunu, en önemlisi de üçüncü ya da aracı olmadan “uçtan uca” transfer nedeniyle, para aklama ve terör finansmanı kaygıları nedeniyle rezervasyonları var.

Bu yüzden, resmi bakış açısı daha çok “dijital merkez bankası parası” ya da “uluslarararası sentetik dijital paraya” daha sıcaklar.

Dijital para aslında merkez bankalarının ihraç ettiği ve günlük hayatta kullandığımız paraların dijital formu. Nakit değil.

Banka hesabımızdan EFT yaptığımızda, bir bankanın merkez bankasındaki hesabındaki parasını kendi lehimize bir başka bankaya geçiriyoruz. Sonuçta A bankasından B bankasına gidiyorsa da merkez bankasındaki lehdar bankanın hesabı değişiyor. Birey olarak bizim adımız geçmiyor. Dijital para ise merkez bankasınca yaratılmış bir parasal büyüklükte birey olarak doğrudan o paraya herhangi bir aracı olmadan hükmediyor olmamız demek. Bireyden bireye, bireyden şirkete transfer edilebiliyor, aracı banka olmadan.

Bitcoin kripto bir sanal jeton (token) ise dijital para da merkez bankalarınca çıkarılan “sanal jeton” demek. Farkı ikincisinin bir yükümlüsü var.

Dijital merkez bankası parası, jeton bazlı ya da hesaben olabiliyor. Transferleri de aşağıdaki IMF grafiğinde olduğu gibi çizilmiş (3):

Çok açık ki; hesaben yapılanda bugünkü gibi “bakiye yeterliği” kontrol ediliyorken, jeton bazlı dijital merkez bankası parasında jetonun kendisi bir birimi temsil ettiği için buna gerek yoktur. Elektronik bir cüzdandan, diğerine transfer yeterlidir.

Yine asıl “özel alan” meselesine dönüyoruz; dijital paranın transferi nasıl yapılacaktır?

Merkezi mi (centralized), yoksa dağıtık (decentralized) bir sistemde mi?

Dağıtık sistemde transfer “Dağıtık Kayıt Teknolojisi”  (distributed ledger technology-DLT) ile yani “blockchain” sistemi ile olacaktır. Bunun da kapalı bir sistemde merkez bankalarınca yönetilmesi söz konusu.

IMF gibi kurumlar tarafından merkezi sistemin ise daha etkin olacağı değerlendiriliyor. Çünkü sanal jetonların seri numaralarının geçerliğinin kontrol edilmesi, ardından çifte kullanımın önüne geçmek için yeni cüzdana geçmeden önce yeni bir numara verilmesi gibi işlemler, bunu gerekli kılabilir.

IMF çalışmasında, paranın tarihsel gelişimine atıfta bulunarak; “paranın tarihi gösteriyor ki paranın temel işlevleri değişmeyecek, kullanıcı ihtiyaçlarına göre biçimi farklılaşacak”. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte “dijital merkez bankası parasının” yükselişi kaçınılmaz görünüyor. Bunun için de bu dijital paraları çıkarak merkez bankalarının yanıt bulmaları gereken bir dizi soru var. Bunların başında da “sınır aşan dijital merkez bankası paralarının” kapsamı, yerleşik ve yerleşik olmayanların erişebilirliği, para ikamesi, güvenli liman gibi başlıklar geliyor.

Bugün kullandığımız basılmış itibari para, banka hesabı ile dijital merkez bankası parasının tasarım özelliklerinin işlevsel karşılaştırması yapılmış. Dijital merkez bankası parasının “sanal jeton” hali ile “hesaben” olanı da farklı nitelikleri var. Ama genel amaçlı bakıldığında “sanal jeton” biçimi (token) daha işlevsel.

Dijital para neden her şeyin de önüne geçecek?

Bunun çok açık bir nedeni var; mavi küremizde yaklaşık 5.5 milyar yetişkin insan yaşıyor. Ortak yönleri de büyük çoğunluğunun cebinde bir cep telefonu var. Daha fazlası, bu 5.5 milyar yetişkinin yüzde 31’inin yani her 3 yetişkinden birinin (1.7 milyarının) hiçbir banka hesabı yok. Ama bu 1.7 milyar insanın 3’te 2’sinin cep telefonu var.

Bu neden önemli, anlatayım.

Küresel çapta bir finansal kapsayıcılık için, yoksulluğu aşmak için çok önemli.

Banka hesabı ve cep telefonu ikilisi; finansal uygulamalara, banka (ödeme) kartları, mobil para gibi dijital hizmetlere erişim sağlıyor. Dünya Bankası’nın raporuna göre (6) mobil para uygulamalarına özellikle kadınların erişimi, çok büyük faydalar sağlamış.  Tek başına aile reisi olan kadınlar, bu sayede hanenin gelirini artırmışlar. Kenya’daki bir çalışma, 185 bin kadın tarımdan çıkarak iş geliştirmeye ve perakende faaliyetlere geçmiş. Kadın aile reisi olan hanelerde aşırı yoksulluk seviyesi yüzde 22 azalmış.

Sadece 2014-2017 arası dönemde 515 milyon yetişkin bir finansal kurumda ya da mobil para hizmeti uygulamasında hesap açmış. Bu da oranı yüzde 62’den yüzde 69’a çekmiş. Merak edenler için, Türkiye’de de yüzde 69 oranında.

Yüksek gelirli ülkelerde bu oran yüzde 94 iken, gelişen ülkelerde yüzde 63 olmuş.

Banka hesabı olmayan 1.7 milyar kişinin yüzde 56’sı kadınlar.

Yoksulların finansal erişiminin olması, kamu yardımlarının doğrudan aktarılması açısından da çok önemi var.

Yüksek gelirli ekonomilerde yetişkinlerin yüzde 43’ü devletten; ücret, emeklilik maaşı, sosyal yardım, işsizlik ödemesi, eğitim ya da sağlık transferleri gibi ödemeler alıyor. Bunun oranı gelişen ekonomilerde yetişkinlerin yarısı kadar.

Muhtemelen Facebook gibi dijital para çıkarma düşüncesine hızlı giriş yapanların aklındaki de bu; 2.4 milyar kişinin Facebook hesabı var, tamamının da muhtemelen cep telefonu var. Banka hesabı ile birleştiğinde, yoksul veya zengin çok büyük bir finansal kapsayıcılık, erişim sağlanıyor.

Dünya Bankası verilerine göre; küresel olarak yetişkinlerin yüzde 52’si (banka hesabı sahiplerinin yüzde 76’sı) bir yıl içinde en az 1 dijital ödeme aldıklarını beyan etmiş. Bu oran, yüksek gelirli ülkelerde yüzde 91, gelişen ülkelerde yüzde 44 olmuş.

Sadece 2014’den 2017’ye 6 yılda küresel oran yüzde 41’ten yüzde 52’lik orana çıkmış. Gelişen ülkelerdeki artış görece daha hızlı olmuş; yüzde 32’den yüzde 44’e. Bunun üssel olarak artacağını kestirmek zor değil.

 Asıl can alıcı yeri burası; yüksek gelirli ülkelerde yetişkinlerin yüzde 51’i (banka hesabı olanların yüzde 55’i) son 1 yılda en az bir adet finansal işlemi cep telefonu ya da internet üzerinden gerçekleştirmiş.

Gelişen ülkelerde yetişkinlerin yüzde 19’u (banka hesabı olanların yüzde 30’u) son 1 yılda en az bir adet doğrudan ödemeyi cep telefonu ya da internet üzerinden gerçekleştirmiş.

Gümbür gümbür gelen bir finansal dijitalleşme var; her ne kadar nakit seven bir toplum olursanız olun, kuşaklarla dijital para kullanımının 5-10 yıl aralığında bir vadede patlayacağı çok açık.

Bugün hikayesi dijital paradır. İşte bu yüzden Carney gibi merkez bankacılar, bunu bugünden fırsata çevirmek için manevra alanı yaratıyorlar.

Yarın ülkelerin egemen dijital merkez bankası paraları, ertesi gün uluslararası ortak dijital bir para sistemi çok uzak değil.

Libra

Facebook 15 Temmuz 2019 günü “küresel dijital para” olarak Libra’yı ilan etti. 2020’de süreçleri başlayacak.

Blockchain tabanlı bir dijital para olacak Libra. Dayandığı varlık ise içindeki rezerv varlıklar olacak. Libra yaratıldıktan sonra, kullanıcılar satın alacakları Libra’nın karşılığı kadar kendi para cinslerinden ödeme yapacaklar. Libra yaratmanın tek yolu bu. Örneğin Avrupa’da yaşayan biri 1 Libra eşiti karşılığında Euro ödeyecek. İtibari paralar (“Fiat Money”, merkez bankalarının bastığı para) ödendikçe, Libra miktarı da büyüyecek. Yatırılan paralardan bir getiri elde edilemeyecek. Libra işletmecileri faiz ödemeyecekler.

Libra satın alanlardan toplanan ve merkez bankalarını ihraç ettiği ve bugün bizlerin kullandığı “itibari paralar”, düşük riskli varlıklara yatırılacak; mevduat, kısa vadeli devlet tahvilleri gibi.

Geleceği konuşurken, bazı şeylerde geride kalmanın bizlerde bırakacağı izler olacak; çünkü Libra, içinde bulunan rezerv paralar, “istikrarlı ve itibarlı merkez bankalarının bastığı para cinsleri” olarak tanımlanıyor. Bugünkü hali ile TL’nin Libra sepeti içinde yer alması olanaksız.

Aynı şekilde, yatırımların tutulacağı saklamacı kuruluşlar da, hem coğrafi olarak dağıtılmış olacak, hem de yatırım sınıfı kredi derecesine sahip olacaklar.

Libra, üç ana temele dayanıyor; birincisi güvenli, ölçekli ve güvenilir bir blokchain tabanı, ikincisi varlıklardan oluşan bir rezerve dayanıyor, değerini de bundan alıyor, üçüncüsü de İsviçre’de kurulacak bağımsız bir kuruluşça yönetişimi yapılacak. Bu kuruluşu (Libra Association) oluşturacak kesimlerin farklı coğrafyalardan, farklı ticari, akademik ve kar gütmeyen ya da çok taraflı kuruluşlar da olacak. Bugünden Visa ve Mastercard gibi kredi kartları kuruluşları, Pay Pal gibi dijital ödeme kuruluşları, Vodafone gibi iletişim kuruluşları, Uber ve Spotify gibi uygulamalar şimdiden katılmış durumdalar. 

Libra açık bir sistem olacağından, geliştirmecilere açık bir yapı olacak.

İlan edildikten sonra asıl büyümenin ve katılımların olacağı çok açık.

2.4 milyar Facebook kullanıcısı hazır, milyarlarca cep telefonu ve banka hesabı “Voltran”ı oluşturacak.

Teknik tarafında eleştiri getiren, eksiklikleri ve potansiyel riskleri gösterenler var. Ancak, Libra’nın ya da bunun gibi ayağı bugünden yere basan potansiyel yeni oluşumlara “tetikleme” işlevinin yerine geldiğini düşünüyorum.

Britanya Merkez Bankası başkanı Mark Carney’i de heycanlandıran, arkasında rezerv varlıklar bulunan, çoklu ulusal paralardan oluşacak bir “dijital merkez bankası parasıyla” da beraber gidebilecek bir model bu tasarım para Libra.

Türkiye’de son gelişmeler ne?

Türkiye ekonomik zorlukların içinde bir yandan enflasyon, istikrarsız TL, “L” tipinde seyreden bir ekonomik durgunlukla baş etmeye çalışıyor olsa da, son yıllarda iki şey dikkat çekiyor; internet üzerinden yapılan kredi kartı harcamaları hızla büyüyor, temassız kartla yapılan harcamalar da.

İki grafik koyalım;

İnternet üzerinden yapılan alışverişlerde yerli kartlarla yurtiçi ve yurtdışı harcamalar Temmuz 2019’da aylık 17 milyar TL’ye dayanmış durumda. Bunun bir önceki yıl başında kabaca 10 milyar TL olduğu hesaba katılırsa müthiş bir hızla büyüyor demek. Bu tutar toplam kredi kartı işlemlerinin yüzde 20’sini buluyor.

Temassız kartlarla yapılan ödemeler de öyle Temmuz 2019 itibariyle 1.5 milyar TL’ye yaklaşmış.

Evet o klişe ile bitirelim; “olaylar hızla gelişir”.

Uğur Gürses

Kaynaklar:

  1. The Growing Challenges for Monetary Policy in the current International Monetary and Financial System, Mark Carney, Governor of the Bank of England, Jackson Hole Symposium 23 August 2019
  2. Casting Light on Central Bank Digital Currency,  Tommaso Mancini-Griffoli, Maria Soledad Martinez Peria, Itai Agur, Anil Ari, John Kiff, Adina Popescu and Celine Rochon with contributions from Fabio Comelli, Federico Grinberg, Ashraf Khan, and Kristel Poh, IMF 2018
  3. Fintech : The Experience So Far, IMF 2019
  4. Central bank digital currency and the future of monetary policy, Michael Bordo, Andrew Levin 23.9.2017
  5. Central bank digital currencies, BIS Committee on Payments and Market Infrastructures Markets Committee, BIS Mart 2018
  6. The Global Findex Database 2017, Measuring Financial Inclusion and the Fintech Revolution, World Bank
  7. Libra İzahnamesi, (White Paper)
Dosya, Ekonomi, Yaşam

Türkiye’nin Şarap Dosyası

“Bir bulut olsam, yüklenip yağsam,
Dökülsem damla damla toprağıma
Bir deli nehir bir asi rüzgar
Olup kavuşsam üzüm bağlarına”
Sezen Aksu

Üzümün, asmanın kökeni neresidir? Anadolu olduğu iddiası oldukça güçlü. Bu tam olarak ne kadar geriye gidiyor bilinmese de stellerden ve buluntulardan görünen; Hititlerin üzüm üretimi yaptığı açıkça belli. Türkiye’nin en zengin müzelerinden Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ndeki Hititler’den kalma MÖ 3000’lere ait altın şarap sürahisi ve ayaklı şarap kadehinin, bulunmuş en eski şarap kabı olduğu kaynaklarda yer alıyor.

Ama asıl hikâye şurada: Boğazköy metinlerinde yer alan “wiyanna” sözcüğü Hititçe’de şarap anlamına geliyor. Bugün Batı dillerinde wine, vinus, vino, wein olarak geçen sözcüğün kökeni bu ve Anadolu’dan.

Bugün dünyada 292 milyon hektolitre (29.2 milyar litre) şarap üretiliyor ve Türkiye 64.3 milyon litre iç pazara, 2.9 milyon litre ihracat ile toplamda payı çok çok düşük bir ülke; binde 2.2

Şarap Üreticileri Derneği Başkanı Ali Başman’ın, 2018 Şubat’ında TBMM’de kurulan komisyon toplantısında yaptığı sunumdan çıkardığım özet şöyle:

Dünyada yıllık 75 milyon ton üzüm üretimi yapılıyor. Türkiye’nin bağcılıkta, bağ üretiminde yüzde 7’ye yakın payı var. Türkiye’deki üretimin de yüzde 52’si sofralık, yüzde 36’sı kurutmalık. Şaraplık ve şıra üretiminin payı ise sadece yüzde 12. Bunun içinde rakı üretiminin de dahil olduğu not ediliyor. Rakı ve diğer alkol üretimi çıkarılırsa gerçek şarap üretimi oranının yüzde 4 civarı olduğu hesaplanıyor.

Fransa’da ise bu yüzde 99 şaraplık, yüzde 1 sofralık. İtalya’da ise yüzde 85 şaraplık, yüzde 15 sofralık.

2015 verileriyle, dünyada yaş üzüm üretiminin yüzde 35’i taze, yüzde 8 kuru, yüzde 47’si şarap, yüzde 5.5’i üzüm suyu, şıra ve yüzde 3.4 de diğer kullanımlar için değerlendiriliyor.

Başman verim konusuna işaret ediyor:

“Bazı ülkeler tarımı daha teknolojik yaparak daha yüksek verimler elde etmektedirler fakat bu, şarapçılıkta tam tersidir, verim ne kadar artarsa kalite o kadar aşağıya iner. O yüzden şarabın üretiminde biz mümkün olduğu kadar kıraç̧ araziye bakarız, verimin düşük olduğu araziye bakarız ki bu bir yerde de aslında verimsiz arazilerin değerlendirilmesi açısından çok önemli bir faktördür. Böylece çok daha yüksek kalite yakalayıp uluslararası pazarda daha iyi bir değer yakalayabiliriz.”

Herhalde dünyanın başka bir ülkesinde olsaydı, “wiyanna”dan, şarabın sözcük kökeninden başlayıp çoktan şarabı tarihsel ve coğrafi anlamda sahiplenmiş olurlar, bunu katma değerli bir kılıfa sokup gelire çevirirlerdi.

Türkiye’de siyasetçilerce sakız gibi çiğnenip bir arpa boyu mesafe alınmayan konu şudur; “katma değerli üretim”, “katma değerli ihracat”. Verilen örnekler de “Almanya’nın ihracatında 1 kilo ihraç ürününün fiyatı şu kadar Euro, bizde bu kadar” diyerek “ağlaşmaktır”.

Kuru üzüm üretiminde de ihracatında da Türkiye küresel şampiyondur. FAO verilerine göre; 2016’da 236 bin ton kuru üzüm ihracatı ile Türkiye dünya birincisi. Bu ihracatın dolar karşılığı ise 426 milyon dolar. Türkiye’nin en yakın rakibi ise ABD; 118 bin ton, 323 milyon dolarla. Satış değeri olarak üçüncü sırada ise Şili geliyor; 55 bin tonla.

Akdeniz’den İtalya ve Fransa ise 2-2 buçuk milyon dolarlık ihracat yapmışlar. Ama bu ülkelerin şarap ihracat değerlerine bakınca tablo ortaya çıkıyor; bu ülkeler üzümü yetiştirmeyi bilmediklerinden değil, çok iyi bildikleri “katma değerli üretim-satış” işini yani şaraplık üzüm yetiştirip, bunu katma değerli biçimde satmayı beceriyorlar.

Şarap Üreticisi Ülkeler Milyon Hektolitre
İtalya                     54.8
Fransa                     48.6
İspanya                     44.4
ABD                     23.9
Arjantin                     14.5
Şili                     12.9
Avustralya                     12.9
Almanya                     10.3
G. Afrika                       9.5
Çin                     11.6
Toplam                   243.4
Toplam Dünya                   292.0
Kaynak: OİV, 2018 

Küresel ligde şarap üreticisi ilk 10 ülke toplam üretimin yüzde 83’ünü yapıyorlar. Türkiye 1 hektolitreye bile ulaşamadı henüz.

Çok iyi örnek Şili aslında. Şili, küresel arenada 108 milyon hektolitrelik ihracat toplamının 9.3 hektolitresi Şili tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun karşılığı da ise ihracat hasılatı olarak 1.9 milyar dolara yakın gelir elde ediyor. Şili uzun bir süredir küresel pazarın 4. sırasını elinde tutuyor.

Önde gelen şarap ihracatçısı ülkeler ve hacim (milyon Hl) ve değer (EUR) olarak ihracat sayıları:

Kaynak: International Organisation of Vine and Wine
Kaynak: International Organisation of Vine and Wine

Arkeolojik buluntulardan ortaya çıktığı haliyle, çok eski zamanlardan beri şarap üretilen bu topraklarda üretim ve ihracat bir türlü küresel arenaya girebilecek ölçekte değil.

FAO verilerine göre 2006’da 6.7 milyon dolarlık, 6 bin 269 ton ihracat yapan Türkiye 48. sırada idi. 2016’ya gelindiğinde, 10 yılda ancak 10 milyon dolarlık ihracata çıkabildi. Satılan miktar ise 4 bin 166 ton. TAPDK verilerine göre 2016’da şarap ihracatı 2 milyon 922 litre.

Türkiye’de bağ alanı ve üzüm üretimi nasıl?

2016’da yaklaşık 435 bin hektar alanda üretim yapılıyor. Toplam 4 milyon ton üzüm üretimi olmuş; bunun 1 milyon 999’u sofralık, 1 milyon 537’si kurutmalık, 473 bini de şaraplık ve şıralık olarak kullanılmış.

Üretilen üzümün, ancak yüzde 11.3’lük kısmı şaraplık ve şıralık olarak kullanılıyor. 2016 yılı itibarıyla iç piyasaya arz ve ihracat yaklaşık 53 milyon litre olmuş. Bu kadar şarap için 80-90 milyon kilo üzüm kullanılmış.

Türkiye’de iç tüketim görece çok zayıf; Türkiye’de ortalama kişi başı 0.9 litre şarap tüketimi olduğu, buna da ülkeye gelen yaklaşık 30 milyon turistin tüketiminin dahil olduğu vurgulanıyor.

Yurtiçi tüketimin Yunanistan’da 23 litre, Almanya ve Kuzey ülkelerine çıkıldığında 33-40 litre, Fransa ve İtalya’da 50 litreye çıktığına işaret ediyor Başman.

Türkiye’nin endemik üzüm çeşitleri ise şunlar: Kalecik Karası, Öküzgözü, Boğazkere, Papazkarası, Çalkarası, Adakarası, Karalahna, Dimrit, Horozkarası, Sergi Karası, Foça Karası, İri Kara, Karasakız, Köhnü, Kösetevek, Acıkara, Patkara, Sungurlu, Gök, Merzifon Karası, Sidalan, Yapıncak, Yediveren, Sultaniye, Narince, Emir, Misket, Çavuş, Hasandede, Gaydura.

Gittiğim ülkelerde yerel mutfağı, bölgesel üzümlerin ne olduğunu, bunlardan yapılmış şarapların tadının nasıl olduğunu merak ederim. 30 milyona ulaşan yabancı turistin de gezmeye geldikleri ülkenin yerel üzümlerinden yapılmış şarapları tatma isteği olacağı açık.

Türkiye’de 140 şarap üreticisi var; Kavaklıdere Şarapları, Doluca Şarapları, Pamukkale Şarapları, Sevilen Şarapları, Vinkara, Urla Şarapçılık, Yazgan, Diageo-Kayra, Diren Şarapları Barbare, LA Şarapçılık, Chateau Kalpak, Selendi, Corvus, Arcadia, Büyülübağ, Chamlija, Gülor, Likya, Nif, Suvla, Turasan, Yazgan, Paşaeli, Kocabağ, Gali, Melen, Yanık Ülke, Küp, Prodom, Urlice, Mozaik, Limantepe, USCA, MMG, Vinolus, Umurbey, Arda Şarapçılık, Buradan Şarapçılık.

Yukarıda adını saydığım şarap üreticileri, bir taraftan Cabernet, Merlot gibi klasik üzüm çeşitlerinden şarap üretirken, endemik üzümleri de yeniden canlandırmak, şarap üretimini yapmak için büyük çaba sarf ediyorlar. Giderek çok başarılı örnekler çıkıyor. “Marka saplantısıyla” değil, “bizi ne sürprizler bekliyor?” açısıyla bakıyorum. Adı duyulmadık üreticilerden şahane örnekler çıkıyor. İşin özü de aslında; “butik üretim” diye kast edilen de.

Dernek Başkanı Ali Başman komisyon sunumunda, şuna vurgu yapıyor:

 “Asıl en önemli şey, Türkiye’ye gelen turist, daha ziyade, geldiğinde Türk şarabı olarak Türk üzümlerinden, Türk üzüm cinslerinden yapılmış̧ şarapları tercih etmekteler bir meraktan dolayı. Yani onların Cabernet Sauvignon veya Merlot üzümlerinden yapılmış̧ şaraplarından ziyade bizim Öküzgözü’yle, Boğazkere’yle, Emir veya Narince’yle yaptığımız şarapları meraktan tercih etmektedirler, beğenmektedirler ve bu daha sonra da bize ihracatta bir şekilde ciddi bir gelir olarak dönmektedir.”

Başman şöyle bir örnekle ilerliyor: “inanır mısınız biraz önce Çalkarası üzümlerinden, Denizli bölgesi üzümlerinden bahsedildi; para etmediğinden bahsedildi. Bizim en çok sattığımız rose şarap Fransa’ya ihraç edilir ve Çalkarası üzümlerinden yapılmaktadır.”

Başman’ın Meclis sunumunda vurguladığı şu:

1.200 gibi çok zengin asma çeşidine sahibiz. Maalesef, kendi üzümlerimize değer veren firma sayısı çok az. Daha ziyade kolaya kaçılıyor, “Cabernet Sauvignon/Merlot” daha kolay satılıyor diye herkes onu yapmaya çalışıyor. Hâlbuki, Türkiye olarak bizim, Öküzgözü, Boğazkere gibi yerli üzüm cinslerine ağırlık vermemiz lazım ve ihracatta da biz zaten ilerleyeceksek bu üzümlerle ilerleyebiliriz çünkü kimse Türkiye’de üretilmiş̧ “cabernet sauvignon”la ilgilenmez ama Türkiye’nin Öküzgözü Türkiye’ye has bir şeydir, sadece Türkiye’de üretilir… Ülkemizin tarihsel, kültürel zenginliğini kullanmamız gerekiyor, bu bize kalmış̧ bir miras, bu fırsatı çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor”

Türkiye’nin son 10 yılda yaptığı ithalat bunu söylüyor aslında; TL’nin değerlendiği dönemde turizm de büyüyünce ucuz şarap ithalatı patladı. Öyleyse yerli üreticilerin farklılığı da katma değeri de yerli üzümlerden gelirse bir işe yarayacak.

Sorunlar neler?

Şunu biliyoruz, alkollü içki üreten de alan da satan da ağır vergilerle “cezalandırılıyor”. İç pazarda satılan şarapların üzerindeki vergi yükü ve perakendeciye verilen komisyon çıkarıldığında bir şişe şarabın bedelinin kuşa döndüğünü anlatıyor üreticiler.

Başman, Meclis sunumunda anlatıyor: “30 liralık bir şarabı gördüğünüz zaman “Oo, güzel fiyat, iyi para” diyorsunuz üzüm fiyatıyla kıyasladığınızda. Fakat bu rakamdan geriye doğru gittiğinizde aslında üreticiye, şarap üreticisine kalan rakam 6 lira, 7 lira arasıdır.”

Başman’ın hesabı, 30 TL’lik bir şarabın yüzde 18’lik KDV, yüzde 40’lık hipermarket marjı, litre başına 5 TL ÖTV (2018 verisi) düşüldüğünde üreticiye kalan üzerine.

Tesise yapılan yatırım ve bunun finansman maliyeti, şarabın birkaç yıl tanklarda bekletilmesi, bağ yetiştirme ve olgunlaşması, iyi şarabın elde edilmesi için geçen sürede oluşan maliyetler ile bunların birikimli maliyeti ve finansmanı, şarapçılığı katma değerli gelir elde etme ve döviz kazandırıcı bir kulvara sokmak açısından pek de katlanılabilir görünmüyor.

Türkiye’ye yılda nitelikli para harcayan kabaca 30 milyon turist geliyor, burada Türkiye’nin üzümlerinden yapılan şaraplarını tadıyorlar. Ya ülkelerine dönünce? Destekler yok. İhracata destek sağlanırken esnek değil, ürünün özelliğine, tadarak satışa dönük esneklikler yok. Tarım desteklerinin de perspektifi yok. Kısa vadeli. Yıldan yıla değişen ürünlere veriliyor, burada ise istikrarlı bir teşvik gerekiyor.

Başman, “bu konularda teşvikin şirketler bazında da verilmesi, ciddi şirketlere, ihracat odaklı olarak verilmesi talebimiz” diyor.

Türkiye’nin ihracatı yanında orantılı bir şarap ithalatı da var. İhracat sayıları ise şunu söylüyor; “ne uzuyor ne de kısalıyor”.

Asmanın, üzümün membaı olan ülke kendi tarihsel ve coğrafi değeri üzerine vergi üzerine vergi koyarak güdük bırakıyor. Bunda da “din popülizmi” yatıyor. Seçmen kitlesine örtük biçimde “bakın sarhoşları nasıl cezalandırıyoruz” sunuşu var.

Madem “Müslüman mahallesinde salyangoz” muamelesi yapılıyor, bırakın bu engelleme çabasını; turist ve ihracata kolaylık sağlayın.

Urla Şarapçılık’tan Can Ortabaş şöyle anlatıyordu: “Birinci dünya savaşı öncesi Karaburun Yarımadası’nda 72 milyon litre şarap üretiliyormuş. 2 sene önce bütün Türkiye, bunca yatırımdan sonra 69 milyon litre; gerisini siz düşünün. Bunun nedeni mübadele ve bunun İslamiyet’le de ilgisi yok çünkü Osmanlı’nın kontrolünde 500-600 sene burada şarapçılık yapılmış, hem de altın çağlarını yaşamış.”

Sormak gerekiyor; üretecek ve katma değer sağlayacak bu sektöre neden bu baskı?

Türkiye’nin şarap ihracatında 2018 verilerine göre, ihracatın yüzde 44’ü Kuzey Kıbrıs ve serbest bölgelere yapılıyor. Sonraki en büyük alıcı Belçika, İngiltere ve Almanya. Bu üç ülke şarap ihracatının yüzde 40’ını alıyor. Almanya ve İngiltere en çok turist gönderen ülkelerin başına geliyorlar.

Bu yüzden ülkeye gelip şaraplarımızı tadan yabancılar, potansiyel olarak ülkelerinde de beğendikleri şarapları içmek istiyor.

Sayılara bakınca, ihracat güdük kaldığı gibi, şarap üreticilerinin uzanarak potansiyel alıcılara ürün satma çabalarının da ne kadar güdük kaldığına da tanık oluyoruz.

Türkiye’nin şarap ithalatının 2010 sonrası ki bunun da değerlenen TL ve yükselen turist girişleriyle ilgisi var; hızla yükseldiği görülüyor.

2014 ve 2015 şarap ithalatının ihracatı geçtiği yıllar. İlk üç ülke içinde Fransa ve İtalya tahmin edilebilir. Ama Şili sürpriz yapıyor.

Dünya dördüncüsü Şili’nin bize yakın ülkeleri de atlatarak üçüncü sıraya oturmasının sırrı ne?

Ali Başman’dan duyalım: “Üretmek için içici olmak gerekmiyor, Şili örneği. Şili ülkesini örnek aldım bilhassa, orası da şarap tüketen, içen bir toplum değil sonuç̧ itibarıyla. Demek ki içici olmak, tüketmek bir yerde ürettiğin mala sahip çıkmaktır, kabul ediyorum ama ihracat için başka yöntemler de kullanılabilir, biz buralarda biraz zayıf kalıyoruz….Yani şu an piyasada satılmakta olan, en çok satılmakta olan ithal Şili şarabı maalesef dünyada en sonuncu kalitede, en sonuncu ve en ucuz sırada satılmakta. Ama Türkiye’ye geldiği zaman bu bir şekilde, “Ooo, Şili şarabıymış̧, oo, ‘Cabernet’ymiş” deyip bizim milletimiz onu tercih ediyor. Güzelim Öküzgözünü, şu an tattığımız Öküzgözünden yapılmış̧ şarabını ve Fransızların merakla içtiği Çalkarasından yapılmış “rose” şarabımızı tercih etmiyor. Diyeceksiniz ki: “Bu da bir tanıtım problemi.” Doğrudur, bizim de tanıtım yetkilerimiz 2013’ten beri yasaklanmış̧ durumda. Hatta öyle bir kanun var ki, benim şu an şurada konuşmam bile bir yerde suç̧ sayılabiliyor, çünkü̈ ben kendi firmamdan bahsettim, bir şekilde endirekt tanıtım yapmış̧ oldum. Bu bile suç̧. Çünkü̈ kanun şöyle diyor: “Reklam ve tanıtımın her türlüsü̈ yasaktır.” Bu kadar basit. Yani bunun bir kere, bu mevzuatın kesinlikte düzeltilmesi lazım.”

Başman son derece haklı, yurtiçi üreticilere web sitesi yasak, yurtdışı üreticilere atış serbest.

Şarap “fiyat-kalite” algısına dair en iyi çalışmalar “davranış ekonomisi” alanında yapılıyor.

Geçmişte pazar yazılarında yazmıştım, davranış ekonomisinde bilinen örneklerdendir; kısa bir alıntıyla aktaralım.

“Önünüze iki şişe Cabernet Sauvignon şarap konuluyor; hangisini beğendiğiniz anlaşılmaya çalışılıyor. Her bir şişeden birer kadeh önünüzde, tadıyorsunuz. Size soru soran yok. Peki, nasıl mı anlaşılacak sizin beğeniniz? Basit, manyetik rezonans (MR) görüntüleme cihazına bağlısınız.

Testi yapanlar, size bu şişelerdeki şarapların fiyatlarını söylüyor. Ya da hangi şişenin diğerine göre ne kadar pahalı olduğunu. Bu deneyin, en can alıcı ve önemli noktası; ufak bir hile yapılmasında. Testi yapanların fiyat konusunda söyledikleri doğru değil.  90 dolar olarak etiketlenen şişenin gerçek fiyatı 10 dolar. 5 Dolar olarak etiketlenmiş şişenin gerçek fiyatı ise 45 dolar.

Bu testin uygulandığı deneklerin, tadım sırasındaki MR görüntüleri göstermiş ki; beyin faaliyetlerinde en yüksek ‘beğeni’ yani dereceleme, en pahalı şaraplar tadılırken elde edilmiş. Daha doğrusu, ‘en pahalı olduğu’ söylenen şaraplarda en yüksek beğeni ortaya çıkmış. Anımsayalım, etiketler değiştirilmişti; gerçekte 10 dolar olan 90 dolar, 45 dolar olan da 5 dolar olarak sunulmuştu.”

Rafta aynı fiyattan iki şarap; biri yerli üzüm, yerli üretici diğeri ise bilinen üzümlerden ama yabancı üretici. Hatta yabancı görece biraz pahalı da olabilir. İşte Başman’ın işaret ettiği bu.

Şarabın tadını kadınlar belirliyor

Son birkaç yılda gezdiğim bağlar ve şarap üretim tesislerinde en çok dikkatimi çeken unsur şuydu; Türkiye’nin şaraplarını kadınlar üretiyordu. Meyi kadınlar yapıyordu ama sakiler de meyhaneciler de erkekti.

Belli başlı birçok şarap üreticisinin “winemaker”ı kadınlardan oluşuyor. Gizli kahramanlar onlar. Son dönemde başarılı “kupajları” onlara borçlu olmalıyız.

Bu kadarla kalmıyor; bağlara şekil veren, üzümleri toplayan emekçilerin de büyük bölümü kadın.

Başman da buna işaret ediyor sunumunda; “yaklaşık olarak yılda 50 bin yevmiye işçi kullanıyoruz, bunun yüzde 85’i de kadın. Buradaki bir sıkıntımız, maalesef, bordro probleminden kaynaklanıyor çünkü birçoğu sigortalı olmak istemiyor. Nedendir anlayamıyoruz. Çünkü yeşil kart uygulamalarından dolayı sigortalı olmak istemiyorlar, yevmiye olarak gider pusulasıyla çalışmak istiyorlar…Mevsimlik çalışanların da çoğu mart ayı ile ekim arasında ve yüzde 85’i kadın olarak çalışmaktadır.”

Uğur Gürses

Yazının ve kullanılan tabloların tüm hakları saklıdır; izinsiz kopyalanamaz.

Kaynaklar:

  1. Mehmet Ömür, Türk Şarapçılığı 2016 Raporu
    1. TBMM Bağcılık Sektörü ve Üzüm Üreticilerinin Sorunlarının Araştırılarak Alınacak Tedbirlerin Tespit Edilmesi Maksadıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Mayıs 2018
    1. Anadolu Medeniyetlerinde Asma (Vitis vinifera L.) Grape (Vitis vinifera L.) in Anatolian Civilizations, Didem Deliorman Orhan, Fatma Ergun, Nilüfer Orhan
    1. 2019 Statistical Report on World Vitiviniculture  (OIV- International Organisation of Vine and Wine Intergovernmental Organisation)
    1. TAPDK 2017 Faaliyet Raporu
    1. Anadolu’nun En Eski Yemekleri ve Hititler, Ahmet Ünal, 2007