2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Konvertibilitesi yaralı Türk Liramız

“Milli paralarla ticaret” konulu hamasi konuşmalar yapacaksınız hem de Türk Lirası’nın konvertibilitesine hasar vereceksiniz olacak iş değil. Türkiye, son çeyrek yüzyılda “tırnaklarıyla kazıyarak” milli parasına elde ettiği konvertibilitesini son birkaç yılda hızla kaybediyor.

Türk Lirası’nın değer kaybını önlemek için Türk Lirası’nı yabancı kurum ve bankalara yasaklarken, yabancı merkez bankalarına “alın size TL, verin bize kendi bastığınız parayı” deniliyor. Şu hiç sorulmuyor; acaba paramı korumak için yasaklamaktan öte yapmam gerekenleri yaptım mı?

Parası rezerv para olan hiçbir merkez bankası TL alarak kendi parasını vermek istemiyor. Verenler de rezerv para değil zaten.

Yabancı merkez bankalarından swap imkânı peşinde koşan Ankara’nın derdi, “bilanço makyajı” ve kendilerinin çok sevdiği deyimle “algı yönetimi”.

Çin’den Yuan swap imkânı ile sağladınız ve bilanço kaydı olarak duran bu yuanları satıp uluslararası piyasada dolara çevirebiliyor musunuz? Muhtemelen hayır. Ya Katar Riyali’ni? Londra piyasasında bile 50 milyon riyali dolara çevirmek için karşı taraf bulmanız zor olabilir.

Yabancı kurum ve bankalara yasaklanan Türk Lirası, daha önce serbestçe ülkeye giren yatırımları da tedirgin ediyor. Tahvil ya da hisse senedi gibi mali yatırımlar üzerinde satış baskısı yaratıyor. Nitekim yıl başından bu yana çıkan portföy yatırımları 10 milyar doları buldu.

TL’nin değer kaybını TL’nin konvertibilitesini yaralayarak sağlayacağını düşünen Ankara’daki ekonomi yönetimi, Hazine’nin borçlanma kapasitesini de yaralıyor.

Mayıs başından itibaren yabancı kurum ve bankaların TL borçlanabilme kapasitesinin neredeyse sıfırlanması ile kimi yabancı kurumların TL takasında açığa düşmelerinin giderek arttığı anlaşılıyor.

Bildiğimiz, 7 Mayıs günü BDDK üç yabancı bankaya, (BNP Paribas SA, Citibank NA, UBS AG) Türkiye’deki bankalara karşı olan Türk Lirası yükümlülüklerini vadesinde yerine getirmediği için bir ayağı TL olan döviz işlemi yasağı getirmiş, birkaç gün sonra da bu yasağı kaldırmıştı.

Aslında bu temerrüt durumunun koşullarını, bizatihi alınan kararlar getirmişti; TL borç verme yasağı ile.

Aradan bir hafta geçtikten sonra, 14 Mayıs günü Avrupa’nın iki büyük menkul değer saklama ve clearing kuruluşu Türk Lirası takas işlemlerini durdurdular. Euroclear ve Clearstream kuruluşları, ortak platformları olan Bridge üzerinden gerçekleştirilen TL cinsi ödeme karşılığı teslimat (Delivery Versus Payment) işlemlerini 18 Mayıs gününden geçerli olmak üzere durdurdular. Bu kurumlar, sadece ülke içi ve kendi sistemleri içindeki menkul değer teslimatlarını yapacaklarını da not düştüler.

Çok belli ki; bu kuruluşlar Mayıs başından itibaren TL ödemeli/tahsilatlı TL cinsi menkul değer teslimatlarında açığa düşen, yani TL ödemesini yapamayan taraflardan (yatırımcılar) dolayı temerrüt olgularıyla karşılaşmışlar.

Bu yüzden açıklamada, ülke içi ve kendi sistemleri içindeki menkul değer teslimatlarında limitli açık kredi (overdraft) imkanlarının da kaldırıldığı, nakit teminat bulundurulması gerekliliği de ayrıca hatırlatılmış.

Sonuç şu; Ankara’da TL’deki değer kaybının seçmenin gözünde kötü yönetim algısı yerine “yabancı güçler ekonomimize saldırıyor” hikayesine çevirmek için seçilen söylem ve buna dönük eylem, dünya piyasalarında mevcut mekanizmaların bozulmasına, TL’nin “işlem görmeyen para” olmaya doğru iten bir yol açtı.

Ankara’nın “Yel değirmeni savaşında” iş, giderek TL varlıklardan kaçışa, TL varlıkların takasının bile kısıtlı yapılmasına dayandı.

20 Mayıs günü BDDK, aldığı yeni bir kararla Euroclear ve Clearstream kuruluşlarını TL yasağından muaf tuttuğunu açıkladı. Açıklamada, yaptığı işin yanlış olduğunu kendisi bakın açıklamada nasıl yazıyor;

“Kurulca yapılan değerlendirme neticesinde, TL cinsinden tahvil ve kira sertifikası işlemlerinin takas operasyonlarının olumsuz etkilenmemesini ve TL cinsinden menkul kıymetlerin etkin ve verimli bir şekilde işlem görmesini teminen…Kurum tarafından Euroclear Bank ve Clearstream Banking isimli kuruluşların söz konusu sınırlamadan muaf tutulması uygun görülmüştür”.

Demek ki olumsuz sonuçlarını hesaplamamışlar.

Bana sorarsınız, BDDK hala yanlışının farkında değil; Euroclear ve Clearstream kendileri TL bulamadığı için değil, ödeme karşılığı menkul kıymet devralacak olanların yani menkul kıymet satın alan yatırımcıların TL bulamadığı için temerrüde düştüklerini anlamamışlar.

Bir başka gelişme de; kamuoyuna manipülatör gibi işaret edilen ama sonra işlem yasakları kaldırılan büyük bankaların TL işlemlere aracılık yapmayı bırakmaları. Kaybeden kim? Parasının tüm dünyada yayılmasını, itibar görmesini isteyen bizler.

18 Mayıs’taki Bloomberg haberinde; 7 Mayıs’ta BDDK tarafından yasaklanan ve sonra yasağı kaldırılan bankalardan BNP Paribas’nın, brokerlik hizmetleri çerçevesinde, TL piyasa operasyonlarını küçültme ve müşterilerine TL cinsi işlem önerisi yapmama kararı aldığı yer alıyordu.

2018’deki swap kısıtlamaları başlayana kadar, Londra piyasasında TL swap işlem hacmi aylık 500 milyar dolar seviyesinde iken, 2018 sonrasında 350-400 milyar dolara geriledi.

ugurses.net

Aylık 250-300 milyar dolar seviyesinde olan TL karşılığı spot döviz işlemleri 200-230 milyar dolara geriledi.

ugurses.net

Merkez Bankası verilerine göre; Türkiye’deki ticari bankaların, kendi aralarında, bireysel ya da kurumsal müşterileriyle, yabancı banka ve kurumlarla yaptığı spot döviz alım-satım işlem hacminin ise Ağustos 2018 öncesinde günlük ortalama 8 milyar dolar seviyesinden, Nisan 2020’de 4.6 milyar dolara düştüğü görülüyor.

ugurses.net

TL’yi yabancılara yasaklamanın getirdiği sonuç; TL’nin değerinin oluştuğu piyasaları sığlaştırmak oldu. Bir para cinsi sığ piyasada mı kırılgan olur? Yoksa derin ve işlem hacmi yüksek piyasada mı? Yanıtı biliyoruz; sığ piyasada TL artık daha kırılgan.

Gelelim ödemeler sisteminden geçen para transferlerine.

Swift sistemi küresel bir para transfer sistemidir. Veri konusunda da kamuya açıklıkta oldukça tutucu bir kurumdur. Yuan için oluşturduğu “Remnibi izleme” verisi ara sıra yayımlanıyor. Buradan da TL için ipucu bulma şansı çıkıyor. Ocak 2020’de yayımlanan izleme raporunda, küresel çapta yapılan ödemelerde şöyle bir tablo ortaya çıkıyor.

ugurses.net

2017’deki listenin en başında ABD doları var; tüm ödemelerin yüzde 39.8’i. Listenin 20. sırasında ise TL’nin olduğu görülüyor. Küresel ödemelerin binde 2.5’i olarak.

2 yıl sonra, yani 2019 sonunda TL’nin payı düşmüş ve yerine başka bir para Şili Pesosu oturmuş. TL ilk 20’den düşmüş.

Tüm bu olanlar bir tek olguya işaret ediyor; TL ne yazık ki uluslararası geçerliliği ve kullanımı çok yaralı bir para artık.

1989’da döviz serbestisi sağlanan kambiyo rejiminde 30 yıl geride kaldı. Oldukça zor ve adım adım kazanılan TL konvertibilitesi kötü yönetim altında son 2 yılda büyük yara aldı. Çok yazık oldu.

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Ekonomi, Piyasa

Hisseli harikalar kumpanyası

Egemen Bostancı ve Haldun Dormen tarafından 40 yıl önce sahneye konan “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, Broadway’de de sahnelenen ilk müzikalimizdi.

Son 6-7 yıldır süregelen, bugünlerde de yine tekrarlanan Ankara kumpanyası şu; işler iyi giderse hissesi hükümete, kötü giderse hissesi “yabancı güçlere” yazılan bir kumpanya var ekonomi yönetiminde.

Döviz açığı olan ülkede, yabancı döviz getirirse “Türkiye’deki cevheri gördüler” haberleriyle hükümet başarısı oluyor; yabancı dövizini alıp çıkarken “paramıza saldıran yabancılar” oluyorlar.

Hatta daha tuhafı; dünyada salgın nedeniyle her ülkede likidite talebi artıyor, yabancı yatırımcılar da doğal olarak mali yatırımlarını nakde çevirip ülkelerine götürüyor. Başka bir ülkede değil, Türkiye’de ülkeyi yönetenler “bize kumpas”, “paramıza saldırıyorlar” diyerek ortalığa dökülüyor. Bir tek bizde.

Bugünün finans dünyası her şeyi oldukça iyi biçimde izliyor. Öyle ki “bize operasyon çekiyorlar” diyenlerin haberi yokken, Singapur’daki bir yatırımcı dünyanın herhangi bir gelişen piyasa ülkesindeki rezerv kaybının, yabancı yatırımcı çıkışının kaç milyar dolar olduğunu iyi biliyor.

Çok profesyonel olmanıza da gerek yok; Nisan sonundaki WSJ haberini okuyan bir Japon, 13 gelişen piyasa ülkesinden Mart sonunda 143.5 milyar dolar çıktığını öğrenmiş oluyordu çoktan. Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) neredeyse her gün gelişen ülkelerden çıkan sermayenin ne olduğunu raporluyor. IIF’in hesaplarına göre, Covid-19 salgını ile 21 Ocak baz alınarak Nisan ayı sonunda gelişen ülke piyasalarında kabaca 100 milyar dolar çıkış yaşanmıştı. Bu çıkış, 2009 krizinden bile daha sert görünüyordu. Mayıs’ın ilk haftasında ise 17 milyar dolarlık bir giriş olduğu da not ediliyor.

Türkiye’den çıkan paranın da kabaca 10 milyar dolara yakın olduğu, rezervlerdeki kaybın da 20 milyar doları geçtiğini görüyoruz.

Parada da salgın

Beklenmeyen bir salgın bu; tüm ülkelerin ekonomileri durmuş ya da sert biçimde yavaşlamış halde. Özellikle dış alem gelirlerine bağımlı olan ülkelerin döviz açıklarının artacağı, bunun da o ülkelerin paralarında değer kaybı yaratacağı çok açık. Basit bir arz-talep ilişkisi. Tüm bunlar, beklentiler piyasalarda, her zaman olduğu gibi erkenden satın alınıyor.

31 Ocak tarihini baz alarak, 5 Mayıs’a kadar gelişen ülke paraları ne kadar değişti diye bakılırsa çıkan tablo şöyle;

En çok değer kaybeden 5 para cinsi, Brezilya Reali, Meksika Pesosu, Güney Afrika Randı, Türk Lirası, Rus Rublesi. Bu paralara karşı dolar yüzde 13 ile yüzde 23 arası bir artış göstermiş.

Kaynak: Bloomberg

Şunu da hatırlatalım; kamu bankalarının 7 gün 24 saat boyunca satışı ile seviye savunması yaptığı operasyonlara karşın dolar TL’ye karşı yüzde 15.6 artmış. Bu kur savunması olmasaydı olasılıkla yüzde 20’lik bir oranda artmış olacaktı.

 Tüm bu tabloda ne Brezilya’da ne de Meksika’da ne Güney Afrika’da ne de Rusya’da iktidar yetkilileri kendilerini ortaya atıp da “paramıza Londra’da operasyon çekiyorlar”, “Koronaya karşı çok iyi bir performans gösterdik, bu salgından çıkınca ekonomik atılım yapacaktık, bunun önünü kesmek için, ekonomimize saldırıya geçtiler” diye mağdur rolü oynamadılar.

Hiç fark etmiyor; ister “Rahip krizi” isterse “Kovid krizi” olsun, her krizde beceriksizlik ve kötü yönetime bahane olarak bir “dış güç” hikayesi dinliyoruz. Daha doğrusu bu propagandanın muhatabı, bu işleri hiç bilmeyen yurttaşlar; oy kaybına karşı bir “düşman” bularak siyasette günü kurtarma çabası yürütenler de, sorumluluklarını yerine getirmedikleri için sonuçlarını dışarıya fatura etme çabasında.

Yurttaşlar olarak bizlerin sorması gereken; neden bu çalkantılara önlem almadınız? Piyasalar spekülasyon temelinde çalışır. Beklentilere göre alım-satım yapılır. Kötü giden ülkelerde, krizler de kötü yönetiliyorsa buna spekülatif pozisyon alanlar olacaktır. Sorun, bu beklentileri iyiye çevirecek yeteneğin kapasitenin olup olmadığındadır. Velev ki kötü niyetli spekülatörler paramızın değer kaybetmesi için uğraşıyor; bunu tersine çevirmek için yönetim neden zamanında önlem almadı, bugün şikayet etmek yerine?

Kötü tarafı şu; hükümetin ve ekonomi yönetiminin söylemi ile ortaya çıkan tabloda, yetkililerin sözünü vurgulayarak çokça ettiği “dış güç” o kadar etkili oluyor ki hükümet baş edemiyor. Sunulan görüntü bu. Böyle bir söylemin belki kısa vadede oy kaybı yaratmayacağı düşünülse de beklenen ekonomik faydası yok, tersine zararı var. “Baş edilemeyen görünmez güçler” varsa vatandaşın zihnine tebelleş olan düşünce, kendisini daha bir korumaya alması yönünde oluyor.

Gerçekten de Ankara şu soruyu kendine sorsun; son 2 yılda TL’yi terk ederek 30 milyar dolar satın alan yerleşikler varken, neden Londra’da baron arıyoruz? Kendi yurttaşımızı ikna edebilmiş misiniz?

“Londra’dan saldıran güçler” diye hafta içinde önümüze konanlar ise yabancı yatırımcıların işlem yaptığı platformların sahipleri bankalardır. Bu bankalardan birinin döviz işlem platformu, yakın zamana kadar kamu bankalarının 7-24 “arka kapıdan” döviz satma operasyonlarını yürüttüğü platformlardan biri idi.

Bu bankalar, sadece işlem değil aynı zamanda da yabancı bankaların “clearing” ve saklama hizmetlerini de yapan bankalar. “TL’ye saldırmak” konusunda nasıl bir sorumlulukları var henüz bilmiyoruz. Kamuoyuna açıklanan ise bu bankaların “TL yükümlülüklerini EFT kapanma saatine kadar yerine getirmemiş olmaları”. Acaba, döviz alan bir müşterileri TL getiremediği için bu bankalar açıkta mı kaldılar? Yani müşterilerine muhabir banka gibi işlev görürken mi? Yoksa doğrudan kendileri döviz alıp karşılığı TL’leri ödeyemediler mi? Umarım otoriteler bu olayın ayrıntılarını kamuoyuna açıklarlar.

Şunu hatırlatalım; TL faizleri piyasaya bolca pompalanan TL yüzünden Merkez Bankası’nın yüzde 8.75’lik faizinin de altına düşüyorsa örneğin yüzde 3-4’e, temerrüde düşme konusunda cazip bir durum da ortaya çıkıyordur. Temerrüt durumu oyuncular arasında ortaya çıkabilir. Piyasa çalkantısı olan zamanlarda bununla karşılaşmak şaşırtıcı değildir.

BDDK Başkanı’nın pazar günü Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamaya göre; “Kurul kararının ardından, söz konusu yabancı bankaların yükümlülüklerini yerine getirdiği takdirde işlem yasağının kaldırılması hususu değerlendirmeye alınabilir. Bu üç bankanın taraf olduğu işlemlerin kur manipülasyonu teşkil edip etmediği ile ilgili inceleme ve soruşturmalar devam edecek ve sonuçlandırılacaktır”.

Yani, bu 3 banka önce manipülasyon yapıyorlar diye kamuoyunun önüne atılıyor; sonra yükümlüklerini yerine getirirlerse bunlara getirilen döviz işlem yasağının kaldırılacağı söyleniyor; yasağın TL ödemesini yapamadıkları için getirildiği, bununla manipülasyonun ilgisinin olmadığı açık. Çünkü başkan, olup olmadığının soruşturulmaya devam edildiğini anlatıyor.

Yani iddia edildiği gibi manipülasyon var diye çıkılan yolda elde ortada failin olmadığını anlıyoruz.

Ortaya dökülen durum da şuydu; “paramıza operasyon çekiyorlar” denilip, TL’nin borç verilmesinin tüm yabancılara yasaklanması, bunun sonucu yerli bankaların korkusundan sınır ötesine TL vermemesi sonucu TL temerrüdün ortaya çıkması kaçınılmaz olmuş.

Yani TL temerrüt koşullarının Ankara’nın hazırladığı, temerrüde düşeni de kamuoyunun önüne attıkları anlaşılıyor.

Tuhaf olan piyasada spekülatif işlem yapanlar değil, buna karşı “acaba biz yanlış bir iş mi yapıyoruz?” diye düşünmeden manipülatif işlem iddiasıyla yasaklamacı yola sapan otoritelerin olmasıdır. Bununla Türk Lirası’nın konvertibilitesi oldukça fazla hasar görmüştür. TL talep etmek “TL’yi açığa satmakla” eş değer tutulduğunda ki tüm ülke piyasalarında olağan bir işle türüdür bu, asıl hasarı Türkiye’deki bankalar görmektedir. 2005’te başlayan ucuz konut kredisi penceresinin sırrı, Türkiye’deki bankaların Londra’dan swap kanalıyla düşük faizler uzun vadeli TL borçlanabilmesindedir. Şimdi yabancılara TL yasağıyla, Türkiye’deki kredi kanalı da tıkanmaktadır.

2018’den bu yana gelinen noktada; swap, repo, depo gibi kanallarla TL’nin yabancı banka ya da mali kuruluşlara plase edilmesi fiilen yasak hale gelmiştir. Bu TL için uygulanan sermaye kontrolünden başka bir şey değildir. TL’nin tüm dünyada geçerli bir para olmasının alt yapısı olan konvertibilitenin de altını boşaltmaktadır.

Malezya tipi sermaye kontrolünü kendi ulusal parası cinsinden swap tipi işlemlerle başlatan yetkililer, yurttaşların ve şirketlerin gözünde kaygıya yol açan yanlış bir politika yoluna sapmışlardır.

Sonuç ne?

Her krizde zayıf bünyede nükseden hastalığa ve buna tedavi uygulayamama kifayetsizliğine bir “Londra baronları” hikayesi çıkaran, Gezi protestolarından başlayıp, her bir piyasa çalkantısında inceleme-soruşturma açıldığının ilan edildiği, aradan aylar geçmesine karşın bu soruşturmaların esamesinin okunmadığı da kayıtlarda. Örneğin 2013’te Gezi’deki, 2018’deki Brunson çalkantılarındaki incelemelere, soruşturmalara ne olmuştur? Manipülasyon varsa hangi kurumlar yapmıştır? Yoksa kamuoyunu yanıltıcı, tasarrufçuyu ürküten propagandalar neden yapılmıştır?

Uğur Gürses

2018 Ekonomik Krizi, Bankacılık, Ekonomi

“Rating Karteli” neden kuruluyor?

Türkiye sadece hukukta, demokraside değil ekonomide de içine kapanan bir yapıya sürükleniyor. Ekonomi yönetimi krizin yapısal nedenlerini çözmek yerine, semptomlarını göz önünden kaldırmaya, serbest piyasa mekanizmasına ve fiyatlamalara “arka kapı” yöntemleriyle ve “telefon direktifleriyle” müdahale etmeye yönelmişti; şimdi de “ülkeye komünizm gerekiyorsa biz getiririz” kafasıyla Ankara güdümlü bir kredi dereceleme şirketi oluşturuyor. Ama bunun “komünizmle” ilgisi yok, tersine kartel kuruluyor.

Geçen haftaydı haber çıktığında; Bloomberg’in haberine göre, birkaç banka, Borsa yönetimi ve finans sektöründe bulunan birliklerden oluşan bir grup JCR Eurasia adlı yerel kredi dereceleme kuruluşunun çoğunluk hissesini satın almak için harekete geçmişlerdi.

Buna göre; JCR Eurasia adlı yerel rating şirketinin yüzde 82.06’lık çoğunluk hisselerini elinde tutan Orhan Ökmen ve Rafi Karagöl, bu hisseleri 13 milyon dolara satacaklardı.

Uluslararası Japon kredi dereceleme kuruluşu JCR (Japan Credit Rating Agency) ise yüzde 14.95’lik hisselerini tutacaktı.

Bankacılık kulislerinden aldığım bilgiye göre; JCR Japonya’nın yüzde 14.9 hissesi dururken, satın alma sonrası Borsa İstanbul yüzde 18.5’la en büyük hissedar olacak. Bankalarınki hariç üç kurumsal birlik; Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği, Türkiye Sigorta Birliği, Finansal Kurumlar Birliği yüzde 6’şar hisse alacaklar. 17 banka ve katılım bankası da yüzde 2.86’lık hisse alarak ortak olacaklar.

Yönetim kurulunun ise 7 üyeden oluşması kararlaştırılmış; 1 koltuk JCR’a, 2 koltuk Borsa ve birliklere, 4 koltuk da bankalara verilecekmiş.

JCR dışındaki olan ve bugünkü mevcut yerli ortaklardan satın alınacak yüzde 85.1’lik hissenin yüzde 20’si kamu bankalarına gidiyor. Yüzde 18.5’i BİST’te olacak; böylece doğrudan yüzde 38.5’luk hisse devletin kontrolünde olacak. Böyle olacak da devlet azınlıkta mı kalacak? Hayır; toplamda yüzde 18’lik hisseleri temsil eden 3 kurumsal birlik de, BDDK ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) bir dediğini iki edemediğinden “Ankara’nın dudaklarını okuyarak” oy kullanacaklar.

Böylece yüzde 56.5’luk hisseyle, yönetim kurulu Ankara’nın “kaş-göz” alanına girecek biçimde yapılandırılmış.

Zaten uluslararası not geçerliği olmayan yerel bir kredi dereceleme kuruluşu olan JCR Eurasia’nın satın alınmasında da olan bu; bankalar ve birlikler kendilerine ne dendi ise itiraz etmeden yapıyorlar. Bu onadıkları anlamına da gelmiyor; ama çok da severek yapmıyorlar.

Konuştuğum bankacılık çevreleri, ödenecek 13 milyon doları da pahalı buluyor. Ama bunun nasıl belirlendiğini de açıktan sorgulamıyorlar.

Yüzde 82’lik çoğunluk hissesine 13 milyon dolar ödeme planına karşılık, şirketin 2018 yılındaki esas faaliyet karının 1 milyon 547 bin TL (ortalama kurla 321 bin dolar) olduğu görülüyor.

Türkiye’de kurulu ve SPK tarafından kredi dereceleme lisansı verilen yerel şirketlerin sayısı ise 5.

Peki amaç ne?

Türkiye’de kurulu bir kredi dereceleme şirketini satın alacak olan banka, katılım, sigorta, leasing, faktöring, sermaye piyasası kuruluşları ne yapacak?

Bu şirketin vereceği notların uluslararası düzlemde müşterisinin olması zor.

Sadece içeride “işe yarayacak”.

İyi de ne olacak? Zaten bu şirket çalışmıyor muydu? Faal değil miydi?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak 10 Nisan 2019’da ‘Ulusal kredi derecelendirme şirketi kurulması işlemini bu yıl içinde tamamlayacağız” demişti.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben de Mart ayında “kredi derecelendirme kuruluşunu bu yıl içinde kurmayı hedeflediklerini” söylemişti.

Peki 6 ay bekledikten sonra neden birdenbire bu “milli rating şirketi” şevki canlanıverdi?

BDDK Başkanı Akben, 6 ay önceki açıklamasında bunun ipuçlarını veriyordu.

Amaç borçlanma maliyetlerini düşürmek, ama asıl bankaların uyguladığı kredi risk ağırlığını aşağı çekerek sermaye ihtiyacını azaltmak.

Akben’in anlatımıyla; “Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşunun vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir”.

Akben’in anlatımında, hedeflenen “milli rating şirketinin” işlevi şu işe yarayacaktı:

“Bankalar, portföylerinde TL borçlanmalarda derecelendirmeden bağımsız risk ağırlığı uygulanabilirken, kurumsal kredi portföyünde TL borçlanmalarda ülkemizde hiçbir kurumsal firmaya yüzde 100’den daha düşük bir risk ağırlığı uygulanmamakta, bu da riskin gerçeğe uygun ölçümünü engellemektedir. Etkin derecelendirme, doğru risk ölçümüyle bankalar sermaye gereksinimlerini daha doğru ve hassas hesaplayabileceklerdir. Yapmış olduğumuz çalışmalarda beklenen, milli derecelendirme kuruluşu vereceği notların kullanımıyla bankaların sermaye gereksiniminde tasarruf sağlayacağı yönündedir.”

Geldiğimiz yer şurası; 7 koltuklu yönetim kurulunda 4 koltuğu olan bankalar, kredi dereceleme şirketine yön verecekler. Hali hazırda kredi riski olan, yani önceden kredi verdikleri ve bilançolarında kredisi duran şirketlere ya da potansiyel şirketlere, onların ihraç ettikleri borçlanma araçlarına kredi notu verecekler. “Tek başına belirleyici değiliz” dense de çıkar çatışması olan bir alana giriyorlar.

Zaten işleyen ve 5 yerel kredi dereceleme kuruluşu varken, bu şekilde bir “örgütlenmeyle” mevcut kredi dereceleme kuruluşunu satın alarak diğer kredi dereceleme kuruluşlarına karşı haksız rekabet oluşturması anlaşılır gibi değil.

Bankalara mevduat, kredi ve kredi kartları alanında anlaşma ve uyum halinde rekabeti ihlal ettikleri için, yani “kartel oluşturdukları” iddiasıyla soruşturma açan Ankara, şimdi kredi dereceleme alanında “kartelin babasını” kuruyor.  

Ankara’daki siyasi otorite de hisse yapısı nedeniyle, bu şirketi kontrol ederken, potansiyel olarak kimin kredisini geri ödeyebileceğine, kimin geri ödeyemeyeceğine de müdahil olacak.

Ankara’nın işareti ile zoraki biçimde satın alınacak olan bu yerel kredi dereceleme kuruluşunun uluslararası bir kabul görülür hali yok ve bu hali de olmayacak.

Sadece yerel çapta, belki birkaç ilave düzenleme ile BDDK Başkanının anlattığı gibi bankaların sermaye yeterlik oranı birden yükselecek; bunu da “TL kredileri yüzde 100 riskli varlık olarak tanımlıyorduk, bunu düzelttik” diyerek açıklayacaklar.

Ancak buna rağmen yabancı kreditörlerin kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramayacak. Belki de batık kredi sorununda durumu daha da “hafifletme” olarak görülecek.

Son kez soralım; mevcut hisseleri Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına ait bu şirket zaten çalışmıyor muydu? Bu şirketi devletçe oluşturulan kartel alınca hangi amaca ulaşılacak?

Güncelleme: 18 Eylül 2019

NTV’nin yayınına katılan Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın şu açıklamayı yaptı:

JCR Avrasya ile görüşüyoruz:

Uğur Gürses